← Sûreler
Hûd Sûresi
123 âyet · Mekki
سُورَةُ هُودٍ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

الٓـرٰ۠ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍۙ

Elif-lâm-râ(c) kitâbun uhkimet âyâtuhu śümme fussilet min ledun hakîmin ḣabîr(in)

Elif. Lâm. Râ. (Bu) Hakîm, Habîr (her işinde hikmet ve hayr olan, ayrıca her şeyden ve herkesten haberdar olan Allah) tarafından âyetleri muhkem (eksiksiz, sağlam ve açık kılınmış) sonra da ayrıntılı olarak açıklanmış bir Kitâb'tır.

2

اَلَّا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنَّن۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌۙ

Ellâ ta’budû illa(A)llâh(e)(c) innenî lekum minhu neżîrun ve beşîr(un)

(Bu kitabın özü şudur) Allah'tan başkasına âbd olmayın! (Resulüm! De ki) "Muhakkak ki ben, O'nun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."

3

وَاَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعاً حَسَناً اِلٰٓى مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذ۪ي فَضْلٍ فَضْلَهُۜ وَاِنْ فَاِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَب۪يرٍ

Veeni-staġfirû rabbekum śümme tûbû ileyhi yumetti’kum metâ’en hasenen ilâ ecelin musemmen veyu/ti kulle żî fadlin fadleh(u)(s) ve-in tevellev fe-innî eḣâfu ‘aleykum ‘ażâbe yevmin kebîr(in)

"Ve Rabbinizden mağfiret dileyin sonra da O'na tövbe edin ki sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde faydalandırsın ve her fazilet sahibine (kendi) fazlından versin. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ki ben sizin için (başınıza gelecek o) büyük günün azabından korkarım."

4

اِلَى مَرْجِعُكُمْۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

İla(A)llâhi merci’ukum(s) vehuve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

"Dönüşünüz (ancak) Allah'adır ve O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır)."

5

اَلَٓا اِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُۜ اَلَا ح۪ينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْۙ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَۚ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Elâ innehum yeśnûne sudûrahum liyestaḣfû minh(u)(c) elâ hîne yestaġşûne śiyâbehum ya’lemu mâ yusirrûne vemâ yu’linûn(e)(c) innehu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)

Dikkat edin! Şüphesiz ki onlar o (Allah'ın âyetlerin)den gizlenmek için göğüslerini bükerler (başka şeylerle ilgilenirler). İyi bilin ki onlar (göğüslerindeki niyeti gizlemek için kat kat) elbiselerine büründükleri zaman dahi (Allah) onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir; çünkü O, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

6

وَمَا مِنْ فِي اِلَّا عَلَى رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَاۜ كُلٌّ ف۪ي مُب۪ينٍ

Vemâ min dâbbetin fî-l-ardi illâ ‘ala(A)llâhi rizkuhâ veya’lemu mustekarrahâ vemustevde’ahâ(c) kullun fî kitâbin mubîn(in)

Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın. O (her canlının) karar kıl(ıp kal)dığı yeri ve emaneten (geçici olarak) durduğu yeri bilir. (Bunların) Hepsi, apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.

7

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلاًۜ وَلَئِنْ قُلْتَ اِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ

Vehuve-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin vekâne ‘arşuhu ‘alâ-lmâ-i liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelâ(en)(k) vele-in kulte innekum meb’ûśûne min ba’di-lmevti leyekûlenne-lleżîne keferû in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)

O, hanginiz amelce daha güzel yapacak diye sizi imtihan etmek için Arş'ı (yaratılış) su(yu) üstünde iken gökleri ve yeri altı günde (safhada) yaratandır. (Resulüm!) Eğer sen (onlara) "öldükten sonra şüphesiz diriltileceksiniz" desen, kâfir olanlar hemen, "bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir" derler. [Bu su, tüm canlıların yaratıldığı sudur.]

8

وَلَئِنْ اَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِلٰٓى مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا اَلَا يَوْمَ يَاْت۪يهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفاً عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟

Vele-in eḣḣarnâ ‘anhumu-l’ażâbe ilâ ummetin ma’dûdetin leyekûlunne mâ yahbisuh(u)(k) elâ yevme ye/tîhim leyse masrûfen ‘anhum vehâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

Andolsun ki eğer Biz onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek mutlaka, "onu(n bize gelmesini) engelleyen nedir?" derler. Dikkat edin! (O azap) Onlara geldiği gün (bir daha) onlardan geri çevrilecek değildir ve alay etmekte oldukları (o azap) onları çepeçevre kuşatmış olacaktır.

9

وَلَئِنْ اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُۚ اِنَّهُ لَيَؤُ۫سٌ كَفُورٌ

Vele-in eżeknâ-l-insâne minnâ rahmeten śümme neza’nâhâ minhu innehu leyeûsun kefûr(un)

Eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak, muhakkak o hemen ümitsiz ve nankör olur.

10

وَلَئِنْ اَذَقْنَاهُ نَعْمَٓاءَ بَعْدَ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّـَٔاتُ عَنّ۪يۜ اِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌۙ

Vele-in eżeknâhu na’mâe ba’de darrâe messet-hu leyekûlenne żehebe-sseyyi-âtu ‘annî(c) innehu leferihun feḣûr(un)

Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet tattırırsak da mutlaka, "kötülükler benden gitti" der; çünkü o, çok şımarıktır (ve) çok kibirlidir.

11

اِلَّا الَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ

İllâ-lleżîne saberû ve’amilû-ssâlihâti ulâ-ike lehum maġfiratun veecrun kebîr(un)

Ancak sabredip sâlih ameller işleyenler müstesna. İşte, onlar için bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat vardır.

12

فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَضَٓائِقٌ بِه۪ صَدْرُكَ اَنْ لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ مَلَكٌۜ اِنَّـمَٓا اَنْتَ نَذ۪يرٌۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ وَك۪يلٌۜ

Fele’alleke târikun ba’da mâ yûhâ ileyke vedâ-ikun bihi sadruke en yekûlû levlâ unzile ‘aleyhi kenzun ev câe me’ahu melek(un)(c) innemâ ente neżîr(un)(c) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in vekîl(un)

(Resulüm!) Belki de sen (müşriklerin), "ona bir hazine indirilmeli veya beraberinde bir melek gelmeli değil miydi?" demelerinden ötürü sana vahyedilenlerin bir kısmını (duyurmayı) terk edeceksin ve bu yüzden göğsün daralacak. (İyi bil ki) Sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye Vekîl'dir.

13

اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ فَاْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِه۪ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Em yekûlûne-fterâh(u)(s) kul fe/tû bi’aşri suverin miślihi mufterayâtin ved’û meni-steta’tum min dûni(A)llâhi in kuntum sâdikîn(e)

Yoksa, "onu (Kur'ân'ı Muhammed) uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer (iddianızda) doğru kimseler iseniz, Allah'tan başka (yardım için) gücünüzün yettiklerini çağırın ve (hep beraber) onun benzeri uydurulmuş on sûre getirin!"

14

فَاِلَّمْ لَكُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّـمَٓا اُنْزِلَ بِعِلْمِ اللّٰهِ وَاَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَهَلْ مُسْلِمُونَ

Fe-illem yestecîbû lekum fa’lemû ennemâ unzile bi’ilmi(A)llâhi veen lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) fehel entum muslimûn(e)

Eğer (onlar) size cevap veremiyorlarsa bilin ki o (Kur'ân) ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka İlâh yoktur. Artık siz Müslüman oluyor musunuz?

15

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَز۪ينَتَهَا نُوَفِّ اِلَيْهِمْ اَعْمَالَهُمْ ف۪يهَا وَهُمْ ف۪يهَا لَا

Men kâne yurîdu-lhayâte-ddunyâ vezînetehâ nuveffi ileyhim a’mâlehum fîhâ vehum fîhâ lâ yubḣasûn(e)

Kim dünya hayatını ve ziynetini isterse, onlara orada (dünyada) amellerinin karşılığını tam olarak veririz ve onlar orada bir eksikliğe uğratılmazlar.

16

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي اِلَّا النَّارُۘ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا ف۪يهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Ulâ-ike-lleżîne leyse lehum fî-l-âḣirati illâ-nnâr(u)(s) vehabita mâ sane’û fîhâ vebâtilun mâ kânû ya’melûn(e)

İşte onlar, kendileri için âhirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. Onların (dünyada güzel zannedip) yaptıkları (amelleri) boşa gitmiştir, yapmakta oldukları şeyler (zaten) bâtıldır.

