← Sûreler
Mulk Sûresi
30 âyet · Mekki
سُورَةُ الْمُلْكِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

تَبَارَكَ الَّذ۪ي بِيَدِهِ الْمُلْكُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌۙ

Tebârake-lleżî biyedihi-lmulku ve huve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

(Mutlak) Hükümranlık (kudret) elinde olan Allah odur ki mübarek (ve şanı yüce)dir ve O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

2

اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلاًۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفُورُۙ

Elleżî ḣaleka-lmevte velhayâte liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelâ(en)(s) ve huve-l’azîzu-lġafûr(u)

O, hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, Azîz'dir, Ğafûr'dur (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve her türlü günahı mağfiret edendir).

3

اَلَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقاًۜ مَا ف۪ي الرَّحْمٰنِ مِنْ فَارْجِعِ الْبَصَرَۙ هَلْ مِنْ

Elleżî ḣaleka seb’a semâvâtin tibâkâ(n)(s) mâ terâ fî ḣalki-rrahmâni min tefâvut(in)(s) ferci’i-lbasara hel terâ min futûr(in)

O ki yedi (kat) göğü tabaka tabaka (birbiriyle uyumlu olarak) yaratmıştır. Rahmân (olan Allah)ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Haydi gözü(nü) çevir (de bir bak), bir çatlaklık (bozukluk) görebiliyor musun?

4

ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئاً وَهُوَ حَس۪يرٌ

Śumme-rci’i-lbasara kerrateyni yenkalib ileyke-lbasaru ḣâsi-en ve huve hasîr(un)

Sonra gözü(nü) tekrar tekrar çevir (bak), göz(ün aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin bir hâlde sana dönecektir.

5

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُوماً لِلشَّيَاط۪ينِ وَاَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّع۪يرِ

Ve lekad zeyyennâ-ssemâe-ddunyâ bimesâbîha ve ce’alnâhâ rucûmen lişşeyâtîn(i)(s) ve a’tednâ lehum ‘ażâbe-sse’îr(i)

Andolsun ki Biz dünya semâsını kandillerle (yıldızlarla) süsledik. Onları (gökteki gayb haberlerini dinlemek isteyen) şeytanlar için (atılacak) taşlar yaptık ve o (şeytan)lara (kıyamet günü) alevli ateş azabını hazırladık.

6

وَلِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ

Velilleżîne keferû birabbihim ‘ażâbu cehennem(e)(s) vebi/se-lmasîr(u)

Zira Rabblerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. O, ne kötü varılacak yerdir!

7

اِذَٓا اُلْقُوا ف۪يهَا سَمِعُوا لَهَا شَه۪يقاً وَهِيَ تَفُورُۙ

İżâ ulkû fîhâ semi’û lehâ şehîkan ve hiye tefûr(u)

Onlar, oraya atıldıkları zaman onun (öfkeli) uğultusunu işitirler; çünkü o kaynıyordur.

8

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ كُلَّمَٓا اُلْقِيَ ف۪يهَا فَوْجٌ سَاَلَهُمْ خَزَنَتُهَٓا اَلَمْ نَذ۪يرٌ

Tekâdu temeyyezu mine-lġayz(i)(s) kullemâ ulkiye fîhâ fevcun se-elehum ḣazenetuhâ elem ye/tikum neżîr(un)

(Cehennem) Neredeyse öfkesinden patlayacak (gibidir)! Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa (cehennemin) bekçileri onlara, "size, (bugüne ulaşacağınızı haber veren) bir uyarıcı gelmedi mi?" diye sorarlar.

9

قَالُوا بَلٰى قَدْ جَٓاءَنَا نَذ۪يرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا اللّٰهُ مِنْ اِنْ اِلَّا ف۪ي كَب۪يرٍ

Kâlû belâ kad câenâ neżîrun fekeżżebnâ ve kulnâ mâ nezzela(A)llâhu min şey-in in entum illâ fî dalâlin kebîr(in)

(Onlar da) Derler ki: "Evet, andolsun, bize (bugüne ulaşacağımızı haber veren) bir uyarıcı geldi; fakat biz (onu) yalanladık ve, 'Allah'ın hiçbir şey indirdiği yok, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz!' dedik."

10

وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا ف۪ٓي السَّع۪يرِ

Ve kâlû lev kunnâ nesme’u ev na’kilu mâ kunnâ fî ashâbi-sse’îr(i)

Yine şöyle derler: "Eğer biz, (onlara) kulak vermiş veya (Allah'ın afaktaki ya da enfüsteki âyetlerini düşünüp) akletmiş olsaydık, (şimdi şu) alevli ateşin halkı arasında bulunmazdık!"

