← Sûreler
Hicr Sûresi
99 âyet · Mekki
سُورَةُ الْحِجْرِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ

Elif-lâm-râ(c) tilke âyâtu-lkitâbi vekur-ânin mubîn(in)

Elif. Lâm. Râ. Bunlar kitabın (Levh-i Mahfuz'un) ve (okunmakta olan) apaçık Kur'ân'ın âyetleridir.

2

رُبَمَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِم۪ينَ

Rubemâ yeveddu-lleżîne keferû lev kânû muslimîn(e)

İnkâr edenler zaman zaman, keşke biz de Müslüman olsaydık, diye arzu ederler.

3

ذَرْهُمْ يَاْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

Żerhum ye/kulû veyetemette’û veyulhihimu-l-emel(u)(s) fesevfe ya’lemûn(e)

(Resulüm! Sen) Onları bırak; yesinler, (içsinler, dünyadan) yararlansınlar ve (boş) arzuları onları oyalayadursun. Onlar yakında (hakikati) bilecekler!

4

وَمَٓا مِنْ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ

Vemâ ehleknâ min karyetin illâ velehâ kitâbun ma’lûm(un)

Biz, (Bizce) bilinen bir kitap(taki hak ettikleri azap) olmadan hiçbir memleketi helâk etmedik.

5

مَا مِنْ اَجَلَهَا وَمَا

Mâ tesbiku min ummetin ecelehâ vemâ yeste/ḣirûn(e)

Hiçbir ümmet, ne ecelinin önüne geçebilir ne de onu erteleyebilir.

6

وَقَالُوا يَٓا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ

Ve kâlû yâ eyyuhâ-lleżî nuzzile ‘aleyhi-żżikru inneke lemecnûn(un)

(Kâfirler) Dediler ki: "Ey kendisine Zikir (olan Kur'ân) indirilen kimse (Muhammed)! Sen mutlaka bir mecnunsun!"

7

لَوْ تَاْت۪ينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ

Lev mâ te/tînâ bilmelâ-iketi in kunte mine-ssâdikîn(e)

"Eğer sen doğru söyleyenlerden isen neden bize melekleri getirmiyorsun!"

8

مَا الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا اِذاً مُنْظَر۪ينَ

Mâ nunezzilu-lmelâ-ikete illâ bilhakki vemâ kânû iżen munzarîn(e)

Biz melekleri ancak (kâfirlerin) hak (ettikleri azap) ile indiririz. O zaman da onlara mühlet verilmez.

9

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

İnnâ nahnu nezzelnâ-żżikra ve-innâ lehu lehâfizûn(e)

Muhakkak ki (insanlar için bir öğüt ve hatırlatma olan bu) Zikri Biz indirdik ve muhakkak ki onu yine Biz koruyacağız.

10

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ ف۪ي الْاَوَّل۪ينَ

Velekad erselnâ min kablike fî şiye’i-l-evvelîn(e)

(Resulüm!) Andolsun ki senden önceki topluluklara da (resuller) göndermiştik.

11

وَمَا مِنْ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

Vemâ ye/tîhim min rasûlin illâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

Onlara bir resul gelmeyedursun, mutlaka onunla alay ederlerdi.

12

كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ ف۪ي الْمُجْرِم۪ينَۙ

Keżâlike neslukuhu fî kulûbi-lmucrimîn(e)

İşte böylece Biz, o (inkârcılığ)ı (nefsinin hevâsına uyan) mücrimlerin kalplerine sokarız.

13

لَا بِه۪ وَقَدْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ

Lâ yu/minûne bih(i)(s) vekad ḣalet sunnetu-l-evvelîn(e)

Evvelkilerin (helâkına dair Allah'ın) kanunu geçtiği hâlde onlar hâlâ o (resulümüze ve ona indirdiğimiz Kur'ân)a iman etmiyorlar.

14

وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَاباً مِنَ فَظَلُّوا ف۪يهِ يَعْرُجُونَۙ

Velev fetahnâ ‘aleyhim bâben mine-ssemâ-i fezallû fîhi ya’rucûn(e)

Şayet onlara gökten bir kapı açsak ve onlar oraya çıkacak olsalardı,

15

لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ۟

Lekâlû innemâ sukkirat ebsârunâ bel nahnu kavmun meshûrûn(e)

(Yine de) "Mutlaka bizim gözlerimiz hayal görüyor, daha doğrusu biz büyülenmiş bir topluluğuz" derlerdi.

