بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
حٰمٓۜ
Hâ-Mîm
Hâ. Mîm.
وَالْكِتَابِ الْمُب۪ينِۙ
Velkitâbi-lmubîn(i)
(Hakikati) Apaçık (beyan eden bu) Kitâb'a andolsun ki,
اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي مُبَارَكَةٍ اِنَّا كُنَّا مُنْذِر۪ينَ
İnnâ enzelnâhu fî leyletin mubârake(tin)(c) innâ kunnâ munżirîn(e)
Şüphesiz Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Muhakkak ki Biz, (onunla insanları) uyarmaktayız.
ف۪يهَا يُفْرَقُ كُـلُّ اَمْرٍ حَـك۪يمٍۜ
Fîhâ yufraku kullu emrin hakîm(in)
(4-6) Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o (Kadir) gece(sin)de ayırt edilir; çünkü Biz Rabbinden bir rahmet olarak (o gecede melekleri ve rûhu yeryüzüne) göndeririz. Muhakkak ki O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).
اَمْراً مِنْ اِنَّا كُنَّا مُرْسِل۪ينَۚ
Emran min ‘indinâ(c) innâ kunnâ mursilîn(e)
(4-6) Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o (Kadir) gece(sin)de ayırt edilir; çünkü Biz Rabbinden bir rahmet olarak (o gecede melekleri ve rûhu yeryüzüne) göndeririz. Muhakkak ki O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).
رَحْمَةً مِنْ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۙ
Rahmeten min rabbik(e)(c) innehu huve-ssemî’u-l’alîm(u)
(4-6) Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o (Kadir) gece(sin)de ayırt edilir; çünkü Biz Rabbinden bir rahmet olarak (o gecede melekleri ve rûhu yeryüzüne) göndeririz. Muhakkak ki O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).
رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۢ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِن۪ينَ
Rabbi-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ(s) in kuntum mûkinîn(e)
Eğer kesin olarak ikna olu(p iman edi)yorsanız (bilin ki Allah) göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.
لَٓا اِلَّا هُوَ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ
Lâ ilâhe illâ huve yuhyî ve yumît(u)(s) rabbukum ve rabbu âbâ-ikumu-l-evvelîn(e)
O'ndan başka İlâh (mabûd, sevilen ve âbd olunmaya layık hiç kimse ve hiçbir şey) yoktur. O, hayat veren ve öldürendir. (O) Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.
بَلْ هُمْ ف۪ي يَلْعَبُونَ
Bel hum fî şekkin yel’abûn(e)
Fakat o (kâfir)ler, şüphe içinde (boş şeylerle) eğlenip duruyorlar.
فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَاْتِي السَّمَٓاءُ بِدُخَانٍ مُب۪ينٍۙ
Fertakib yevme te/tî-ssemâu biduḣânin mubîn(in)
(Resulüm!) Şimdi sen, göğün apaçık (felaket taşıyan) bir duman getireceği günü gözetle!
يَغْشَى النَّاسَۜ هٰذَا عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Yaġşâ-nnâs(e)(s) hâżâ ‘ażâbun elîm(un)
(O duman tüm) İnsanları bürür. Bu, elem verici (iç yakan) bir azaptır.
رَبَّـنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ اِنَّا مُؤْمِنُونَ
Rabbenâ-kşif ‘annâ-l’ażâbe innâ mu/minûn(e)
(İşte o zaman insanlar) "Rabbimiz! Bizden (bu) azabı kaldır. Artık biz (senin gönderdiğin resule ve âyetlerine) iman ediyoruz" (derler).
اَنّٰى لَهُمُ الذِّكْرٰى وَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مُب۪ينٌۙ
Ennâ lehumu-żżikrâ ve kad câehum rasûlun mubîn(un)
(Ama bu) Hatırlamanın onlara ne (faydası) var? Oysa kendilerine apaçık (hakkı ortaya koyan) bir resul gelmişti.
ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌۢ
Śumme tevellev ‘anhu ve kâlû mu’allemun mecnûn(un)
Sonra ondan yüz çevirdiler ve "(bu kendisine bir şeyler) öğretilmiş bir mecnundur!" dediler.
