← Sûreler
Nâziât Sûresi
46 âyet · Mekki
سُورَةُ النَّازِعَاتِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

وَالنَّازِعَاتِ غَرْقاًۙ

Ve-nnâzi’âti ġarkâ(n)

Andolsun (âyetlerle insanın kalbindeki putları ve küfrü) şiddetle söküp çıkaran (resul)lere,

2

وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطاًۙ

Ve-nnâşitâti neştâ(n)

Kolaylıkla (Allah sevgisi ve muhabbetini gönüllere) bırakanlara,

3

وَالسَّابِحَاتِ سَبْحاًۙ

Ve-ssâbihâti sebhâ(n)

(Allah'ı) Tesbih ettikçe tesbih edenlere (ve tesbih ettirenlere),

4

فَالسَّابِقَاتِ سَبْقاًۙ

Fe-ssâbikâti sebkâ(n)

(Allah'ın rızasını kazanmak için) Yarıştıkça yarışanlara,

5

فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْراًۢ

Felmudebbirâti emrâ(n)

Ve (Allah'ın) işi(ni, âyetlerini) tedbir edenlere (âyetleri hayatına geçirip yaşayan ve yaşatmaya çalışanlara) andolsun ki!

6

يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُۙ

Yevme tercufu-rrâcife(tu)

O gün (Sûr'a ilk üfürülüşle kâinat) müthiş bir sarsıntıyla sarsılır.

7

تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُۜ

Tetbe’uhâ-rrâdife(tu)

Onu, ardından (ikinci üfleme) takip eder.

8

قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ وَاجِفَةٌۙ

Kulûbun yevme-iżin vâcife(tun)

O gün kalpler (dehşet içinde) şiddetle çarpar.

9

اَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌۢ

Ebsâruhâ ḣâşi’a(tun)

(Korkudan kâfirlerin) Gözleri (Rabbinin azameti karşısında) öne düşmüştür.

10

يَقُولُونَ ءَاِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي

Yekûlûne e-innâ lemerdûdûne fî-lhâfira(ti)

(Hâl böyleyken) Onlar derler ki: "Gerçekten biz (öldükten sonra yine) eski hâlimize mi döndürüleceğiz."

11

ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً نَخِرَةًۜ

E-iżâ kunnâ ‘izâmen naḣira(ten)

"(Hem de) Çürüyüp dağılmış kemikler hâline geldikten sonra mı?"

12

قَالُوا تِلْكَ اِذاً كَرَّةٌ خَاسِرَةٌۢ

Kâlû tilke iżen kerratun ḣâsira(tun)

"O takdirde bu, hüsranlı bir dönüş olur" dediler.

13

فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌۙ

Fe-innemâ hiye zecratun vâhide(tun)

Hâlbuki o (dönüş), ancak tek bir haykırış (Sûr'a ikinci defa üfürülmesin)den ibarettir.

14

فَاِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِۜ

Fe-iżâ hum bi-ssâhira(ti)

(İşte o zaman) Birdenbire kendilerini (mahşer) meydan(ın)da buluverirler.

15

هَلْ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ

Hel etâke hadîśu mûsâ

(Resulüm!) Mûsâ'nın haberi sana geldi mi?

16

اِذْ نَادٰيهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۚ

İż nâdâhu rabbuhu bilvâdi-lmukaddesi tuvâ(n)

Hani Rabbi ona mukaddes vadi Tuvâ'da (şöyle) nidâ etmişti.

17

اِذْهَبْ اِلٰى اِنَّهُ طَغٰىۘ

İżheb ilâ fir’avne innehu taġâ

"Firavun'a git; çünkü o, azdı."

18

فَقُلْ هَلْ اِلٰٓى

Fekul hel leke ilâ en tezekkâ

(Ona) De ki: "(Küfür ve şirkinden) Arınmak ister misin?"

19

وَاَهْدِيَكَ اِلٰى فَتَخْشٰىۚ

Ve ehdiyeke ilâ rabbike fetaḣşâ

"Ve seni Rabbine (varan dosdoğru bir yola) hidâyet edeyim de böylece ondan haşyet duy(up kurtuluşa er)esin!"

20

فَاَرٰيهُ الْاٰيَةَ الْـكُبْرٰىۘ

Fe-erâhu-l-âyete-lkubrâ

Bunun üzerine (Mûsâ, Firavun'a gitti ve) ona (Bizim tarafımızdan verilmiş olan) büyük mucizeyi gösterdi.

21

فَـكَذَّبَ وَعَصٰىۘ

Fekeżżebe ve ’asâ

(O ise Mûsâ'yı) Hemen yalanladı ve isyan etti.

22

ثُمَّ اَدْبَرَ يَسْعٰىۘ

Śumme edbera yes’â

Sonra (gördüğü mucizeyi inkâr etmek için var gücüyle) çabasını gösterdi, (apaçık ortada olan hakikate) sırtını döndü.

23

فَحَشَرَ فَنَادٰىۘ

Fehaşera fenâdâ

Derken (kavmini) topladı ve (onlara) seslendi.

