← Sûreler
Ra'd Sûresi
43 âyet · Medeni
سُورَةُ الرَّعْدِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

الٓمٓرٰ ۠تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِۜ وَالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ الْحَقُّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا

Elif-lâm-mîm-râ(c) tilke âyâtu-lkitâb(i)(k) velleżî unzile ileyke min rabbike-lhakku velâkinne ekśera-nnâsi lâ yu/minûn(e)

Elif. Lâm. Mîm. Râ. Bunlar Kitâb'ın âyetleridir ve Rabbinden sana indirilen (bu Kur'ân) haktır; fakat insanların çoğu iman etmezler.

2

اَللّٰهُ الَّذ۪ي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ

(A)llâhu-lleżî rafe’a-ssemâvâti biġayri ‘amedin teravnehâ(s) śümme-stevâ ‘alâ-l’arş(i)(s) vesaḣḣara-şşemse velkamer(a)(s) kullun yecrî li-ecelin musemmâ(en)(c) yudebbiru-l-emra yufassilu-l-âyâti le’allekum bilikâ-i rabbikum tûkinûn(e)

Allah, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yükselten sonra Arş'a hükümran olan, Güneş'i ve Ay'ı (da emrine) boyun eğdirendir. Her biri belirlenmiş bir vakte (kıyamete) kadar (yörüngesinde) akıp gider. (O, her) İşi idare eder, âyetleri açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak ikna ol(up iman ed)esiniz!

3

وَهُوَ الَّذ۪ي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَاراًۜ وَمِنْ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ ف۪يهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

Vehuve-lleżî medde-l-arda vece’ale fîhâ ravâsiye veenhârâ(an)(s) vemin kulli-śśemerâti ce’ale fîhâ zevceyni-śneyn(i)(s) yuġşî-lleyle-nnehâr(a)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yetefekkerûn(e)

Yeryüzünü yay(ıp döşey)en, orada sabit dağlar ve nehirler var eden ve orada her türlü meyvelerden (erkek ve dişi olmak üzere) ikişer çift yaratan O'dur. Geceyi de gündüz(ün üzerin)e (O) örter. Muhakkak ki bunda (enine boyuna düşünüp) tefekkür eden bir kavim için âyetler (ibret ve deliller) vardır.

4

وَفِي قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ وَزَرْعٌ وَنَخ۪يلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلٰى فِي اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Vefî-l-ardi kita’un mutecâvirâtun vecennâtun min a’nâbin vezer’un veneḣîlun sinvânun veġayru sinvânin yuskâ bimâ-in vâhidin venufaddilu ba’dahâ ‘alâ ba’din fî-l-ukul(i)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin ya’kilûn(e)

Ayrıca yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, (bir kökten çıkan) çok gövdeli ve tek gövdeli hurma ağaçları vardır. (Hepsi farklı özelliklerde olmalarına rağmen) Bir su ile sulanır. Hâl böyle iken yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. Muhakkak ki bunda aklını kullanan bir kavim için âyetler (ibret ve deliller) vardır.

5

وَاِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Ve-in ta’ceb fe’acebun kavluhum e-iżâ kunnâ turâben e-innâ lefî ḣalkin cedîd(in)(k) ulâ-ike-lleżîne keferû birabbihim(s) veulâ-ike-l-aġlâlu fî a’nâkihim(s) veulâ-ike ashâbu-nnâr(i)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

(Resulüm!) Eğer (Allah'ın bu yarattıklarına) şaşırıyorsan, asıl şaşılacak şey onların, "biz (ölüp) toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi (ondan sonra) yeniden yaratılacağız?" demeleridir. İşte onlar, Rabblerini inkâr edenlerdir, işte onlar (kıyamet gününde) boyunlarında (demir) halkalar bulunanlardır ve işte onlar ateş ehlidirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.

6

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ الْمَثُلَاتُۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ

Veyesta’cilûneke bi-sseyyi-eti kable-lhaseneti vekad ḣalet min kablihimu-lmeśulât(u)(k) ve-inne rabbeke leżû maġfiratin linnâsi ‘alâ zulmihim(s) ve-inne rabbeke leşedîdu-l’ikâb(i)

(Kâfirler) Senden iyilikten önce kötülüğün (kendilerine) çarçabuk gelmesini istiyorlar. Hâlbuki onlardan önce (bunu isteyip helâk olan) nice örnekler gelip geçmiştir. Muhakkak ki senin Rabbin, insanların (kendilerine) zulmetmelerine rağmen onlar için (yine de) mağfiret sahibidir. (Bununla beraber) Şüphesiz ki senin Rabbinin azabı elbette çok şiddetlidir.

