بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَك۪يمِ
Elif-lâm-râ(c) tilke âyâtu-lkitâbi-lhakîm(i)
Elif. Lâm. Râ. İşte bunlar hikmet dolu Kitâb'ın (bu Kur'ân'ın) âyetleridir.
اَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَباً اَنْ اِلٰى مِنْهُمْ اَنْ اَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنَّ لَهُمْ قَدَمَ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ قَالَ الْكَافِرُونَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ مُب۪ينٌ
Ekâne linnâsi ‘aceben en evhaynâ ilâ raculin minhum en enżiri-nnâse vebeşşiri-lleżîne âmenû enne lehum kademe sidkin ‘inde rabbihim(k) kâle-lkâfirûne inne hâżâ lesâhirun mubîn(un)
İçlerinden bir adama, "insanları uyar ve iman edenlere Rabbleri katında onlar için bir sıdkiyet makamı (sadakatını ispatlayanların büyük bir makamı) olduğunu müjdele" diye vahyetmemiz insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki o kâfirler, "muhakkak bu, apaçık bir sihirbazdır" dediler?
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ مَا مِنْ اِلَّا مِنْ اِذْنِه۪ۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ اَفَلَا
İnne rabbekumu(A)llâhu-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ al’arş(i)(s) yudebbiru-l-emr(a)(s) mâ min şefî’in illâ min ba’di iżnih(i)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbukum fa’budûh(u)(c) efelâ teżekkerûn(e)
Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde (safhada) yaratan sonra da işleri yerli yerince idare ederek Arş'a hükümran olan Allah'tır. O'nun izni olmadan hiç kimse şefâatçi olamaz. İşte bu (işleri yapan), Rabbiniz Allah'tır, o hâlde O'na âbd ol(up kulluk ed)in. Hâlâ (bunu) tezekkür ed(erek düşünüp ibret al)maz mısınız!
اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعاًۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ اِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ
İleyhi merci’ukum cemî’â(an)(s) va’da(A)llâhi hakkâ(an)(c) innehu yebdeu-lḣalka śümme yu’îduhu liyecziye-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti bilkist(i)(c) velleżîne keferû lehum şerâbun min hamîmin ve’ażâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(e)
Hepinizin dönüşü O'nadır (ve) Allah'ın (bu) vaadi haktır. Muhakkak ki O, (ilk olarak) yaratmaya başlayan sonra iman edip sâlih ameller işleyenlere adaletle mükâfat vermek için (o yaratmayı âhirette tekrar edip) iade edendir. Kâfir olanlara gelince, inkâr etmekte oldukları şeylerden ötürü (kıyamette) onlar için kaynar sudan bir içecek ve elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُوراً وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ مَا اللّٰهُ ذٰلِكَ اِلَّا بِالْحَقِّۜ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Huve-lleżî ce’ale-şşemse diyâen velkamera nûran vekadderahu menâzile lita’lemû ‘adede-ssinîne velhisâb(e)(c) mâ ḣaleka(A)llâhu żâlike illâ bilhakk(i)(c) yufassilu-l-âyâti likavmin ya’lemûn(e)
O, Güneş'i bir ışık (kaynağı), Ay'ı ise bir nûr yapan, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını bilmeniz için ona birtakım menziller takdir edendir. Allah, bunları ancak hak (ve hikmet) ile yaratmıştır. O, bilen (ve bilmek isteyen her) bir kavim için âyetleri (birer birer böyle) açıklar.
اِنَّ فِي الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ فِي وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ
İnne fî-ḣtilâfi-lleyli ve-nnehâri vemâ ḣaleka(A)llâhu fî-ssemâvâti vel-ardi leâyâtin likavmin yettekûn(e)
Muhakkak ki gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattıklarında, takvâlı olan (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışan) bir toplum için âyetler vardır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا لِقَٓاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَاطْمَاَنُّوا بِهَا وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ غَافِلُونَۙ
İnne-lleżîne lâ yercûne likâenâ veradû bilhayâti-ddunyâ vatmeennû bihâ velleżîne hum ‘an âyâtinâ ġâfilûn(e)
Muhakkak ki Bize kavuşacağını ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla mutmain olanlar ve âyetlerimizden gâfil olanlar var ya!
اُو۬لٰٓئِكَ مَاْوٰيهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Ulâ-ike me/vâhumu-nnâru bimâ kânû yeksibûn(e)
İşte onların kazanmakta oldukları (günahlar) sebebiyle varacakları yer ateştir!
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْۚ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ ف۪ي النَّع۪يمِ
İnne-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti yehdîhim rabbuhum bi-îmânihim(s) tecrî min tahtihimu-l-enhâru fî cennâti-nna’îm(i)
Muhakkak ki iman edip sâlih ameller işleyenler ise iman etmeleri sebebiyle Rabbleri onları hidâyete erdirir. Onların Naîm cennetlerinde altlarından ırmaklar akar.
دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌۚ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟
Da’vâhum fîhâ subhâneke-(A)llâhumme ve tehiyyetuhum fîhâ selâm(un)© veâḣiru da’vâhum eni-lhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn€
Onların oradaki duaları, "Allah'ım, Sen Subhân'sın (her türlü noksanlıktan münezzehsin)" (demeleridir) ve oradaki (birbirlerine) temennileri "selam"dır. Onların dualarının sonu da "hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur" (demeleridir).
وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا لِقَٓاءَنَا ف۪ي يَعْمَهُونَ
Velev yu’accilu(A)llâhu linnâsi-şşerra-sti’câlehum bilḣayri lekudiye ileyhim eceluhum(s) feneżeru-lleżîne lâ yercûne likâenâ fî tuġyânihim ya’mehûn(e)
Eğer Allah, insanlara hayrı (kendileri için) aceleyle istedikleri gibi (yaptıkları günahlarla hak ettiklerinden dolayı) şerri de aceleyle verseydi, elbette onların ecellerine karar verilirdi; fakat Bize kavuşmayı ummayanları Biz, azgınlıkları içinde bırakırız da (dünyada) bocalayıp dururlar.
وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ اِلٰى مَسَّهُۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Ve-iżâ messe-l-insâne-ddurru de’ânâ licenbihi ev kâ’iden ev kâ-imen felemmâ keşefnâ ‘anhu durrahu merra keen lem yed’unâ ilâ durrin messeh(u)(c) keżâlike zuyyine lilmusrifîne mâ kânû ya’melûn(e)
İnsana bir zarar (bir sıkıntı) dokunduğu zaman; yan yatarken, otururken veya ayakta iken (o sıkıntının giderilmesi için) Bize dua eder; fakat Biz ondan o sıkıntıyı giderince sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan dolayı (hiç) Bize dua etmemiş gibi (eski hâline) devam eder. İşte, müsrifler (dünya menfaati uğruna hayatını israf edenler) için yapmakta oldukları şeyler (onlara böyle) süslü gösterilmiştir.
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ لَمَّا ظَلَمُواۙ وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا لِيُؤْمِنُواۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ
Velekad ehleknâ-lkurûne min kablikum lemmâ zalemû vecâet-hum rusuluhum bilbeyyinâti vemâ kânû liyu/minû(c) keżâlike neczî-lkavme-lmucrimîn(e)
Andolsun ki sizden önce resulleri kendilerine apaçık mucizelerle geldiği hâlde (onları yalanlayıp onlara) zulmettiklerinden ve onlara iman edecek de olmadıklarından dolayı nice nesilleri helâk ettik. İşte, Biz mücrim (Allah'a karşı suç işleyen) toplumu böyle cezalandırırız.
ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَٓائِفَ فِي مِنْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ
Śümme ce’alnâkum ḣalâ-ife fî-l-ardi min ba’dihim linenzura keyfe ta’melûn(e)
Sonra da nasıl amel edeceğinizi görmek için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık (onların yerine sizi getirdik).