24

فَقَالَ اَنَا۬ رَبُّكُمُ الْاَعْلٰىۘ

Fekâle enâ rabbukumu-l-a’lâ

(Onlara) "Ben, sizin e'âla (en yüce) olan rabbinizim!" dedi.

25

فَاَخَذَهُ اللّٰهُ نَكَالَ الْاٰخِرَةِ وَالْاُو۫لٰىۜ

Fe-eḣażehu(A)llâhu nekâle-l-âḣirati vel-ûlâ

Bunun üzerine Allah da onu, (herkese ibret olması için) sonun ve ilkin (âhiretin ve dünyanın) azabıyla yakalayıverdi.

26

اِنَّ ف۪ي لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۜ۟

İnne fî żâlike le’ibraten limen yaḣşâ

Şüphesiz ki bunda, (Allah'tan) haşyet duyan kimseler için elbette bir ibret vardır.

27

ءَاَنْتُمْ اَشَدُّ خَلْقاً اَمِ السَّمَٓاءُۜ بَنٰيهَا۠

E-entum eşeddu ḣalkan emi-ssemâ(u)(c) benâhâ

(Düşünün!) Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzü(nü yaratmak) mı? Onu (Allah) bina etti.

28

رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَاۙ

Rafe’a semkehâ fesevvâhâ

Onun boyunu (aklınızın alamayacağı kadar) yükseltti ve ona belli bir düzen verdi.

29

وَاَغْطَشَ لَيْلَهَا وَاَخْرَجَ ضُحٰيهَاۖ

Ve aġtaşe leylehâ ve aḣrace duhâhâ

Gecesini kararttı, (gündüzün de) aydınlığını açığa çıkardı.

30

وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَاۜ

Vel-arda ba’de żâlike dehâhâ

Ondan sonra da yeryüzünü döşedi.

31

اَخْرَجَ مِنْهَا مَٓاءَهَا وَمَرْعٰيهَاۖ

Aḣrace minhâ mâehâ vemer’âhâ

Ondan suyunu ve otlağını çıkardı.

32

وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَاۙ

Velcibâle ersâhâ

Dağları da sağlam bir şekilde (yeryüzüne) yerleştirdi.

33

مَتَاعاً لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْۜ

Metâ’an lekum veli-en’âmikum

(Bunları) Sizin ve hayvanlarınız için bir geçimlik yaptı.

34

فَاِذَا جَٓاءَتِ الطَّٓامَّةُ الْكُبْرٰىۘ

Fe-iżâ câeti-ttâmmetu-lkubrâ

Fakat (her şeyi altüst eden) o büyük felâket (olan kıyamet) geldiği zaman,

35

يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ مَا سَعٰىۙ

Yevme yeteżekkeru-l-insânu mâ se’â

O gün insan, (hayatı boyunca) ne için çalışıp çabaladığını hatırlar.

36

وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِمَنْ يَرٰى

Ve burrizeti-lcahîmu limen yerâ

Cehennem de (dünyada manen kör olan; ama bugün hakikati apaçık) gören (azgın) kimselerin karşısına çıkarılır.

37

فَاَمَّا مَنْ طَغٰىۙ

Fe-emmâ men taġâ

Artık kim (dünyada) azmışsa,

38

وَاٰثَرَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۙ

Ve âśera-lhayâte-ddunyâ

Ve dünya hayatını (âhirete) tercih etmişse,

39

فَاِنَّ الْجَح۪يمَ هِيَ الْمَاْوٰىۜ

Fe-inne-lcahîme hiye-lme/vâ

Muhakkak ki onun varacağı yer cehennemdir.

40

وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ

Ve-emmâ men ḣâfe mekâme rabbihi ve nehâ-nnefse ‘ani-lhevâ

Kim de (hesap vermek için geleceği) Rabbinin makamından korkmuş ve nefsi(ni kötü arzu ve) heveslerden sakındırmışsa,

41

فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَاْوٰىۜ

Fe-inne-lcennete hiye-lme/vâ

Muhakkak ki onun varacağı yer de cennettir.

42

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ

Yes-elûneke ‘ani-ssâ’ati eyyâne mursâhâ

(Resulüm!) Sana (kıyamet) saatin(in) ne zaman gelip çatacağını sorarlar.

43

ف۪يمَ اَنْتَ مِنْ

Fîme ente min żikrâhâ

Sen onu nereden bilip bildireceksin!

44

اِلٰى مُنْتَهٰيهَاۜ

İlâ rabbike muntehâhâ

Onun nihai bilgisi yalnız Rabbine aittir.

45

اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشٰيهَاۜ

İnnemâ ente munżiru men yaḣşâhâ

Sen ancak ondan haşyet duyanları uyarabilirsin.

46

كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰيهَا

Ke-ennehum yevme yeravnehâ lem yelbeśû illâ ‘aşiyyeten ev duhâhâ

(Kâfirler) Kıyamet gününü gördüklerinde sanki (dünyada) ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler.