← Sûreler
Hadîd Sûresi
29 âyet · Medeni
سُورَةُ الْحَدِيدِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

Sebbeha li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) ve huve-l’azîzu-lhakîm(u)

Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tesbih etmektedir; çünkü O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).

2

لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

Lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(s) yuhyî ve yumît(u)(s) ve huve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

Göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı yalnız) O'nundur. (O) Hayat verir ve öldürür. O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

3

هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُۚ وَهُوَ بِكُلِّ عَل۪يمٌ

Huve-l-evvelu vel-âḣiru ve-zzâhiru velbâtin(u)(s) ve huve bikulli şey-in ‘alîm(un)

O, Evvel'dir, Ahir'dir (başlangıcı ve sonu olmayandır), Zâhir'dir, Bâtın'dır (zatıyla ve sıfatlarıyla sürekli zuhur edip tecelli eden; fakat zuhurunun şiddetinden dolayı gizli olandır). Ve O, her şeyi (en ince ayrıntısına kadar bilen) Alîm'dir.

4

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

Huve-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ-l’arş(i)(c) ya’lemu mâ yelicu fî-l-ardi vemâ yaḣrucu minhâ vemâ yenzilu mine-ssemâ-i vemâ ya’rucu fîhâ(s) ve huve me’akum eyne mâ kuntum(c) va(A)llâhu bimâ ta’melûne basîr(un)

O, gökleri ve yeri altı günde (safhada) yaratan sonra Arş'a hükümran olandır. O, yerin içine gireni de ondan çıkanı da gökten ineni de oraya yükseleni de (en ince ayrıntısına kadar) bilir. Nerede ol(ur)sanız (olun), O sizinle beraberdir. Ve Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

5

لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِلَى تُرْجَعُ الْاُمُورُ

Lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(c) ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr(u)

Göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı yalnız) O'nundur. Bütün işler ancak Allah'a döndürülür (her konuda en son hükmü verecek olan sadece O'dur).

6

يُولِجُ الَّيْلَ فِي وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Yûlicu-lleyle fî-nnehâri ve yûlicu-nnehâra fî-lleyl(i)(c) ve huve ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)

(O) Geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar. Ve O, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

7

اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ

Âminû bi(A)llâhi ve rasûlihi ve enfikû mimmâ ce’alekum mustaḣlefîne fîh(i)(s) felleżîne âmenû minkum ve enfekû lehum ecrun kebîr(un)

(Ey insanlar!) Allah'a ve resulüne iman edin ve sizi halifeler kıl(ıp üzerinde tasarrufa yetki ver)diği şeylerden (Allah yolunda) infak edin! İçinizden iman edip de infak edenler var ya, (işte) onlar için (Rabbleri katında) büyük bir mükâfat vardır.

8

وَمَا لَا بِاللّٰهِۚ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ اَخَذَ م۪يثَاقَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Vemâ lekum lâ tu/minûne bi(A)llâhi(ﻻ) ve-rrasûlu yed’ûkum litu/minû birabbikum ve kad eḣaże mîśâkakum in kuntum mu/minîn(e)

Size ne oluyor da resul sizi, Rabbinize iman etmeye davet ettiği hâlde Allah'a iman etmiyorsunuz? Hâlbuki (Allah, sizden Kendisine iman edip âbd olacağınıza dair) sağlam bir söz almıştı. Eğer mü'min iseniz (sözünüzü yerine getirerek Rabbinize iman edip âbd olun).