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍۙ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُۜ قُلْ مَا ل۪ٓي اَنْ مِنْ نَفْس۪يۚ اِنْ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ
Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin(ﻻ) kâle-lleżîne lâ yercûne likâenâ-/ti bikur-ânin ġayri hâżâ ev beddilh(u)(c) kul mâ yekûnu lî en ubeddilehu min tilkâ-i nefsî(s) in ettebi’u illâ mâ yûhâ iley(ye)(s) innî eḣâfu in ‘asaytu rabbî ‘ażâbe yevmin ‘azîm(in)
Onlara âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman (öldükten sonra) Bize kavuşmayı ummayanlar, (resule) "ya bundan başka bir Kur'ân (bize) getir veya bunu değiştir!" dediler. De ki: "Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam; çünkü ben Rabbime isyan edersem elbette büyük bir günün azabından korkarım."
قُلْ لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا عَلَيْكُمْ وَلَٓا بِه۪ۘ فَقَدْ لَبِثْتُ ف۪يكُمْ عُمُراً مِنْ اَفَلَا
Kul lev şâa(A)llâhu mâ televtuhu ‘aleykum velâ edrâkum bih(i)(s) fekad lebiśtu fîkum ‘umuran minkablih(i)(c) efelâ ta’kilûn(e)
De ki: "Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım, (Allah da) onu size bildirmezdi. Andolsun ki ben, sizin içinizde bundan (Kur'ân bana indirilmeden) önce yıllarca bulundum (benim asla yalan söylemeyeceğimi siz çok iyi biliyorsunuz). Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اِنَّهُ لَا الْمُجْرِمُونَ
Femen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben ev keżżebe bi-âyâtih(i)(c) innehu lâ yuflihu-lmucrimûn(e)
O hâlde Allah'a yalan yere iftira edenden veya O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır! Muhakkak ki mücrimler iflah olmazlar.
وَيَعْبُدُونَ مِنْ اللّٰهِ مَا لَا وَلَا وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا فِي وَلَا فِي سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yadurruhum velâ yenfe’uhum veyekûlûne hâulâ-i şufe’âunâ ‘inda(A)llâh(i)(c) kul etunebbi-ûna(A)llâhe bimâ lâ ya’lemu fî-ssemâvâti velâ fî-l-ard(i)(c) subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)
Onlar Allah'tan başka, kendilerine zararı da faydası da olmayanlara âbd ol(up kulluk ed)iyorlar ve diyorlar ki: "Bunlar, Allah katında bizim şefâatçilerimizdir." De ki: "Siz Allah'a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" (Hâşâ!) O Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir) ve onların şirk koştuklarından yücedir.
وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ ف۪يمَا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
Vemâ kâne-nnâsu illâ ummeten vâhideten faḣtelefû(c) velevlâ kelimetun sebekat min rabbike lekudiye beynehum fîmâ fîhi yaḣtelifûn(e)
İnsanlar sadece bir tek ümmetti sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir söz (hüküm) olmasaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi (işleri bitirilirdi).
وَيَقُولُونَ لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ فَقُلْ اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ فَانْتَظِرُواۚ اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ
Veyekûlûne levlâ unzile ‘aleyhi âyetun min rabbih(i)(s) fekul innemâ-lġaybu li(A)llâhi fentazirû innî me’akum mine-lmuntazirîn(e)
(Bir de) Onlar, "o (Muhammed)e Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?" diyorlar. De ki: "Gayb ancak Allah'ındır. (Âkıbetinizi) Bekleyin (bakalım), muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."
وَاِذَٓا اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُمْ اِذَا لَهُمْ مَكْرٌ ف۪ٓي قُلِ اللّٰهُ اَسْرَعُ مَكْراًۜ اِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ
Ve-iżâ eżeknâ-nnâse rahmeten min ba’di darrâe messet-hum iżâ lehum mekrun fî âyâtinâ(c) kuli(A)llâhu esra’u mekrâ(an)(c) inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn(e)
Kendilerine dokunan (kıtlık ve hastalık gibi) bir zarardan sonra insanlara bir rahmet (ve ferahlık) tattırdığımız zaman bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların (yine) bir tuzakları (asılsız iddiaları) vardır. De ki: "Allah'ın tuzağı daha süratlidir." Muhakkak ki resullerimiz (olan yazıcı melekler) kurmakta olduğunuz tuzakları (tek tek) yazıyorlar.
هُوَ الَّذ۪ي يُسَيِّرُكُمْ فِي وَالْبَحْرِۜ حَتّٰٓى اِذَا كُنْتُمْ فِي وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِر۪يحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَٓاءَتْهَا ر۪يحٌ عَاصِفٌ وَجَٓاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اُح۪يطَ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ لَئِنْ اَنْجَيْتَنَا مِنْ لَنَكُونَنَّ مِنَ
Huve-lleżî yuseyyirukum fî-lberri velbahr(i)(c) hattâ iżâ kuntum fî-lfulki vecerayne bihim birîhin tayyibetin veferihû bihâ câet-hâ rîhun ‘âsifun vecâehumu-lmevcu min kulli mekânin vezannû ennehum uhîta bihim(ﻻ) de’avû(A)llâhe muḣlisîne lehu-ddîne le-in enceytenâ min hâżihi lenekûnenne mine-şşâkirîn(e)
Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur. Hatta siz gemide bulunduğunuz, (o gemi de içindekileri) tatlı bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (içindeki yolcular) bu yüzden neşelendikleri bir anda o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her yerden onlara dalgalar hücum eder, onlar çepeçevre kuşatıldıklarını (anlarlar ve öleceklerini) zannederler de dini yalnız O'na has kılarak, "andolsun ki eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız" diye Allah'a dua ederler.
فَلَمَّٓا اَنْجٰيهُمْ اِذَا يَبْغُونَ فِي بِغَيْرِ الْحَقِّۜ يَٓا النَّاسُ اِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْۙ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Felemmâ encâhum iżâ hum yebġûne fî-l-ardi biġayri-lhakk(i)(k) yâ eyyuhâ-nnâsu innemâ baġyukum ‘alâ enfusikum(s) metâ’a-lhayâti-ddunyâ(s) śümme ileynâ merci’ukum fenunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)
Fakat (Allah) onları kurtarınca bir de bakarsın ki onlar yeryüzünde haksız yere azgınlık yaparlar. Ey insanlar! Sizin azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir, (bununla sadece fâni) dünya hayatının menfaatini (elde edersiniz) sonra dönüşünüz (yine) Bizedir. (Biz de) Artık (o gün) yaptıklarınızı size (tek tek) haber veririz.
اِنَّمَا مَثَلُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ مِمَّا يَاْكُلُ النَّاسُ وَالْاَنْعَامُۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذَتِ الْاَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّـنَتْ وَظَنَّ اَهْلُهَٓا اَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَٓاۙ اَتٰيهَٓا اَمْرُنَا لَيْلاً اَوْ نَهَاراً فَجَعَلْنَاهَا حَص۪يداً كَاَنْ لَمْ بِالْاَمْسِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
İnnemâ meśelu-lhayâti-ddunyâ kemâ-in enzelnâhu mine-ssemâ-i faḣteleta bihi nebâtu-l-ardi mimmâ ye/kulu-nnâsu vel-en’âmu hattâ iżâ eḣażeti-l-ardu zuḣrufehâ vezzeyyenet vezanne ehluhâ ennehum kâdirûne ‘aleyhâ etâhâ emrunâ leylen ev nehâran fece’alnâhâ hasîden keen lem taġne bil-ems(i)(c) keżâlike nufassilu-l-âyâti likavmin yetefekkerûn(e)
Dünya hayatının misali, ancak gökten indirdiğimiz bir suya benzer ki; insanların ve hayvanların yediği yeryüzü bitkileri onun sayesinde (yetişip) birbirine karışır. Nihayet yeryüzü (o bitkilerle) ziynetini takınıp (rengarenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde (her türlü tasarrufa) kâdir olduklarını sandıkları bir sırada bir gece veya gündüz ona emrimiz (olan afet) gelir de onu sanki dün hiç (üzerinde bir şey) yokmuş gibi (kökünden kopararak) biçilmiş bir hâle getiririz. İşte, Biz tefekkür eden (enine boyuna düşünen) bir kavim için âyetleri (birer birer) böyle açıklıyoruz.
وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى السَّلَامِۜ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى
Va(A)llâhu yed’û ilâ dâri-sselâmi veyehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustekîm(in)
Allah, (kullarını) selâm yurdu (olan cennet)e davet eder ve (O), dilediğini (hidâyeti isteyeni) sırât-ı mustakîme (Hakk'a dosdoğru varan yola) hidâyet eder.
لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌۜ وَلَا وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Lilleżîne ahsenû-lhusnâ veziyâde(tun)(s) velâ yerheku vucûhehum katerun velâ żille(tun)(c) ulâ-ike as-hâbu-lcenneti hum fîhâ ḣâlidûn(e)
Güzellik yapanlara (âhirette) karşılık olarak daha güzeli vardır, bir de fazlası (Allah'ın rızası ve cemâli) vardır. (O gün) Onların yüzlerini ne katran (gibi bir siyahlık) ne de bir zillet bürür. İşte onlar cennet ehlidirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
وَالَّذ۪ينَ كَسَبُوا السَّيِّـَٔاتِ جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ مَا مِنَ مِنْ كَاَنَّـمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعاً مِنَ مُظْلِماًۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Velleżîne kesebû-sseyyi-âti cezâu seyyi-etin bimiślihâ veterhekuhum żille(tun)(s) mâ lehum mina(A)llâhi min ‘âsim(in)(s) keennemâ uġşiyet vucûhuhum kita’an mine-lleyli muzlimâ(en)(c) ulâ-ike as-hâbu-nnâr(i)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)
Kötülük kazananlara gelince, bir kötülüğün cezası onun benzeriyledir ve onları(n yüzlerini) bir zillet bürür. (O gün) Onları Allah'a karşı koruyacak hiç kimse yoktur. Onların yüzleri sanki kapkaranlık geceden bir parçayla kaplanmıştır. İşte onlar da ateş ehlidir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا اِيَّانَا تَعْبُدُونَ
Veyevme nahşuruhum cemî’an śümme nekûlu lilleżîne eşrakû mekânekum entum veşurakâukum(c) fezeyyelnâ beynehum(s) vekâle şurakâuhum mâ kuntum iyyânâ ta’budûn(e)
Onların hepsini bir araya toplayacağımız sonra da (Allah'a) şirk koşanlara, "(haydi) siz ve şirk koştuklarınız yerlerinize!" diyeceğimiz gün artık onların (şirk koştuklarıyla) aralarını ayırmışızdır ve onların (Allah'a) şirk koştukları (onlara) der ki: "Siz, bize tapmıyordunuz (kendi nefsinize, hevâ ve hevesinize tapıyordunuz)."
فَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اِنْ كُنَّا عَنْ لَغَافِل۪ينَ
Fekefâ bi(A)llâhi şehîden beynenâ vebeynekum in kunnâ ‘an ‘ibâdetikum leġâfilîn(e)
"Şimdi bizimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Muhakkak ki biz, sizin (bize) tapmanızdan habersizdik."
هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ وَرُدُّٓوا اِلَى مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
Hunâlike teblû kullu nefsin mâ eslefet(c) veruddû ila(A)llâhi mevlâhumu alhakk(i)(s) vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)
İşte orada herkes geçmişiyle imtihan edilir. Artık onlar hak Mevlâ'ları olan Allah'a döndürülmüşlerdir ve (Allah'a şirk koşarak) iftira ettikleri şeyler de kendilerinden sapmış (kaybolup gitmiş)tir.
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ فَقُلْ اَفَلَا
Kul men yerzukukum mine-ssemâ-i vel-ardi emmen yemliku-ssem’a vel-ebsâra vemen yuḣricu-lhayye mine-lmeyyiti veyuḣricu-lmeyyite mine-lhayyi vemen yudebbiru-l-emr(a)(c) feseyekûlûna(A)llâh(u)(c) fekul efelâ tettekûn(e)
(Resulüm! O müşriklere) De ki: "Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Her türlü) İşi kim idare ediyor?" Onlar hemen "Allah" diyecekler. De ki: "Öyle ise hâlâ takvâlı olmayacak (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmayacak) mısınız?"
فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَالُۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ
Feżâlikumu(A)llâhu rabbukumu-lhakk(u)(s) femâżâ ba’de-lhakki illâ-ddalâl(u)(s) feennâ tusrafûn(e)
İşte bu, sizin hak olan Rabbiniz Allah'tır. Zaten haktan öte dalâletten başka ne vardır? O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorsunuz?
كَذٰلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذ۪ينَ فَسَقُٓوا اَنَّهُمْ لَا
Keżâlike hakkat kelimetu rabbike ‘alâ-lleżîne fesekû ennehum lâ yu/minûn(e)
İşte böylece Rabbinin fâsıklar hakkındaki, "muhakkak ki onlar iman etmezler" sözü hakikat oldu.
قُلْ هَلْ مِنْ مَنْ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُۜ قُلِ اللّٰهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ
Kul hel min şurakâ-ikum men yebdeu-lḣalka śümme yu’îduh(u)(c) kuli(A)llâhu yebdeu-lḣalka śümme yu’îduh(u)(s) feennâ tu/fekûn(e)
(Resulüm!) De ki: "(Allah'a) şirk koştuklarınızdan (bir şeyi yoktan) ilk defa yaratacak sonra onu (tekrar) iade edecek olan var mı?" De ki: "Allah (her şeyi) ilk defa yaratıp sonra onu (tekrar) iade eder. O hâlde nasıl oluyor da (haktan) döndürülüyorsunuz!"
قُلْ هَلْ مِنْ مَنْ يَهْد۪ٓي اِلَى قُلِ اللّٰهُ يَهْد۪ي لِلْحَقِّۜ اَفَمَنْ يَهْد۪ٓي اِلَى اَحَقُّ اَنْ اَمَّنْ لَا اِلَّٓا اَنْ فَمَا كَيْفَ تَحْكُمُونَ
Kul hel min şurakâ-ikum men yehdî ilâ-lhakk(i)(c) kuli(A)llâhu yehdî lilhakk(i)(k) efemen yehdî ilâ-lhakki ehakku en yuttebe’a emmen lâ yehiddî illâ en yuhdâ(s) femâ lekum keyfe tahkumûn(e)
De ki: "(Allah'a) Şirk koştuklarınızdan (sizi) hakka hidâyet edecek var mı?" De ki: "Allah, hakka hidâyet eder. Öyle ise hakka hidâyet eden mi tabi olunmaya daha layıktır, yoksa hidâyet verilmedikçe kendi kendine hidâyeti bulamayan mı? Öyle ise size ne oluyor, nasıl (böyle yanlış) hüküm veriyorsunuz?"