7

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟

Veyekûlu-lleżîne keferû levlâ unzile ‘aleyhi âyetun min rabbih(i)(k) innemâ ente munżir(un)(s) velikulli kavmin hâd(in)

Kâfirler diyorlar ki: "Ona (Muhammed'e) Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi!" (Resulüm!) Sen ancak bir uyarıcı (ve hidâyetçi)sin ve her toplumun bir hidâyetçisi vardır.

8

اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُۜ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ

(A)llâhu ya’lemu mâ tahmilu kullu unśâ vemâ teġîdu-l-erhâmu vemâ tezdâd(u)(s) vekullu şey-in ‘indehu bimikdâr(in)

Allah, her dişinin neye gebe kalacağını, rahimlerin neyi eksik, neyi ziyade edeceğini (doğacak yavrunun sağlam veya engelli, tek veya ikiz, müddeti az veya çok olacağını) bilir; çünkü her şey O'nun katında bir ölçü iledir.

9

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ

‘Âlimu-lġaybi ve-şşehâdeti-lkebîru-lmute’âl(i)

O, gaybı da şehadeti de (görünmeyeni de görüneni de en ince ayrıntısına kadar) bilir. (O) Kebîr'dir, Muteâl'dır (azamete, büyüklüğe ve anlaşılamayacak kadar yüceliğe sahip olan, kullarını da yüceltendir).

10

سَوَٓاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِه۪ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ

Sevâun minkum men eserra-lkavle vemen cehera bihi vemen huve mustaḣfin billeyli vesâribun bi-nnehâr(i)

Sizden, sözü gizleyenle onu açığa vuran kimse ve geceleyin gizlenenle gündüz (ortaya çıkıp) yürüyen kimse (O'nun ilminde) birdir.

11

لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ وَمِنْ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا مَا حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءاً فَلَا لَهُۚ وَمَا مِنْ مِنْ

Lehu mu’akkibâtun min beyni yedeyhi vemin ḣalfihi yahfezûnehu min emri(A)llâh(i)(k) inna(A)llâhe lâ yuġayyiru mâ bikavmin hattâ yuġayyirû mâ bi-enfusihim(k) ve-iżâ erâda(A)llâhu bikavmin sû-en felâ meradde leh(u)(c) vemâ lehum min dûnihi min vâl(in)

(Her insan için) Onun önünde ve arkasında Allah'ın emrinden (dolayı) onu koruyan ve takip eden (melek)ler vardır. Şüphesiz ki bir toplum (yaratılışlarında) kendisinde bulunan (güzel ahlak ve fıtrat)ı değiştirmedikçe, Allah onlar(a verdiğin)i asla değiştirmez. Fakat Allah bir topluma (kendi isyanları yüzünden) bir kötülük dilediği zaman da artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onlar için Allah'tan başka bir dost da bulunmaz.

12

هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَۚ

Huve-lleżî yurîkumu-lberka ḣavfen vetame’an veyunşi-u-ssehâbe-śśikâl(e)

Size hem korku hem de ümit vermek için şimşeği gösteren ve (yağmur) yüklü bulutları meydana getiren O'dur.

13

وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ

Veyusebbihu-rra’du bihamdihi velmelâ-iketu min ḣîfetihi veyursilu-ssavâ’ika feyusîbu bihâ men yeşâu vehum yucâdilûne fi(A)llâhi vehuve şedîdu-lmihâl(i)

Gök gürültüsü Allah'ı hamd ile tesbih eder ve melekler de Allah'ın korkusundan (Allah'ın gazabı yeryüzüne inmesin diye o anda tesbih ederler). O, yıldırımlar gönderip onlarla dilediğini çarpar. Hâl böyleyken onlar (yine de) Allah(ın kudreti) hakkında mücadele ediyorlar. O, karşı konulması mümkün olmayan (İlâh)tır.