16

وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي بُرُوجاً وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِر۪ينَۙ

Velekad ce’alnâ fî-ssemâ-i burûcen vezeyyennâhâ linnâzirîn(e)

Andolsun ki Biz gökte burçlar yarattık ve bakanlar için onu süsledik.

17

وَحَفِظْنَاهَا مِنْ شَيْطَانٍ رَج۪يمٍۙ

Vehafiznâhâ min kulli şeytânin racîm(in)

Onu taşlanmış (ve kovulmuş) her şeytandan koruduk.

18

اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُب۪ينٌ

İllâ meni-steraka-ssem’a feetbe’ahu şihâbun mubîn(un)

Ancak kulak hırsızlığı eden (gayb haberlerini dinlemeye çalışan şeytanlar) olursa onu da yakıcı bir ışık takip eder.

19

وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ مَوْزُونٍ

Vel-arda medednâhâ veelkaynâ fîhâ ravâsiye veenbetnâ fîhâ min kulli şey-in mevzûn(in)

Yeryüzünü ise yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Yine orada ölçülü (bir biçimde) her şeyden bitirdik.

20

وَجَعَلْنَا لَكُمْ ف۪يهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِق۪ينَ

Vece’alnâ lekum fîhâ me’âyişe vemen lestum lehu birâzikîn(e)

Orada hem sizin için hem de sizin rızık vericileri olmadığınız kimseler (ve canlılar) için geçimlikler meydana getirdik.

21

وَاِنْ مِنْ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُۘ وَمَا اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

Ve-in min şey-in illâ ‘indenâ ḣazâ-inuhu vemâ nunezziluhu illâ bikaderin ma’lûm(in)

Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri Bizim yanımızda olmasın ve Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz.

22

وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِـحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُۚ وَمَٓا لَهُ بِخَازِن۪ينَ

Veerselnâ-rriyâha levâkiha feenzelnâ mine-ssemâ-i mâen feeskaynâkumûhu vemâ entum lehu biḣâzinîn(e)

Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla sizi suladık. Yoksa o hazinelerin sahibi de siz değilsiniz.

23

وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْـي۪ وَنُم۪يتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ

Ve-innâ lenahnu nuhyî venumîtu venahnu-lvâriśûn(e)

Muhakkak ki hayat veren de öldüren de Biziz ve (her şeye gerçek) Vâris olan da (ancak) Biziz.

24

وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِم۪ينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَاْخِر۪ينَ

Velekad ‘alimnâ-lmustakdimîne minkum velekad ‘alimnâ-lmuste/ḣirîn(e)

Andolsun ki Biz, sizden (iman ve ameliyle) öne geçenleri de biliriz ve yine andolsun ki Biz, sizden geri kalanları da (çok iyi) biliriz.

25

وَاِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْۜ اِنَّهُ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ۟

Ve-inne rabbeke huve yahşuruhum(c) innehu hakîmun ‘alîm(un)

Şüphesiz Rabbin onları(n hepsini kıyamet günü bir araya) toplayacaktır; çünkü O, Hakîm'dir, Alîm'dir (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyi ve herkesi bilendir).

26

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ مِنْ مَسْنُونٍۚ

Velekad ḣaleknâ-l-insâne min salsâlin min hame-in mesnûn(in)

Andolsun ki Biz insanı, (pişmiş ve ses çıkaran) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara bir balçıktan yarattık.

27

وَالْجَٓانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ مِنْ السَّمُومِ

Velcânne ḣaleknâhu min kablu min nâri-ssemûm(i)

Cinleri de daha önce (zerrelere) nüfuz eden ateşten yaratmıştık.

28

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ مِنْ مَسْنُونٍ

Ve-iż kâle rabbuke lilmelâ-iketi innî ḣâlikun beşeran min salsâlin min hame-in mesnûn(in)

Hani Rabbin meleklere buyurmuştu ki: "Ben (pişmiş ve ses çıkaran) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara bir balçıktan bir beşer yaratacağım."

29

فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ

Fe-iżâ sevveytuhu venefaḣtu fîhi min rûhî feka’û lehu sâcidîn(e)

"Onu düzenleyip (ona bir şekil verdikten sonra) ona rûhumdan nefhettiğim (üflediğim) zaman hemen onun için secdeye kapanın!"

30

فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ

Fesecede-lmelâ-iketu kulluhum ecme’ûn(e)

Bunun üzerine bütün melekler topluca secde ettiler.