وَمَا اَكْثَرُهُمْ اِلَّا ظَناًّۜ اِنَّ الظَّنَّ لَا مِنَ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ
Vemâ yettebi’u ekśeruhum illâ zannâ(en)(c) inne-zzanne lâ yuġnî mine-lhakki şey-â(en)(c) inna(A)llâhe ‘alîmun bimâ yef’alûn(e)
Onların çoğu zandan başka bir şeye tabi olmazlar. Şüphesiz ki zan da haktan hiçbir şeyi kazandırmaz. Muhakkak ki Allah, onların yapmakta olduklarını (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
وَمَا هٰذَا الْقُرْاٰنُ اَنْ مِنْ اللّٰهِ وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَ وَتَفْص۪يلَ الْكِتَابِ لَا ف۪يهِ مِنْ الْعَالَم۪ينَ۠
Vemâ kâne hâżâ-lkur-ânu en yufterâ min dûni(A)llâhi velâkin tasdîka-lleżî beyne yedeyhi vetefsîle-lkitâbi lâ raybe fîhi min rabbi-l’âlemîn(e)
Bu Kur'ân, Allah'tan (gelmiştir) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Ancak kendinden öncekileri tasdik eder ve (Levh-i Mahfuz'daki) Kitâb'ı açıklar. Onda (hiçbir) şüphe yoktur. O, âlemlerin Rabbindendir.
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِه۪ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Em yekûlûne-fterâh(u)(s) kul fe/tû bisûratin miślihi ved’û meni-steta’tum min dûni(A)llâhi in kuntum sâdikîn(e)
Yoksa "onu (Kur'ân'ı Muhammed) uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer (iddianızda) doğru kimseler iseniz Allah'tan başka (yardım için) gücünüzün yettiklerini çağırın ve (hep beraber) onun benzeri bir sûre getirin!"
بَلْ كَذَّبُوا بِمَا لَمْ بِعِلْمِه۪ وَلَمَّا تَاْو۪يلُهُۜ كَذٰلِكَ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِم۪ينَ
Bel keżżebû bimâ lem yuhîtû bi’ilmihi velemmâ ye/tihim te/vîluh(u)(c) keżâlike keżżebe-lleżîne min kablihim(s) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-zzâlimîn(e)
Bilakis, onlar ilmini kavrayamadıkları ve te'vili (açıklaması) henüz kendilerine gelmemiş olan bir şeyi (Kur'ân'ı daha anlamadan) yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı; ama bak, zalimlerin âkıbeti nasıl oldu!
وَمِنْهُمْ مَنْ يُؤْمِنُ بِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ لَا بِه۪ۜ وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِالْمُفْسِد۪ينَ۟
Veminhum men yu/minu bihi veminhum men lâ yu/minu bih(i)(c) verabbuke a’lemu bilmufsidîn(e)
Onlardan kimi o (Kur'ân)a iman eder, kimi de ona iman etmez. Senin Rabbin, fesad çıkaranları en iyi bilendir.
وَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ ل۪ي عَمَل۪ي وَلَكُمْ عَمَلُكُمْۚ اَنْتُمْ بَر۪ٓيؤُ۫نَ مِمَّٓا اَعْمَلُ وَاَنَا۬ بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ
Ve-in keżżebûke fekul lî ‘amelî velekum ‘amelukum(s) entum berî-ûne mimmâ a’melu veenâ berî-un mimmâ ta’melûn(e)
(Resulüm!) Onlar seni yalanlarlarsa de ki: "Benim amelim bana, sizin ameliniz de sizedir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım."
وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَۜ اَفَاَنْتَ تُسْمِـعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُوا لَا
Veminhum men yestemi’ûne ileyk(e)(c) efeente tusmi’u-ssumme velev kânû lâ ya’kilûn(e)
Onlardan sana kulak verenler de vardır; fakat sağırlara, hele aklını kullanmayanlara sen mi işittireceksin?
وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْظُرُ اِلَيْكَۜ اَفَاَنْتَ تَهْدِي الْعُمْيَ وَلَوْ كَانُوا لَا
Veminhum men yenzuru ileyk(e)(c) efeente tehdî-l’umye velev kânû lâ yubsirûn(e)
Onlardan sana bakan(lar) da vardır; fakat körleri, hele (hakikati) görmek istemeyenleri sen mi hidâyete erdireceksin?
اِنَّ اللّٰهَ لَا النَّاسَ شَيْـٔاً وَلٰكِنَّ النَّاسَ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
İnna(A)llâhe lâ yazlimu-nnâse şey-en velâkinne-nnâse enfusehum yazlimûn(e)
Muhakkak ki Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ اِلَّا سَاعَةً مِنَ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْۜ قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ وَمَا مُهْتَد۪ينَ
Veyevme yahşuruhum keen lem yelbeśû illâ sâ’aten mine-nnehâri yete’ârafûne beynehum(c) kad ḣasira-lleżîne keżżebû bilikâ-i(A)llâhi vemâ kânû muhtedîn(e)
(Allah'ın) Onları bir araya toplayacağı (mahşer) gün(ü), onlar sanki gündüz, birbirleriyle sadece tanışacakları bir saat kadar kalmış gibidirler. Andolsun ki (o gün) Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar hüsrana uğramıştır ve hidâyete erenlerden olmamışlardır.
وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّـيَنَّكَ فَاِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى يَفْعَلُونَ
Ve-immâ nuriyenneke ba’da-lleżî na’iduhum ev neteveffeyenneke fe-ileynâ merci’uhum śümma(A)llâhu şehîdun ‘alâ mâ yef’alûn(e)
Onlara vaad ettiğimiz (azabın) bir kısmını sana (dünyada iken onları helâk ederek) göstersek veya seni (daha önce) vefat ettirsek de onların dönüşü (yine) Bizedir. Dahası Allah Şehîd (ismiyle) onların yaptığı (her) şeye şahiddir.
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا
Velikulli ummetin rasûl(un)(s) fe-iżâ câe rasûluhum kudiye beynehum bilkisti vehum lâ yuzlemûn(e)
Her ümmetin bir resulü vardır. Resulleri onlara (Allah'ın vahyini tebliğ etmek için) geldiği zaman onların aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Veyekûlûne metâ hâżâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)
O (resulü inkâr eden)ler, "eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) bu vaad (ettiğiniz azap) ne zaman (gerçekleşecek)?" diyorlar.
قُلْ لَٓا لِنَفْس۪ي ضَراًّ وَلَا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ لِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۜ اِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ فَلَا سَاعَةً وَلَا
Kul lâ emliku linefsî darran velâ nef’an illâ mâ şâa(A)llâh(u)(k) likulli ummetin ecel(un)(c) iżâ câe eceluhum felâ yeste/ḣirûne sâ’a(ten)(s) velâ yestakdimûn(e)
De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime (herhangi) bir zarar veya fayda verecek bir güce sahip değilim. Her ümmetin (büyük, küçük her topluluğun) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler."
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتاً اَوْ نَهَاراً مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ
Kul eraeytum in etâkum ‘ażâbuhu beyâten ev nehâran mâżâ yesta’cilu minhu-lmucrimûn(e)
De ki: "Eğer O'nun azabı size geceleyin ya da gündüz vakti gelirse (ne yaparsınız) hiç düşündünüz mü?" Mücrimler bunu ne diye acele istiyorlar!
اَثُمَّ اِذَا وَقَعَ اٰمَنْتُمْ بِه۪ۜ ٓاٰلْـٰٔنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ
Eśümme iżâ mâ veka’a âmentum bih(i)(c) âl-âne vekad kuntum bihi testa’cilûn(e)
Sonra (kıyamet) vuku bulduğu zaman mı ona iman edeceksiniz? (O gün size denir ki) "Şimdi mi (iman ediyorsunuz)? Hâlbuki onu (bugünün gelmesini) acele istiyordunuz?"