14

لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ لَا لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا بِبَالِغِه۪ۜ وَمَا الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي

Lehu da’vetu-lhakk(i)(s) velleżîne yed’ûne min dûnihi lâ yestecîbûne lehum bişey-in illâ kebâsiti keffeyhi ilâ-lmâ-i liyebluġa fâhu vemâ huve bibâliġih(i)(c) vemâ du’âu-lkâfirîne illâ fî dalâl(in)

Hakiki dua ancak O'na (yapılan)dır. (İnsanların) O'nun dışında dua ettikleri, kendilerinin hiçbir isteklerini karşılayamazlar. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru avuçlarını açan kimse gibidir. Hâlbuki (elini suya doğru açmakla) o (su, onun ihtiyacını anlayıp da) onun ağzına girmez. Kâfirlerin (Allah'tan başkasına olan) duası da (bu şekilde) dalâlette olmaktan başka bir şey değildir.

15

وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ

Veli(A)llâhi yescudu men fî-ssemâvâti vel-ardi tav’an vekerhen vezilâluhum bilġuduvvi vel-âsâl(i)

Göklerde ve yerde olanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez Allah'a secde ederler.

16

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ لَا لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا قُلْ هَلْ الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

Kul men rabbu-ssemâvâti vel-ardi kuli(A)llâh(u)(c) kul efetteḣażtum min dûnihi evliyâe lâ yemlikûne li-enfusihim nef’an velâ darrâ(an)(c) kul hel yestevî-l-a’mâ velbasîru em hel testevî-zzulumâtu ve-nnûr(u)(k) em ce’alû li(A)llâhi şurakâe ḣalekû keḣalkihi feteşâbehe-lḣalku ‘aleyhim(c) kuli(A)llâhu ḣâliku kulli şey-in vehuve-lvâhidu-lkahhâr(u)

(Resulüm!) De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." O hâlde de ki: "O'nu bırakıp da kendilerine ne bir fayda ne de bir zarar verme gücüne sahip olan dostlar mı edindiniz?" De ki: "Körle gören hiçbir olur mu? Ya da karanlıklarla nûr hiç eşit olur mu?" Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: "Allah her şeyin (yoktan yaratıcısı) Hâlık'ıdır ve O, Vâhid'dir, Kahhâr'dır (sıfatlarında, isimlerinde tek olan ve isimlerine sahip çıkan herkesi kahredecek olandır)."

17

اَنْزَلَ مِنَ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياًۜ وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ

Enzele mine-ssemâ-i mâen fesâlet evdiyetun bikaderihâ fahtemele-sseylu zebeden râbiyâ(en)(c) vemimmâ yûkidûne ‘aleyhi fî-nnâri-btiġâe hilyetin ev metâ’in zebedun miśluh(u)(c) keżâlike yadribu(A)llâhu-lhakka velbâtil(e)(c) feemmâ-zzebedu feyeżhebu cufâ-â(en)(s) veemmâ mâ yenfe’u-nnâse feyemkuśu fî-l-ard(i)(c) keżâlike yadribu(A)llâhu-l-emśâl(e)

O, gökten bir su indirdi de vadiler kendi hacimleri kadar (suyla dolup) aktı. Bu sel, yüzeyine çıkan bir köpük yüklendi. (İnsanların) Bir süs eşyası veya faydalanılacak bir eşya yapmak için ateşte yak(ıp erit)tikleri (madenler)den de buna benzer bir köpük meydana gelir. İşte Allah, hak ile bâtıla böyle misal verir. (İşin sonunda) Köpüğe gelince, o atılır gider, insanlara fayda veren şey ise yeryüzünde kalır. İşte Allah, (hakkı anlamak isteyenlere) böyle misaller getirir.

18

لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ وَالَّذ۪ينَ لَمْ لَهُ لَوْ اَنَّ مَا فِي جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ وَمَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟

Lilleżîne-stecâbû lirabbihimu-lhusnâ(c) velleżîne lem yestecîbû lehu lev enne lehum mâ fî-l-ardi cemî’an vemiślehu me’ahu leftedev bih(i)(c) ulâ-ike lehum sû-u-lhisâbi veme/vâhum cehennem(u)(s) vebi/se-lmihâd(u)

Rabblerin(in davetin)e icabet edenler için (yaptıklarının) en güzeli(yle onlara mükâfat) vardır. O'n(un davetin)e icabet etmeyenlere gelince, eğer yeryüzünde bulunanların hepsi ve onunla beraber bir misli daha gerçekten kendilerinin olsaydı, (kıyamet gününde azaptan kurtulmak için) elbette onları feda ederlerdi. İşte hesabın en kötüsü onlaradır. Onların varacakları yer de cehennemdir. Orası ne kötü (ateşten) bir döşektir!

