بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
الٓـرٰ۠ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ اِلَى بِـاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ
Elif-lâm-râ(c) kitâbun enzelnâhu ileyke lituḣrice-nnâse mine-zzulumâti ilâ-nnûri bi-iżni rabbihim ilâ sirâti-l’azîzi-lhamîd(i)
Elif. Lâm. Râ. (Resulüm! Bu Kur'ân) Rabblerinin izniyle insanları (cehalet ve nefsani) karanlıklardan nûra; (yani) Azîz, Hamîd (bütün şerefin, kudretin, hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zat) olan (Allah')ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir Kitâb'tır.
اَللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي وَمَا فِي وَوَيْلٌ لِلْكَافِر۪ينَ مِنْ شَد۪يدٍۙ
(A)llâhi-lleżî lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(k) veveylun lilkâfirîne min ‘ażâbin şedîd(in)
O Allah ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. (Âhirette kendilerini bekleyen) Şiddetli azaptan dolayı kâfirlerin vay hâline!
اَلَّذ۪ينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى وَيَصُدُّونَ عَنْ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي بَع۪يدٍ
Elleżîne yestehibbûne-lhayâte-ddunyâ ‘alâ-l-âḣirati veyesuddûne ‘an sebîli(A)llâhi veyebġûnehâ ‘ivecâ(en)(c) ulâ-ike fî dalâlin ba’îd(in)
Onlar ki dünya hayatını âhirete göre daha çok severler (ve tercih ederler), (insanları) Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğri göstermek isterler. İşte onlar (haktan) uzak (derin) bir dalâlet içindedirler.
وَمَٓا مِنْ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِه۪ لِيُبَيِّنَ لَهُمْۜ فَيُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Vemâ erselnâ min rasûlin illâ bilisâni kavmihi liyubeyyine lehum(s) feyudillu(A)llâhu men yeşâu veyehdî men yeşâ(u)(c) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)
Biz, (âyetlerimizi) onlara iyice açıklasın diye her resulü ancak kendi kavminin diliyle gönderdik. Allah, dilediğini (küfründe inat edeni) dalâlette bırakır, dilediğini (hidâyeti isteyeni) de hidâyete erdirir. O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ اِلَى وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
Velekad erselnâ mûsâ bi-âyâtinâ en aḣric kavmeke mine-zzulumâti ilâ-nnûri veżekkirhum bi-eyyâmi(A)llâh(i)(c) inne fî żâlike leâyâtin likulli sabbârin şekûr(in)
Andolsun ki Biz Mûsâ'yı da, "kavmini karanlıklardan nûra çıkar ve onlara Allah'ın (onları nimet veya musibet vererek imtihan ettiği) günlerini hatırlat" diye âyetlerimiz (ve mucizelerimiz)le gönderdik. Muhakkak ki bunda, sabreden (ve) şükreden herkes için âyetler (ibret ve deliller) vardır.
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ اَنْجٰيكُمْ مِنْ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي بَلَٓاءٌ مِنْ عَظ۪يمٌ۟
Ve-iż kâle mûsâ likavmihi-żkurû ni’meta(A)llâhi ‘aleykum iż encâkum min âli fir’avne yesûmûnekum sû-e-l’ażâbi veyużebbihûne ebnâekum veyestahyûne nisâekum(c) vefî żâlikum belâun min rabbikum ‘azîm(un)
Hani bir zamanlar Mûsâ, kavmine demişti ki: "Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (O) sizi Firavun'un ehlinden (ve adamlarından) kurtarmıştı. (Sizler dünyayı âhirete tercih ettiğiniz, Firavun'a ve ehline boyun büktüğünüz için) Onlar size azabın en kötüsünü reva görüyor; (yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (yani kızlarınızı) ise sağ bırakıyorlardı. Bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı."
وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ
Ve-iż teeżżene rabbukum le-in şekertum leezîdennekum(s) vele-in kefertum inne ‘ażâbî leşedîd(un)
Hatırlayın ki Rabbiniz size, "eğer şükrederseniz muhakkak size (olan nimetimi) arttırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!" diye duyurmuştu.
وَقَالَ مُوسٰٓى اِنْ تَكْفُرُٓوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِي جَم۪يعاًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ حَم۪يدٌ
Vekâle mûsâ in tekfurû entum vemen fî-l-ardi cemî’an fe-inna(A)llâhe leġaniyyun hamîd(un)
Mûsâ (devamında) dedi ki: "Eğer siz ve yeryüzünde olanların hepsi nankörlük etseniz de (iyi bilin ki) şüphesiz Allah Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır)."