9

هُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ عَلٰى اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ اِلَى وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ

Huve-lleżî yunezzilu ‘alâ ‘abdihi âyâtin beyyinâtin liyuḣricekum mine-zzulumâti ilâ-nnûr(i)(c) ve-inna(A)llâhe bikum leraûfun rahîm(un)

O, sizi (cehalet ve nefsani) karanlıklardan nûra çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirendir. Muhakkak ki Allah, size karşı çok Raûf'tur, Rahîm'dir (kullarına karşı şefkatle muamele eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

10

وَمَا اَلَّا ف۪ي اللّٰهِ وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا مِنْكُمْ مَنْ اَنْفَقَ مِنْ الْفَتْحِ وَقَاتَلَۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ اَنْفَقُوا مِنْ وَقَاتَلُواۜ وَكُلاًّ وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟

Vemâ lekum ellâ tunfikû fî sebîli(A)llâhi veli(A)llâhi mîrâśu-ssemâvâti vel-ard(i)(c) lâ yestevî minkum men enfeka min kabli-lfethi ve kâtel(e)(c) ulâ-ike a’zamu deraceten mine-lleżîne enfekû min ba’du ve kâtelû(c) ve kullen ve’ada(A)llâhu-lhusnâ(c) va(A)llâhu bimâ ta’melûne ḣabîr(un)

Size ne oluyor da (mallarınızı) Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. İçinizden fetihten önce (mallarını Allah yolunda) infak edenler ve savaşanlar, (diğerleriyle) bir olmazlar! Onların derecesi sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Gerçi Allah hepsine (âhiret günü) güzellik (ve cenneti) vaad etmiştir. Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

11

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُٓ اَجْرٌ كَر۪يمٌۚ

Men żâ-lleżî yukridu(A)llâhe kardan hasenen feyudâ’ifehu lehu ve lehu ecrun kerîm(un)

(Ey iman ettiğini iddia edenler!) Verdiğini kendisine arttır(arak öde)mesi için (karşılığını sadece Allah'tan almak üzere malından infak edip) Allah'a güzel bir borç verecek kimdir? Onun için (âhiret günü) kerim (olan şerefli ve bitmez, tükenmez) bir mükâfat vardır.

12

يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ وَبِاَيْمَانِهِمْ بُشْرٰيكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۚ

Yevme terâ-lmu/minîne velmu/minâti yes’â nûruhum beyne eydîhim vebi-eymânihim buşrâkumu-lyevme cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ żâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)

O gün mü'min erkeklerle mü'min kadınları önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nûrları aydınlatıp hızla giderken görürsün (onlara şöyle denir), "bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalacağınız, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir." İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.

13

يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ ق۪يلَ ارْجِعُوا وَرَٓاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُوراًۜ فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌۜ بَاطِنُهُ ف۪يهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ الْعَذَابُۜ

Yevme yekûlu-lmunâfikûne velmunâfikâtu lilleżîne âmenû-nzurûnâ naktebis min nûrikum kîle-rci’û verâekum feltemisû nûran feduribe beynehum bisûrin lehu bâbun bâtinuhu fîhi-rrahmetu ve zâhiruhu min kibelihi-l’ażâb(u)

O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: "Bize bakın da nûrunuzdan (biz de biraz) faydalanalım." (Onlara) "Arkanıza dönün de bir nûr arayın!" denilir. Derken onların arasına içinde rahmet, dış tarafında azap bulunan kapılı bir sur çekilir.

14

يُنَادُونَهُمْ اَلَمْ مَعَكُمْۜ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنَّكُمْ فَـتَنْتُمْ اَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْاَمَانِيُّ حَتّٰى اَمْرُ اللّٰهِ وَغَرَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ

Yunâdûnehum elem nekun me’akum(s) kâlû belâ velâkinnekum fetentum enfusekum ve terabbastum vertebtum ve ġarratkumu-l-emâniyyu hattâ câe emru(A)llâhi ve ġarrakum bi(A)llâhi-lġarûr(u)

(O münafıklar) Onlara, "biz (dünyada) sizinle beraber değil miydik?" diye seslenirler. (Mü'minler de) Derler ki: "Evet (beraberdiniz), fakat siz kendinize yazık ettiniz, (bizim başımıza her zaman bir musibet ve bela gelmesini) beklediniz, (üstelik siz Allah'ın âyetlerinden de resulünden de sürekli) şüphe ettiniz ve (dünyaya dair) boş temenniler sizi aldattı. Hatta Allah'ın emri (olan ölüm) gelip çatıncaya kadar o aldatıcı (şeytan), sizi Allah(ın affı ve rahmeti) ile aldattı."