19

اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّـمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ

Efemen ya’lemu ennemâ unzile ileyke min rabbike-lhakku kemen huve a’mâ(c) innemâ yeteżekkeru ulû-l-elbâb(i)

(Resulüm!) Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (hiç bunu inkâr eden manen) kör kimse gibi olur mu? Doğrusu ancak gönül (ve aklı selim) sahipleri (bunları tefekkür edip düşünür) anlar.

20

اَلَّذ۪ينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَلَا الْم۪يثَاقَۙ

Elleżîne yûfûne bi’ahdi(A)llâhi velâ yenkudûne-lmîśâk(e)

Onlar, Allah'a verdikleri (O'na âbd olacaklarına dair) sözü yerine getirenler ve (bu) sağlam sözü bozmayanlardır.

21

وَالَّذ۪ينَ يَصِلُونَ مَٓا اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُٓوءَ الْحِسَابِۜ

Velleżîne yasilûne mâ emera(A)llâhu bihi en yûsale veyaḣşevne rabbehum veyeḣâfûne sû-e-lhisâb(i)

Onlar, Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi (resulünün ve vahyinin kendisiyle olan ünsiyet bağını) birleştirenler, Rabblerinden haşyet duyanlar ve hesabın en kötüsünden korkanlardır.

22

وَالَّذ۪ينَ صَبَرُوا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِۙ

Velleżîne saberû-btiġâe vechi rabbihim veekâmû-ssalâte veenfekû mimmâ razeknâhum sirran ve’alâniyeten veyedraûne bilhaseneti-sseyyi-ete ulâ-ike lehum ‘ukbâ-ddâr(i)

Yine onlar, Rabblerinin vechini (cemâlini ve rızasını) isteyerek sabreden, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)an, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) gizli, açık infak eden ve kötülüğü güzellikle savan kimselerdir. İşte onlar var ya, (dünya) yurdun(un en güzel) sonucu (âhirette) onlarındır.

23

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ بَابٍۚ

Cennâtu ‘adnin yedḣulûnehâ vemen saleha min âbâ-ihim veezvâcihim veżurriyyâtihim(s) velmelâ-iketu yedḣulûne ‘aleyhim min kulli bâb(in)

(Bu sonuç da) Adn cennetleridir. (Onlar) Oraya atalarından, zevcelerinden ve nesillerinden sâlih olanlarla beraber girerler. Melekler de her kapıdan onların yanlarına varırlar.

24

سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِۜ

Selâmun ‘aleykum bimâ sabertum feni’me ‘ukbâ-ddâr(i)

(Ve onlara şöyle derler) "(Dünyadaki imtihanlara) Sabrettiğinizden dolayı size selam olsun. (Dünya) Yurdun(un en güzel) sonucu (olan cennet) ne güzeldir!"

25

وَالَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ م۪يثَاقِه۪ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ وَيُفْسِدُونَ فِي اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ

Velleżîne yenkudûne ‘ahda(A)llâhi min ba’di mîśâkihi veyakta’ûne mâ emera(A)llâhu bihi en yûsale veyufsidûne fî-l-ardi(ﻻ) ulâ-ike lehumu-lla’netu velehum sû-u-ddâr(i)

Allah'a (âbd olacaklarına dair) sağlam bir söz verdikten sonra ahidlerini bozanlar, Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi (resulünün ve vahyinin kendisiyle olan ünsiyet bağını) kesenler ve böylece yeryüzünde fesad çıkaranlara gelince, işte lanet onlar içindir ve yurdun en kötüsü (olan cehennem) de onlaradır.

26

اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ وَفَرِحُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَا الدُّنْيَا فِي اِلَّا مَتَاعٌ۟

(A)llâhu yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u)(c) veferihû bilhayâti-ddunyâ vemâ-lhayâtu-ddunyâ fî-l-âḣirati illâ metâ’(un)

Allah, rızkı dilediğine açar ve (dilediğine) daraltır. Hâl böyleyken onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, (geçici ve değersiz) bir yararlanmadan başka bir şey değildir.