اَلَمْ نَبَؤُا الَّذ۪ينَ مِنْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَۜۛ وَالَّذ۪ينَ مِنْ لَا اِلَّا اللّٰهُۜ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّٓوا اَيْدِيَهُمْ ف۪ٓي وَقَالُٓوا اِنَّا كَفَرْنَا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ وَاِنَّا لَف۪ي مِمَّا تَدْعُونَـنَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ
Elem ye/tikum nebeu-lleżîne min kablikum kavmi nûhin ve’âdin veśemûd(e)(*) velleżîne min ba’dihim(*) lâ ya’lemuhum illa(A)llâh(u)(c) câet-hum rusuluhum bilbeyyinâti feraddû eydiyehum fî efvâhihim ve kâlû innâ kefernâ bimâ ursiltum bihi ve-innâ lefî şekkin mimmâ ted’ûnenâ ileyhi murîb(un)
Sizden önceki Nûh, Âd, ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin -ki onları Allah'tan başkası bilmez- haberi size gelmedi mi? Resulleri onlara apaçık deliller (âyetler ve mucizeler)le geldi de onlar (öfkeden parmaklarını ısırmak için) ellerini ağızlarına götürüp, "biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz. Doğrusu biz, sizin bizi (kulluğa) çağırdığınız kuşku verici şeyden derin bir şüphe içindeyiz" dediler.
قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى مُسَمًّىۜ قَالُٓوا اِنْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۜ تُر۪يدُونَ اَنْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا فَاْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ
Kâlet rusuluhum efi(A)llâhi şekkun fâtiri-ssemâvâti vel-ard(i)(s) yed’ûkum liyaġfira lekum min żunûbikum veyu-aḣḣirakum ilâ ecelin musemmâ(en)(c) kâlû in entum illâ beşerun miślunâ turîdûne en tasuddûnâ ‘ammâ kâne ya’budu âbâunâ fe/tûnâ bisultânin mubîn(in)
Resulleri (ise onlara) dedi ki: "Göklerin ve yerin Fâtır'ı (yoktan yaratanı) Allah hakkında şüphe (edilir) mi? (O) Sizin günahlarınızdan (dilediğini) bağışlamak ve sizi(n ecelinizi) belli bir vakte kadar ertelemek için sizi (hakka) davet ediyor." Onlar dediler ki: "Siz de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden alıkoymak istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil (mucize) getirin!"
قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَمُنُّ عَلٰى يَشَٓاءُ مِنْ وَمَا لَـنَٓا اَنْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَعَلَى فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Kâlet lehum rusuluhum in nahnu illâ beşerun miślukum velâkinna(A)llâhe yemunnu ‘alâ men yeşâu min ‘ibâdih(i)(s) vemâ kâne lenâ en ne/tiyekum bisultânin illâ bi-iżni(A)llâh(i)(c) ve’ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmu/minûn(e)
Resulleri onlara dedi ki: "(Evet) Biz de ancak sizin gibi bir beşeriz; fakat Allah, kullarından dilediğine (resullük nimetini) lütfeder. Bir de Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil (mucize) getirmemiz mümkün değildir. O hâlde mü'minler ancak Allah'a (güvenip) tevekkül etsinler."
وَمَا لَـنَٓا اَلَّا عَلَى وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَاۜ وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى اٰذَيْتُمُونَاۜ وَعَلَى فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ۟
Vemâ lenâ ellâ netevekkele ‘ala(A)llâhi vekad hedânâ subulenâ(c) velenasbiranne ‘alâ mâ âżeytumûnâ(c) ve’ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmutevekkilûn(e)
"Hem biz niçin Allah'a tevekkül etmeyelim? Andolsun ki bizi, (hak olan) yollarımıza (O) hidâyet etmiştir. (Şimdi) Bize yaptığınız eziyetlere de mutlaka sabredeceğiz. Tevekkül edenler de yalnız Allah'a (güvenip) tevekkül etsinler."
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِم۪ينَۙ
Vekâle-lleżîne keferû lirusulihim lenuḣricennekum min ardinâ ev lete’ûdunne fî milletinâ(s) feevhâ ileyhim rabbuhum lenuhlikenne-zzâlimîn(e)
Ama kâfir olanlar, resullerine dediler ki: "Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka dinimize döneceksiniz!" Bunun üzerine Rabbleri onlara şöyle vahyetti: "(Biz, o) Zalimleri muhakkak helâk edeceğiz!"
وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْاَرْضَ مِنْ ذٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَام۪ي وَخَافَ وَع۪يدِ
Velenuskinennekumu-l-arda min ba’dihim(c) żâlike limen ḣâfe mekâmî veḣâfe va’îd(i)
"Ve onlardan sonra sizi mutlaka o yere yerleştireceğiz. İşte bu (söz), (kıyamet günü herkesin hesap vermek için geleceği) makamımdan korkan ve (azap) vaadimden sakınan kimseler içindir."
وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍۙ
Vesteftehû veḣâbe kullu cebbârin ‘anîd(in)
(O resuller, müşriklere karşı) Fetih istediler (Allah da onlara, fethi ihsan etti). Ve (böylece) her inatçı zorba (dünyada) harab oldu (yok olup gitti).
مِنْ جَهَنَّمُ وَيُسْقٰى مِنْ صَد۪يدٍۙ
Min verâ-ihi cehennemu veyuskâ min mâ-in sadîd(in)
Ardından da (âhirette o inatçı zorbaya) cehennem vardır. Kendisine (orada) irinli bir su içirilecektir!
يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يُس۪يغُهُ وَيَاْت۪يهِ الْمَوْتُ مِنْ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍۜ وَمِنْ عَذَابٌ غَل۪يظٌ
Yetecerra’uhu velâ yekâdu yusîġuhu veye/tîhi-lmevtu min kulli mekânin vemâ huve bimeyyit(in)(s) vemin verâ-ihi ‘ażâbun ġalîz(un)
Onu yudumlamaya çalışacak; fakat boğazından geçiremeyecektir. Ona her yönden ölüm gelecek; fakat ölmeyecek, (bunun) ardından da (ona) sağlam (kurtuluşu imkânsız) bir azap gelecektir.
مَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي عَاصِفٍۜ لَا مِمَّا كَسَبُوا عَلٰى ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ
Meśelu-lleżîne keferû birabbihim(s) a’mâluhum keramâdin(i)şteddet bihi-rrîhu fî yevmin ‘âsif(in)(s) lâ yakdirûne mimmâ kesebû ‘alâ şey-/(in)(c) żâlike huve-ddalâlu-lba’îd(u)
Rabblerini inkâr edenlerin durumu şöyledir; onların amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer. (Dünyada) Kazandıkları hiçbir şeyi (âhirette) elde edemezler. (Haktan) Uzak olan (asıl) dalâlet işte budur.
اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ وَيَاْتِ بِخَلْقٍ جَد۪يدٍۙ
Elem tera enna(A)llâhe ḣaleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i)(c) in yeşe/ yużhibkum veye/ti biḣalkin cedîd(in)
Allah'ın, gökleri ve yeri (yerli yerince) hak (ve hikmet) ile yarattığını görmedin mi? Eğer (O) dilerse sizi giderir de (sizin yerinize) yeni bir halk getirir.
وَمَا ذٰلِكَ عَلَى بِعَز۪يزٍ
Vemâ żâlike ‘ala(A)llâhi bi’azîz(in)
Bu, Allah'a göre zor bir şey değildir.
وَبَرَزُوا لِلّٰهِ جَم۪يعاً فَقَالَ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْـبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً فَهَلْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ اللّٰهِ مِنْ قَالُوا لَوْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَهَدَيْنَاكُمْۜ سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَجَزِعْنَٓا اَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ
Veberazû li(A)llâhi cemî’an fekâle-ddu’afâu lilleżîne-stekberû innâ kunnâ lekum tebe’an fehel entum muġnûne ‘annâ min ‘ażâbi(A)llâhi min şey-/(in)(c) kâlû lev hedâna(A)llâhu lehedeynâkum(s) sevâun ‘aleynâ ecezi’nâ em sabernâ mâ lenâ min mahîs(in)
Ve (kıyamet günü onlar) hep birlikte Allah'ın huzuruna çıkarlar da zayıf olanlar, o büyüklük taslayanlara, "gerçekten biz (dünyada iken) size tabi olmuştuk. Şimdi siz Allah'ın azabından herhangi bir şeyi bizden savabilir misiniz?" derler. (Onlar da) Derler ki: "Eğer Allah bizi hidâyete erdirseydi, elbette (biz de) sizi hidâyete sevk ederdik, (şimdi) sızlansak da sabretsek de bizim için birdir, (bugün) bizim için (Allah'ın gazabından) kaçıp sığınacak bir yer yoktur."
وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْاَمْرُ اِنَّ اللّٰهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَاَخْلَفْتُكُمْۜ وَمَا لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ اِلَّٓا اَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ ل۪يۚ فَلَا وَلُومُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ مَٓا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَٓا بِمُصْرِخِيَّۜ اِنّ۪ي كَفَرْتُ بِمَٓا اَشْرَكْتُمُونِ مِنْ اِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Vekâle-şşeytânu lemmâ kudiye-l-emru inna(A)llâhe va’adekum va’de-lhakki veve’adtukum feaḣleftukum(s) vemâ kâne liye ‘aleykum min sultânin illâ en de’avtukum festecebtum lî(s) felâ telûmûnî velûmû enfusekum(s) mâ enâ bimusriḣikum vemâ entum bimusriḣiy(ye)(s) innî kefertu bimâ eşraktumûni min kabl(u)(k) inne-zzâlimîne lehum ‘ażâbun elîm(un)
Nihayet (onların hesapları görülüp) iş(leri) bitirilince şeytan (onlara) der ki: "Muhakkak, Allah size hak olan (âyetleri ve resulleriyle, hakikat)i vaad etti, ben de size (hoşunuza giden şeyleri) vaad ettim; ama sözümden caydım. Bununla beraber zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi (apaçık ortada olan hakikati inkâra) davet ettim, siz de hemen benim davetime icabet ettiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın! (Bugün artık) Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz ben daha önce sizin beni (Allah'a) ortak koşmanızı da kabul etmemiştim. Şüphesiz (bugün hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalimlere elem verici (iç yakan) bir azap vardır."
وَاُدْخِلَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۜ تَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌ
Veudḣile-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ bi-iżni rabbihim(s) tahiyyetuhum fîhâ selâm(un)
(O gün) İman edip sâlih ameller işleyenler ise Rabblerinin izniyle içinde ebedi kalacakları ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konulurlar. Orada (birbirlerine) temennileri (sadece) "selam"dır.
اَلَمْ كَيْفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي
Elem tera keyfe daraba(A)llâhu meśelen kelimeten tayyibeten keşeceratin tayyibetin asluhâ śâbitun vefer’uhâ fî-ssemâ/-(i)
Görmedin mi, Allah temiz (hoş ve güzel) bir sözü nasıl misal getirdi: (Güzel söz) Kökü (yerde) sabit, dal(lar)ı ise gökte olan tertemiz bir ağaç gibidir.
تُؤْت۪ٓي اُكُلَهَا كُلَّ ح۪ينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَاۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
Tu/tî ukulehâ kulle hînin bi-iżni rabbihâ(k) veyadribu(A)llâhu-l-emśâle linnâsi le’allehum yeteżekkerûn(e)
(O ağaç ki) Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Belki tezekkür ederler (düşünüp öğüt alırlar) diye Allah insanlara böyle misaller getirir.
وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَب۪يثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَب۪يثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ الْاَرْضِ مَا لَهَا مِنْ
Vemeśelu kelimetin ḣabîśetin keşeceratin ḣabîśetin(i)ctuśśet min fevki-l-ardi mâ lehâ min karâr(in)
Kötü (ve çirkin) bir sözün misali ise; (gövdesi ekili olduğu) yerin üstünden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan kötü (durumdaki) bir ağaca benzer.
يُثَبِّتُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الدُّنْيَا وَفِي وَيُضِلُّ اللّٰهُ الظَّالِم۪ينَ وَيَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ۟
Yuśebbitu(A)llâhu-lleżîne âmenû bilkavli-śśâbiti fî-lhayâti-ddunyâ vefî-l-âḣira(ti)(s) veyudillu(A)llâhu-zzâlimîn(e)(c) veyef’alu(A)llâhu mâ yeşâ/
Allah, sağlam bir söz (olan kelime-i tevhid, "la ilâhe illallah" sözüy)le iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sapasağlam (dimdik ayakta) tutar. (Hem kendine hem de başkalarına zulmeden) Zalimleri ise Allah dalâlette bırakır. Allah dilediğini yapar.