اِنَّا كَاشِفُوا الْعَذَابِ قَل۪يلاً اِنَّكُمْ عَٓائِدُونَۢ
İnnâ kâşifû-l’ażâbi kalîlâ(en)(s) innekum ‘â-idûn(e)
Şüphesiz Biz (dilersek, bu felaket taşıyan duman) azabı(nı sizden) kısa bir süre kaldırırız; ama siz yine (eski hâlinize) dönersiniz.
يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرٰىۚ اِنَّا مُنْتَقِمُونَ
Yevme nebtişu-lbatşete-lkubrâ innâ muntekimûn(e)
O gün Biz şiddetli bir tutuşla yakalarız, kesinlikle Biz (resullerimizi inkâr eden ve âyetlerimizi alaya alanlardan) intikamımızı alırız.
وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَٓاءَهُمْ رَسُولٌ كَر۪يمٌۙ
Ve lekad fetennâ kablehum kavme fir’avne ve câehum rasûlun kerîm(un)
Andolsun Biz, onlardan önce Firavun'un kavmini de imtihan etmiştik. Onlara da kerim (Allah'ın katında ikrama nail olmuş) bir resul (olan Mûsâ) gelmişti.
اَنْ اَدُّٓوا اِلَيَّ عِبَادَ اللّٰهِۜ اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ
En eddû ileyye ‘ibâda(A)llâh(i)(s) innî lekum rasûlun emîn(un)
(Mûsâ onlara) "Allah'ın kulları! Bana gelin; çünkü ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm" diye (davette bulundu).
وَاَنْ لَا عَلَى اِنّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۚ
Ve-en lâ ta’lû ‘ala(A)llâh(i)(s) innî âtîkum bisultânin mubîn(in)
"Allah'a karşı büyüklük taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir delil (ve mucize) getiriyorum."
وَاِنّ۪ي عُذْتُ بِرَبّ۪ي وَرَبِّكُمْ اَنْ
Ve-innî ‘użtu birabbî ve rabbikum en tercumûn(i)
"Muhakkak ki ben, beni taşlamanızdan, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz (olan Allah)a sığındım."
وَاِنْ لَمْ ل۪ي فَاعْتَزِلُونِ
Ve-in lem tu/minû lî fa’tezilûn(i)
"Eğer bana iman etmiyorsanız, hiç değilse benden uzak durun."
فَدَعَا رَبَّهُٓ اَنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ
Fede’â rabbehu enne hâulâ-ikavmun mucrimûn(e)
Sonra (Mûsâ), "gerçekten bunlar, mücrim bir kavimdir (beni ve İsrâîloğulları'nı bunlardan kurtar)" diye Rabbine dua etti.
فَاَسْرِ بِعِبَاد۪ي لَيْلاً اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَۙ
Fe-esri bi’ibâdî leylen innekum muttebe’ûn(e)
(Allah da şöyle buyurdu) "O hâlde kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü siz takip edileceksiniz."
وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواًۜ اِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ
Vetruki-lbahra rahvâ(en)(s) innehum cundun muġrakûn(e)
(Firavun, ordusuyla onlara yetişince; Allah, Mûsâ'ya, "asanı denize vur" diye vahyetti. Mûsâ, asasını denize vurunca deniz ikiye yarıldı ve İsrâîloğulları o yoldan karşıya geçtiler. Sonra Allah) "Denizi açık hâlde bırak; çünkü onlar (açık görecekleri bu yola girip) boğulacak bir ordudur" (buyurdu).
كَمْ تَرَكُوا مِنْ وَعُيُونٍۙ
Kem terakû min cennâtin ve ’uyûn(in)
(25-27) Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler bıraktılar.
وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَر۪يمٍۙ
Ve zurû’in ve mekâmin kerîm(in)
(25-27) Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler bıraktılar.
وَنَعْمَةٍ كَانُوا ف۪يهَا فَاكِه۪ينَۙ
Ve na’metin kânû fîhâ fâkihîn(e)
(25-27) Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler bıraktılar.