ثُمَّ ق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِۚ هَلْ اِلَّا بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ
Śumme kîle lilleżîne zalemû żûkû ‘ażâbe-lḣuldi hel tuczevne illâ bimâ kuntum teksibûn(e)
Sonra da (hem kendilerine hem de başkalarına) zulmedenlere, "ebedi azabı tadın! Siz kazandıklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılacaksınız?" denilir.
وَيَسْتَنْبِـؤُ۫نَكَ اَحَقٌّ هُوَۜ قُلْ ا۪ي وَرَبّ۪ٓي اِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَٓا بِمُعْجِز۪ينَ۟
Veyestenbi-ûneke ehakkun hu(ve)(s) kul î verabbî innehu lehakk(un)(s) vemâ entum bimu’cizîn(e)
(Resulüm!) "O (azap) gerçek midir?" diye senden (bu büyük) haber(i) soruyorlar. De ki: "Evet, Rabbime andolsun ki o, muhakkak gerçektir ve siz (bu konuda Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz."
وَلَوْ اَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي لَافْتَدَتْ بِه۪ۜ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۚ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا
Velev enne likulli nefsin zalemet mâ fî-l-ardi leftedet bih(i)(k) veeserrû-nnedâmete lemmâ raevû-l’ażâb(e)(s) vekudiye beynehum bilkist(i)(c) vehum lâ yuzlemûn(e)
(O gün) Zulmeden herkes yeryüzünde ne varsa (azaptan kurtulmak için) şüphesiz onu feda eder ve azabı gördükleri zaman için için pişmanlık duyar. Artık onların aralarında adaletle hükmedilir ve onlara (asla) zulmedilmez.
اَلَٓا اِنَّ مَا فِي وَالْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا
Elâ inne li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(k) elâ inne va’da(A)llâhi hakkun velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)
Dikkat edin! Muhakkak ki göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah'ındır. (Yine) Dikkat edin! Şüphesiz ki Allah'ın vaadi haktır; fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.
هُوَ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Huve yuhyî veyumîtu ve-ileyhi turce’ûn(e)
O, hayat verir ve öldürür. Ve (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz.
يَٓا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ وَشِفَٓاءٌ لِمَا فِي وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ
Yâ eyyuhâ-nnâsu kad câetkum mev’izatun min rabbikum ve şifâun limâ fî-ssudûri vehuden verahmetun lilmu/minîn(e)
Ey insanlar! Andolsun ki size Rabbinizden bir nasihat, göğüslerde olan (manevi hastalıklar)a bir şifa, mü'minler için bir hidâyet ve bir rahmet (olan Kur'ân) gelmiştir.
قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُواۜ هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Kul bifadli(A)llâhi vebirahmetihi febiżâlike felyefrahû huve ḣayrun mimmâ yecme’ûn(e)
(Resulüm, onlara) De ki: "Allah'ın lütfu ve rahmetiyle, yalnız bununla (Kur'ân'la, ferahlayıp) sevinsinler. Bu, onların toplayıp biriktirdikleri (dünya malı)ndan daha hayırlıdır."
قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَاماً وَحَلَالاًۜ قُلْ ٓاٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ اَمْ عَلَى تَفْتَرُونَ
Kul eraeytum mâ enzela(A)llâhu lekum min rizkin fece’altum minhu harâmen vehalâlen kul (Â)llâhu eżine lekum(s) em ‘ala(A)llâhi tefterûn(e)
De ki: "Allah'ın rızık olarak sizin için indirdiği ve sizin (bir kısmını) haram ve (bir kısmını da) helâl kıldığınız şeyleri hiç düşündünüz mü?" De ki: "Allah mı size (bunun için) izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?"
وَمَا ظَنُّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى الْكَذِبَ يَوْمَ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا
Vemâ zannu-lleżîne yefterûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe yevme-lkiyâme(ti)(c) inna(A)llâhe leżû fadlin ‘alâ-nnâsi velâkinne ekśerahum lâ yeşkurûn(e)
Allah'a karşı yalan uydurarak iftira edenlerin kıyamet günü (Allah hakkındaki) zanları nedir? Muhakkak ki Allah, insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat onların çoğu şükretmezler.
وَمَا ف۪ي وَمَا مِنْهُ مِنْ وَلَا مِنْ اِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُوداً اِذْ تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ وَمَا عَنْ مِنْ ذَرَّةٍ فِي وَلَا فِي وَلَٓا مِنْ وَلَٓا اِلَّا ف۪ي مُب۪ينٍ
Vemâ tekûnu fî şe/nin vemâ tetlû minhu min kur-ânin velâ ta’melûne min ‘amelin illâ kunnâ ‘aleykum şuhûden iż tufîdûne fîh(i)(c) vemâ ya’zubu ‘an rabbike min miśkâli żerratin fî-l-ardi velâ fî-ssemâ-i velâ asġara min żâlike velâ ekbera illâ fî kitâbin mubîn(un)
Her ne işte olursan ol, Kur'ân'dan her ne okursan oku ve siz her ne yaparsanız yapın, ona daldığınız zaman Biz mutlaka üzerinizde şahidizdir. Yerde, gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de yoktur ki apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) bulunmasın.
اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا عَلَيْهِمْ وَلَا يَحْزَنُونَۚ
Elâ inne evliyâa(A)llâhi lâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)
Dikkat edin! Şüphesiz Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَۜ
Elleżîne âmenû vekânû yettekûn(e)
Onlar, iman edenler ve takvâlı olanlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar)dır.
لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الدُّنْيَا وَفِي لَا لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۜ
Lehumu-lbuşrâ fî-lhayâti-ddunyâ vefî-l-âḣira(ti)(c) lâ tebdîle likelimâti(A)llâh(i)(c) żâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)
Dünya hayatında da âhirette de onlara müjde vardır. Allah'ın kelimelerinde asla değişme yoktur (Allah sözünden caymaz). İşte azîm kurtuluş (ve saadet) budur.
وَلَا قَوْلُهُمْۢ اِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۜ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Velâ yahzunke kavluhum(m) inne-l’izzete li(A)llâhi cemî’â(an)(c) huve-ssemî’u-l’alîm(u)
(Resulüm!) Onların sözleri seni üzmesin. Muhakkak ki bütün izzet Allah'a aittir. O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).
اَلَٓا اِنَّ مَنْ فِي وَمَنْ فِي وَمَا الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ اللّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ اِنْ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ اِلَّا يَخْرُصُونَ
Elâ inne li(A)llâhi men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ard(i)(k) vemâ yettebi’u-lleżîne yed’ûne min dûni(A)llâhi şurakâ(e)(c) in yettebi’ûne illâ-zzanne ve-in hum illâ yaḣrusûn(e)
Dikkat edin! Göklerde kim var ve yerde kim varsa şüphesiz Allah'ındır. Allah'tan başkasına dua edenler (yalvaranlar, hakikatte Allah'a) şirk koştuklarına tabi olmuyorlar! Onlar ancak zan (ile nefisleri)ne tabi oluyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar.
هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَـكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ
Huve-lleżî ce’ale lekumu-lleyle liteskunû fîhi ve-nnehâra mubsirâ(an)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yesme’ûn(e)
Geceyi içinde dinlenesiniz diye (karanlık), gündüzü ise (çalışıp kazanmanız için) aydınlık kılan O'dur. Muhakkak ki bunda (hakkı) işiten bir kavim için âyetler vardır.
قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ هُوَ الْغَنِيُّۜ لَهُ فِي وَمَا فِي اِنْ عِنْدَكُمْ مِنْ بِهٰذَاۜ اَتَقُولُونَ عَلَى مَا لَا
Kâlû-tteḣaża(A)llâhu veledâ(en)(s) subhâneh(u)(s) huve-lġaniy(yu)(s) lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(c) in ‘indekum min sultânin bihâżâ(c) etekûlûne ‘ala(A)llâhi mâ lâ ta’lemûn(e)
(Ehl-i kitap) "Allah çocuk edindi" dediler. (Hâşâ!) O, Subhân'dır (bundan münezzehtir). O, Ğaniyy'dir (hiçbir şeye muhtaç olmayan, herkesin ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu zattır). Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O'nundur. Bu konuda sizin yanınızda herhangi bir delil de yoktur. (Siz şimdi) Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?
قُلْ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى الْكَذِبَ لَا
Kul inne-lleżîne yefterûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe lâ yuflihûn(e)
(Resulüm!) De ki: "Muhakkak ki Allah hakkında yalan uydurup iftira edenler asla felaha (kurtuluş ve saadete) eremezler."
مَتَاعٌ فِي ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذ۪يقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّد۪يدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟
Metâ’un fî-ddunyâ śümme ileynâ merci’uhum śümme nużîkuhumu-l’ażâbe-şşedîde bimâ kânû yekfurûn(e)
(Onlar için) Dünyada (az) bir faydalanma vardır, sonra dönüşleri Bizedir, sonra da inkâr ettiklerinden dolayı onlara şiddetli azabı tattırırız.
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ نُوحٍۢ اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى تَوَكَّلْتُ فَاَجْمِعُٓوا اَمْرَكُمْ وَشُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ لَا اَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُٓوا اِلَيَّ وَلَا
Vetlu ‘aleyhim nebee nûhin iż kâle likavmihi yâ kavmi in kâne kebura ‘aleykum mekâmî veteżkîrî bi-âyâti(A)llâhi fe’ala(A)llâhi tevekkeltu feecmi’û emrakum veşurakâekum śümme lâ yekun emrukum ‘aleykum ġummeten śümme-kdû ileyye velâ tunzirûn(i)
(Resulüm!) Onlara Nûh'un haberini oku. Hani o, kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Eğer benim (nebîlik) makamım ve size Allah'ın âyetlerini hatırlatmam ağır geldiyse (iyi bilin ki) ben yalnız Allah'a tevekkül ediyorum. Artık siz de (Allah'a şirk koştuğunuz) ortaklarınızla beraber toplanıp (bana ne) yapacağınızı kararlaştırın sonra yapacağınızı (kendinize) dert edinmeyin. Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü bana uygulayın ve bana göz bile açtırmayın!"
فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَمَا مِنْ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى وَاُمِرْتُ اَنْ مِنَ
Fe-in tevelleytum femâ seeltukum min ecr(in)(s) in ecriye illâ ‘ala(A)llâh(i)(s) ve umirtu en ekûne mine-lmuslimîn(e)
"Bununla beraber eğer (benden) yüz çevirirseniz (çevirin), zaten ben sizden bir ücret de istemedim. Benim ücretim (mükâfatım) ancak Allah'a aittir ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum."
فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي وَجَعَلْنَاهُمْ خَلَٓائِفَ وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَ
Fekeżżebûhu fenecceynâhu vemen me’ahu fî-lfulki vece’alnâhum ḣalâ-ife veaġraknâ-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ(s) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmunżerîn(e)
Buna rağmen onu yalanladılar, Biz de hem onu hem de onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları (yeryüzünde) halifeler kıldık, âyetlerimizi yalanlayanları da (suda) boğduk. Ama bak, uyarılanların (fakat iman etmeyenlerin) âkıbeti nasıl oldu!
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ رُسُلاً اِلٰى فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِه۪ مِنْ كَذٰلِكَ نَطْبَعُ عَلٰى الْمُعْتَد۪ينَ
Śumme be’aśnâ min ba’dihi rusulen ilâ kavmihim fecâûhum bilbeyyinâti femâ kânû liyu/minû bimâ keżżebû bihi min kabl(u)(c) keżâlike natbe’u ‘alâ kulûbi-lmu’tedîn(e)
Sonra onun ardından nice resulleri kendi kavimlerine gönderdik. Onlara apaçık mucizeler getirdiler; fakat onlar daha önce yalanladıkları şeye iman edecek değillerdi. İşte Biz, haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz.
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ مُوسٰى وَهٰرُونَ اِلٰى وَمَلَا۬ئِه۪ بِاٰيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً مُجْرِم۪ينَ
Śumme be’aśnâ min ba’dihim mûsâ vehârûne ilâ fir’avne vemele-ihi bi-âyâtinâ festekberû vekânû kavmen mucrimîn(e)
Sonra onların ardından Mûsâ ve Hârûn'u, mucizelerimizle Firavun'a ve (kavminin) ileri gelenlerine gönderdik; fakat onlar (da iman etmeyip) kibirlendiler ve mücrim bir kavim oldular.
فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ قَالُٓوا اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُب۪ينٌ
Felemmâ câehumu-lhakku min ‘indinâ kâlû inne hâżâ lesihrun mubîn(un)
Katımızdan onlara hak (olan mucizelerimiz) gelince de, "şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir" dediler.
قَالَ مُوسٰٓى اَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَكُمْۜ اَسِحْرٌ هٰذَاۜ وَلَا السَّاحِرُونَ
Kâle mûsâ etekûlûne lilhakki lemmâ câekum(s) esihrun hâżâ velâ yuflihu-ssâhirûn(e)
Mûsâ, "size hak geldiğinde onun için (hep) böyle mi diyorsunuz, bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar iflah olmazlar" dedi.
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَٓاءُ فِي وَمَا لَكُمَا بِمُؤْمِن۪ينَ
Kâlû eci/tenâ litelfitenâ ‘ammâ vecednâ ‘aleyhi âbâenâ vetekûne lekumâ-lkibriyâu fî-l-ardi vemâ nahnu lekumâ bimu/minîn(e)
Onlar ise şöyle dediler: "(Sen) Bize, babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi döndüresin de yeryüzünde büyüklük (ve hüküm) ikinizin olsun diye mi geldin? Biz size iman edecek değiliz."
وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُون۪ي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ
Vekâle fir’avnu-/tûnî bikulli sâhirin ‘alîm(in)
Daha sonra Firavun (yanındakilere) dedi ki: "Bilgili bütün sihirbazları bana getirin!"
فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ
Felemmâ câe-sseharatu kâle lehum mûsâ elkû mâ entum mulkûn(e)
Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara, "ne atacaksanız atın!" dedi.
فَلَمَّٓا اَلْقَوْا قَالَ مُوسٰى مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا عَمَلَ الْمُفْسِد۪ينَ
Felemmâ elkav kâle mûsâ mâ ci/tum bihi-ssihr(u)(s) inna(A)llâhe seyubtiluh(u)(s) inna(A)llâhe lâ yuslihu ‘amele-lmufsidîn(e)
Onlar (ellerindeki ipleri) atınca (o attıkları ipler yılan gibi görünüp hareket etti. Bunun üzerine) Mûsâ dedi ki: "Sizin getirdiğiniz şey sihirdir (sadece bir göz boyamadır). Muhakkak ki Allah onu boşa çıkaracaktır; çünkü Allah fesad çıkaranların işini ıslah etmez."
وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ۟
Veyuhikku(A)llâhu-lhakka bikelimâtihi velev kerihe-lmucrimûn(e)
Mücrimlerin hoşuna gitmese de Allah, sözleriyle (resulleri aracılığıyla gönderdiği âyetler ve mucizelerle) hakkı açığa çıkaracaktır.