27

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ اَنَابَۚ

Veyekûlu-lleżîne keferû levlâ unzile ‘aleyhi âyetun min rabbih(i)(k) kul inna(A)llâhe yudillu men yeşâu veyehdî ileyhi men enâb(e)

(Yine de) Kâfirler diyorlar ki: "Ona (Muhammed'e) Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi!" De ki: "Şüphesiz ki Allah, dilediğini (küfründe inat edeni) dalâlette bırakır, (hidâyeti isteyerek) kendisine yöneleni de hidâyete erdirir."

28

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِۜ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ

Elleżîne âmenû vetatme-innu kulûbuhum biżikri(A)llâh(i)(k) elâ biżikri(A)llâhi tatme-innu-lkulûb(u)

Onlar ki iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olan kimselerdir. Dikkat edin! Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur.

29

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبٰى لَهُمْ وَحُسْنُ مَاٰبٍ

Elleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti tûbâ lehum vehusnu meâb(in)

İman edip sâlih ameller işleyenlere ne mutlu! Varılacak (asıl ve tek) güzel yer onlarındır.

30

كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ ف۪ٓي قَدْ مِنْ اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِۜ قُلْ هُوَ رَبّ۪ي لَٓا اِلَّا هُوَۚ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ

Keżâlike erselnâke fî ummetin kad ḣalet min kablihâ umemun litetluve ‘aleyhimu-lleżî evhaynâ ileyke vehum yekfurûne bi-rrahmân(i)(c) kul huve rabbî lâ ilâhe illâ huve ‘aleyhi tevekkeltu ve-ileyhi metâb(i)

(Resulüm!) Böylece Biz seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik ki sana vahyettiğimizi onlara okuyasın. Onlar ise Rahmân'ı inkâr ediyorlar. De ki: "O, benim Rabbimdir. O'ndan başka İlâh yoktur. Ben (yalnız) O'na tevekkül ettim, dönüş de (ancak) O'nadır."

31

وَلَوْ اَنَّ قُرْاٰناً سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰىۜ بَلْ لِلّٰهِ الْاَمْرُ جَم۪يعاًۜ اَفَلَمْ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَم۪يعاًۜ وَلَا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا تُص۪يبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ اَوْ تَحُلُّ قَر۪يباً مِنْ حَتّٰى يَاْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا الْم۪يعَادَ۟

Velev enne kur-ânen suyyirat bihi-lcibâlu ev kutti’at bihi-l-ardu ev kullime bihi-lmevtâ(k) bel li(A)llâhi-l-emru cemî’â(an)(k) efelem yey-esi-lleżîne âmenû en lev yeşâu(A)llâhu lehedâ-nnâse cemî’â(an)(k) velâ yezâlu-lleżîne keferû tusîbuhum bimâ sane’û kâri’atun ev tehullu karîben min dârihim hattâ ye/tiye va’du(A)llâh(i)(c) inna(A)llâhe lâ yuḣlifu-lmî’âd(e)

Eğer kendisiyle dağların yürütüleceği veya kendisiyle yeryüzünün parçalanacağı yahut kendisiyle ölülerin konuşturulacağı bir Kur'ân olsaydı (o, bu Kitâb olurdu; ama kâfirler yine de iman etmezlerdi). Fakat bütün işler Allah'a aittir. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki eğer Allah dileseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi. Allah'ın (mü'minlere olan) vaadi gelinceye kadar inkâr edenlere, yaptıklarından dolayı ya bir bela gelmeye devam edecek ya da (o bela) yurtlarının yakınına inecek (ve onlar buna şahid olacaklar)dır. Muhakkak ki Allah, vaadinden (asla) dönmez.

32

وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ فَاَمْلَيْتُ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثُمَّ اَخَذْتُهُمْ۠ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ

Velekadi-stuhzi-e birusulin min kablike feemleytu lilleżîne keferû śümme eḣażtuhum(s) fekeyfe kâne ‘ikâb(i)

(Resulüm!) Andolsun ki senden önceki resullerle de alay edildi de Ben inkâr edenlere (kısa bir süre) mühlet verdim sonra da onları (azabımla kıskıvrak) yakaladım ve Benim cezalandırmam nasılmış (gördüler)!