كَذٰلِكَ۠ وَاَوْرَثْنَاهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ
Keżâlik(e)(s) ve evraśnâhâ kavmen âḣarîn(e)
İşte böylece Biz de onları başka bir kavme miras bıraktık.
فَمَا عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ وَمَا مُنْظَر۪ينَ۟
Femâ beket ‘aleyhimu-ssemâu vel-ardu vemâ kânû munzarîn(e)
Onlar için ne gök ne de yer ağladı, onlara mühlet de verilmedi.
وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَن۪ٓي مِنَ الْمُه۪ينِۙ
Ve lekad necceynâ benî isrâ-île mine-l’ażâbi-lmuhîn(i)
Andolsun Biz, İsrâîloğulları'nı o aşağılayıcı azaptan kurtardık.
مِنْ اِنَّهُ كَانَ عَالِياً مِنَ
Min fir’avn(e)(c) innehu kâne ‘âliyen mine-lmusrifîn(e)
(Yani) Firavun'dan; çünkü o, üstünlük taslayan müsriflerden (dünya menfaati için hayatını israf edenlerden biri) idi.
وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلٰى عَلَى
Ve lekadi-ḣternâhum ‘alâ ‘ilmin ‘alâ-l’âlemîn(e)
Andolsun Biz onları (İsrâîloğulları'nı, katımızdan) bir bilgiyle (kendi zamanlarında) âlemler üzerine hayırlı kıldık.
وَاٰتَيْنَاهُمْ مِنَ مَا ف۪يهِ بَلٰٓؤٌا مُب۪ينٌ
Ve âteynâhum mine-l-âyâti mâ fîhi belâun mubîn(un)
Onlara, içinde apaçık bir imtihan bulunan âyetlerden (işaret ve mucizelerden) de verdik.
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَيَقُولُونَۙ
İnne hâulâ-i leyekûlûn(e)
(Resulüm! Bütün bu anlatılanlardan sonra Mekke müşrikleri olan) Şunlar diyorlar ki:
اِنْ هِيَ اِلَّا مَوْتَتُنَا الْاُو۫لٰى وَمَا بِمُنْشَر۪ينَ
İn hiye illâ mevtetunâ-l-ûlâ vemâ nahnu bimunşerîn(e)
"İlk ölümümüzden başka bir ölüm yoktur. Biz (ondan sonra) diriltilecek de değiliz."
فَاْتُوا بِاٰبَٓائِنَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Fe/tû bi-âbâ-inâ in kuntum sâdikîn(e)
"Eğer doğru söyleyenlerden iseniz o hâlde atalarımızı (diriltip geri) getirin!"
اَهُمْ خَيْرٌ اَمْ قَوْمُ تُبَّعٍۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ اَهْلَكْنَاهُمْۘ اِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ
Ehum ḣayrun em kavmu tubbe’in velleżîne min kablihim(c) ehleknâhum(s) innehum kânû mucrimîn(e)
(Resulüm!) Bunlar mı hayırlı, yoksa Tubba' kavmi ile onlardan öncekiler mi? Biz onları helâk ettik; çünkü onlar (nefsinin hevâsına uyan) mücrim kimselerdi.
وَمَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ
Vemâ ḣaleknâ-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ lâ’ibîn(e)
Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları oyun (ve eğlence) olsun diye yaratmadık.
مَا اِلَّا بِالْحَقِّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا
Mâ ḣalaknâhumâ illâ bilhakki velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)
Onları ancak (bir hikmete binaen) hak ile yarattık. Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.
اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ م۪يقَاتُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
İnne yevme-lfasli mîkâtuhum ecme’în(e)
Şüphesiz (mü'minlerle kâfirlerin birbirinden ayrılarak hüküm verileceği) ayrım günü, onların hepsinin bir arada bulunacağı vakittir.
يَوْمَ لَا مَوْلًى عَنْ شَيْـٔاً وَلَا يُنْصَرُونَۙ
Yevme lâ yuġnî mevlen ‘an mevlen şey-en velâ hum yunsarûn(e)
O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz, kendilerine yardım da edilmez.