15

فَالْيَوْمَ لَا مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ كَفَرُواۜ مَاْوٰيكُمُ النَّارُۜ هِيَ مَوْلٰيكُمْۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ

Felyevme lâ yu/ḣażu minkum fidyetun velâ mine-lleżîne keferû(c) me/vâkumu-nnâr(u)(s) hiye mevlâkum(s) vebi/se-lmasîr(u)

(Ey münafıklar!) Artık bugün ne sizden (kurtuluşunuz için) bir fidye alınır ne de kâfirlerden! Sizin varacağınız yer ateştir. Sizin layığınız budur. O, ne kötü varılacak yerdir!

16

اَلَمْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللّٰهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ وَلَا كَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْاَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ

Elem ye/ni lilleżîne âmenû en taḣşe’a kulûbuhum liżikri(A)llâhi vemâ nezele mine-lhakki velâ yekûnû kelleżîne ûtû-lkitâbe min kablu fetâle ‘aleyhimu-l-emedu fekaset kulûbuhum(s) ve keśîrun minhum fâsikûn(e)

İman (ettiğini iddia) edenlerin, Allah'ın zikrine ve Hakk'tan inen (Kur'ân)a karşı kalplerinin saygı (ile ürperme) zamanı hâlâ gelmedi mi? Onlar da daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onların birçoğu (yoldan çıkmış) fâsıklardır.

17

اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يُحْـيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

İ’lemû enna(A)llâhe yuhyî-l-arda ba’de mevtihâ(c) kad beyyennâ lekumu-l-âyâti le’allekum ta’kilûn(e)

Bilin ki yeryüzünü ölümünden sonra şüphesiz Allah diriltir. Umulur ki aklınızı kullanır (düşünüp anlar)sınız diye Biz size âyetleri iyice açıkladık.

18

اِنَّ الْمُصَّدِّق۪ينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَاَقْرَضُوا اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ اَجْرٌ كَر۪يمٌ

İnne-lmussaddikîne velmussaddikâti ve akradû(A)llâhe kardan hasenen yudâ’afu lehum ve lehum ecrun kerîm(un)

(Allah'a olan sadâkatlarını ispatlamak için O'nun yolunda) Sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir borç verenler var ya, onlara (verdiklerinin karşılığı âhiret günü) kat kat ödenir. Ayrıca onlar için kerim (olan şerefli ve bitmez, tükenmez) bir mükâfat vardır.

19

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِـه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصِّدّ۪يقُونَۗ وَالشُّهَدَٓاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ لَهُمْ اَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ۟

Velleżîne âmenû bi(A)llâhi ve rusulihi ulâ-ike humu-ssiddîkûn(e)(s) ve-şşuhedâu ‘inde rabbihim lehum ecruhum ve nûruhum(s) velleżîne keferû ve keżżebû bi-âyâtinâ ulâ-ike ashâbu-lcahîm(i)

Allah'a ve resullerine iman edenlere gelince, işte onlar Rabbleri katında (O'na âbd olacaklarına dair verdikleri söze sadakat gösteren) sıddıklar ve (her anda Allah'ın esmâsına şahidlik eden, canlarıyla ve mallarıyla Allah yolunda cihad eden) şahidlerdir. Onların (orada vasıl olacağı) mükâfatları ve nûrları vardır. İnkâr edip de âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar da cehennemliklerdir.

20

اِعْلَمُٓوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَز۪ينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي وَالْاَوْلَادِۜ كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَراًّ ثُمَّ يَكُونُ حُطَاماًۜ وَفِي عَذَابٌ شَد۪يدٌۙ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ وَرِضْوَانٌۜ وَمَا الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ

İ’lemû ennemâ-lhayâtu-ddunyâ le’ibun ve lehvun ve zînetun ve tefâḣurun beynekum ve tekâśurun fî-l-emvâli vel-evlâd(i)(s) kemeśeli ġayśin a’cebe-lkuffâra nebâtuhu śümme yehîcu feterâhu musferran śümme yekûnu hutâmâ(en)(s) vefî-l-âḣirati ‘ażâbun şedîdun ve maġfiratun mina(A)llâhi ve ridvân(un)(c) vemâ-lhayâtu-ddunyâ illâ metâ’u-lġurûr(i)

Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Bu dünya) Bir yağmura benzer ki o (yağmur)un bitirdiği (bitkiler), çiftçilerin hoşuna gider. Sonra (o bitkiler) kurur da sen onu sararmış görürsün, sonra da (onlar) bir çerçöp oluverir (dünya hayatı için çalışanların sonu da işte böyle olur). Âhirette ise (onlara) şiddetli bir azap vardır, (Allah'a iman edip O'na âbd olanlara gelince, onlar için âhirette) Allah'tan bir mağfiret ve (Allah'ın) rıza(sı) vardır. (Unutmayın! Bu) Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.

21

سَابِقُٓوا اِلٰى مِنْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۙ اُعِدَّتْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ

Sâbikû ilâ maġfiratin min rabbikum ve cennetin ‘arduhâ ke’ardi-ssemâ-i vel-ardi u’iddet lilleżîne âmenû bi(A)llâhi ve rusulih(i)(c) żâlike fadlu(A)llâhi yu/tîhi men yeşâ/(u)(c) va(A)llâhu żû-lfadli-l’azîm(i)

(Bu nedenle siz) Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği gökle yerin genişliği kadar olan, Allah'a ve resullerine iman edenler için hazırlanan cennete koşun (bu uğurda birbirinizle yarışın)! İşte bu, Allah'ın dilediğine (hidâyeti isteyene) vereceği lütfu (ve ihsanı)dır. Allah büyük lütuf sahibidir.

22

مَٓا مِنْ فِي وَلَا ف۪ٓي اِلَّا ف۪ي مِنْ اَنْ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى يَس۪يرٌۚ

Mâ esâbe min musîbetin fî-l-ardi velâ fî enfusikum illâ fî kitâbin min kabli en nebraehâ(c) inne żâlike ‘ala(A)llâhi yesîr(un)

Yeryüzünde (gerçekleşen) ve sizin başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki Biz onu yaratmadan önce (o) bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılmış) olmasın. Muhakkak ki bu, Allah'a göre kolaydır.

23

لِكَيْلَا عَلٰى فَاتَكُمْ وَلَا بِمَٓا اٰتٰيكُمْۜ وَاللّٰهُ لَا كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۙ

Likeylâ te/sev ‘alâ mâ fâtekum velâ tefrahû bimâ âtâkum(k) va(A)llâhu lâ yuhibbu kulle muḣtâlin feḣûr(in)

(Allah) Elinizden gidene üzülmeyesiniz ve size verdiği (nimetler)le de şımarmayasınız diye (böyle yapar). Çünkü Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimselerin hiçbirini sevmez.

24

اَلَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ وَيَاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ

Elleżîne yebḣalûne veye/murûne-nnâse bilbuḣl(i)(k) vemen yetevelle fe-inna(A)llâhe huve-lġaniyyu-lhamîd(u)

Bunlar cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden kimselerdir. Kim (malını Allah yolunda infak etmekten) yüz çevirirse bilsin ki Allah, (evet) O, Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).

25

لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْم۪يزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِۚ وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَاْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَز۪يزٌ۟

Lekad erselnâ rusulenâ bilbeyyinâti ve enzelnâ me’ahumu-lkitâbe velmîzâne liyekûme-nnâsu bilkist(i)(s) ve enzelnâ-lhadîde fîhi be/sun şedîdun ve menâfi’u linnâsi ve liya’lema(A)llâhu men yensuruhu ve rusulehu bilġayb(i)(c) inna(A)llâhe kaviyyun ‘azîz(un)

Andolsun Biz resullerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla beraber kitabı ve mizanı (adaleti) indirdik ki insanlar adaleti ayakta tutsun (ve yaşatsınlar). Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için (birçok) faydalar vardır. Böylece Allah, kendine ve resullerine gıyâben kimin (iman ederek) yardım edeceğini bilsin (ve ortaya çıkarsın). Muhakkak ki Allah Kaviyy'dir, Azîz'dir (güçlü, kuvvetli, kudretlidir ve bütün şerefin, kudretin kendisine ait olduğu tek zattır).