33

اَفَمَنْ هُوَ قَٓائِمٌ عَلٰى نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۚ وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ قُلْ سَمُّوهُمْۜ اَمْ تُنَبِّؤُ۫نَهُ بِمَا لَا فِي اَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ بَلْ زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مَكْرُهُمْ وَصُدُّوا عَنِ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا مِنْ

Efemen huve kâ-imun ‘alâ kulli nefsin bimâ kesebet(k) vece’alû li(A)llâhi şurakâe kul semmûhum(c) em tunebbi-ûnehu bimâ lâ ya’lemu fî-l-ardi em bizâhirin mine-lkavl(i)(k) bel zuyyine lilleżîne keferû mekruhum vesuddû ‘ani-ssebîl(i)(k) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min hâd(in)

Öyleyse herkes üzerine Kâim olup onların kazandıklarını bil(erek onları görüp gözeten, hiç böyle yapamay)an kimseyle bir olur mu? Onlar (böyle yaparak) Allah'a şirk koştular. De ki: "Onların isimlerini söyleyin bakalım (onlar necidir)! Yoksa siz (Allah'a) yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Yahut boş laf ile (kendi kendinizi) mi (kandırıyorsunuz)?" Hayır, inkâr edenlere (inatları yüzünden) hileleri süslü gösterildi ve onlar (hak) yoldan alıkonuldular. Allah kimi (küfründeki inadı yüzünden) dalâlette bırakırsa artık onu hidâyete erdirecek hiç kimse yoktur.

34

لَهُمْ عَذَابٌ فِي الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَقُّۚ وَمَا لَهُمْ مِنَ مِنْ

Lehum ‘ażâbun fî-lhayâti-ddunyâ(s) vele’ażâbu-l-âḣirati eşakk(u)(s) vemâ lehum mina(A)llâhi min vâk(in)

Onlar için dünya hayatında bir azap vardır. Âhiret azabı ise (onlar için) elbette daha meşakkatlidir ve (o gün) onları Allah(ın gazabın)dan koruyacak kimse de yoktur.

35

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُۜ اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ

Meśelu-lcenneti-lletî vu’ide-lmuttekûn(e)(s) tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(s) ukuluhâ dâ-imun vezilluhâ(c) tilke ‘ukbâ-lleżîne-ttekav ve’ukbâ-lkâfirîne-nnâr(u)

Muttakilere (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara) vaad edilen cennetin misali (şöyledir), onun zemininden ırmaklar akar. Meyveleri ve gölgesi (sınırsız ve) daimidir. İşte bu, takvâ sahibi olanların (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanların) âkıbetidir. Kâfirlerin âkıbeti ise ateştir.

36

وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمِنَ مَنْ يُنْكِرُ بَعْضَهُۜ قُلْ اِنَّـمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اللّٰهَ وَلَٓا بِه۪ۜ اِلَيْهِ اَدْعُوا وَاِلَيْهِ مَاٰبِ

Velleżîne âteynâhumu-lkitâbe yefrahûne bimâ unzile ileyk(e)(s) vemine-l-ahzâbi men yunkiru ba’dah(u)(c) kul innemâ umirtu en a’buda(A)llâhe velâ uşrike bih(i)(c) ileyhi ed’û ve-ileyhi meâb(i)

(Resulüm!) Kendilerine kitap verdiğimiz (ehl-i kitaptan olan imanlı) kimseler, sana indirilen (Kur'ân) ile sevinirler. Fakat (senin aleyhinde birleşen) gruplardan onun bir kısmını inkâr edenler de vardır. De ki: "Ben sadece Allah'a âbd ol(up kulluk et)mekle ve O'na (hiçbir şeyi) şirk koşmamakla emrolundum. Ben (insanları yalnız) O'na davet ederim, dönüşüm de ancak O'nadır."

37

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ حُكْماً عَرَبِياًّۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ جَٓاءَكَ مِنَ مَا مِنَ مِنْ وَلَا

Vekeżâlike enzelnâhu hukmen ‘arabiyyâ(en)(c) vele-ini-tteba’te ehvâehum ba’de mâ câeke mine-l’ilmi mâ leke mina(A)llâhi min veliyyin velâ vâk(in)

Böylece Biz bu (Kur'ân)ı Arapça bir hüküm (ve hikmet kaynağı) olarak (sana) indirdik. Eğer sana gelen (bu) ilimden sonra onların hevâlarına (nefsani arzu ve isteklerine) tabi olursan, (işte o zaman) Allah'tan senin için ne bir dost ne de bir koruyucu vardır.