اِلَّا مَنْ رَحِمَ اللّٰهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟
İllâ men rahima(A)llâh(u)(c) innehu huve-l’azîzu-rrahîm(u)
Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimseler müstesna; çünkü O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şerefin ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
اِنَّ شَجَرَتَ الزَّقُّومِۙ
İnne şecerate-zzakkûm(i)
Şüphesiz zakkum ağacı,
طَعَامُ الْاَث۪يمِۚۛ
Ta’âmu-l-eśîm(i)
Günahkârların yemeğidir.
كَالْمُهْلِۚۛ يَغْل۪ي فِي
Kelmuhli yaġlî fî-lbutûn(i)
O, karınlarda erimiş maden gibi kaynar.
كَغَلْيِ الْحَم۪يمِ
Keġalyi-lhamîm(i)
Kaynar suyun kaynaması gibi.
خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ اِلٰى الْجَح۪يمِۚ
Ḣużûhu fa’tilûhu ilâ sevâ-i-lcahîm(i)
(Derken zebânilere şöyle emredilir) "Tutun onu! Ve cehennemin ortasına sürükleyin!"
ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَاْسِه۪ مِنْ الْحَم۪يمِۜ
Śumme subbû fevka ra/sihi min ‘ażâbi-lhamîm(i)
"Sonra başına azap olarak (bir de) kaynar su dökün!"
ذُقْۙ ۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْكَر۪يمُ
Żuk inneke ente-l’azîzu-lkerîm(u)
(Ve ona deyin ki) "Tat bakalım! Hani sen şerefli (kudretli) ve üstündün!"
اِنَّ هٰذَا مَا كُنْتُمْ بِه۪ تَمْتَرُونَ
İnne hâżâ mâ kuntum bihi temterûn(e)
İşte bu (azap), sizin şüphelenip durduğunuz şeydir.
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي اَم۪ينٍۙ
İnne-lmuttekîne fî makâmin emîn(in)
Öte yandan (o gün) muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) güvenli bir yerdedirler.
ف۪ي وَعُيُونٍۚ
Fî cennâtin ve ’uyûn(in)
Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.
يَلْبَسُونَ مِنْ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَقَابِل۪ينَۚ
Yelbesûne min sundusin ve-istebrakin mutekâbilîn(e)
İnce ipekten ve parlak atlastan (elbiseler) giyerek karşılıklı otururlar.
كَذٰلِكَ۠ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ ع۪ينٍۜ
Keżâlike ve zevvecnâhum bihûrin ‘în(in)
İşte böyle. Bunun yanı sıra Biz onları iri gözlü (güzel bakışlı) hûrilerle evlendirmişizdir.
يَدْعُونَ ف۪يهَا بِكُلِّ فَاكِهَةٍ اٰمِن۪ينَۙ
Yed’ûne fîhâ bikulli fâkihetin âminîn(e)
Orada güven içinde (canlarının çektiği) her türlü meyveyi isterler.
لَا ف۪يهَا الْمَوْتَ اِلَّا الْمَوْتَةَ الْاُو۫لٰىۚ وَوَقٰيهُمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِۙ
Lâ yeżûkûne fîhâ-lmevte illâ-lmevtete-l-ûlâ(s) ve vekâhum ‘ażâbe-lcahîm(i)
İlk tattıkları ölüm dışında orada artık ölüm tatmazlar. (Allah) Onları cehennem azabından korumuştur.
فَضْلاً مِنْ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
Fadlen min rabbik(e)(c) żâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)
(Bunlar) Rabbinden bir lütuf olarak (onlara verilmiştir). İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.
فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
Fe-innemâ yessernâhu bilisânike le’allehum yeteżekkerûn(e)
(Resulüm!) Biz o (Kur'ân)ı, belki tezekkür ederler (düşünüp öğüt alırlar) diye, senin dilinle (Arapça olarak indirip) kolaylaştırdık.
فَارْتَقِبْ اِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ
Fertakib innehum murtakibûn(e)
Artık (bu anlatılanlardan sonra yine de seni dinlemezlerse onların başlarına gelecek olanları) gözetle; çünkü onlar da (senin sözlerin ne zaman boşa çıkacak diye) gözetlemektedirler.