بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
وَالذَّارِيَاتِ ذَرْواًۙ
Ve-żżâriyât iżervâ(n)
(Gönüllerindeki iman nûrunu) Saçıp dağıtanlara,
فَالْحَامِلَاتِ وِقْراًۙ
Felhâmilâti vikrâ(n)
(Kulluk sorumluğunun) Ağırlığını yüklenenlere,
فَالْجَارِيَاتِ يُسْراًۙ
Felcâriyâti yusrâ(n)
(Sözleri gönüllerde) Kolaylıkla akıp gidenlere,
فَالْمُقَسِّمَاتِ اَمْراًۙ
Felmukassimâti emrâ(n)
(Hayatı yaşarken bütün) İşleri(n nasıl yapılması gerektiğini Allah'ın vahyine göre) taksim edenlere andolsun ki,
اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌۙ
İnnemâ tû’adûne lesâdik(un)
Şüphesiz size vaad olunan (o dehşetli gün) kesinlikle doğrudur.
وَاِنَّ الدّ۪ينَ لَوَاقِـعٌۜ
Ve-inne-ddîne levâki’(un)
Ve din (günü; amellerinize mükâfat veya ceza verilecek o gün) mutlaka vuku bulacaktır.
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْحُبُكِۙ
Ve-ssemâ-i żâti-lhubuk(i)
(Çeşitli yörüngelere ve) Yollara sahip göğe andolsun ki,
اِنَّكُمْ لَف۪ي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍۙ
İnnekum lefî kavlin muḣtelif(in)
(Ey kâfirler!) Gerçekten siz, (insanları imandan döndürmek için) çelişkili sözler içindesiniz.
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ اُفِكَۜ
Yu/feku ‘anhu men ufik(e)
O (resulümüzden yüz çeviren ve iman)dan dönen döndürülür (ona engel olunmaz).
قُتِلَ الْخَرَّاصُونَۙ
Kutile-lḣarrâsûn(e)
Kahrolsun o yalancılar!
اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي سَاهُونَۙ
Elleżîne hum fî ġamratin sâhûn(e)
Onlar ki (derin) bir cehalet içinde bulunan gâfillerdir.
يَسْـَٔلُونَ اَيَّانَ يَوْمُ الدّ۪ينِۜ
Yes-elûne eyyâne yevmu-ddîn(i)
"(Herkesin hesaba çekileceği o) Din günü ne zaman?" diye sorarlar.
يَوْمَ هُمْ عَلَى يُفْتَنُونَ
Yevme hum ‘alâ-nnâri yuftenûn(e)
O gün onlar, ateşte yakılacaklardır.
ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْۜ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ
Żûkû fitnetekum hâżâ-lleżî kuntum bihi testa’cilûn(e)
(Ve cehennemdeki görevli melekler onlara der ki) "(İnsanları imandan döndürmek için kurduğunuz) Fitnenizi(n ve yalanladığınız azabın cezasını artık bugün) tadın! Acele (gelmesini) isteyip durduğunuz şey (işte) budur!"
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي وَعُيُونٍۙ
İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve ’uyûn(in)
Muhakkak ki (o gün) muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) ise cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.
اٰخِذ۪ينَ مَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُحْسِن۪ينَۜ
Âḣiżîne mâ âtâhum rabbuhum(c) innehum kânû kable żâlike muhsinîn(e)
Rabblerinin kendilerine (dünya hayatında yaptıklarına karşılık) verdiğini almış olarak. Çünkü onlar, bundan önce (dünyada) muhsin (güzellik yapıp güzel olan) kimselerdi.
كَانُوا قَل۪يلاً مِنَ مَا
Kânû kalîlen mine-lleyli mâ yehce’ûn(e)
(Onlar) Geceleri pek az uyurlardı.
وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
Vebil-eshâri hum yestaġfirûn(e)
Seher vakitlerinde ise istiğfar ederlerdi.
وَف۪ٓي حَقٌّ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ
Vefî emvâlihim hakkun lissâ-ili velmahrûm(i)
Onların mallarında, (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyen) muhtaçlar için bir hak vardı.
