بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
اَلْحَٓاقَّةُۙ
Elhâkka(tu)
Hakk (ve gerçekleşecek) olan,
مَا الْحَٓاقَّةُۚ
Mâ-lhâkka(tu)
Nedir o hakk (ve gerçekleşecek) olan?
وَمَٓا مَا الْحَٓاقَّةُۜ
Vemâ edrâke mâ-lhâkka(tu)
Hakk (ve gerçekleşecek) olan (kıyamet)in ne olduğunu sen biliyor musun?
كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ
Keżżebet śemûdu ve ’âdun bilkâri’a(ti)
Semûd ve Âd (kavimleri) de Kâria'yı (dehşeti her yanı saran kıyamet gününü) yalanladılar.
فَاَمَّا ثَمُودُ فَاُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ
Fe-emmâ śemûdu feuhlikû bi-ttâġiye(ti)
Semûd kavmi, (azgınlıkları sebebiyle) tahammülü imkânsız (tek bir sayha) ile helâk edildi.
وَاَمَّا عَادٌ فَاُهْلِكُوا بِر۪يحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍۙ
Ve emmâ ‘âdun feuhlikû birîhin sarsarin ‘âtiye(tin)
Âd (kavmi) ise uğultulu, dehşetli bir kasırga ile helâk edildi.
سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ اَيَّامٍۙ حُسُوماً فَتَرَى الْقَوْمَ ف۪يهَا صَرْعٰىۙ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍۚ
Seḣḣarahâ ‘aleyhim seb’a leyâlin ve śemâniyete eyyâmin husûmen feterâ-lkavme fîhâ sar’â ke-ennehum a’câzu naḣlin ḣâviye(tun)
(Allah o kasırgayı) Ardı ardına yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer sen orada olsaydın) o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi (havada savrulduktan sonra) oracıkta yere serilmiş (bir hâlde) görürdün.
فَهَلْ لَهُمْ مِنْ
Fehel terâ lehum min bâkiye(tin)
Şimdi onlardan geriye kalan bir şey görüyor musun?
وَجَٓاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِۚ
Ve câe fir’avnu vemen kablehu velmu/tefikâtu bilḣâti-e(ti)
Firavun, ondan öncekiler ve altüst olan (şehir)ler(in halkı olan Lût kavmi) de hep o (şirk) günah(ı) ile (huzurumuza) geldi(ler).
فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَاَخَذَهُمْ اَخْذَةً رَابِيَةً
Fe’asav rasûle rabbihim fe-eḣażehum aḣżeten râbiye(ten)
Böylece Rabblerinin resul(ler)ine (ve onlarla gönderilen âyetlerine) asi oldular. Bunun üzerine (Allah da) onları (şiddeti gittikçe) artan bir yakalayışla yakalayıverdi.
اِنَّا لَمَّا طَغَا الْمَٓاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي
İnnâ lemmâ taġâ-lmâu hamelnâkum fî-lcâriye(ti)
Şüphesiz (Nûh zamanında da her tarafı) su bastığında Biz sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.
لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَٓا اُذُنٌ وَاعِيَةٌ
Linec’alehâ lekum teżkiraten vete’iyehâ użunun vâ’iye(tun)
Biz onu, sizin için bir zikir (ibret ve öğüt) yapalım ve (hakkı) belley(ip kavray)abilen kulaklar onu belle(yip kavra)sın diye (böyle yaptık).
فَاِذَا نُفِخَ فِي نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌۙ
Fe-iżâ nufiḣa fî-ssûri nefḣatun vâhide(tun)
Sûr'a tek bir üfleyişle üflendiği zaman,
وَحُمِلَتِ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً
Ve humileti-l-ardu velcibâlu fedukketâ dekketen vâhide(ten)
Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp tek bir çarpma ile paramparça edil(ip darmadağın ol)duğu zaman,
فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ
Feyevme-iżin veka’ati-lvâki’a(tu)
İşte o gün (büyük bir) Vakıa (olan kıyamet) vuku bulur.
وَانْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌۙ
Venşakkati-ssemâu fehiye yevme-iżin vâhiye(tun)
Gökyüzü yarılır ve artık o gün o da çökmeye yüz tutar.