17

اَفَمَنْ كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَاماً وَرَحْمَةًۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ مِنَ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُۚ فَلَا ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا

Efemen kâne ‘alâ beyyinetin min rabbihi veyetlûhu şâhidun minhu vemin kablihi kitâbu mûsâ imâmen verahme(ten)(c) ulâ-ike yu/minûne bih(i)(c) vemen yekfur bihi mine-l-ahzâbi fe-nnâru mev’iduh(u)(c) felâ teku fî miryetin minh(u)(c) innehu-lhakku min rabbike velâkinne ekśera-nnâsi lâ yu/minûn(e)

(Resulüm!) Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimse (hiç dünya hayatını ve ziynetini isteyen kimse gibi) olur mu? Kaldı ki onu (bu delili, Kur'ân'ı) kendisine Rabbinden bir şahid (olan resul) okuyor. O (Kur'ân)dan önce de bir imam ve bir rahmet olarak Mûsâ'nın kitabı (olan Tevrât) vardır. İşte bunlar, o (Kur'ân)a iman ederler. Topluluklardan kim onu (Kur'ân'ı) inkâr ederse onlara vaad edilen yer ateştir. Sakın ondan (Kur'ân'dan en ufak) bir şüphen olmasın! Muhakkak ki o, senin Rabbinden (gelen) haktır; fakat insanların çoğu iman etmezler.

18

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى كَذِباًۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُعْرَضُونَ عَلٰى وَيَقُولُ الْاَشْهَادُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ كَذَبُوا عَلٰى رَبِّهِمْۚ اَلَا لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ

Vemen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżibâ(en)(c) ulâ-ike yu’radûne ‘alâ rabbihim veyekûlu-l-eşhâdu hâulâ-i-lleżîne keżebû ‘alâ rabbihim(c) elâ la’netu(A)llâhi ‘alâ-zzâlimîn(e)

Allah hakkında yalan uydurup iftira edenden daha zalim kim vardır! İşte onlar (kıyamet günü) Rabblerine arz edilirler, şahidler de (onlar için) "işte Rabblerine karşı yalan söyleyenler bunlardır" derler. Dikkat edin! Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir!

19

اَلَّذ۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًۜ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ

Elleżîne yasuddûne ‘an sebîli(A)llâhi veyebġûnehâ ‘ivecen vehum bil-âḣirati hum kâfirûn(e)

Onlar, Allah'ın yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir. Üstelik onlar âhireti inkâr edenlerin ta kendileridir.

20

اُو۬لٰٓئِكَ لَمْ مُعْجِز۪ينَ فِي وَمَا لَهُمْ مِنْ اللّٰهِ مِنْ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُۜ مَا يَسْتَط۪يعُونَ السَّمْعَ وَمَا يُبْصِرُونَ

Ulâ-ike lem yekûnû mu’cizîne fî-l-ardi vemâ kâne lehum min dûni(A)llâhi min evliyâ/(e)(m) yudâ’afu lehumu-l’ażâb(u)(c) mâ kânû yestetî’ûne-ssem’a vemâ kânû yubsirûn(e)

Onlar yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacak değillerdir, onların (kıyamet günü) Allah'tan başka (yardım isteyecekleri) dostları da yoktur. (O gün) Onların azabı kat kat arttırılır; çünkü onlar (dünyadayken âyetlerimizi) dinlemeye (dahi) tahammül edemiyorlar ve (afaktaki, enfüsteki âyetlerimizi bile) görmüyorlardı.

21

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

Ulâ-ike-lleżîne ḣasirû enfusehum vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)

İşte onlar kendilerini hüsrana uğratanlardır ve (o gün Allah'a şirk koşarak) iftira ettikleri şeyler de kendilerinden sapmış (kaybolup gitmiş)tir.

22

لَا اَنَّهُمْ فِي هُمُ الْاَخْسَرُونَ

Lâ cerame ennehum fî-l-âḣirati humu-l-aḣserûn(e)

Şüphesiz âhirette en çok hüsrana uğrayacak olanlar da onlardır.

23

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَخْبَتُٓوا اِلٰى اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

İnne-lleżîne âmenû ve’amilû-sâlihâti veaḣbetû ilâ rabbihim ulâ-ike ashâbu-lcenne(ti)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

Fakat iman edip sâlih ameller işleyenlere ve Rabblerine gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet ehlidir. Onlar orada ebedi olarak kalırlar.

24

مَثَلُ الْفَر۪يقَيْنِ كَالْاَعْمٰى وَالْاَصَمِّ وَالْبَص۪يرِ وَالسَّم۪يعِۜ هَلْ مَثَلاًۜ اَفَلَا

Meśelu-lferîkayni kel-a’mâ vel-esammi velbasîri ve-ssemî’(i)(c) hel yesteviyâni meśelâ(en)(c) efelâ teżekkerûn(e)

Bu iki zümrenin (kâfirlerle mü'minlerin) hâli; kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların hâli hiç eşit olur mu? Hâlâ (bunu) tezekkür ed(erek düşünüp ibret al)mıyor musunuz?

25

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى اِنّ۪ي لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۙ

Velekad erselnâ nûhan ilâ kavmihi innî lekum neżîrun mubîn(un)

Andolsun ki Biz Nûh'u kavmine (resul olarak) gönderdik. (Onlara dedi ki) "Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım."

26

اَنْ لَا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ اَل۪يمٍ

En lâ ta’budû illa(A)llâh(e)(s) innî eḣâfu ‘aleykum ‘ażâbe yevmin elîm(in)

"Allah'tan başkasına âbd olmayın! Doğrusu ben, sizin için elem verici (iç yakan) bir günün azabından korkuyorum."

27

فَقَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ مَا اِلَّا بَشَراً مِثْلَنَا وَمَا اتَّبَعَكَ اِلَّا الَّذ۪ينَ هُمْ اَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّاْيِۚ وَمَا لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِب۪ينَ

Fekâle-lmeleu-lleżîne keferû min kavmihi mâ nerâke illâ beşeran miślenâ vemâ nerâke-ttebe’ake illâ-lleżîne hum erâżilunâ bâdiye-rra/yi vemâ nerâ lekum ‘aleynâ min fadlin bel nezunnukum kâżibîn(e)

Bunun üzerine kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: "Biz seni ancak bizim gibi bir beşer olarak görüyoruz. Bizden basit görüşlü, rezil rüsva olmuş (fakir) kimselerden başkasının da sana tabi olduğunu görmüyoruz ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de göremiyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu zannediyoruz."

28

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى مِنْ وَاٰتٰين۪ي رَحْمَةً مِنْ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْۜ اَنُلْزِمُكُمُوهَا وَاَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ

Kâle yâkavmi eraeytum in kuntu ‘alâ beyyinetin min rabbî veâtânî rahmeten min ‘indihi fe’ummiyet ‘aleykum enulzimukumûhâ veentum lehâ kârihûn(e)

(Nûh) Dedi ki: "Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet (olan vahyini) vermiş de (o rahmete karşı) siz kör kalmışsanız buna ne dersiniz? (Şimdi) Siz onu kerih gördüğünüz hâlde biz sizi ona zorlayacak mıyız?"

29

وَيَا قَوْمِ لَٓا عَلَيْهِ مَالاًۜ اِنْ اِلَّا عَلَى وَمَٓا بِطَارِدِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ اِنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْماً تَجْهَلُونَ

Veyâ kavmi lâ es-elukum ‘aleyhi mâlâ(en)(s) in ecriye illâ ‘ala(A)llâh(i)(c) vemâ enâ bitâridi-lleżîne âmenû(c) innehum mulâkû rabbihim velâkinnî erâkum kavmen techelûn(e)

"Ey kavmim! Buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık ben sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim ecrim ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri (yanımdan) kovacak da değilim; çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi cahilce davranan bir kavim olarak görüyorum."

30

وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُن۪ي مِنَ اِنْ طَرَدْتُهُمْۜ اَفَلَا

Veyâ kavmi men yensurunî mina(A)llâhi in taradtuhum(c) efelâ teżekkerûn(e)

"Ey kavmim! Eğer ben onları (yanımdan) kovarsam, Allah(tan gelecek bir azab)a karşı bana kim yardım edebilir. Hâlâ (bunu) tezekkür ed(erek düşünüp ibret al)mıyor musunuz?

31

وَلَٓا لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا الْغَيْبَ وَلَٓا اِنّ۪ي مَلَكٌ وَلَٓا لِلَّذ۪ينَ تَزْدَر۪ٓي اَعْيُنُكُمْ لَنْ اللّٰهُ خَيْراًۜ اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ٓي اِنّ۪ٓي اِذاً لَمِنَ

Velâ ekûlu lekum ‘indî ḣazâ-inu(A)llâhi velâ a’lemu-lġaybe velâ ekûlu innî melekun velâ ekûlu lilleżîne tezderî a’yunukum len yu/tiyehumu(A)llâhu ḣayrâ(an)(s) (A)llâhu a’lemu bimâ fî enfusihim(s) innî iżen lemine-zzâlimîn(e)

"Ben size, 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum, ben gaybı da bilmem. 'Ben bir meleğim' de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, 'Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir' de diyemem. Allah onların nefislerinde olanı en iyi bilendir. (Eğer o mü'minleri kovar ve böyle dersem) O zaman ben mutlaka zalimlerden olurum."