وَفِي اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَۙ
Vefî-l-ardi âyâtun lilmûkinîn(e)
Kesin olarak iman edecekler için yeryüzünde nice âyetler (ibret ve deliller) vardır.
وَف۪ٓي اَفَلَا
Vefî enfusikum(c) efelâ tubsirûn(e)
Kendi nefislerinizde de (âyetler vardır). Hâlâ (bu âyetleri) görmüyor musunuz?
وَفِي رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
Vefî-ssemâ-i rizkukum vemâ tû’adûn(e)
Semada da (maddi ve manevi) rızkınız ve size vaad edilen (daha nice) şeyler vardır.
فَوَرَبِّ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ اَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ۟
Feverabbi-ssemâ-i vel-ardi innehu lehakkun miśle mâ ennekum tentikûn(e)
Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki şüphesiz o (size vaad olunanlar), sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.
هَلْ حَد۪يثُ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَ الْمُكْرَم۪ينَۢ
Hel etâke hadîśu dayfi ibrâhîme-lmukramîn(e)
(Resulüm!) İbrâhîm'in ikrama nail olmuş (meleklerden olan) misafirlerinin haberi sana geldi mi?
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَاماًۜ قَالَ سَلَامٌۚ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ
İż deḣalû ‘aleyhi fekâlû selâmâ(en)(s) kâle selâmun kavmun munkerûn(e)
Hani onlar (İbrâhîm'in) yanına girdiklerinde, "selam (senin üzerine olsun)" demişlerdi. O da "(size de) selam (olsun)" demişti, (içinden de) "bunlar tanınmamış (yabancı) kimselerdir" (diye geçirmişti).
فَرَاغَ اِلٰٓى فَجَٓاءَ بِعِجْلٍ سَم۪ينٍۙ
Ferâġa ilâ ehlihi fecâe bi’iclin semîn(in)
Sonra usulca ailesinin yanına gitti ve hemen (onlara, kızartılmış) semiz bir buzağı getirdi.
فَقَرَّبَهُٓ اِلَيْهِمْ قَالَ اَلَا
Fekarrabehu ileyhim kâle elâ te/kulûn(e)
Sonra onu kendilerine yaklaştırdı, "yemez misiniz?" dedi.
فَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خ۪يفَةًۜ قَالُوا لَا وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ
Fe-evcese minhum ḣîfetâ(en)(s) kâlû lâ teḣaf(s) ve beşşerûhu biġulâmin ‘alîm(in)
Ama (onların ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce bir fenalık için geldiklerini düşündü ve) onlardan dolayı içine bir korku düştü. Onlar, "korkma" dediler ve onu bilgin bir oğul ile müjdelediler.
فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ ف۪ي فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَق۪يمٌ
Feakbeleti-mraetuhu fî sarratin fesakket vechehâ ve kâlet ‘acûzun ‘akîm(un)
Bunun üzerine karısı çığlık atarak (misafirlerin yanına) geldi ve (şaşkınlık içinde) elini yüzüne çarparak, "(ben) kısır bir kocakarı(yım, benim nasıl çocuğum olabilir)?" dedi.
قَالُوا كَذٰلِكِۙ قَالَ رَبُّكِۜ اِنَّهُ هُوَ الْحَك۪يمُ الْعَل۪يمُ
Kâlû keżâliki kâle rabbuk(i)(s) innehu huve-lhakîmu-l’alîm(u)
Onlar, "öyledir, (ama bunu) Rabbin buyurdu. Muhakkak ki O, Hakîm'dir, Alîm'dir (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyi ve herkesi bilendir)" dediler.
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ
Kâle femâ ḣatbukum eyyuhâ-lmurselûn(e)
(İbrâhîm) "O hâlde ey resuller (Allah'ın elçileri)! (Başka) Ne göreviniz var?" dedi.
قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْـنَٓا اِلٰى مُجْرِم۪ينَۙ
Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmin mucrimîn(e)
(Onlar) Dediler ki: "Doğrusu biz, suçlu bir kavme (Lût kavmine, onları helâk etmek üzere) gönderildik."
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ
Linursile ‘aleyhim hicâraten min tîn(in)
"Üzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmaya (geldik)."
مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِف۪ينَ
Musevvemeten ‘inde rabbike lilmusrifîn(e)
"(Ki bu taşlar) Müsrifler (dünya menfaati uğruna hayatını israf edenler) için Rabbinin katında (kime isabet edeceği) işaretlenmiş (taşlardır)."
فَاَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ ف۪يهَا مِنَ
Feaḣracnâ men kâne fîhâ mine-lmu/minîn(e)
Nihayet Biz, (elçilerimizi Lût'un kavmine gönderdik ve) orada bulunan mü'minleri (helâktan kurtarmak için o şehirden) çıkardık.
فَمَا ف۪يهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ
Femâ vecednâ fîhâ ġayra beytin mine-lmuslimîn(e)
Zaten orada Müslümanlardan bir ev (halkın)ın dışında (başka kimseyi) bulamadık.
وَتَرَكْنَا ف۪يهَٓا اٰيَةً لِلَّذ۪ينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۜ
Ve teraknâ fîhâ âyeten lilleżîne yeḣâfûne-l’ażâbe-l-elîm(e)
Ve orada elem verici (iç yakan) azaptan korkanlar için bir âyet (işaret ve delil) bıraktık.
وَف۪ي اِذْ اَرْسَلْنَاهُ اِلٰى بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ
Vefî mûsâ iż erselnâhu ilâ fir’avne bisultânin mubîn(in)
(Anlamak isteyenler için) Mûsâ(nın kıssasın)da da (ibretler vardır). Hani Biz onu apaçık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.
فَتَوَلّٰى بِرُكْنِه۪ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ
Fetevellâ biruknihi ve kâle sâhirun ev mecnûn(un)
Ama (Firavun kibirlenerek) yanında bulunanlarla birlikte (apaçık âyetlerimizden) yüz çevirdi ve (Mûsâ için), "(o) ya bir sihirbazdır ya da bir mecnundur" dedi.
فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي وَهُوَ مُل۪يمٌۜ
Fe-eḣażnâhu ve cunûdehu fenebeżnâhum fî-lyemmi ve huve mulîm(un)
Bunun üzerine Biz de onu ve ordusunu yakaladık ve onları denize attık. O ise (bu sırada pişman olmuş) kendini kınayıp duruyordu.
وَف۪ي اِذْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرّ۪يحَ الْعَق۪يمَۚ
Vefî ‘âdin iż erselnâ ‘aleyhimu-rrîha-l’akîm(e)
Âd (kavmin)de de (ibretler vardır). Hani Biz, onların üzerine (köklerini kurutan o) kısır rüzgârı göndermiştik.
مَا مِنْ اَتَتْ عَلَيْهِ اِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّم۪يمِۜ
Mâ teżeru min şey-in etet ‘aleyhi illâ ce’alet-hu ke-rramîm(i)
(O) Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi (canlı) bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.
وَف۪ي اِذْ ق۪يلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتّٰى
Vefî śemûde iż kîle lehum temette’û hattâ hîn(in)
Semûd (kavmin)de de (ibretler vardır). Hani onlara, "(dünyada belli) bir süreye kadar faydalanın" denilmişti.
فَعَتَوْا عَنْ رَبِّهِمْ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ
Fe’atev ‘an emri rabbihim fe-eḣażet-humu-ssâ’ikatu vehum yenzurûn(e)
Derken onlar, Rabblerinin emrine karşı geldiler. Bu yüzden bakıp dururlarken onları (helâk edecek bir) yıldırım yakalayıverdi.
فَمَا مِنْ وَمَا مُنْتَصِر۪ينَۙ
Femâ-stetâ’û min kiyâmin vemâ kânû muntasirîn(e)
(Onlar o gün) Ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler ne de (başkasından) yardım görebildiler.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ۟
Ve kavme nûhin min kabl(u)(s) innehum kânû kavmen fâsikîn(e)
Bunlardan önce de Nûh kavmini (helâk etmiştik). Çünkü onlar fâsık (yoldan çıkmış) bir kavim idiler.
وَالسَّمَٓاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ
Ve-ssemâe beneynâhâ bi-eydin ve-innâ lemûsi’ûn(e)
Göğü ellerimizle (sınırsız güç ve kudretimizle) Biz bina ettik ve (onu sürekli) genişleten de elbette Biziz.
وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ
Vel-arda feraşnâhâ feni’me-lmâhidûn(e)
Yeri de Biz (her türlü ihtiyaca göre) döşedik. (Bak, Biz nimetleri) Ne güzel döşeyiciyiz!
وَمِنْ كُلِّ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Vemin kulli şey-in ḣalaknâ zevceyni le’allekum teżekkerûn(e)
Umulur ki tezekkür edersiniz (bunları düşünüp öğüt alırsınız) diye her şeyden de (erkek ve dişi olmak üzere) çift çift yarattık.
فَفِرُّٓوا اِلَى اِنّ۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۚ
Fefirrû ila(A)llâh(i)(s) innî lekum minhu neżîrun mubîn(un)
O hâlde (cin ve insan şeytanlarından ve nefsinizin azgınlığından) Allah'a firar edin. (Resulüm! De ki) "Muhakkak ki ben, O'nun tarafından size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım."
وَلَا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۜ اِنّ۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
Velâ tec’alû me’a(A)llâhi ilâhen âḣar(a)(s) innî lekum minhu neżîrun mubîn(un)
"Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin! Zira ben, O'nun tarafından size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım."
كَذٰلِكَ مَٓا الَّذ۪ينَ مِنْ مِنْ اِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ
Keżâlike mâ etâ-lleżîne min kablihim min rasûlin illâ kâlû sâhirun ev mecnûn(un)
(Resulüm!) İşte böyle! Onlardan öncekilere de (ne zaman) bir resul geldiyse, onlar mutlaka, "(o) ya bir sihirbazdır ya da bir mecnundur" dediler.
اَتَوَاصَوْا بِه۪ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
Etevâsav bih(i)(c) bel hum kavmun tâġûn(e)
Onlar bunu (nesilden nesile) birbirlerine vasiyet mi ettiler (ki hep aynı şeyleri söylüyorlar)? Bilakis! Onlar, azgın bir kavimdir.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَٓا بِمَلُومٍۘ
Fetevelle ‘anhum femâ ente bimelûm(in)
(Resulüm!) Artık (sen) onlardan yüz çevir! (Onların iman etmemesinden dolayı) Sen kınanacak değilsin.
وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِن۪ينَ
Veżekkir fe-inne-żżikrâ tenfe’u-lmu/minîn(e)
Sen (seni dinleyenlere âyetlerimi) hatırlat; çünkü hatırlatmak mü'minlere fayda verir.
وَمَا الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
Vemâ ḣalaktu-lcinne vel-inse illâ liya’budûn(i)
Ben cinleri ve insanları ancak Bana âbd olsunlar (hiçbir şeyi Bana şirk koşmayarak aşkla, muhabbetle kulluk etsinler) diye yarattım.
مَٓا مِنْهُمْ مِنْ وَمَٓا اَنْ
Mâ urîdu minhum min rizkin vemâ urîdu en yut’imûn(i)
Ben onlardan bir rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ
İnna(A)llâhe huve-rrazzâku żû-lkuvveti-lmetîn(u)
Muhakkak ki Rezzâk (maddi ve manevi rızık veren), Metîn (asla sarsılmaz, sapasağlam) güç (ve kuvvet) sahibi olan ancak Allah'tır.
فَاِنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذَنُوباً مِثْلَ ذَنُوبِ اَصْحَابِهِمْ فَلَا
Fe-inne lilleżîne zalemû żenûben miśle żenûbi ashâbihim felâ yesta’cilûn(e)
Şüphesiz (hem kendilerine hem de başkalarına) zulmeden (zalim)lerin (geçmişte helâk olmuş) arkadaşlarının payı gibi (onların da azaptan) bir payı vardır! Şu hâlde (o azabı) acele istemesinler!
فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ الَّذ۪ي يُوعَدُونَ
Feveylun lilleżîne keferû min yevmihimu-lleżî yû’adûn(e)
Uyarıldıkları (fakat iman etmedikleri, küfür içinde geçen) günlerinden dolayı o kâfirlerin vay hâline!