اَلَمْ اِلَى بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِۙ
Elem tera ilâ-lleżîne beddelû ni’meta(A)llâhi kufran veehallû kavmehum dâra-lbevâr(i)
Allah'ın (iman) nimetini küfürle değiştirenleri ve sonunda kavimlerini helâk yurduna konduranları görmedin mi?
جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۜ وَبِئْسَ الْقَرَارُ
Cehenneme yaslevnehâ(s) vebi/se-lkarâr(u)
Onlar cehenneme yaslanacaklardır. Orası ne kötü varılacak yerdir!
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً لِيُضِلُّوا عَنْ قُلْ تَمَتَّعُوا فَاِنَّ مَص۪يرَكُمْ اِلَى
Vece’alû li(A)llâhi endâden liyudillû ‘an sebîlih(i)(k) kul temette’û fe-inne masîrakum ilâ-nnâr(i)
Çünkü onlar, (insanları) Allah'ın yolundan saptırmak için O'na (mülkünde ortak olan) eşler koştular. De ki: (Dünyada belli bir süre daha) Yaşayın! Şüphesiz ki sonra dönüşünüz ateşedir.
قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً مِنْ يَوْمٌ لَا ف۪يهِ وَلَا
Kul li’ibâdiye-lleżîne âmenû yukîmû-ssalâte veyunfikû mimmâ razeknâhum sirran ve’alâniyeten min kabli en ye/tiye yevmun lâ bey’un fîhi velâ ḣilâl(un)
(Resulüm!) İman eden kullarıma söyle; namazlarını ikâme etsinler (Allah'ın dinini desteklemeyi ve bu yolda çalışmayı ihmal etmeyerek her anda O'nun huzurunda durmaya çalışsınlar), kendisinde ne alışveriş ne de dostluk bulunan bir gün (olan kıyamet günü) gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) gizli açık infak etsinler!
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ رِزْقاً لَكُمْۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي بِاَمْرِه۪ۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَۚ
(A)llâhu-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda veenzele mine-ssemâ-i mâen feaḣrace bihi mine-śśemerâti rizkan lekum(s) veseḣḣara lekumu-lfulke litecriye fî-lbahri bi-emrih(i)(s) veseḣḣara lekumu-l-enhâr(a)
(O öyle lütufkâr) Allah'tır ki gökleri ve yeri yarattı, gökten bir su indirip onunla rızık olarak size türlü meyveler çıkardı, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize amade kıldı, nehirleri de sizin (yararlanmanız) için hizmetinize verdi.
وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۚ
Veseḣḣara lekumu-şşemse velkamera dâ-ibeyn(i)(s) veseḣḣara lekumu-lleyle ve-nnehâr(a)
(Vazifelerini) Sürekli olarak yerine getiren Güneş'i ve Ay'ı size musahhar kıldı, geceyi ve gündüzü de istifadenize verdi.
وَاٰتٰيكُمْ مِنْ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟
Veâtâkum min kulli mâ seeltumûh(u)(c) ve-in te’uddû ni’meta(A)llâhi lâ tuhsûhâ(k) inne-l-insâne lezalûmun keffâr(un)
O size, kendisinden istediğiniz her şeyden verdi. Allah'ın (üzerinizdeki) nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. (Buna rağmen) Doğrusu insan (hem kendi nefsine hem de diğer insanlara karşı) çok zalim, (Rabbine karşı ise) çok nankördür!
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِناً وَاجْنُبْن۪ي وَبَنِيَّ اَنْ الْاَصْنَامَۜ
Ve-iż kâle ibrâhîmu rabbi-c’al hâżâ-lbelede âminen vecnubnî vebeniyye en na’bude-l-asnâm(e)
Hani bir zamanlar İbrâhîm şöyle demişti: "Rabbim! Bu beldeyi (Mekke'yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!"
رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ فَمَنْ تَبِعَن۪ي فَاِنَّهُ مِنّ۪يۚ وَمَنْ عَصَان۪ي فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Rabbi innehunne adlelne keśîran mine-nnâs(i)(s) femen tebi’anî fe-innehu minnî(s) vemen ‘asânî fe-inneke ġafûrun rahîm(un)
"Rabbim! Çünkü onlar, insanlardan birçoğunu dalâlete düşürdüler. Şimdi kim bana tabi olursa şüphesiz ki o bendendir. Kim de bana asi olursa muhakkak ki Sen Ğafûr'sun, Rahîm'sin (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edensin)."