31

اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰٓى اَنْ مَعَ السَّاجِد۪ينَ

İllâ iblîse ebâ en yekûne me’a-ssâcidîn(e)

Fakat (cinlerden olan) iblis hariç! O, secde edenlerle beraber olmadı (Allah'ın emrine uyup Âdem'e secde etmedi).

32

قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا اَلَّا مَعَ السَّاجِد۪ينَ

Kâle yâ iblîsu mâ leke ellâ tekûne me’a-ssâcidîn(e)

(Allah) "Ey iblis! Sana ne oluyor da secde edenlerle beraber olmuyorsun?" buyurdu.

33

قَالَ لَمْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ مِنْ مَسْنُونٍ

Kâle lem ekun li-escude libeşerin ḣalaktehu min salsâlin min hame-in mesnûn(in)

(iblis) "Ben (pişmiş ve ses çıkaran) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara bir balçıktan yarattığın bir beşere secde edecek değilim" dedi.

34

قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ

Kâle faḣruc minhâ fe-inneke racîm(un)

(34-35) (Allah) "Öyleyse çık oradan; çünkü sen kovuldun ve şüphesiz (herkesin hesaba çekileceği) din gününe kadar lanet senin üzerinedir" buyurdu.

35

وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى الدّ۪ينِ

Ve-inne ‘aleyke-lla’nete ilâ yevmi-ddîn(i)

(34-35) (Allah) "Öyleyse çık oradan; çünkü sen kovuldun ve şüphesiz (herkesin hesaba çekileceği) din gününe kadar lanet senin üzerinedir" buyurdu.

36

قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يُبْعَثُونَ

Kâle rabbi feenzirnî ilâ yevmi yub’aśûn(e)

(iblis) "Rabbim! O hâlde (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver!" dedi.

37

قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ

Kâle fe-inneke mine-lmunzarîn(e)

(37-38) (Allah) "Haydi, sen vakti (yalnızca bizim tarafımızdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin" buyurdu.

38

اِلٰى الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ

İlâ yevmi-lvakti-lma’lûm(i)

(37-38) (Allah) "Haydi, sen vakti (yalnızca bizim tarafımızdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin" buyurdu.

39

قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

Kâle rabbi bimâ aġveytenî leuzeyyinenne lehum fî-l-ardi veleuġviyennehum ecma’în(e)

(iblis) Dedi ki: "Rabbim! (İnsan secdeye layık olmadığı hâlde Âdem'e secde etmemi emretmekle beni azgınlığa mahkûm ettin) Öyle ise beni azgınlığa mahkûm etmene karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve mutlaka onların hepsini (şaşırtıp yoldan çıkararak) azdıracağım!"

40

اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ

İllâ ‘ibâdeke minhumu-lmuḣlasîn(e)

"Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna."

41

قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ

Kâle hâżâ sirâtun ‘aleyye mustekîm(un)

(Allah) Buyurdu ki: "İşte, sırât-ı mustakîm (Bana varan dosdoğru yol) budur."

42

اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ

İnne ‘ibâdî leyse leke ‘aleyhim sultânun illâ meni-ttebe’ake mine-lġâvîn(e)

"Muhakkak ki Benim kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna."

43

وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

Ve-inne cehenneme lemev’iduhum ecma’în(e)

Ve hiç şüphe yok ki cehennem onların hepsine vaad olunan yerdir.

44

لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟

Lehâ seb’atu ebvâbin likulli bâbin minhum cuz-un maksûm(un)

Onun (farklı azaplar içeren) yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için (o kapının ehli olacak) bir grup ayrılmıştır.

45

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي وَعُيُونٍۜ

İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve’uyûn(in)

Muhakkak ki (o gün) takvâ sahipleri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) cennetlerde ve pınar başlarındadır.

46

اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ

Udḣulûhâ biselâmin âminîn(e)

(Onlara) "Oraya selam (ve selamet)le güven içinde girin!" (denilir).

47

وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي مِنْ اِخْوَاناً عَلٰى مُتَقَابِل۪ينَ

Veneza’nâ mâ fî sudûrihim min ġillin iḣvânen ‘alâ sururin mutekâbilîn(e)

Biz onların göğüslerindeki kini (ve bütün kötü hisleri) söküp attık, onlar artık (orada) kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.

48

لَا ف۪يهَا نَصَبٌ وَمَا مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ

Lâ yemessuhum fîhâ nasabun vemâ hum minhâ bimuḣracîn(e)

Onlara orada hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.