38

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلاً مِنْ وَجَعَلْنَا لَهُمْ اَزْوَاجاً وَذُرِّيَّةًۜ وَمَا لِرَسُولٍ اَنْ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ لِكُلِّ اَجَلٍ كِتَابٌ

Velekad erselnâ rusulen min kablike vece’alnâ lehum ezvâcen veżurriyye(ten)(c) vemâ kâne lirasûlin en ye/tiye bi-âyetin illâ bi-iżni(A)llâh(i)(c) likulli ecelin kitâb(un)

Andolsun ki Biz, senden önce de nice resuller gönderdik, onlara da eşler ve çocuklar verdik (onları beşer olmaktan çıkarmadık). (Bir de inkâr edenler senden bir mucize getirmeni istiyorlar) Nitekim Allah'ın izni olmadan hiçbir resulün bir mucize getirmesi mümkün değildir. (Allah indinde her şey ve) Her vakit için (neyin ne zaman gerçekleşeceğinin yazıldığı) bir kitap vardır.

39

يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ

Yemhû(A)llâhu mâ yeşâu veyuśbit(u)(s) ve’indehu ummu-lkitâb(i)

Allah (o kitaptan) dilediğini siler, (dilediğini de) sabit kılar ve ana kitap (bütün kitapların aslı olan Levh-i Mahfuz) O'nun yanındadır.

40

وَاِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّـيَنَّكَ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ

Ve-in mâ nuriyenneke ba’da-lleżî ne’iduhum ev neteveffeyenneke fe-innemâ ‘aleyke-lbelâġu ve’aleynâ-lhisâb(u)

(Resulüm! Sen sabret!) Onlara vaad ettiğimiz (azab)ın bir kısmını sana (dünyada iken onları helâk ederek) göstersek veya seni (daha önce) vefat ettirsek de sana düşen ancak (hakkı) tebliğdir. Hesap görmek (yalnız) Bize aittir.

41

اَوَلَمْ اَنَّا نَاْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لَا لِحُكْمِه۪ۜ وَهُوَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

Eve lem yerav ennâ ne/tî-l-arda nenkusuhâ min etrâfihâ(c) va(A)llâhu yahkumu lâ mu’akkibe lihukmih(i)(c) vehuve serî’u-lhisâb(i)

Onlar Bizim yere geldiğimizi (onun topraktan olan bedenine tecelli edip) onu(n bedenini zayıflattığımızı, ömrünü de) etrafından (azar azar) kısalttığımızı görmüyorlar mı? Allah (dilediği gibi) hükmeder, O'nun hükmünü bozacak kimse yoktur. Ve O, hesabı süratlice görendir.

42

وَقَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَم۪يعاًۜ يَعْلَمُ مَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍۜ وَسَيَعْلَمُ الْكُفَّارُ لِمَنْ عُقْبَى الدَّارِ

Vekad mekera-lleżîne min kablihim feli(A)llâhi-lmekru cemî’â(an)(s) ya’lemu mâ teksibu kullu nefs(in)(k) veseya’lemu-lkuffâru limen ‘ukbâ-ddâr(i)

Onlardan öncekiler de (resullerine) tuzak kurmuşlardı; fakat bütün tuzaklar Allah'a aittir (Allah dilemeden hiçbir şey olmaz). Çünkü O, herkesin ne (kazandığını ve ne) kazanacağını bilir. Bu (dünya) yurdun(un en güzel) sonucu (olan cennet)in kimin olduğunu yakında kâfirler de bilecektir.

43

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلاًۜ قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۙ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ

Veyekûlu-lleżîne keferû leste murselâ(en)(c) kul kefâ bi(A)llâhi şehîden beynî vebeynekum vemen ‘indehu ‘ilmu-lkitâb(i)

Buna rağmen kâfirler, "sen (Allah tarafından bize) gönderilmiş (bir resul) değilsin" diyorlar. (Resulüm!) De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah ve yanında kitabın (vahyin) bilgisi bulunanlar yeter."