32

قَالُوا يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَاَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَاْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ

Kâlû yâ nûhu kad câdeltenâ feekśerte cidâlenâ fe/tinâ bimâ te’idunâ in kunte mine-ssâdikîn(e)

Onlar dediler ki: "Ey Nûh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğru söyleyenlerden isen bizi tehdit ettiğin (azab)ı bize getir!"

33

قَالَ اِنَّمَا يَاْت۪يكُمْ بِهِ اللّٰهُ اِنْ شَٓاءَ وَمَٓا بِمُعْجِز۪ينَ

Kâle innemâ ye/tîkum bihi(A)llâhu in şâe vemâ entum bimu’cizîn(e)

(Nûh) Dedi ki: "Onu size ancak dilerse Allah getirir ve siz (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz."

34

وَلَا نُصْح۪ٓي اِنْ اَرَدْتُ اَنْ لَكُمْ اِنْ كَانَ اللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ هُوَ رَبُّكُمْ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَۜ

Velâ yenfe’ukum nushî in eradtu en ensaha lekum in kâna(A)llâhu yurîdu en yuġviyekum(c) huve rabbukum ve-ileyhi turce’ûn(e)

"Eğer Allah sizi azgınlıkta bırakmayı dilerse ben size nasihat etmek istesem de nasihatim size fayda vermez. (Çünkü) O, sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz."

35

اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ اِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ اِجْرَام۪ي وَاَنَا۬ بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُجْرِمُونَ۟

Em yekûlûne-fterâh(u)(s) kul ini-fteraytuhu fe’aleyye icrâmî ve enâ berî-un mimmâ tucrimûn(e)

(Resulüm!) Yoksa, "onu (Kur'ân'ı, Muhammed) uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer onu uydurduysam suçum bana aittir; fakat ben sizin işlemekte olduğunuz suçlardan (ve Allah'a şirk koşmanızdan) kesinlikle uzağım."

36

وَاُو۫حِيَ اِلٰى اَنَّهُ لَنْ مِنْ اِلَّا مَنْ قَدْ اٰمَنَ فَلَا بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَۚ

Veûhiye ilâ nûhin ennehu len yu/mine min kavmike illâ men kad âmene felâ tebte-is bimâ kânû yef’alûn(e)

Derken Nûh'a vahyolundu: "Kavminden (şimdiye kadar sana) gerçekten iman etmiş olanlar başka artık kimse (sana), asla iman etmeyecek. Öyle ise onların yapmakta olduklarından dolayı tasalanma (ve üzülme)!"

37

وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا فِي ظَلَمُواۚ اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ

Vasna’i-lfulke bi-a’yuninâ vevahyinâ velâ tuḣâtibnî fî-lleżîne zalemû(c) innehum muġrakûn(e)

"Bizim nezaretimiz altında vahyimizle gemiyi yap ve zulmedenler(in bağışlanmaları) hakkında bana (bir şey) söyleme! Çünkü onlar (yakında) mutlaka (suda) boğulacaklardır."

38

وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَاٌ مِنْ سَخِرُوا مِنْهُۜ قَالَ اِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَاِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَۜ

Veyasne’u-lfulke vekullemâ merra ‘aleyhi meleun min kavmihi seḣirû minh(u)(c) kâle in tesḣarû minnâ fe-innâ nesḣaru minkum kemâ tesḣarûn(e)

(Nûh) Gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise yanından her geçtiklerinde onunla alay ediyorlardı. (Nûh) Dedi ki: "Eğer bizimle alay ediyorsanız iyi bilin ki sizin bizimle alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz."

39

فَسَوْفَ مَنْ يَاْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُق۪يمٌ

Fesevfe ta’lemûne men ye/tîhi ‘ażâbun yuḣzîhi veyehillu ‘aleyhi ‘ażâbun mukîm(un)

"Artık (dünyada) rezil edici bir azabın kime geleceğini ve (âhirette) devamlı bir azabın kime ineceğini yakında bileceksiniz!"

40

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ قُلْنَا احْمِلْ ف۪يهَا مِنْ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ اٰمَنَۜ وَمَٓا مَعَهُٓ اِلَّا قَل۪يلٌ

Hattâ iżâ câe emrunâ vefâra-ttennûru kulnâ-hmil fîhâ min kullin zevceyni-śneyni veehleke illâ men sebeka ‘aleyhi-lkavlu vemen âmen(e)(c) vemâ âmene me’ahu illâ kalîl(un)

Sonunda emrimiz gelip (yeryüzü) tandır (gibi) kayna(yıp yerden sular fışkır)dığı zaman (Nûh'a) dedik ki: "(Canlıların) Her birinden (erkek ve dişi olmak üzere) ikişer çift ile (boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri o (gemiy)e yükle! Zaten onunla beraber pek az kimse iman etmişti."

41

وَقَالَ ارْكَبُوا ف۪يهَا بِسْمِ اللّٰهِ مَجْرٰيهَا وَمُرْسٰيهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ

Vekâle-rkebû fîhâ bismi(A)llâhi mecrâhâ vemursâhâ(c) inne rabbî leġafûrun rahîm(un)

(Nûh) Dedi ki: "Ona binin! Onun akıp gitmesi de durması da Allah'ın adıyladır. Muhakkak ki Rabbim Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."

42

وَهِيَ تَجْر۪ي بِهِمْ ف۪ي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادٰى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ ف۪ي يَا بُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا مَعَ الْكَافِر۪ينَ

Vehiye tecrî bihim fî mevcin kelcibâli venâdâ nûhun(i)-bnehu vekâne fî ma’zilin yâ buneyye-rkeb me’anâ velâ tekun me’a-lkâfirîn(e)

Gemi, içindekilerle birlikte dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Derken Nûh, ayrı bir yerde bulunan oğluna, "yavrucuğum! (Sen de) Bizimle beraber (gemiye) bin, sakın kâfirlerle beraber olma!" diye seslendi.

43

قَالَ سَاٰو۪ٓي اِلٰى يَعْصِمُن۪ي مِنَ قَالَ لَا الْيَوْمَ مِنْ اللّٰهِ اِلَّا مَنْ رَحِمَۚ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ

Kâle seâvî ilâ cebelin ya’simunî mine-lmâ-/(i)(c) kâle lâ ‘âsime-lyevme min emri(A)llâhi illâ men rahim(e)(c) vehâle beynehumâ-lmevcu fekâne mine-lmuġrakîn(e)

(Oğlu) Dedi ki: "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım." (Nûh) "Bugün Allah'ın merhamet ettiği kimse hariç, O'nun emri (olan azabı)ndan (insanları) koruyacak hiç kimse yoktur" dedi. Tam bu sırada aralarına (bir) dalga girdi ve o da boğulanlardan oldu.

44

وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

Vekîle yâ ardu-ble’î mâeki veyâ semâu akli’î veġîda-lmâu vekudiye-l-emru vestevet ‘alâ-lcûdiy(yi)(s) vekîle bu’den lilkavmi-zzâlimîn(e)

(Bütün kâfirler boğulduktan sonra Allah tarafından) "Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut" denildi. Su çekildi, iş bitirildi, (gemi de) Cûdî (Dağı'nın) üzerine yerleşti ve "(Allah'ın rahmetinden) uzak olsun o zalimler topluluğu" denildi.

45

وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْن۪ي مِنْ وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِم۪ينَ

Venâdâ nûhun rabbehu fekâle rabbi inne-bnî min ehlî ve-inne va’deke-lhakku veente ahkemu-lhâkimîn(e)

Nûh, Rabbine nidâ edip dedi ki: "Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir (sen bana ailemin kurtulacağını vaad etmiştin) ve muhakkak ki Senin vaadin haktır. Sen hâkimlerin hâkimi (olarak her konuda en güzel hükmü veren)sin."

46

قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍۗۘ فَلَا مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنّ۪ٓي اَعِظُكَ اَنْ مِنَ

Kâle yâ nûhu innehu leyse min ehlik(e)(s) innehu ‘amelun ġayru sâlih(in)(s) felâ tes-elni mâ leyse leke bihi ‘ilm(un)(s) innî e’izuke en tekûne mine-lcâhilîn(e)

(Allah) Buyurdu: "Ey Nûh! Şüphesiz o (sana iman etmediği için) senin ailenden değildir. Muhakkak ki bu (senin Benden istediğin) sâlih olmayan bir amel (ve dua)dır. O hâlde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim."