49

نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ

Nebbi/ ‘ibâdî ennî enâ-lġafûru-rrahîm(u)

(Resulüm!) Kullarıma haber ver ki muhakkak Ben, (evet) Ben Ğafûr'um, Rahîm'im (her türlü günahı mağfiret edenim, isimlerimde de fiillerimde de her zaman rahmetle tecelli edenim).

50

وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ

Veenne ‘ażâbî huve-l’ażâbu-l-elîm(u)

Bununla beraber muhakkak ki Benim azabım da (çok) elem verici (iç yakan) bir azaptır.

51

وَنَبِّئْهُمْ عَنْ اِبْرٰه۪يمَۢ

Venebbi/hum ‘an dayfi ibrâhîm(e)

(Resulüm!) Onlara İbrâhîm'in (meleklerden olan) misafirlerinden de haber ver!

52

اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَاماًۜ قَالَ اِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ

İż deḣalû ‘aleyhi fekâlû selâmen kâle innâ minkum vecilûn(e)

Hani onun yanına girdikleri zaman, "selam (senin üzerine olsun)" demişlerdi. (O da onlara hemen kızartılmış bir buzağı getirip ikram etti; ama onların yemediklerini görünce) "Gerçekten biz sizden çekiniyoruz" dedi.

53

قَالُوا لَا اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ

Kâlû lâ tevcel innâ nubeşşiruke biġulâmin ‘alîm(in)

(Melekler ise kendilerini tanıtarak) Dediler ki: "Korkma! Biz seni bilgin bir oğulla müjdeliyoruz."

54

قَالَ اَبَشَّرْتُمُون۪ي عَلٰٓى اَنْ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ

Kâle ebeşşertumûnî ‘alâ en messeniye-lkiberu febime tubeşşirûn(i)

(İbrâhîm) "Bana ihtiyarlık çökmesine rağmen beni müjdeliyor musunuz, beni neye dayanarak müjdeliyorsunuz" dedi.

55

قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا مِنَ

Kâlû beşşernâke bilhakki felâ tekun mine-lkânitîn(e)

(Melekler) "Seni hak ile müjdeliyoruz, sakın (Allah'ın rahmetinden) ümidini kesenlerden olma!" dediler.

56

قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَبِّه۪ٓ اِلَّا الضَّٓالُّونَ

Kâle vemen yaknetu min rahmeti rabbihi illâ-ddâllûn(e)

(İbrâhîm) Dedi ki: "Rabbinin rahmetinden dalâlette olanlardan başka kim ümit keser?"

57

قَالَ فَمَا اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ

Kâle femâ ḣatbukum eyyuhâ-lmurselûn(e)

(Ve ekledi) "Ey resuller (Allah'ın elçileri)! (Başka) Ne göreviniz var" dedi.

58

قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْـنَٓا اِلٰى مُجْرِم۪ينَۙ

Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmin mucrimîn(e)

(Onlar) Şöyle dediler: "Doğrusu biz, suçlu bir kavme (Lût kavmine, onları helâk etmek üzere ) gönderildik."

59

اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍۜ اِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

İllâ âle lûtin innâ lemuneccûhum ecme’în(e)

"Ancak Lût ailesi hariç. Onların hepsini kurtaracağız."

60

اِلَّا امْرَاَتَهُ قَدَّرْنَٓاۙ اِنَّهَا لَمِنَ

İllâ-mraetehu kaddernâ(ﻻ) innehâ lemine-lġâbirîn(e)

"Yalnız (Lût'un) karısı müstesna, Biz onun geride (azaba uğrayacaklarla beraber) kalanlardan olmasını takdir ettik."

61

فَلَمَّا جَٓاءَ اٰلَ لُوطٍ الْمُرْسَلُونَۙ

Felemmâ câe âle lûtin(i)-lmurselûn(e)

Derken elçiler Lût ailesine gelince,

62

قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ

Kâle innekum kavmun munkerûn(e)

(Lût onlara) "Hakikaten siz (buralarda pek) tanınmayan kimselersiniz" dedi.

63

قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا ف۪يهِ يَمْتَرُونَ

Kâlû bel ci/nâke bimâ kânû fîhi yemterûn(e)

(Onlar) Dediler ki: "Doğru, biz sana (kavminin) şüphe etmekte oldukları şeyi (azabı) getirdik."

64

وَاَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ

Veeteynâke bilhakki ve-innâ lesâdikûn(e)

"Ve sana (o azabı) hak ile getirdik. Muhakkak ki biz doğru söyleyenleriz."