رَبَّـنَٓا اِنّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ بِوَادٍ غَيْرِ ذ۪ي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ رَبَّـنَا لِيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ تَهْو۪ٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ
Rabbenâ innî eskentu min żurriyyetî bivâdin ġayri żî zer’in ‘inde beytike-lmuharrami rabbenâ liyukîmû-ssalâte fec’al ef-ideten mine-nnâsi tehvî ileyhim verzukhum mine-śśemerâti le’allehum yeşkurûn(e)
"Rabbimiz! Ben neslimden bir kısmını (oğlum İsmâîl ile annesi Hacer'i) Senin Beyt-i Harem'in (olan Kâbe'n)in yanında, ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazlarını ikâme etsinler (Senin dinini desteklesinler ve Sana hakkıyla kulluk etsinler) diye (emrin üzere böyle yaptım). Artık sen de insanlardan (dilediğinin) gönüllerini onlara meylettir ve onları türlü mahsullerle rızıklandır! Umulur ki (bu nimetlere) şükrederler."
رَبَّـنَٓا اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْف۪ي وَمَا نُعْلِنُۜ وَمَا عَلَى مِنْ فِي وَلَا فِي
Rabbenâ inneke ta’lemu mâ nuḣfî vemâ nu’lin(u)(k) vemâ yaḣfâ ‘ala(A)llâhi min şey-in fî-l-ardi velâ fî-ssemâ/-(i)
"Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen bizim gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin; çünkü ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz."
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي وَهَبَ ل۪ي عَلَى اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَسَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ
Elhamdu li(A)llâhi-lleżî vehebe lî ‘alâ-lkiberi ismâ’île ve-ishâk(a)(c) inne rabbî lesemî’u-ddu’â/-(i)
"İhtiyar hâlimde bana İsmâîl'i ve İshâk'ı lütfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz ki Rabbim, Semî' (ismiyle) duayı işit(ip icabet ed)endir."
رَبِّ اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ رَبَّـنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ
Rabbi-c’alnî mukîme-ssalâti vemin żurriyyetî(c) rabbenâ vetekabbel du’â/-(i)
"Rabbim! Beni ve neslimden gelenleri namazlarını ikâme edenlerden (Senin dinini destekleyenlerden ve sana hakkıyla kulluk ederek her anda huzurunda durmaya çalışanlardan) eyle! Rabbimiz! Duamı kabul buyur!"
رَبَّـنَا اغْفِرْ وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟
Rabbenâ-ġfir lî velivâlideyye velilmu/minîne yevme yekûmu-lhisâb(u)
"Rabbimiz! Hesap (için insanlar)ın ayağa kalkacağı gün beni, ana babamı ve mü'minleri mağfiret eyle!"
وَلَا اللّٰهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَۜ اِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ ف۪يهِ الْاَبْصَارُۙ
Velâ tahsebenna(A)llâhe ġâfilen ‘ammâ ya’melu-zzâlimûn(e)(c) innemâ yu-aḣḣiruhum liyevmin teşḣasu fîhi-l-ebsâr(u)
(Resulüm!) Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından gâfil sanma! Ancak (Allah) onları (cezalandırmayı, korkudan) gözlerin (dehşetten) donup kalacağı bir güne erteliyor.
مُهْطِع۪ينَ مُقْنِع۪ي رُؤُ۫سِهِمْ لَا اِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْۚ وَاَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌۜ
Muhti’îne mukni’î ruûsihim lâ yerteddu ileyhim tarfuhum(s) veef-idetuhum hevâ/(un)
(O gün onlar) Kendilerine bile dönüp bakamaz durumda başlarını kaldırarak (onları hesap için çağıran davetçiye) koşarlar. Kalpleri ise bomboştur (o anın dehşetinden dolayı hiçbir şey anlamazlar).
وَاَنْذِرِ النَّاسَ يَوْمَ يَاْت۪يهِمُ الْعَذَابُ فَيَقُولُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رَبَّـنَٓا اَخِّرْنَٓا اِلٰٓى قَر۪يبٍۙ نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِـعِ الرُّسُلَۜ اَوَلَمْ اَقْسَمْتُمْ مِنْ مَا لَكُمْ مِنْ
Veenżiri-nnâse yevme ye/tîhimu-l’ażâbu feyekûlu-lleżîne zalemû rabbenâ aḣḣirnâ ilâ ecelin karîbin nucib da’veteke venettebi’i-rrusul(e)(k) eve lem tekûnû aksemtum min kablu mâ lekum min zevâl(in)
(Resulüm!) Kendilerine azabın geleceği, bu yüzden zalimlerin, "Rabbimiz! Bizi (dünyaya gönderip) yakın bir vakte kadar (kısa bir zaman için bile olsa, ecelimizi) ertele de Senin davetine uyalım ve resuller(in)e tabi olalım" diyecekleri gün hakkında insanları uyar. (O gün onlara denilir ki) "Siz daha önce sonunuzun gelmeyeceğine (sürekli yaşayacağınıza dair) yemin etmemiş miydiniz?"