فَمَٓا لِمُوسٰٓى اِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ عَلٰى مِنْ وَمَلَا۬ئِهِمْ اَنْ وَاِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي وَاِنَّهُ لَمِنَ
Femâ âmene limûsâ illâ żurriyyetun min kavmihi ‘alâ ḣavfin min fir’avne vemele-ihim en yeftinehum(c) ve-inne fir’avne le’âlin fî-l-ardi ve-innehu lemine-lmusrifîn(e)
Buna rağmen Firavun ve (kavminin) ileri gelenlerinin, kendilerini belaya uğratmasından korktukları için kavminden bir grup (genç)ten başkası Mûsâ'ya iman etmedi; çünkü Firavun yeryüzünde büyüklük taslayan (bir zorba) idi ve o gerçekten (haddi aşarak Allah'ın ona verdiği saltanatı) israf edenlerdendi.
وَقَالَ مُوسٰى يَا قَوْمِ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُسْلِم۪ينَ
Vekâle mûsâ yâ kavmi in kuntum âmentum bi(A)llâhi fe’aleyhi tevekkelû in kuntum muslimîn(e)
Mûsâ dedi ki: "Ey kavmim! Eğer Allah'a iman ettiyseniz ve eğer (O'na teslim olmuş) Müslümanlarsanız o hâlde sadece O'na tevekkül edin (güvenip dayanın)!"
فَقَالُوا عَلَى تَوَكَّلْنَاۚ رَبَّـنَا لَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ
Fekâlû ‘ala(A)llâhi tevekkelnâ rabbenâ lâ tec’alnâ fitneten lilkavmi-zzâlimîn(e)
Onlar da dediler ki: "Biz Allah'a tevekkül ettik. Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğuna bir imtihan kılma (onları bize musallat etme)!"
وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ
Veneccinâ birahmetike mine-lkavmi-lkâfirîn(e)
"Ve bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar!"
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى وَاَخ۪يهِ اَنْ تَبَوَّاٰ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتاً وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ
Veevhaynâ ilâ mûsâ veeḣîhi en tebevveâ likavmikumâ bimisra buyûten vec’alû buyûtekum kibleten veakîmû-ssalâ(te)(k) vebeşşiri-lmu/minîn(e)
Biz de Mûsâ ve kardeşine, "kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi (Allah'a secde edilen, kulluğun talim edildiği) bir kıblegâh yapın, namazlarınızı da ikâme ed(erek her an Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ın ve (böyle yapan) mü'minleri müjdele!" diye vahyettik.
وَقَالَ مُوسٰى رَبَّـنَٓا اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ ز۪ينَةً وَاَمْوَالاً فِي الدُّنْيَاۙ رَبَّـنَا لِيُضِلُّوا عَنْ رَبَّـنَا اطْمِسْ عَلٰٓى وَاشْدُدْ عَلٰى فَلَا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ
Vekâle mûsâ rabbenâ inneke âteyte fir’avne ve meleehu zîneten ve emvâlen fî-lhayâti-ddunyâ rabbenâ liyudillû ‘an sebîlik(e)(s) rabbenâ-tmis ‘alâ emvâlihim veşdud ‘alâ kulûbihim felâ yu/minû hattâ yeravû-l’ażâbe-l-elîm(e)
Mûsâ dedi ki: "Rabbimiz! Muhakkak ki Sen, Firavun ve (onun kavminin) ileri gelenlerine dünya hayatında (nice) ziynet ve mallar verdin. Rabbimiz! (Onlara bu nimetleri insanları) Senin yolundan saptırsınlar diye (mi verdin)? Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerine sıkıntı ver! Ta ki onlar elem verici (iç yakan) azabı görünceye kadar iman etmesinler."
قَالَ قَدْ اُج۪يبَتْ دَعْوَتُكُمَا فَاسْتَق۪يمَا وَلَا سَب۪يلَ الَّذ۪ينَ لَا
Kâle kad ucîbet da’vetukumâ festekîmâ velâ tettebi’ânni sebîle-lleżîne lâ ya’lemûn(e)
(Allah, Mûsâ'ya ve onun duasına iştirak eden Hârûn'a) Buyurdu ki: "Andolsun ikinizin de duası kabul olundu. O hâlde siz istikamet üzere (yolunuza) devam edin ve sakın o (kendini ve Rabbini) bilmeyenlerin yoluna tabi olmayın!"
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي الْبَحْرَ فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْياً وَعَدْواًۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَدْرَكَهُ الْغَرَقُۙ قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَٓا اِلَّا الَّـذ۪ٓي اٰمَنَتْ بِه۪ بَنُٓوا وَاَنَا۬ مِنَ
Vecâveznâ bibenî isrâ-île-lbahra feetbe’ahum fir’avnu vecunûduhu baġyen ve’advâ(en)(s) hattâ iżâ edrakehu-lġaraku kâle âmentu ennehu lâ ilâhe illâ-lleżî âmenet bihi benû isrâ-île ve enâ mine-lmuslimîn(e)
Ve Biz, İsrâîloğulları'nı denizden geçirdik. Firavun ve ordusu da zulmetmek ve saldırmak üzere onların peşine düştü. Ne zaman ki (Firavun denizde) boğulacağını anladı, "gerçekten İsrâîloğulları'nın kendisine iman ettiğinden başka ilâh olmadığına ben de iman ettim ve ben Müslümanlardanım" dedi.
ٓاٰلْـٰٔنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ
Âl-âne vekad ‘asayte kablu vekunte mine-lmufsidîn(e)
(Allah buyurdu) "Şimdi mi (iman ettin)! Andolsun ki sen daha önce isyan etmiş ve fesad çıkaranlardan olmuştun."
فَالْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اٰيَةًۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ عَنْ لَغَافِلُونَ۟
Felyevme nuneccîke bibedenike litekûne limen ḣalfeke âye(ten)(c) ve-inne keśîran mine-nnâsi ‘an âyâtinâ leġâfilûn(e)
"Bugün senden sonra geleceklere bir ibret olman için senin bedenini (bozulmamış bir ceset olarak) kurtaracağız." Gerçi insanlardan çoğu hakikaten âyetlerimizden gâfildirler.
وَلَقَدْ بَوَّاْنَا بَن۪ٓي مُبَوَّاَ صِدْقٍ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ فَمَا حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُۜ اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
Velekad bevve/nâ benî isrâ-île mubevvee sidkin verazeknâhum mine-ttayyibâti femâ-ḣtelefû hattâ câehumu-l’ilm(u)(c) inne rabbeke yakdî beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yaḣtelifûn(e)
Andolsun ki Biz İsrâîloğulları'nı güvenli bir yurda yerleştirdik ve onları temiz şeylerden rızıklandırdık. Kendilerine ilim (Tevrât) gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Muhakkak ki senin Rabbin, aralarında ihtilafa düşmüş oldukları şeyler hakkında kıyamet günü hükmünü verecektir.
فَاِنْ كُنْتَ ف۪ي شَكٍّ مِمَّٓا اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ فَسْـَٔلِ الَّذ۪ينَ يَقْرَؤُ۫نَ الْكِتَابَ مِنْ لَقَدْ جَٓاءَكَ الْحَقُّ مِنْ فَلَا مِنَ
Fe-in kunte fî şekkin mimmâ enzelnâ ileyke fes-eli-lleżîne yakraûne-lkitâbe min kablik(e)(c) lekad câeke-lhakku min rabbike felâ tekûnenne mine-lmumterîn(e)
(Resulüm!) Eğer sana indirdiğimizden (bu anlattığımız olaylardan) şüphede isen senden önce kitabı (Tevrât'ı) okuyanlara (bu kıssaları) sor. Andolsun ki Rabbinden sana hak gelmiştir. Sakın şüphe edenlerden olma!
وَلَا مِنَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَتَكُونَ مِنَ
Velâ tekûnenne mine-lleżîne keżżebû bi-âyâti(A)llâhi fetekûne mine-lḣâsirîn(e)
Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma! Sonra hüsrana uğrayanlardan olursun.