11

فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْۚ فَسُحْقاً لِاَصْحَابِ السَّع۪يرِ

Fa’terafû biżenbihim fesuhkan li-ashâbi-sse’îr(i)

Böylece günahlarını itiraf ederler. Artık (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun o alevli ateşin halkı!

12

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ

İnne-lleżîne yaḣşevne rabbehum bilġaybi lehum maġfiratun ve ecrun kebîr(un)

Fakat gıyâben Rabblerinden haşyet duyanlara gelince, (o gün) onlar için (geniş) bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

13

وَاَسِرُّوا قَوْلَكُمْ اَوِ اجْهَرُوا بِه۪ۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Ve esirrû kavlekum evi-cherû bih(i)(s) innehu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)

Sözünüzü (ister) gizleyin veya (ister) açığa vurun (fark etmez). Çünkü Allah, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

14

اَلَا مَنْ خَلَقَۜ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ۟

Elâ ya’lemu men ḣalaka ve huve-lletîfu-lḣabîr(u)

(Hiç) Yaratan (yarattığını) bilmez mi? O, Latîf'tir, Habîr'dir (her şeye nûruyla tecelli eden, lütufta bulunan ve her şeyden, herkesten haberdar olandır).

15

هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا ف۪ي وَكُلُوا مِنْ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ

Huve-lleżî ce’ale lekumu-l-arda żelûlen femşû fî menâkibihâ ve kulû min rizkih(i)(s) ve-ileyhi-nnuşûr(u)

O, yeryüzünü size boyun eğdirendir. Şu hâlde onun omuzları (üzerin)de yürüyün ve (Allah'ın) rızkından yiyin. Ve (unutmayın ki sonunda kabirlerden) diriliş (ve dönüş) ancak O'nadır.

16

ءَاَمِنْتُمْ مَنْ فِي اَنْ بِكُمُ الْاَرْضَ فَاِذَا هِيَ تَمُورُۙ

E-emintum men fî-ssemâ-i en yaḣsife bikumu-l-arda fe-iżâ hiye temûr(u)

Gökte olan (Allah)ın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? (Kıyamet günü) Bir de bakarsınız ki o (yer, büyük bir sarsıntıyla) sarsılır.

17

اَمْ اَمِنْتُمْ مَنْ فِي اَنْ عَلَيْكُمْ حَاصِباًۜ فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذ۪يرِ

Em emintum men fî-ssemâ-i en yursile ‘aleykum hâsibâ(en)(s) feseta’lemûne keyfe neżîr(i)

Yahut gökte olan (Allah)ın üzerinize (taş yağdıran) bir fırtına göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? İşte (bu) uyarı (ve tehdidi)min ne demek olduğunu yakında bil(ip anlay)acaksınız!

18

وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ

Ve lekad keżżebe-lleżîne min kablihim fekeyfe kâne nekîr(i)

Andolsun ki onlardan öncekiler de (uyarılarımı) yalanladılar; ama Beni inkâr (etmenin sonucu) nasılmış (gördüler)!

19

اَوَلَمْ اِلَى فَوْقَهُمْ صَٓافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَۜ مَا اِلَّا الرَّحْمٰنُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ بَص۪يرٌ

Eve lem yerav ilâ-ttayri fevkahum sâffâtin ve yakbidn(e)(c) mâ yumsikuhunne illâ-rrahmân(u)(c) innehu bikulli şey-in basîr(un)

Onlar üstlerinde (kanatlarını) aça kapata uçan kuşları görmediler mi? Onları (havada) Rahmân (olan Allah)tan başkası tutmuyor. Muhakkak ki O, her şeyi (her şey ile) görendir.

20

اَمَّنْ هٰذَا الَّذ۪ي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ يَنْصُرُكُمْ مِنْ الرَّحْمٰنِۜ اِنِ اِلَّا ف۪ي

Emmen hâżâ-lleżî huve cundun lekum yensurukum min dûni-rrahmân(i)(c) ini-lkâfirûne illâ fî ġurûr(in)

Yahut Rahmân (olan Allah)a karşı şu size yardım edecek ordunuz (taraftarlarınız) hani kimlerdir? (Hayır! Onlar kimseyi bulamazlar; çünkü) Kâfirler ancak bir aldanma içindedirler.