وَالْمَلَكُ عَلٰٓى وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌۜ
Velmeleku ‘alâ ercâ-ihâ(c) ve yahmilu ‘arşe rabbike fevkahum yevme-iżin śemâniye(tun)
Melek(ler) onun etrafındadır. O gün Rabbinin Arş'ını onların üstünde olan sekiz (melek) taşır.
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا مِنْكُمْ خَافِيَةٌ
Yevme-iżin tu’radûne lâ taḣfâ minkum ḣâfiye(tun)
O gün (hesap için Rabbinize) arz olunursunuz. Size ait hiçbir sır gizli kalmaz (her şey ortaya dökülür).
فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَيَقُولُ هَٓاؤُ۬مُ اقْرَؤُ۫ا كِتَابِيَهْۚ
Fe-emmâ men ûtiye kitâbehu biyemînihi feyekûlu hâumu-kraû kitâbiyeh
İşte o vakit, (amel) kitabı sağ tarafından verilen (sevinçle) der ki: "Alın, kitabımı okuyun."
اِنّ۪ي ظَنَنْتُ اَنّ۪ي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْۚ
İnnî zanentu ennî mulâkin hisâbiyeh
"Çünkü ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum."
فَهُوَ ف۪ي رَاضِيَةٍۙ
Fehuve fî ‘îşetin râdiye(tin)
Artık o, razı olacağı bir hayat içindedir.
ف۪ي عَالِيَةٍۙ
Fî cennetin ‘âliye(tin)
Yüce bir cennette.
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ
Kutûfuhâ dâniye(tun)
(Ki o cennetin) Meyveleri (o kadar güzel ve büyüktür ki dallarından) sarkmıştır.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪ٓيـٔاً بِمَٓا اَسْلَفْتُمْ فِي الْخَالِيَةِ
Kulû veşrabû henî-en bimâ esleftum fî-l-eyyâmi-lḣâliye(ti)
(Onlara orada) "Geçmiş günlerde (dünyada) işlediğiniz (sâlih ve güzel amelleriniz)e karşılık afiyetle yiyin, için" (denir).
وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِه۪ فَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ كِتَابِيَهْۚ
Ve emmâ men ûtiye kitâbehu bişimâlihi feyekûlu yâ leytenî lem ûte kitâbiyeh
(Amel) Kitabı sol tarafından verilen ise (ah çekerek) der ki: "Yazıklar olsun bana, keşke kitabım verilmeseydi!"
وَلَمْ مَا حِسَابِيَهْۚ
Velem edri mâ hisâbiyeh
"Hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim!"
يَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَۚ
Yâ leytehâ kâneti-lkâdiye(tu)
"Keşke o (ölüm, mutlak bir yok oluşla) işimi bitirmiş olsaydı!"
مَٓا عَنّ۪ي مَالِيَهْۚ
Mâ aġnâ ‘annî mâliyeh
"Malım bana hiçbir fayda sağlamadı."
هَلَكَ عَنّ۪ي سُلْطَانِيَهْۚ
Heleke ‘annî sultâniyeh
"(Dünyadaki) Saltanatım da benden (ayrılıp) yok olup gitti."
خُذُوهُ فَغُلُّوهُۙ
Ḣużûhu feġullûh(u)
(Sonra Allah, görevli meleklere buyurur) "Onu yakalayın ve bağlayın."
ثُمَّ الْجَح۪يمَ صَلُّوهُۙ
Śumme-lcahîme sallûh(u)
"Sonra onu cehenneme atın!"
ثُمَّ ف۪ي ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعاً فَاسْلُكُوهُۜ
Śumme fî silsiletin żer’uhâ seb’ûne żirâ’an feslukûh(u)
"Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun!"
اِنَّهُ كَانَ لَا بِاللّٰهِ الْعَظ۪يمِۙ
İnnehu kâne lâ yu/minu bi(A)llâhi-l’azîm(i)
"Çünkü o (dünyadayken), Azîm (anlaşılamayacak kadar azamete ve büyüklüğe sahip) olan Allah'a iman etmiyordu."