اِنَّ الَّذ۪ينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لَا
İnne-lleżîne hakkat ‘aleyhim kelimetu rabbike lâ yu/minûn(e)
(96-97) Muhakkak ki üzerlerine Rabbinin (azap) kelimesi (hükmü) hak olanlar, kendilerine bütün âyetler gelmiş olsa dahi o elem verici (iç yakan) azabı görünceye kadar iman etmezler.
وَلَوْ جَٓاءَتْهُمْ كُلُّ حَتّٰى الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ
Velev câet-hum kullu âyetin hattâ yeravû-l’ażâbe-l-elîm(e)
(96-97) Muhakkak ki üzerlerine Rabbinin (azap) kelimesi (hükmü) hak olanlar, kendilerine bütün âyetler gelmiş olsa dahi o elem verici (iç yakan) azabı görünceye kadar iman etmezler.
فَلَوْلَا قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَٓا ا۪يمَانُهَٓا اِلَّا قَوْمَ يُونُسَۜ لَمَّٓا اٰمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى
Felevlâ kânet karyetun âmenet fenefe’ahâ îmânuhâ illâ kavme yûnuse lemmâ âmenû keşefnâ ‘anhum ‘ażâbe-lḣizyi fî-lhayâti-ddunyâ vemetta’nâhum ilâ hîn(in)
Yûnus'un kavminden başka, ne olurdu (azabımız kendilerine gelmeden önce) iman edip de imanı kendisine fayda veren bir memleket (halkı) daha olsaydı! (Yûnus'un kavmi) İman edince onlardan dünya hayatındaki rezillik azabını kaldırdık ve onları belli bir süreye kadar (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.
وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِي كُلُّهُمْ جَم۪يعاًۜ اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ
Velev şâe rabbuke leâmene men fî-l-ardi kulluhum cemî’â(an)(c) efeente tukrihu-nnâse hattâ yekûnû mu/minîn(e)
(Resulüm!) Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi topyekûn iman ederdi. Hâl böyleyken sen insanları iman etmeleri için zorlayacak mısın?
وَمَا لِنَفْسٍ اَنْ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى لَا
Vemâ kâne linefsin en tu/mine illâ bi-iżni(A)llâh(i)(c) veyec’alu-rricse ‘alâ-lleżîne lâ ya’kilûn(e)
Allah izin vermedikçe bir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. O, aklını kullanmayanların üzerine (şirk ve küfür) pisliği(ni) döker.
قُلِ انْظُرُوا مَاذَا فِي وَالْاَرْضِۜ وَمَا الْاٰيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ لَا
Kuli-nzurû mâżâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) vemâ tuġnî-l-âyâtu ve-nnużuru ‘an kavmin lâ yu/minûn(e)
(Resulüm!) De ki: "(Her biri bir âyet olan) Göklerde ve yerde neler olduğuna bir bakın!" Fakat âyetler ve uyarılar iman etmeyen bir kavme fayda vermez.
فَهَلْ يَنْتَظِرُونَ اِلَّا مِثْلَ اَيَّامِ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قُلْ فَانْتَظِرُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ
Fehel yentezirûne illâ miśle eyyâmi-lleżîne ḣalev min kablihim(c) kul fentezirû innî me’akum mine-lmuntezirîn(e)
Yoksa onlar, kendilerinden önce gelip geçen (ümmet)lerin (başlarına gelen azap dolu) günlerin (bir) benzerini mi bekliyorlar? De ki: "Haydi bekleyin! Muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."
ثُمَّ نُنَجّ۪ي رُسُلَنَا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كَذٰلِكَۚ حَقاًّ عَلَيْنَا نُنْجِ الْمُؤْمِن۪ينَ۟
Śumme nuneccî rusulenâ velleżîne âmenû(c) keżâlike hakkan ‘aleynâ nuncî-lmu/minîn(e)
(O beklediğiniz gün geldikten) Sonra Biz resullerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte, mü'minleri böyle kurtarmak bizim üzerimize bir haktır.
قُلْ يَٓا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ فَلَٓا الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ اللّٰهِ وَلٰكِنْ اَعْبُدُ اللّٰهَ الَّذ۪ي يَتَوَفّٰيكُمْۚ وَاُمِرْتُ اَنْ مِنَ
Kul yâ eyyuhâ-nnâsu in kuntum fî şekkin min dînî felâ a’budu-lleżîne ta’budûne min dûni(A)llâhi velâkin a’budu(A)llâhe-lleżî yeteveffâkum(s) veumirtu en ekûne mine-lmu/minîn(e)
(Resulüm!) De ki: "Ey insanlar! Eğer benim dinim hakkında bir şüphe içindeyseniz bilin ki ben Allah'ı bırakıp da sizin kulluk yaptıklarınıza âbd ol(up kulluk yap)mam; fakat sizin canınızı alacak olan Allah'a âbd ol(up kulluk yap)arım; çünkü ben mü'minlerden olmakla emrolundum."
وَاَنْ اَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفاًۚ وَلَا مِنَ
Veen akim vecheke liddîni hanîfen velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)
"Ve (bana; hakka yönelmiş) hanîf olarak yüzünü dine çevir, sakın müşriklerden olma" (diye emredildi)!
وَلَا مِنْ اللّٰهِ مَا لَا وَلَا فَاِنْ فَعَلْتَ فَاِنَّكَ اِذاً مِنَ
Velâ ted’u min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’uke velâ yadurruk(e)(s) fe-in fe’alte fe-inneke iżen mine-zzâlimîn(e)
"Bir de Allah'ı bırakıp sana ne fayda ne de zarar verebilecek şeylere dua etme! Eğer bunu yaparsan o zaman sen muhakkak ki zalimlerden olursun" (diye vahyedildi).
وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا لَهُٓ اِلَّا هُوَۚ وَاِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَٓادَّ لِفَضْلِه۪ۜ يُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
Ve-in yemseska(A)llâhu bidurrin felâ kâşife lehu illâ hu(ve)(s) ve-in yuridke biḣayrin felâ râdde lifadlih(i)(c) yusîbu bihi men yeşâu min ‘ibâdih(i)(c) vehuve-lġafûru-rrahîm(u)
(Resulüm!) Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu (senin üzerinden) O'ndan başka aç(ıp kaldır)acak yoktur. Eğer senin için bir hayır dilerse O'nun lütuf (ve ihsan)ını geri çevirecek de yoktur. O, bu (lütuf ve ihsanı)nı kullarından dilediğine eriştirir ve O, Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
قُلْ يَٓا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الْحَقُّ مِنْ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ وَمَٓا عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ
Kul yâ eyyuhâ-nnâsu kad câekumu-lhakku min rabbikum(s) femeni-htedâ fe-innemâ yehtedî linefsih(i)(s) vemen dalle fe-innemâ yadillu ‘aleyhâ(s) vemâ enâ ‘aleykum bivekîl(in)
De ki: "Ey insanlar! Andolsun ki size Rabbinizden Hak (olan bu Kur'ân) gelmiştir. Artık kim hidâyete ererse ancak kendisi için hidâyete ermiş olur. Kim de dalâlete düşerse o da ancak kendi aleyhine dalâlete düşmüş olur ve ben sizin üzerinize vekil değilim (sizin yaptıklarınızdan sorumlu değilim)."
وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتّٰى اللّٰهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ
Vettebi’ mâ yûhâ ileyke vasbir hattâ yahkuma(A)llâh(u)(c) vehuve ḣayru-lhâkimîn(e)
(Resulüm!) Sen, sana vahyolunana tabi ol ve Allah (onlarla senin aranda) hüküm verinceye kadar sabret! O, hüküm verenlerin hayırlısıdır."