26

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً وَاِبْرٰه۪يمَ وَجَعَلْنَا ف۪ي النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍۚ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ

Ve lekad erselnâ nûhan ve-ibrâhîme ve ce’alnâ fî żurriyyetihimâ-nnubuvvete velkitâb(e)(s) feminhum muhted(in)(s) ve keśîrun minhum fâsikûn(e)

Andolsun ki Biz, Nûh'u ve İbrâhîm'i (nebî olarak kavimlerine) gönderdik ve onların zürriyeti içinden (dilediğimize) nübüvvet ve kitap verdik. Onlardan hidâyete erenler vardır; fakat onlardan çoğu (yoldan çıkmış) fâsık kimselerdir.

27

ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلٰٓى بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِع۪يسَى ابْنِ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْج۪يلَ وَجَعَلْنَا ف۪ي الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ رَاْفَةً وَرَحْمَةًۜ وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا عَلَيْهِمْ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ رِضْوَانِ اللّٰهِ فَمَا حَقَّ رِعَايَـتِهَاۚ فَاٰتَيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْۚ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ

Śumme kaffeynâ ‘alâ âśârihim birusulinâ ve kaffeynâ bi-’îsâ-bni meryeme ve âteynâhu-l-incîle ve ce’alnâ fî kulûbi-lleżîne-ttebe’ûhu ra/feten ve rahmeten ve rahbâniyyeten(i)btede’ûhâ mâ ketebnâhâ ‘aleyhim illâ-btiġâe ridvâni(A)llâhi femâ ra’avhâ hakka ri’âyetihâ(s) feâteynâ-lleżîne âmenû minhum ecrahum(s) ve keśîrun minhum fâsikûn(e)

Sonra onların izinden ard arda resullerimizi gönderdik. (Onların) Ardından da Meryem oğlu Îsâ'yı gönderdik, ona İncîl'i verdik ve ona tabi olanların kalplerine şefkat ve merhamet bahşettik. Uydurdukları ruhbânlığa gelince, onu Biz onların üzerine (farz olarak) yazmadık. Fakat kendileri Allah'ın rızasını kazanmak için (böyle) yaptılar; ama buna da hakkıyla uymadılar. Biz onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik; fakat onlardan çoğu da (yoldan çıkmış) fâsık kimselerdir.

28

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَاٰمِنُوا بِرَسُولِه۪ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُوراً تَمْشُونَ بِه۪ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌۙ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ttekû(A)llâhe ve âminû birasûlihi yu/tikum kifleyni min rahmetihi ve yec’al lekum nûran temşûne bihi ve yaġfir lekum(c) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve resulüne iman edin ki (O), size rahmetinden iki kat versin ve size onunla yürüyeceğiniz bir (iman) nûr(u) bahşetsin, bir de sizi(n günahlarınızı) mağfiret etsin; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

29

لِئَلَّا اَهْلُ اَلَّا عَلٰى مِنْ اللّٰهِ وَاَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ

Li-ellâ ya’leme ehlu-lkitâbi ellâ yakdirûne ‘alâ şey-in min fadli(A)llâhi(ﻻ) ve enne-lfadle biyedi(A)llâhi yu/tîhi men yeşâ(u)(c) va(A)llâhu żû-lfadli-l’azîm(i)

(Biz bu Kitâb'ta her şeyi apaçık beyan ettik ki) Böylece kitap ehli, Allah'ın fazlından (lütuf ve ihsanından) hiçbir şey(i kendilerine has kılmay)a güç yetiremeyeceklerini bilsin; çünkü fazilet (lütuf ve ihsan sadece) Allah'ın elindedir ve (Allah) onu dilediğine (hidâyeti isteyene) verir. Allah büyük fazilet sahibidir.