21

اَمَّنْ هٰذَا الَّذ۪ي يَرْزُقُكُمْ اِنْ اَمْسَكَ رِزْقَهُۚ بَلْ لَجُّوا ف۪ي وَنُفُورٍ

Emmen hâżâ-lleżî yerzukukum in emseke rizkah(u)(c) bel leccû fî ‘utuvvin ve nufûr(in)

Yahut (Allah, size verdiği) rızkını kesiverse size rızık verebilecek olan kimdir? Hayır! (Onlar kimseyi yine bulamazlar; ama) Onlar azgınlık ve nefrette direnip durmaktadırlar.

22

اَفَمَنْ يَمْش۪ي مُكِباًّ عَلٰى اَهْدٰٓى اَمَّنْ يَمْش۪ي سَوِياًّ عَلٰى صِرَاطٍ

Efemen yemşî mukibben ‘alâ vechihi ehdâ emmen yemşî seviyyen ‘alâ sirâtin mustekîm(in)

Şimdi (düşünün bakalım), yüz üstü (yere) kapanarak sürünen mi (gideceği yere varıp) hidâyete erer, yoksa sırât-ı mustakîmde (dosdoğru bir yolda) dimdik (ve düzgün) yürüyen mi?

23

قُلْ هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَل۪يلاً تَشْكُرُونَ

Kul huve-lleżî enşe-ekum ve ce’ale lekumu-ssem’a vel-ebsâra vel-ef-ide(te)(s) kalîlen mâ teşkurûn(e)

(Resulüm!) De ki: "Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve kalpler veren O'dur. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"

24

قُلْ هُوَ الَّذ۪ي ذَرَاَكُمْ فِي وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Kul huve-lleżî żeraekum fî-l-ardi ve-ileyhi tuhşerûn(e)

De ki: "Sizi yeryüzünde (yaratıp) çoğaltan O'dur. (Kıyamet gününde ise hepiniz) O'nun huzurunda toplanacaksınız."

25

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Ve yekûlûne metâ hâżâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)

Onlar (bir de) "eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) bu vaad (ettiğiniz kıyamet) ne zaman (gerçekleşecek)?" derler.

26

قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۖ وَاِنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ

Kul innemâ-l’ilmu ‘inda(A)llâhi ve-innemâ enâ neżîrun mubîn(un)

De ki: "O bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım."

27

فَلَمَّا رَاَوْهُ زُلْفَةً س۪ٓيـَٔتْ وُجُوهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَق۪يلَ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تَدَّعُونَ

Felemmâ raevhu zulfeten sî-et vucûhu-lleżîne keferû ve kîle hâżâ-lleżî kuntum bihi tedde’ûn(e)

Ama o (kıyamet)i yakından gördükleri zaman inkâr edenlerin yüzleri kötüleşir (ümitsizce kararır) ve (kendilerine), "işte sizin (alay ederek acele gelmesini) isteyip durduğunuz (gün) budur!" denilir.

28

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَهْلَكَنِيَ اللّٰهُ وَمَنْ اَوْ رَحِمَنَاۙ فَمَنْ يُج۪يرُ الْكَافِر۪ينَ مِنْ اَل۪يمٍ

Kul eraeytum in ehlekeniya(A)llâhu vemen me’iye ev rahimenâ femen yucîru-lkâfirîne min ‘ażâbin elîm(in)

(Resulüm!) De ki: "Hiç düşündünüz mü? Allah beni ve beraberimdekileri (sizin istediğiniz gibi) helâk ed(ip hepimizi öldür)se veya (öyle yapmayıp da) bize rahmet ed(ip ecelimizi ertele)se (bile, o gün) kâfirleri elem verici (iç yakan) bir azaptan kurtaracak kimdir?"

29

قُلْ هُوَ الرَّحْمٰنُ اٰمَنَّا بِه۪ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَاۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ ف۪ي مُب۪ينٍ

Kul huve-rrahmânu âmennâ bihi ve ’aleyhi tevekkelnâ(s) feseta’lemûne men huve fî dalâlin mubîn(in)

De ki: "O, Rahmân (olan Allah)tır. Biz, O'na iman ettik ve yalnızca O'na tevekkül ettik. Artık kimin apaçık bir dalâlet içinde olduğunu yakında bil(ip anlay)acaksınız!"

30

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَصْبَحَ مَٓاؤُ۬كُمْ غَوْراً فَمَنْ يَاْت۪يكُمْ بِمَٓاءٍ مَع۪ينٍ

Kul eraeytum in asbeha mâukum ġavran femen ye/tîkum bimâ-in ma’în(in)

De ki: "Hiç düşündünüz mü? Eğer (Allah, sizin yaşam kaynağınız olan) suyunuzu (tamamen yerin dibine) çekiverse artık size kim bir su kaynağı getirebilir?" (Elbette ki sadece Rahmân olan Allah. O hâlde nasıl O'na şirk koşarsınız!)