47

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِكَ اَنْ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۜ وَاِلَّا ل۪ي وَتَرْحَمْن۪ٓي اَكُنْ مِنَ

Kâle rabbi innî e’ûżu bike en es-eleke mâ leyse lî bihi ‘ilm(un)(s) ve-illâ taġfir lî veterhamnî ekun mine-lḣâsirîn(e)

(Nûh) Dedi ki: "Rabbim! Muhakkak ki ben, hakkında bilgim olmayan bir şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Eğer beni mağfiret etmez ve bana merhamet etmezsen şüphesiz ben hüsrana uğrayanlardan olurum!"

48

ق۪يلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى مِمَّنْ مَعَكَۜ وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ

Kîle yâ nûhu-hbit biselâmin minnâ veberakâtin ‘aleyke ve’alâ umemin mimmen me’ak(e)(c) veumemun senumetti’uhum śümme yemessuhum minnâ ‘ażâbun elîm(un)

(Tarafımızdan ona) Denildi ki: "Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara Bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in! (O topluluklar içinde) Kendilerini (dünyada) faydalandıracağımız sonra da Bizden kendilerine elem verici (iç yakan) bir azabın dokunacağı topluluklar da olacaktır."

49

تِلْكَ مِنْ الْغَيْبِ نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَۚ مَا تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا مِنْ فَاصْبِرْۜۛ اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟

Tilke min enbâ-i-lġaybi nûhîhâ ileyk(e)(s) mâ kunte ta’lemuhâ ente velâ kavmuke min kabli hâżâ(s) fasbir(s) inne-l’âkibete lilmuttekîn(e)

(Resulüm!) İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O hâlde sabret; çünkü (en güzel) âkıbet muttakilerin (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanların)dır.

50

وَاِلٰى اَخَاهُمْ هُوداًۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ غَيْرُهُۜ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُفْتَرُونَ

Ve-ilâ ‘âdin eḣâhum hûdâ(en)(c) kâle yâ kavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) in entum illâ mufterûn(e)

Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun, sizin için O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Ancak siz (başka ilâhlar edinip O'na şirk koşarak Allah'a) iftira ediyorsunuz."

51

يَا قَوْمِ لَٓا عَلَيْهِ اَجْراًۜ اِنْ اِلَّا عَلَى فَطَرَن۪يۜ اَفَلَا

Yâ kavmi lâ es-elukum ‘aleyhi ecrâ(an)(s) in ecriye illâ ‘alâ-lleżî fetaranî(c) efelâ ta’kilûn(e)

"Ey kavmim! Buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak beni (âbd olma fıtratı üzere) yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"

52

وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَاراً وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً اِلٰى وَلَا مُجْرِم۪ينَ

Veyâ kavmi-staġfirû rabbekum śümme tûbû ileyhi yursili-ssemâe ‘aleykum midrâran veyezidkum kuvveten ilâ kuvvetikum velâ tetevellev mucrimîn(e)

"Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin sonra da O'na tövbe edin ki göğü üzerinize bol bol (yağmurla) göndersin ve gücünüze güç katsın. (Sakın nefsinin hevâsına uyan) Mücrim olarak (O'ndan) yüz çevirmeyin!"

53

قَالُوا يَا هُودُ مَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا بِتَارِك۪ٓي اٰلِهَتِنَا عَنْ وَمَا لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ

Kâlû yâ hûdu mâ ci/tenâ bibeyyinetin vemâ nahnu bitârikî âlihetinâ ‘an kavlike vemâ nahnu leke bimu/minîn(e)

Onlar dediler ki: "Ey Hûd! Sen bize apaçık bir mucize getirmedin, biz de senin sözünle ilâhlarımızı bırakacak değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz."

54

اِنْ اِلَّا اعْتَرٰيكَ بَعْضُ اٰلِهَتِنَا بِسُٓوءٍۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اُشْهِدُ اللّٰهَ وَاشْهَدُٓوا اَنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۙ

İn nekûlu illâ-’terâke ba’du âlihetinâ bisû-/(in)(k) kâle innî uşhidu(A)llâhe veşhedû ennî berî-un mimmâ tuşrikûn(e)

"Biz (senin hakkında) ancak 'ilâhlarımızdan bazısı seni fena çarpmış' diyoruz." (Hûd) Dedi ki: "Ben Allah'ı şahid tutuyorum, siz de şahid olun ki ben sizin şirk koştuklarınızdan uzağım."

55

مِنْ فَك۪يدُون۪ي جَم۪يعاً ثُمَّ لَا

Min dûnih(i)(s) fekîdûnî cemî’an śümme lâ tunzirûn(i)

"O (Allah)tan başka (taptıklarınızın hepsinden uzağım). Haydi, hepiniz bana tuzak kurun sonra da bana göz bile açtırmayın!"

56

اِنّ۪ي تَوَكَّلْتُ عَلَى رَبّ۪ي وَرَبِّكُمْۜ مَا مِنْ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاۜ اِنَّ عَلٰى صِرَاطٍ

İnnî tevekkeltu ‘ala(A)llâhi rabbî verabbikum(c) mâ min dâbbetin illâ huve âḣiżun binâsiyetihâ(c) inne rabbî ‘alâ sirâtin mustekîm(in)

"Muhakkak ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim; çünkü hiçbir canlı yoktur ki O, onun alnından tutmuş olmasın (takdiri ve rahmetiyle onu idare etmesin). Şüphesiz benim Rabbim sırât-ı mustakîm (dosdoğru bir yol) üzeredir (kendisine âbd olanı da dosdoğru yola iletir)."

57

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِه۪ٓ اِلَيْكُمْۜ وَيَسْتَخْلِفُ رَبّ۪ي قَوْماً غَيْرَكُمْۚ وَلَا شَيْـٔاًۜ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى كُلِّ حَف۪يظٌ

Fe-in tevellev fekad eblaġtukum mâ ursiltu bihi ileykum(c) veyestaḣlifu rabbî kavmen ġayrakum velâ tedurrûnehu şey-â(en)(c) inne rabbî ‘alâ kulli şey-in hafîz(un)

"Eğer yüz çevirirseniz; bilin ki ben, benimle gönderilen şeyleri (Allah'ın vahyini) size tebliğ ettim. Rabbim (dilerse) sizden başka bir kavmi (size) halife kılar da (siz) O'na hiçbir zarar veremezsiniz; çünkü benim Rabbim her şey üzerine Hafîz'dir (her şeyin yönetimini elinde bulundurandır)."

58

وَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُوداً وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّاۚ وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ غَل۪يظٍ

Velemmâ câe emrunâ necceynâ hûden velleżîne âmenû me’ahu birahmetin minnâ venecceynâhum min ‘ażâbin ġalîz(in)

Ne zaman ki (helâk) emrimiz geldi, Hûd'u ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları sağlam (kurtuluşu imkânsız) bir azaptan kurtardık.

59

وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُٓوا اَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍ

Vetilke ‘âd(un)(s) cehadû bi-âyâti rabbihim ve’asav rusulehu vettebe’û emra kulli cebbârin ‘anîd(in)

İşte Âd (kavmi). Onlar Rabblerinin âyetlerini inkâr ettiler, O'nun resullerine asi oldular ve inatçı her zorbanın emrine tabi oldular.

60

وَاُتْبِعُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ اَلَٓا اِنَّ عَاداً كَفَرُوا رَبَّهُمْۜ اَلَا بُعْداً لِعَادٍ قَوْمِ هُودٍ۟

Veutbi’û fî hâżihi-ddunyâ la’neten veyevme-lkiyâme(ti)(k) elâ inne ‘âden keferû rabbehum(k) elâ bu’den li’âdin kavmi hûd(in)

Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lanete tabi tutuldular. Dikkat edin! Şüphesiz ki Âd (kavmi) Rabblerini inkâr ettiler. (Yine) Dikkat edin! Hûd'un kavmi Âd (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun!

61

وَاِلٰى اَخَاهُمْ صَالِحاًۢ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ غَيْرُهُۜ هُوَ اَنْشَاَكُمْ مِنَ وَاسْتَعْمَرَكُمْ ف۪يهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِۜ اِنَّ رَبّ۪ي قَر۪يبٌ مُج۪يبٌ

Ve-ilâ śemûde eḣâhum sâlihâ(an)(c) kâle yâkavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) huve enşeekum mine-l-ardi vesta’merakum fîhâ festaġfirûhu śümme tûbû ileyh(i)(c) inne rabbî karîbun mucîb(un)

Semûd (kavmin)e de kardeşleri Sâlih'i (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun. Sizin için O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve size orada (bir) ömür takdir etti. O hâlde O'ndan mağfiret dileyin sonra da (iman etmiş olarak) O'na yönelin! Muhakkak ki benim Rabbim Karîb'dir, Mucîb'dir (kullarına yakın olan ve dualarına icabet edendir.)"