وَسَكَنْتُمْ ف۪ي الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَتَبَيَّنَ لَكُمْ كَيْفَ فَعَلْنَا بِهِمْ وَضَرَبْنَا لَكُمُ الْاَمْثَالَ
Vesekentum fî mesâkini-lleżîne zalemû enfusehum vetebeyyene lekum keyfe fe’alnâ bihim vedarabnâ lekumu-l-emśâl(e)
"Üstelik siz, (sizden önce) kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl muamele ettiğimiz ise size apaçık belli oldu ve Biz size (âyetlerimiz ve resullerimiz aracılığıyla nice) misaller de getirdik."
وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِنْدَ اللّٰهِ مَكْرُهُمْۜ وَاِنْ كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ
Vekad mekerû mekrahum ve’inda(A)llâhi mekruhum ve-in kâne mekruhum litezûle minhu-lcibâl(u)
(Hâl böyleyken) Onlar yine de çeşitli hilelerle (resullerimize) tuzaklar kurdular. Eğer tuzakları dağları yerinden oynatacak (cinsten) olsa bile onların tuzakları Allah'ın katındadır (Allah, onu bilir ve resullerini korur).
فَلَا اللّٰهَ مُخْلِفَ وَعْدِه۪ رُسُلَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ ذُو
Felâ tahsebenna(A)llâhe muḣlife va’dihi rusuleh(u)(k) inna(A)llâhe ‘azîzun żû-ntikâm(in)
(Resulüm!) O hâlde sakın Allah'ın, resullerine verdiği sözden cayacağını sanma. Şüphesiz ki Allah Azîz'dir, Muntakim'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve kimsenin yaptığını yanına kâr bırakmayan intikam sahibidir).
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتُ وَبَرَزُوا لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Yevme tubeddelu-l-ardu ġayra-l-ardi ve-ssemâvât(u)(s) veberazû li(A)llâhi-lvâhidi-lkahhâr(i)
O gün yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) dönüştürülür ve (herkes) Vâhid, Kahhâr (sıfatlarında ve isimlerinde tek olan ve dünyadayken O'nun sıfatlarına, isimlerine sahip çıkanları kahredecek) olan Allah'ın huzuruna çıkarlar.
وَتَرَى الْمُجْرِم۪ينَ يَوْمَئِذٍ مُقَرَّن۪ينَ فِي
Veterâ-lmucrimîne yevme-iżin mukarranîne fî-l-asfâd(i)
O gün (nefsinin hevâsına uyan) mücrimleri zincirlerle birbirlerine bağlı olarak görürsün.
سَرَاب۪يلُهُمْ مِنْ وَتَغْشٰى وُجُوهَهُمُ النَّارُۙ
Serâbîluhum min katirânin vetaġşâ vucûhehumu-nnâr(u)
Onların elbiseleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplamaktadır.
لِيَجْزِيَ اللّٰهُ كُلَّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
Liyecziya(A)llâhu kulle nefsin mâ kesebet(c) inna(A)llâhe serî’u-lhisâb(i)
Allah (o gün), herkese kazandığının karşılığını vermek için (böyle yapar). Muhakkak ki Allah, hesabı süratlice görendir.
هٰذَا بَلَاغٌ لِلنَّاسِ وَلِيُنْذَرُوا بِه۪ وَلِيَعْلَمُٓوا اَنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَلِيَذَّكَّرَ اُو۬لُوا
Hâżâ belâġun linnâsi veliyunżerû bihi veliya’lemû ennemâ huve ilâhun vâhidun veliyeżżekkera ulû-l-elbâb(i)
Bu (Kur'ân), kendisiyle uyarılsınlar, (Allah'ın) ancak Vâhid (isimlerinde ve sıfatlarında eşi benzeri olmayan) İlâh olduğunu bilsinler, gönül (ve aklı selim) sahipleri de (iyice düşünüp) öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş, apaçık) bir tebliğdir.