وَلَا عَلٰى الْمِسْك۪ينِۜ
Velâ yehuddu ‘alâ ta’âmi-lmiskîn(i)
"Yoksulu (doyurmuyor ve) doyurmaya da teşvik etmiyordu."
فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هٰهُنَا حَم۪يمٌۙ
Feleyse lehu-lyevme hâhunâ hamîm(un)
"Bu sebeple bugün burada onun candan bir dostu yoktur."
وَلَا اِلَّا مِنْ
Velâ ta’âmun illâ min ġislîn(in)
"Yiyeceği de kanlı irinden başkası değildir."
لَا اِلَّا الْخَاطِؤُ۫نَ۟
Lâ ye/kuluhu illâ-lḣâti-ûn(e)
Onu (Allah'a karşı bile bile şirk ve küfür olarak) hata işleyenlerden başkası yemez.
فَلَٓا بِمَا تُبْصِرُونَۙ
Felâ uksimu bimâ tubsirûn(e)
(38-39) Dikkat edin! Gördüğünüz ve göremediğiniz her şeye yemin ederim ki,
وَمَا لَا
Vemâ lâ tubsirûn(e)
(38-39) Dikkat edin! Gördüğünüz ve göremediğiniz her şeye yemin ederim ki,
اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَر۪يمٍۚ
İnnehu lekavlu rasûlin kerîm(in)
Muhakkak ki bu (Kur'ân, Allah'ın katında ikrama nail olmuş) kerim bir resul(e vahyedilen Allah)ın sözüdür.
وَمَا بِقَوْلِ شَاعِرٍۜ قَل۪يلاً تُـؤْمِنُونَۙ
Vemâ huve bikavli şâ’ir(in)(c) kalîlen mâ tu/minûn(e)
O, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!
وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍۜ قَل۪يلاً تَذَكَّرُونَۜ
Velâ bikavli kâhin(in)(c) kalîlen mâ teżekkerûn(e)
(O) Bir kâhin sözü de değildir. Ne de az tezekkür ed(erek düşünüp anl)ıyorsunuz!
تَنْز۪يلٌ مِنْ الْعَالَم۪ينَ
Tenzîlun min rabbi-l’âlemîn(e)
(O), Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاو۪يلِۙ
Velev tekavvele ‘aleynâ ba’da-l-ekâvîl(i)
Eğer (o resul) Bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı,
لَاَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَم۪ينِۙ
Le-eḣażnâ minhu bilyemîn(i)
Elbette onu kudretimizle (kıskıvrak) yakalardık.
ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَت۪ينَۘ
Śumme lekata’nâ minhu-lvetîn(e)
Sonra da onun can damarını koparır (onu yaşatmaz)dık.
فَمَا مِنْ عَنْهُ حَاجِز۪ينَ
Femâ minkum min ehadin ‘anhu hâcizîn(e)
Sizden hiçbir kimse de buna mâni olamazdı.
وَاِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ
Ve-innehu leteżkiratun lilmuttekîn(e)
Muhakkak ki bu (Kur'ân, ancak) muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için bir zikir (öğüt ve nasihat)tir.
وَاِنَّا لَنَعْلَمُ اَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّب۪ينَ
Ve-innâ lena’lemu enne minkum mukeżżibîn(e)
Şüphesiz Biz, içinizden (Kur'ân'ı) yalanlayanların olduğunu elbette biliyoruz.
وَاِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى
Ve-innehu lehasratun ‘alâ-lkâfirîn(e)
Hiç şüphesiz o, (kıyamet günü) kâfirler için mutlaka bir hasret (ve pişmanlık sebebi)dir.
وَاِنَّهُ لَحَقُّ الْيَق۪ينِ
Ve-innehu lehakku-lyakîn(i)
Ve muhakkak ki o, hak olan kesin (bir) gerçektir.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ
Fesebbih bismi rabbike-l’azîm(i)
O hâlde Azîm olan Rabbinin ismiyle (El Esmâu'l Husnâ'sıyla "Subhâne Rabbiyel Azîm" diyerek onu) tesbih et!