62

قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ ف۪ينَا مَرْجُواًّ قَبْلَ هٰذَٓا اَتَنْهٰينَٓا اَنْ مَا اٰبَٓاؤُ۬نَا وَاِنَّنَا لَف۪ي مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ

Kâlû yâsâlihu kad kunte fînâ mercuvven kable hâżâ(s) etenhânâ en na’bude mâ ya’budu âbâunâ ve-innenâ lefî şekkin mimmâ ted’ûnâ ileyhi murîb(un)

Onlar dediler ki: "Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi) Babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi men mi ediyorsun? Doğrusu biz senin bizi (kulluğa) çağırdığın şeyden derin bir şüphe içindeyiz."

63

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ وَاٰتٰين۪ي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُن۪ي مِنَ اِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا غَيْرَ تَخْس۪يرٍ

Kâle yâkavmi eraeytum in kuntu ‘alâ beyyinetin min rabbî veâtânî minhu rahmeten femen yensurunî mina(A)llâhi in ‘asaytuh(u)(s) femâ tezîdûnenî ġayra taḣsîr(in)

(Sâlih) Dedi ki: "Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet (olarak vahyini) vermişse buna ne dersiniz? Bu durum karşısında eğer O'na isyan edersem, bana Allah(tan gelecek azab)a karşı kim yardım edebilir? Bu durumda siz, benim hüsranımdan başka bir şeyi arttıramazsınız."

64

وَيَا قَوْمِ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَاْكُلْ ف۪ٓي اللّٰهِ وَلَا بِسُٓوءٍ فَيَاْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَر۪يبٌ

Veyâ kavmi hâżihi nâkatu(A)llâhi lekum âyeten feżerûhâ te/kul fî ardi(A)llâhi velâ temessûhâ bisû-in feye/ḣużekum ‘ażâbun karîb(un)

"Ey kavmim! İşte şu, Allah'ın devesi sizin için bir âyettir (mucizedir). Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin (içsin), ona kötülük (etmek niyetiy)le dokunmayın sonra sizi yakın bir azap yakalayıverir."

65

فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا ف۪ي ثَلٰثَةَ اَيَّامٍۜ ذٰلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ

Fe’akarûhâ fekâle temette’û fî dârikum śelâśete eyyâm(in)(s) żâlike va’dun ġayru mekżûb(in)

Fakat (Semûd kavmi bu uyarıyı dinlemeyerek) onu (vahşice biçip) kestiler. Bunun üzerine (Sâlih, onlara) dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (sonra helâk olacaksınız)! İşte bu yalanlanmayacak bir vaaddir."

66

فَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحاً وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ يَوْمِئِذٍۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَز۪يزُ

Felemmâ câe emrunâ necceynâ sâlihan velleżîne âmenû me’ahu birahmetin minnâ vemin ḣizyi yevmi-iż(in)(k) inne rabbeke huve-lkaviyyu-l’azîz(u)

Ne zaman ki (helâk) emrimiz geldi, Sâlih'i ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle (helâktan) ve o günün zilletinden kurtardık. Muhakkak ki senin Rabbin Kaviyy'dir, Azîz'dir (güçlü, kuvvetli, kudretlidir ve bütün şerefin, kudretin kendisine ait olduğu tek zattır).

67

وَاَخَذَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي جَاثِم۪ينَۙ

Veeḣaże-lleżîne zalemû-ssayhatu feasbehû fî diyârihim câśimîn(e)

Zulmedenlere gelince onları da (helâk edici) o sayha yakaladı ve onlar yurtlarında (tir tir titreyerek) yere yığılıp kaldılar.

68

كَاَنْ لَمْ ف۪يهَاۜ اَلَٓا اِنَّ ثَمُودَا۬ كَفَرُوا رَبَّهُمْۜ اَلَا بُعْداً لِثَمُودَ۟

Keen lem yaġnev fîhâ(k) elâ inne śemûde keferû rabbehum(k) elâ bu’den liśemûd(e)

Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Dikkat edin! Şüphesiz ki Semûd (kavmi) Rabblerini inkâr ettiler. (Yine) Dikkat edin! Semûd (kavmi Allah'ın rahmetinden) uzak olsun!

69

وَلَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰى قَالُوا سَلَاماًۜ قَالَ سَلَامٌۚ فَمَا اَنْ بِعِجْلٍ حَن۪يذٍ

Velekad câet rusulunâ ibrâhîme bilbuşrâ kâlû selâmâ(en)(s) kâle selâm(un)(s) femâ lebiśe en câe bi’iclin hanîż(in)

Andolsun ki resullerimiz (olan melekler) İbrâhîm'e müjde ile geldiler ve "selam (senin üzerine olsun)" dediler. O da "(size de) selam (olsun)" dedi ve hemen (onlara) kızartılmış bir buzağı getirdi.

70

فَلَمَّا رَٓاٰ اَيْدِيَهُمْ لَا اِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خ۪يفَةًۜ قَالُوا لَا اِنَّٓا اُرْسِلْـنَٓا اِلٰى لُوطٍۜ

Felemmâ raâ eydiyehum lâ tasilu ileyhi nekirahum veevcese minhum ḣîfe(ten)(c) kâlû lâ teḣaf innâ ursilnâ ilâ kavmi lût(in)

Fakat ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, tuhafına gitti (onların bir fenalık için geldiklerini düşündü) ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Onlar dediler ki: "Korkma! Şüphesiz ki biz (Allah tarafından gönderilen melekleriz ve) Lût kavmine gönderildik."

71

وَامْرَاَتُهُ قَٓائِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِاِسْحٰقَۙ وَمِنْ اِسْحٰقَ يَعْقُوبَ

Vemraetuhu kâ-imetun fedahiket febeşşernâhâ bi-ishâka vemin verâ-i ishâka ya’kûb(e)

O esnada (İbrâhîm'in) hanımı ayakta idi ve (onların melek olduklarını duyunca) güldü. Ona da İshâk'ı, İshâk'ın ardından da Yakûb'u müjdeledik.

72

قَالَتْ يَا ءَاَلِدُ وَاَنَا۬ عَجُوزٌ وَهٰذَا بَعْل۪ي شَيْخاًۜ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عَج۪يبٌ

Kâlet yâ veyletâ eelidu veenâ ‘acûzun vehâżâ ba’lî şeyḣâ(an)(s) inne hâżâ leşey-un ‘acîb(un)

(İbrâhîm'in hanımı) "Vay başıma gelene! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey" dedi.

73

قَالُٓوا اَتَعْجَب۪ينَ مِنْ اللّٰهِ رَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ اَهْلَ اِنَّهُ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ

Kâlû eta’cebîne min emri(A)llâh(i)(c) rahmetu(A)llâhi veberakâtuhu ‘aleykum ehle-lbeyt(i)(c) innehu hamîdun mecîd(un)

(Melekler) Dediler ki: "Allah'ın işine mi şaşıyorsun? Ey ev halkı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Muhakkak ki O, Hamîd'dir, Mecîd'dir (bütün hamdların, övgülerin kendisine ait olduğu ve şerefli olan, kullarını da şereflendirendir)."

74

فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ الرَّوْعُ وَجَٓاءَتْهُ الْبُشْرٰى يُجَادِلُنَا ف۪ي قَوْمِ لُوطٍۜ

Felemmâ żehebe ‘an ibrâhîme-rrav’u vecâet-hu-lbuşrâ yucâdilunâ fî kavmi lût(in)

İbrâhîm'den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında (onları helâk etmememiz için) Bizimle mücadele etmeye başladı.

75

اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَحَل۪يمٌ اَوَّاهٌ مُن۪يبٌ

İnne ibrâhîme lehalîmun evvâhun munîb(un)

Muhakkak ki İbrâhîm yumuşak huylu, bağrı yanık (çok ah eden ve Allah'a) yönelen biriydi.

76

يَٓا اِبْرٰه۪يمُ اَعْرِضْ عَنْ اِنَّهُ قَدْ اَمْرُ رَبِّكَۚ وَاِنَّهُمْ اٰت۪يهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ

Yâ ibrâhîmu a’rid ‘an hâżâ(s) innehu kad câe emru rabbik(e)(s) ve-innehum âtîhim ‘ażâbun ġayru merdûd(in)

(Melekler dediler ki) "Ey İbrâhîm! Bundan vazgeç; çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir ve onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap mutlaka gelecektir!"

