بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِۙ
Ve-ssemâ-i żâti-lburûc(i)
Burçlara sahip gökyüzüne (ve gönlünde iman nûru parıldayana) andolsun,
وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِۙ
Velyevmi-lmev’ûd(i)
(Geleceği kesin olarak) Vaad edilmiş (kıyamet) gü(nü)ne andolsun,
وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍۜ
Ve şâhidin ve meşhûd(in)
(O güne) Şahidlik edene ve (o günde) şahidlik edilene andolsun ki,
قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِۙ
Kutile ashâbu-l-uḣdûd(i)
(4-5) (Mü'minleri yakmak için bir hendek kazıp onları içi) Alev dolu (o ateşe atan) hendek sahipleri kahrolsun!
اَلنَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِۙ
Ennâri żâti-lvekûd(i)
(4-5) (Mü'minleri yakmak için bir hendek kazıp onları içi) Alev dolu (o ateşe atan) hendek sahipleri kahrolsun!
اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌۙ
İż hum ‘aleyhâ ku’ûd(un)
Hani onlar, o (ateş)in etrafında oturmuş,
وَهُمْ عَلٰى يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ شُهُودٌۜ
Vehum ‘alâ mâ yef’alûne bilmu/minîne şuhûd(un)
Mü'minlere reva gördükleri şeyi (keyifle) seyrediyorlardı.
وَمَا مِنْهُمْ اِلَّٓا اَنْ بِاللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ
Vemâ nekamû minhum illâ en yu/minû bi(A)llâhi-l’azîzi-lhamîd(i)
Onlar o (mü'min)lerden, sırf Azîz, Hamîd (bütün şerefin, kudretin, hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zat) olan Allah'a iman ettikleri için intikam alıyorlardı. [Onlar kendilerinin şerefli, kudretli ve övülmeye layık olduğunu söyleyerek Allah'a ait olan bu isimleri, sıfatları kendilerine veriyorlardı. Bu yüzden bu isimleri sadece Allah'a ait gören mü'minlerden intikam alıyorlardı.]
اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَه۪يدٌۜ
Elleżî lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(c) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in şehîd(un)
O (Allah) ki göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı yalnız) O'nundur. Ve Allah Şehîd (ismiyle) her şeye (en ince ayrıntısına kadar) şahiddir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَر۪يقِۜ
İnne-lleżîne fetenû-lmu/minîne velmu/minâti śümme lem yetûbû felehum ‘ażâbu cehenneme ve lehum ‘ażâbu-lharîk(i)
Şüphesiz ki mü'min erkekler ve mü'min kadınlara (imanlarından vazgeçmeleri için) işkence edip sonra da tövbe etmeyenlere (kıyamet günü) cehennem azabı vardır, bir de onlar için (kahreden) yakıcı (bir) azap vardır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْـكَب۪يرُۜ
İnne-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti lehum cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(c) żâlike-lfevzu-lkebîr(u)
Fakat (kıyamet günü) iman edip sâlih ameller işleyenlere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.
اِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَد۪يدٌۜ
İnne batşe rabbike leşedîd(un)
(Resulüm!) Muhakkak ki Rabbinin (kıyamet gününü inkâr edenleri azapla) yakalaması elbette çok şiddetlidir.
اِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُع۪يدُۚ
İnnehu huve yubdi-u ve yu’îd(u)
Şüphesiz (varlığı) ilk olarak (tecelli edip) yaratan sonra (o yaratmayı kıyamet günü tekrar) iade eden (yine) O'dur.
وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُۙ
Ve huve-lġafûru-lvedûd(u)
Ve O, Ğafûr'dur, Vedûd'dur (kulunu sevdiği için onun her türlü günahını mağfiret eden, hakiki aşkın ve muhabbetin kendisinde tecelli ettiği tek zattır).
ذُو الْعَرْشِ الْمَج۪يدُۙ
Żû-l’arşi-lmecîd(i)
(O) Şerefli Arş'ın sahibidir.
فَعَّالٌ لِمَا
Fa’’âlun limâ yurîd(u)
(O) Fââl'dır, (her anda hükmünü icra edip) dilediği her şeyi yapandır.
هَلْ حَد۪يثُ الْجُنُودِۙ
Hel etâke hadîśu-lcunûd(i)
(17-18) (Resulüm!) Firavun ve Semûd ordularının (helâk) haber(ler)i sana geldi mi?
فِرْعَوْنَ وَثَمُودَۜ
Fir’avne ve śemûd(e)
(17-18) (Resulüm!) Firavun ve Semûd ordularının (helâk) haber(ler)i sana geldi mi?
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي
Beli-lleżîne keferû fî tekżîb(in)
Fakat o kâfirler, hâlâ bir yalanlama içindedirler.
وَاللّٰهُ مِنْ مُح۪يطٌۚ
Va(A)llâhu min verâ-ihim muhît(un)
Oysa Allah, o (kâfir)leri arkalarından (geri dönüşleri olmaksızın ve yardım görmeksizin kıyamet günü çepeçevre) kuşatıcıdır.
بَلْ هُوَ قُرْاٰنٌ مَج۪يدٌۙ
Bel huve kur-ânun mecîd(un)
Hakikatte bu (yalanlamakta oldukları Kitâb) şerefli bir Kur'ân'dır.
ف۪ي مَحْفُوظٍ
Fî levhin mahfûz(in)
(Onun aslı Allah katında) Korunmuş bir levhada (Levh-i Mahfuz'da saklı)dır.