65

فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ وَاتَّبِـعْ اَدْبَارَهُمْ وَلَا مِنْكُمْ اَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ

Feesri bi-ehlike bikit’in mine-lleyli vettebi’ edbârahum velâ yeltefit minkum ehadun vemdû hayśu tu/merûn(e)

"Sen gecenin bir kısmında aileni yola çıkar, sen de onların arkalarından yürü! Sizden hiç kimse ardına dönüp bakmasın ve emrolunduğunuz yere (doğru) gidin!"

66

وَقَضَيْنَٓا اِلَيْهِ ذٰلِكَ الْاَمْرَ اَنَّ دَابِرَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِح۪ينَ

Vekadaynâ ileyhi żâlike-l-emra enne dâbira hâulâ-i maktû’un musbihîn(e)

Böylece Biz ona (Lût'a) şu hükmümüzü kesin olarak bildirdik: "Sabaha çıkarlarken onların ardı (soyları) kesilmiş (helâk olmuş) olacak."

67

وَجَٓاءَ اَهْلُ الْمَد۪ينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ

Vecâe ehlu-lmedîneti yestebşirûn(e)

Derken şehir halkı, (büyük bir) sevinçle (Lût'un evine) geldi.

68

قَالَ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ضَيْف۪ي فَلَا

Kâle inne hâulâ-i dayfî felâ tefdahûn(i)

(Lût onlara) Dedi ki: "Bunlar benim misafirlerimdir. Sakın beni utandırmayın!"

69

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا

Vettekû(A)llâhe velâ tuḣzûn(i)

"Allah'a karşı takvâ sahibi olun ve beni rezil etmeyin!"

70

قَالُٓوا اَوَلَمْ عَنِ

Kâlû eve lem nenheke ‘ani-l’âlemîn(e)

(Onlar ise) "Biz seni âlemlerden (her biri bir âlem olan insanların işlerine karışmaktan) men etmemiş miydik" dediler.

71

قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَۜ

Kâle hâulâ-i benâtî in kuntum fâ’ilîn(e)

(Lût) "İşte kızlarım! Eğer (dediğiniz işi) yapacaksanız (onlarla evlenin)" dedi.

72

لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ

Le’amruke innehum lefî sekratihim ya’mehûn(e)

(Resulüm!) Senin ömrüne yemin olsun ki onlar, (şehvetten gözleri dönmüş hâlde) sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.

73

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِق۪ينَۙ

Feeḣażet-humu-ssayhatu muşrikîn(e)

Nihayet güneş doğarken onları (helâk edici) o sayha yakalayıverdi.

74

فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ

Fece’alnâ ‘âliyehâ sâfilehâ veemtarnâ ‘aleyhim hicâraten min siccîl(in)

Böylece oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine (sağanak hâlinde) çamurdan sertleşmiş taşlar yağdırdık.

75

اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ

İnne fî żâlike leâyâtin lilmutevessimîn(e)

Muhakkak ki bunda, ferasetli ol(up Allah'ın nûruyla bak)anlar için elbette ibretler vardır.

76

وَاِنَّهَا لَبِسَب۪يلٍ مُق۪يمٍ

Ve-innehâ lebisebîlin mukîm(in)

Ve şüphesiz o (şehrin kalıntıları) hâlâ mevcut olan bir yol üzerindedir.

77

اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَۜ

İnne fî żâlike leâyeten lilmu/minîn(e)

Hakikaten bunda iman edenler için bir âyet (ibret ve delil) vardır.

78

وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِم۪ينَۙ

Ve-in kâne ashâbu-l-eyketi lezâlimîn(e)

(Şuayb'ın kavmi olan) Eyke halkı da gerçekten zalim kimselerdi.

79

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْۢ وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُب۪ينٍۜ۟

Fentekamnâ minhum ve-innehumâ lebi-imâmin mubîn(in)

Biz onlardan da intikam aldık. İkisi (Eyke ve Medyen halkının yaşadığı yerlerin harabeleri) de apaçık (gözler) ön(ün)dedir.

80

وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَۙ

Velekad keżżebe ashâbu-lhicri-lmurselîn(e)

Andolsun, (Sâlih'in kavmi olan) Hicr halkı da resulleri(ni) yalanlamıştı.

81

وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَۙ

Veâteynâhum âyâtinâ fekânû ‘anhâ mu’ridîn(e)

Biz onlara âyetlerimizi (apaçık delil ve mucizelerimizi) vermiştik de onlardan yüz çevirmişlerdi.

82

وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ بُيُوتاً اٰمِن۪ينَ

Vekânû yenhitûne mine-lcibâli buyûten âminîn(e)

Onlar, dağlardan emniyet içinde kalacakları evler yontuyorlardı.

83

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِح۪ينَۙ

Feeḣażet-humu-ssayhatu musbihîn(e)

(Gel gör ki) Onları da sabaha çıkarlarken (helâk edici) o sayha yakalayıverdi.

84

فَمَٓا عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَۜ

Femâ aġnâ ‘anhum mâ kânû yeksibûn(e)

Kazanmakta oldukları şeyler (ve dağlarda yonttukları evler) de onlara hiçbir fayda sağlamadı.

85

وَمَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ

Vemâ ḣaleknâ-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ illâ bilhakk(i)(k) ve-inne-ssâ’ate leâtiye(tun)(s) fasfehi-ssafha-lcemîl(e)

(Resulüm!) Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri ancak (bir) hak (ve hikmet) ile yarattık. Muhakkak ki o (kıyamet) saat(i) mutlaka gelecektir. Şimdilik sen onlara en güzel şekilde muamele et.

86

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ

İnne rabbeke huve-lḣallâku-l’alîm(u)

Şüphesiz ki senin Rabbin, (evet) O, Hallâk'tır, Alîm'dir (yarattığını yok edip yeni bir yaratılışla tekrar yaratan, her şeyi ve herkesi bilendir).

87

وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعاً مِنَ وَالْقُرْاٰنَ

Velekad âteynâke seb’an mine-lmeśânî velkur-âne-l’azîm(e)

Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yedi (âyetlik Fâtiha Sûresi'n)i ve Kur'ân-ı Azîm'i (yüce Kur'ân'ı) verdik.

88

لَا عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

Lâ temuddenne ‘ayneyke ilâ mâ metta’nâ bihi ezvâcen minhum velâ tahzen ‘aleyhim vaḣfid cenâhake lilmu/minîn(e)

Sakın o (kâfir)lerden bazı zümreleri faydalandırdığımız şeylere (mal ve servete) gözlerini dikme, onlar(ın yaptıkların)dan dolayı üzülme ve mü'minlere (rahmet) kanadını ger!

89

وَقُلْ اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُۚ

Vekul innî enâ-nneżîru-lmubîn(u)

Ve de ki: "Muhakkak ki ben, (evet) ben, apaçık bir uyarıcıyım."

90

كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى

Kemâ enzelnâ ‘alâ-lmuktesimîn(e)

(Bu vahyi sana Biz indirdik, tıpkı onu önceden) Parça parça edenlere indirdiğimiz gibi.

91

اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ

Elleżîne ce’alû-lkur-âne ‘idîn(e)

(Onların ahlakında olan birtakım) Kimseler de (şimdi) Kur'ân'ı parça parça ayırdılar (ve ayırıyorlar).

92

فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

Feverabbike lenes-elennehum ecme’în(e)

(92-93) Rabbine andolsun ki (kıyamet günü) onların hepsini yaptıklarından dolayı mutlaka sorguya çekeceğiz.

93

عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ

‘Ammâ kânû ya’melûn(e)

(92-93) Rabbine andolsun ki (kıyamet günü) onların hepsini yaptıklarından dolayı mutlaka sorguya çekeceğiz.

94

فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ

Fasde’ bimâ tu/meru vea’rid ‘ani-lmuşrikîn(e)

(Resulüm!) Şimdi sen, sana emrolunanı açıkça söyle ve (Allah'a şirk koşan) müşriklerden yüz çevir!

95

اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ

İnnâ kefeynâke-lmustehzi-în(e)

Muhakkak ki Biz, o (seninle ve âyetlerimizle) alay edenlere karşı sana yeteriz.

96

اَلَّذ۪ينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

Elleżîne yec’alûne me’a(A)llâhi ilâhen âḣar(a)(c) fesevfe ya’lemûn(e)

Onlar Allah ile beraber başka bir ilâh edinenlerdir. Onlar yakında (hakikati) bilecekler!

97

وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا

Velekad na’lemu enneke yadîku sadruke bimâ yekûlûn(e)

Andolsun, onların söylediklerinden dolayı gerçekten senin göğsünün daraldığını biliyoruz.

98

فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ

Fesebbih bihamdi rabbike vekun mine-ssâcidîn(e)

Sen şimdi Rabbini hamd ile tesbih et ve secde ed(erek her anda emrimize tabi ol)anlardan ol!

99

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى الْيَق۪ينُ

Va’bud rabbeke hattâ ye/tiyeke-lyakîn(u)

Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine âbd ol(up kulluk et)!