77

وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالَ هٰذَا يَوْمٌ عَص۪يبٌ

Velemmâ câet rusulunâ lûtan sî-e bihim vedâka bihim żer’an vekâle hâżâ yevmun ‘asîb(un)

Resullerimiz (olan melekler) Lût'a gelince (Lût, kavminin onlara bir şey yapmasından korktu) onlar için endişeye kapıldı, onlardan dolayı içi daraldı (ne yapacağını bilemedi) ve, "bu, çok zor bir gündür" dedi.

78

وَجَٓاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ اِلَيْهِ وَمِنْ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۜ قَالَ يَا قَوْمِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ي هُنَّ اَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا ف۪ي اَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَش۪يدٌ

Vecâehu kavmuhu yuhra’ûne ileyhi vemin kablu kânû ya’melûne-sseyyi-ât(i)(c) kâle yâ kavmi hâulâ-i benâtî hunne atheru lekum(s) fettekû(A)llâhe velâ tuḣzûni fî dayfî(s) eleyse minkum raculun raşîd(un)

Daha önce de (şehvetle erkeklere yaklaşmak gibi) o kötü işleri yapmakta olan (Lût'un) kavmi (elçilerimizin geldiğini haber aldılar ve) koşarak ona geldiler. (Lût) "Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır (dilerseniz usulünce onlarla evlenin), sizin için onlar daha temizdir. Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu" dedi.

79

قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا ف۪ي مِنْ وَاِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُر۪يدُ

Kâlû lekad ‘alimte mâ lenâ fî benâtike min hakkin ve-inneke leta’lemu mâ nurîd(u)

Onlar dediler ki: "Andolsun sen de bilirsin ki bizim senin kızlarında bir hakkımız yok (onlarda gözümüz yok) ve doğrusu sen bizim ne istediğimizi çok iyi biliyorsun."

80

قَالَ لَوْ اَنَّ ل۪ي بِكُمْ قُوَّةً اَوْ اٰو۪ٓي اِلٰى شَد۪يدٍ

Kâle lev enne lî bikum kuvveten ev âvî ilâ ruknin şedîd(in)

(Lût da) "Keşke benim size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı veya sağlam bir kaleye sığınabilseydim" dedi.

81

قَالُوا يَا لُوطُ اِنَّا رَبِّكَ لَنْ اِلَيْكَ فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ وَلَا مِنْكُمْ اَحَدٌ اِلَّا امْرَاَتَكَۜ اِنَّهُ مُص۪يبُهَا مَٓا اَصَابَهُمْۜ اِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُۜ اَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَر۪يبٍ

Kâlû yâ lûtu innâ rusulu rabbike len yasilû ileyk(e)(s) feesri bi-ehlike bikit’in mine-lleyli velâ yeltefit minkum ehadun illâ imraetek(e)(s) innehu musîbuhâ mâ esâbehum(c) inne mev’idehumu-ssubh(u)(c) eleyse-ssubhu bikarîb(in)

(Melekler) Dediler ki: "Ey Lût! Biz Rabbinin resulleriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sen gecenin bir vaktinde ailenle (yola çıkıp) yürü. İçinizden hiç kimse ardına dönüp bakmasın! (Onlarla beraber olup onları desteklediği için) Karın müstesna; çünkü onlara isabet edecek olan musibet şüphesiz ona da isabet edecektir. Muhakkak ki onlara vaad olunan (helâk) zamanı sabah vaktidir. Sabah (zaten) yakın değil mi?"

82

فَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ مَنْضُودٍۙ

Felemmâ câe emrunâ ce’alnâ ‘âliyehâ sâfilehâ veemtarnâ ‘aleyhâ hicâraten min siccîlin mendûd(in)

Ne zaman ki (helâk) emrimiz geldi, oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine sağanak hâlinde çamurdan sertleşmiş taşlar yağdırdık.

83

مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَۜ وَمَا هِيَ مِنَ بِبَع۪يدٍ۟

Musevvemeten ‘inde rabbik(e)(s) vemâ hiye mine-zzâlimîne bibe’îd(in)

(Ki o taşların) Rabbin katında (kime isabet edeceği) işaretlenmişti ve o (azap) zalimlerden uzak değildir.

84

وَاِلٰى اَخَاهُمْ شُعَيْباًۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا مِنْ غَيْرُهُۜ وَلَا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ اِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ بِخَيْرٍ وَاِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُح۪يطٍ

Ve-ilâ medyene eḣâhum şu’aybâ(en)(c) kâle yâkavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) velâ tenkusû-lmikyâle velmîzân(e)(c) innî erâkum biḣayrin ve-innî eḣâfu ‘aleykum ‘ażâbe yevmin muhît(in)

Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun! Sizin için O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Şüphesiz ki ben sizi hayır (ve bolluk) içinde görüyorum ve doğrusu ben sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum."

85

وَيَا قَوْمِ اَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا فِي مُفْسِد۪ينَ

Veyâ kavmi evfû-lmikyâle velmîzâne bilkist(i)(s) velâ tebḣasû-nnâse eşyâehum velâ ta’śev fî-l-ardi mufsidîn(e)

"Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın, insanlara eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (Allah'a) asi olmayın!"

86

بَقِيَّتُ اللّٰهِ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ وَمَٓا عَلَيْكُمْ بِحَف۪يظٍ

Bakiyyetu(A)llâhi ḣayrun lekum in kuntum mu/minîn(e)(c) vemâ enâ ‘aleykum bihafîz(in)

"Eğer mü'min iseniz Allah'ın (helâl olarak) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır ve ben sizin üzerinize (yaptıklarınızı gözetici bir) muhafız değilim."

87

قَالُوا يَا شُعَيْبُ اَصَلٰوتُكَ تَاْمُرُكَ اَنْ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَوْ اَنْ ف۪ٓي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬اۜ اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ

Kâlû yâ şu’aybu esalâtuke te/muruke en netruke mâ ya’budu âbâunâ ev en nef’ale fî emvâlinâ mâ neşâ(u)(s) inneke leente-lhalîmu-rraşîd(u)

Onlar dediler ki: "Ey Şuayb! Babalarımızın tapmakta oldukları şeyleri yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana (Allah'a olan imanın ve) salâtın mı emrediyor? Oysa sen gerçekten yumuşak huylu ve aklı başında (bir adam)sın."

88

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ وَرَزَقَن۪ي مِنْهُ رِزْقاً حَسَناًۜ وَمَٓا اَنْ اِلٰى اَنْهٰيكُمْ عَنْهُۜ اِنْ اِلَّا الْاِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُۜ وَمَا تَوْف۪يق۪ٓي اِلَّا بِاللّٰهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ اُن۪يبُ

Kâle yâkavmi eraeytum in kuntu ‘alâ beyyinetin min rabbî verazekanî minhu rizkan hasenâ(en)(c) vemâ urîdu en uḣâlifekum ilâ mâ enhâkum ‘anh(u)(c) in urîdu illâ-l-islâha mâ-steta’t(u)(c) vemâ tevfîkî illâ bi(A)llâh(i)(c) ‘aleyhi tevekkeltu ve-ileyhi unîb(u)

(Şuayb) Dedi ki: "Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O, beni tarafından güzel bir rızık (olan vahyi) ile rızıklandırmışsa buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeyleri yaparak (sizin taptığınız putlardan yüz çevirerek) size muhalefet etmek istemiyorum (amacım bu değildir). Ben sadece gücümün yettiği kadar (sizi) ıslah etmek istiyorum ve (bunu) başarmam da ancak Allah(ın yardımı) iledir. (Ben Yalnız) O'na tevekkül eder ve (yalnız) O'na yönelirim."

89

وَيَا قَوْمِ لَا شِقَاق۪ٓي اَنْ مِثْلُ مَٓا اَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ اَوْ قَوْمَ هُودٍ اَوْ قَوْمَ صَالِحٍۜ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَع۪يدٍ

Veyâ kavmi lâ yecrimennekum şikâkî en yusîbekum miślu mâ esâbe kavme nûhin ev kavme hûdin ev kavme sâlih(in)(c) vemâ kavmu lûtin minkum bibe’îd(in)

"Ey kavmim! Sakın benden (ve benim söylediklerimden) ayrılmanız, Nûh kavmine veya Hûd kavmine yahut Sâlih kavmine isabet eden (bir azap) gibi sizi de musibete uğratmasın! Ve (unutmayın ki) Lût kavmi (mekan olarak) sizden pek de uzak değildir."

90

وَاسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِۜ اِنَّ رَبّ۪ي رَح۪يمٌ وَدُودٌ

Vestaġfirû rabbekum śümme tûbû ileyh(i)(c) inne rabbî rahîmun vedûd(un)

"Rabbinizden mağfiret dileyin sonra O'na tövbe edin. Muhakkak ki Rabbim Rahîm'dir, Vedûd'dur (isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden, hakiki aşkın ve muhabbetin kendisinde tecelli ettiği tek zattır)."

91

قَالُوا يَا شُعَيْبُ مَا كَث۪يراً مِمَّا تَقُولُ وَاِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ينَا ضَع۪يفاًۚ وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَۘ وَمَٓا عَلَيْنَا بِعَز۪يزٍ

Kâlû yâ şu’aybu mâ nefkahu keśîran mimmâ tekûlu ve-innâ lenerâke fînâ da’îfâ(en)(s) velevlâ rahtuke leracemnâk(e)(s) vemâ ente ‘aleynâ bi’azîz(in)

Onlar dediler ki: "Ey Şuayb! Senin söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve biz seni içimizde zayıf (âciz olarak) görüyoruz! Eğer kabilen olmasaydı seni mutlaka (öldüresiye) taşlardık; zaten senin bize karşı bir üstünlüğün de yoktur."

92

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَهْط۪ٓي اَعَزُّ عَلَيْكُمْ مِنَ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَٓاءَكُمْ ظِهْرِياًّۜ اِنَّ رَبّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ

Kâle yâkavmi erahtî e’azzu ‘aleykum mina(A)llâhi vetteḣażtumûhu verâekum zihriyyâ(en)(s) inne rabbî bimâ ta’melûne muhît(un)

(Şuayb) Dedi ki: "Ey kavmim! Size göre benim kabilem Allah'tan daha mı üstün ki O'na (ve vahyine) sırt çevirdiniz. Muhakkak ki benim Rabbim, (sizin) yapmakta olduklarınızı (ilim ve kudretiyle tamamen) kuşatandır."

93

وَيَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى اِنّ۪ي عَامِلٌۜ سَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ يَاْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌۜ وَارْتَقِبُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ رَق۪يبٌ

Veyâ kavmi-’melû ‘alâ mekânetikum innî ‘âmil(un)(s) sevfe ta’lemûne men ye/tîhi ‘ażâbun yuḣzîhi vemen huve kâżib(un)(s) vertekibû innî me’akum rakîb(un)

"Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Şüphesiz ben de (elimden geleni) yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz! Bekleyin! Doğrusu ben de sizinle beraber beklemekteyim."

94

وَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْباً وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَاَخَذَتِ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي جَاثِم۪ينَۙ

Velemmâ câe emrunâ necceynâ şu’ayben velleżîne âmenû me’ahu birahmetin minnâ veeḣażeti-lleżîne zalemû-ssayhatu feasbehû fî diyârihim câśimîn(e)

Ne zaman ki (onlara helâk) emrimiz geldi, Şuayb'ı ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle (helâktan) kurtardık, zulmedenleri ise (helâk edici) o sayha yakaladı ve onlar yurtlarında (tir tir titreyerek) yere yığılıp kaldılar.

95

كَاَنْ لَمْ ف۪يهَاۜ اَلَا بُعْداً لِمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ۟

Keen lem yaġnev fîhâ(k) elâ bu’den limedyene kemâ be’idet śemûd(u)

Sanki onlar orada hiç yaşamamışlardı. Dikkat edin! Semûd kavmi gibi Medyen (halkı da Allah'ın rahmetinden) uzak olsun!

96

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ

Velekad erselnâ mûsâ bi-âyâtinâ vesultânin mubîn(in)

(96-97) Andolsun ki Mûsâ'yı da mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun'a ve onun ileri gelenlerine gönderdik; fakat onlar Firavun'un emrine uydular. Oysa Firavun'un emri (onları manevi olarak kemale erecekleri) rüşde erdirici değildi.

97

اِلٰى وَمَلَا۬ئِه۪ فَاتَّـبَعُٓوا اَمْرَ فِرْعَوْنَۚ وَمَٓا فِرْعَوْنَ بِرَش۪يدٍ

İlâ fir’avne vemele-ihi fettebe’û emra fir’avn(e)(s) vemâ emru fir’avne biraşîd(in)

(96-97) Andolsun ki Mûsâ'yı da mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun'a ve onun ileri gelenlerine gönderdik; fakat onlar Firavun'un emrine uydular. Oysa Firavun'un emri (onları manevi olarak kemale erecekleri) rüşde erdirici değildi.

98

يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ فَاَوْرَدَهُمُ النَّارَۜ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ

Yakdumu kavmehu yevme-lkiyâmeti feevradehumu-nnâr(a)(s) vebi/se-lvirdu-lmevrûd(u)

(Firavun) Kıyamet gününde de kavminin önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir. (Onların) Varacakları yer ne kötü yerdir!

99

وَاُتْبِعُوا ف۪ي لَعْنَةً وَيَوْمَ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ

Veutbi’û fî hâżihi la’neten veyevme-lkiyâme(ti)(c) bi/se-rrifdu-lmerfûd(u)

Onlar burada da kıyamet gününde de lanete uğratıldılar. (Onlara) Verilen bu armağan ne kötü armağandır!

100

ذٰلِكَ مِنْ الْقُرٰى نَقُصُّهُ عَلَيْكَ مِنْهَا قَٓائِمٌ وَحَص۪يدٌ

Żâlike min enbâ-i-lkurâ nekussuhu ‘aleyk(e)(s) minhâ kâ-imun vehasîd(un)

(Resulüm!) İşte bu, (halkı helâk olmuş) memleketlerin haberlerindendir. Biz onu sana anlatıyoruz, onlardan (bugün de yıkıntıları hâlâ) ayakta olan vardır, biçilmiş (ekin gibi yok) olan da.

101

وَمَا وَلٰكِنْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَـمَٓا عَنْهُمْ اٰلِهَتُهُمُ الَّت۪ي يَدْعُونَ مِنْ اللّٰهِ مِنْ لَمَّا جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَۜ وَمَا غَيْرَ تَتْب۪يبٍ

Vemâ zalemnâhum velâkin zalemû enfusehum(s) femâ aġnet ‘anhum âlihetuhumu-lletî yed’ûne min dûni(A)llâhi min şey-in lemmâ câe emru rabbik(e)(s) vemâ zâdûhum ġayra tetbîb(in)

Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Ne zaman ki onlara Rabbinin (azap) emri geldi, Allah'ı bırakıp da yalvardıkları ilâhları onlara hiçbir fayda sağlamadı, ziyanlarını arttırmaktan başka bir şeye de yaramadı.

102

وَكَذٰلِكَ اَخْذُ رَبِّكَ اِذَٓا اَخَذَ الْقُرٰى وَهِيَ ظَالِمَةٌۜ اِنَّ اَخْذَهُٓ اَل۪يمٌ شَد۪يدٌ

Vekeżâlike aḣżu rabbike iżâ eḣaże-lkurâ vehiye zâlime(tun)(c) inne aḣżehu elîmun şedîd(un)

İşte, zulmeden memleketleri(n halklarını) yakaladığı zaman Rabbinin yakalaması böyledir. Muhakkak ki onun yakalaması pek elem verici, pek şiddetlidir!

103

اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةً لِمَنْ خَافَ عَذَابَ الْاٰخِرَةِۜ ذٰلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌۙ لَهُ النَّاسُ وَذٰلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ

İnne fî żâlike leâyeten limen ḣâfe ‘ażâbe-l-âḣira(ti)(c) żâlike yevmun mecmû’un lehu-nnâsu veżâlike yevmun meşhûd(un)

Şüphesiz, âhiret azabından korkanlar için bunda bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır. İşte o (kıyamet günü), bütün insanların bir araya toplanacağı bir gündür ve o (bütün mahlûkatın) şahid olacağı bir gündür.

104

وَمَا اِلَّا لِاَجَلٍ مَعْدُودٍۜ

Vemâ nu-aḣḣiruhu illâ li-ecelin ma’dûd(in)

Biz o (kıyamet günü)nü ancak sayılı bir müddete kadar erteliyoruz.

105

يَوْمَ يَاْتِ لَا نَفْسٌ اِلَّا بِـاِذْنِه۪ۚ فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَع۪يدٌ

Yevme ye/ti lâ tekellemu nefsun illâ bi-iżnih(i)(c) feminhum şakiyyun vese’îd(in)

O gün geldiğinde Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. O (insan)lardan (o gün) kimi şakidir (bedbahttır), kimi de saadettedir (mutludur).

106

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ شَقُوا فَفِي لَهُمْ ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَشَه۪يقٌۙ

Feemmâ-lleżîne şakû fefî-nnâri lehum fîhâ zefîrun veşehîk(un)

Şaki olanlar (o gün) ateştedirler, orada onların (çok feci) nefes alıp vermeleri vardır.

107

خَالِد۪ينَ ف۪يهَا مَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَٓاءَ رَبُّكَۜ اِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُ

Ḣâlidîne fîhâ mâ dâmeti-ssemâvâtu vel-ardu illâ mâ şâe rabbuk(e)(c) inne rabbeke fa’’âlun limâ yurîd(u)

(Onlar) Gökler ve yer durdukça orada ebedi kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilemesi müstesna. Muhakkak ki senin Rabbin Fââl'dır (her anda hükmünü icra edendir), dilediği her şeyi yapandır.

108

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ سُعِدُوا فَفِي خَالِد۪ينَ ف۪يهَا مَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَٓاءَ رَبُّكَۜ عَطَٓاءً غَيْرَ مَجْذُوذٍ

Veemmâ-lleżîne su’idû fefî-lcenneti ḣâlidîne fîhâ mâ dâmeti-ssemâvâtu vel-ardu illâ mâ şâe rabbuk(e)(s) ‘atâen ġayra mecżûż(in)

Saadette olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Gökler ve yer durdukça orada ebedi kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilemesi müstesna (Rabbin hükmünün hâkimidir, mahkûmu değildir). (Bu) Bitmez tükenmez bir lütuftur.

109

فَلَا ف۪ي مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ مَا اِلَّا كَمَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ مِنْ وَاِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَص۪يبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ۟

Felâ teku fî miryetin mimmâ ya’budu hâulâ-(i)(c) mâ ya’budûne illâ kemâ ya’budu âbâuhum min kabl(u)(c) ve-innâ lemuveffûhum nasîbehum ġayra menkûs(in)

(Resulüm!) O hâlde sen onların âbd ol(up kulluk et)tikleri şeylerden (dolayı kendilerine azap edileceği hususunda) hiçbir şüphe içinde olma! Onlar ancak daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Şüphesiz Biz de onların (azaptan) nasiplerini mutlaka (kıyamet gününde) eksiksiz olarak vereceğiz.

110

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ ف۪يهِۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ

Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe faḣtulife fîh(i)(c) velevlâ kelimetun sebekat min rabbike lekudiye beynehum(c) ve-innehum lefî şekkin minhu murîb(un)

Andolsun Biz Mûsâ'ya kitabı (Tevrât'ı) verdik; fakat onda ihtilafa düşüldü (bazısı iman etti, bazısı etmedi). Eğer Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir söz (hüküm) olmasaydı, elbette (ihtilafa düştükleri konuda) onların arasında (hemen) hüküm verilirdi. Muhakkak ki o (kâfir)ler de Kur'ân hakkında derin bir şüphe içindedirler.

111

وَاِنَّ كُلاًّ لَمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ اَعْمَالَهُمْۜ اِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ

Ve-inne kullen lemmâ leyuveffiyennehum rabbuke a’mâlehum(c) innehu bimâ ya’melûne ḣabîr(un)

Şüphesiz Rabbin onların her birine (kıyamet günü), amellerinin karşılığını tastamam verecektir; çünkü Rabbin onların yaptıklarından tamamen haberdardır.

112

فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلَا اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

Festakim kemâ umirte vemen tâbe me’ake velâ tetġav(c) innehu bimâ ta’melûne basîr(un)

O hâlde sen emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Beraberindeki tövbe edenler de (dosdoğru olsunlar)! Haddinizi de aşmayın; çünkü O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

113

وَلَا اِلَى ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ اللّٰهِ مِنْ ثُمَّ لَا

Velâ terkenû ilâ-lleżîne zalemû fetemessekumu-nnâru vemâ lekum min dûni(A)llâhi min evliyâe śümme lâ tunsarûn(e)

Sakın zulmedenlere de meyletmeyin! Sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka hiçbir dostunuz yoktur. (Eğer ondan başka dostlar edinirseniz) Sonra size yardım da edilmez.

114

وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِنَ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِۜ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِر۪ينَۚ

Veakimi-ssalâte tarafeyi-nnehâri vezulefen mine-lleyl(i)(c) inne-lhasenâti yużhibne-sseyyi-ât(i)(c) żâlike żikrâ liżżâkirîn(e)

(Resulüm!) Gündüzün iki ucunda (öğle ve ikindi vakitlerinde) ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde (akşam, yatsı ve sabah vakitlerinde) namazı ikâme et. Muhakkak ki güzellikler kötülükleri giderir. İşte bu (âyetler), (Allah'ı) zikredenlere (ve öğüt almak isteyenlere) bir hatırlatma (ve nasihat)tır.

115

وَاصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ

Vasbir fe-inna(A)llâhe lâ yudî’u ecra-lmuhsinîn(e)

(Resulüm!) Sabret! Çünkü Allah güzel yapanların mükâfatını zayi etmez.

116

فَلَوْلَا كَانَ مِنَ مِنْ اُو۬لُوا بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ فِي اِلَّا قَل۪يلاً مِمَّنْ اَنْجَيْنَا مِنْهُمْۚ وَاتَّبَعَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَٓا اُتْرِفُوا ف۪يهِ وَكَانُوا مُجْرِم۪ينَ

Felevlâ kâne mine-lkurûni min kablikum ulû bakiyyetin yenhevne ‘ani-lfesâdi fî-l-ardi illâ kalîlen mimmen enceynâ minhum(k) vettebe’a-lleżîne zalemû mâ utrifû fîhi vekânû mucrimîn(e)

Sizden önceki nesillerden yeryüzünde (insanları) bozgunculuktan alıkoyacak bakıyye sahipleri (faziletli kimseler) bulunmalı değil miydi! Fakat onlardan, kurtardığımız pek az kimse müstesna (içlerinde faziletli kimseler yoktu). Zulmedenler ise içinde sefahate daldıkları (o nimetlerin) peşine düştüler ve (nefislerinin hevâsına uyan) mücrim kimseler oldular.

117

وَمَا رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ

Vemâ kâne rabbuke liyuhlike-lkurâ bizulmin veehluhâ muslihûn(e)

Senin Rabbin, halkı (ıslah olmuş ve başkalarını) ıslah edici olan memleketleri zulümle helâk edecek değildir.

118

وَلَوْ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلَا مُخْتَلِف۪ينَۙ

Velev şâe rabbuke lece’ale-nnâse ummeten vâhide(ten)(c) velâ yezâlûne muḣtelifîn(e)

Eğer Rabbin dileseydi (bütün) insanları bir tek ümmet yapardı; ama onlar (yine de) ihtilaf etmekten geri durmazlardı.

119

اِلَّا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَۜ وَلِذٰلِكَ خَلَقَهُمْۜ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ

İllâ men rahime rabbuk(e)(c) veliżâlike ḣalekahum(k) vetemmet kelimetu rabbike leemleenne cehenneme mine-lcinneti ve-nnâsi ecme’în(e)

Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesna. Zaten (Rabbin) onları bunun için yarattı. Böylece Rabbinin, "andolsun ki cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan (mücrimlerle) dolduracağım" sözü kesinleşmiştir.

120

وَكُلاًّ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِه۪ فُؤٰادَكَۚ وَجَٓاءَكَ ف۪ي الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ

Vekullen nekussu ‘aleyke min enbâ-i-rrusuli mâ nuśebbitu bihi fu-âdek(e)(c) vecâeke fî hâżihi-lhakku vemev’izatun veżikrâ lilmu/minîn(e)

(Resulüm!) Sana resullerin haberlerinden senin kalbini sağlamlaştıracak her şeyi sana anlatıyoruz. Bu (Kur'ân)da sana hak, mü'minlere de bir nasihat ve bir hatırlatma gelmiştir.

121

وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ لَا اعْمَلُوا عَلٰى اِنَّا عَامِلُونَۙ

Vekul lilleżîne lâ yu/minûne-’melû ‘alâ mekânetikum innâ ‘âmilûn(e)

O hâlde iman etmeyenlere de ki: "Elinizden geleni yapın! Şüphesiz biz de yapacağız."

122

وَانْتَظِرُواۚ اِنَّا مُنْتَظِرُونَ

Ventazirû innâ muntazirûn(e)

"Bekleyin! Muhakkak biz de bekleyenleriz."

123

وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِۜ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Veli(A)llâhi ġaybu-ssemâvâti vel-ardi ve-ileyhi yurce’u-l-emru kulluhu fa’budhu vetevekkel ‘aleyh(i)(c) vemâ rabbuke biġâfilin ‘ammâ ta’melûn(e)

Göklerin ve yerin gaybı yalnız Allah'a aittir. Bütün işler O'na döndürülür. Öyle ise O'na âbd ol(up kulluk et) ve O'na tevekkül et! Çünkü senin Rabbin, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.