بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ اِلَى الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
Subhâne-lleżî esrâ bi’abdihi leylen mine-lmescidi-lharâmi ilâ-lmescidi-l-aksâ-lleżî bâraknâ havlehu linuriyehu min âyâtinâ(c) innehu huve-ssemî’u-lbasîr(u)
Kendisine âyetlerimizden (bir kısmını) göstermek için kulu (Muhammed)i bir gece Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren (Allah), Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir). Muhakkak ki O, Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi, herkesi işiten ve gizli, açık her şeyi görendir).
وَاٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اَلَّا مِنْ وَك۪يلاًۜ
Veâteynâ mûsâ-lkitâbe vece’alnâhu huden libenî isrâ-île ellâ tetteḣiżû min dûnî vekîlâ(n)
Biz, Mûsâ'ya kitabı (Tevrât'ı) verdik ve onu İsrâîloğulları için bir hidâyet (vesilesi) kıldık. (Bir de onlara dedik ki) "Sakın benden başka bir Vekîl edinmeyin!"
ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۜ اِنَّهُ كَانَ عَبْداً شَكُوراً
Żurriyyete men hamelnâ me’a nûh(in)(c) innehu kâne ‘abden şekûrâ(n)
(Ey) Nûh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli (olan insanlar)! Şüphesiz ki o (Nûh) çok şükreden bir kuldu.
وَقَضَيْنَٓا اِلٰى ٔ فِي لَتُفْسِدُنَّ فِي مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْـلُنَّ عُـلُواًّ كَب۪يراً
Vekadaynâ ilâ benî isrâ-île fî-lkitâbi letufsidunne fî-l-ardi merrateyni veleta’lunne ‘uluvven kebîrâ(n)
Biz, kitapta (Tevrât'ta) İsrâîloğulları'na, "sizler yeryüzünde muhakkak iki defa fesad çıkaracaksınız ve büyük bir kibre kapılarak böbürleneceksiniz" diye hükmettik (bildirdik).
فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ اُو۫لٰيهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَاداً لَنَٓا اُو۬ل۪ي شَد۪يدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِۜ وَكَانَ وَعْداً مَفْعُولاً
Fe-iżâ câe va’du ûlâhumâ be’aśnâ ‘aleykum ‘ibâden lenâ ulî be/sin şedîdin fecâsû ḣilâle-ddiyâr(i)(c) vekâne va’den mef’ûlâ(n)
Bunlardan ilkinin zamanı gelince üzerinize güçlü, kuvvetli kullarımızı (sizi cezalandırmak için) gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yapılması gereken bir vaaddi.
ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَاَمْدَدْنَاكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ وَجَعَلْنَاكُمْ اَكْثَرَ نَف۪يراً
Śumme radednâ lekumu-lkerrate ‘aleyhim veemdednâkum bi-emvâlin vebenîne vece’alnâkum ekśera nefîrâ(n)
Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik ve sizi mallarla, oğullarla destekledik ve sayınızı daha da çoğalttık.
اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ وَاِنْ اَسَاْتُمْ فَلَهَاۜ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْب۪يراً
İn ahsentum ahsentum li-enfusikum(s) ve-in ese/tum felehâ(c) fe-iżâ câe va’du-l-âḣirati liyesû-û vucûhekum veliyedḣulû-lmescide kemâ deḣalûhu evvele merratin veliyutebbirû mâ ‘alev tetbîrâ(n)
Eğer güzellik ederseniz kendinize güzellik etmiş olursunuz, eğer kötülük ederseniz o da aleyhinizedir. İkinci (bozgunculuğun) zamanı gelince (ise), yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid'e (Süleymân Mâbedi'ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi imha edip yok etsinler (diye başınıza yine birtakım kulları musallat ettik).
عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ وَاِنْ عُدْتُمْ عُدْنَاۢ وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ حَص۪يراً
‘Asâ rabbukum en yerhamekum(c) ve-in ‘udtum ‘udnâ(m) vece’alnâ cehenneme lilkâfirîne hasîrâ(n)
(Eğer tövbe ederseniz) Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer siz (yine sözünüzden) dönerseniz, Biz de (sizi cezalandırmaya) döneriz ve Biz cehennemi kâfirler için (çıkışı olmayan) bir hisar kıldık.
اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْراً كَب۪يراًۙ
İnne hâżâ-lkur-âne yehdî lilletî hiye akvemu veyubeşşiru-lmu/minîne-lleżîne ya’melûne-ssâlihâti enne lehum ecran kebîrâ(n)
Muhakkak ki bu Kur'ân kıvamında olmaya (yaratılışta Allah'ın takdir ettiği gibi sizi kâmil insan olma makamına) hidâyet eder ve sâlih ameller işleyen mü'minlere de kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.
وَاَنَّ الَّذ۪ينَ لَا بِالْاٰخِرَةِ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً۟
Veenne-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati a’tednâ lehum ‘ażâben elîmâ(n)
Âhirete iman etmeyenlere de onlar için elem verici (iç yakan) bir azap hazırladığımızı (haber verir).
وَيَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَٓاءَهُ بِالْخَيْرِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ عَجُولاً
Veyed’u-l-insânu bi-şşerri du’âehu bilḣayr(i)(s) vekâne-l-insânu ‘acûlâ(n)
İnsan hayra dua eder gibi (kendi yararına olduğunu zannederek yalvara yakara) şerre dua eder ve (duasının hemen kabul olmasını ister; çünkü) insan çok acelecidir.
وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اٰيَتَيْنِ فَمَحَوْنَٓا اٰيَةَ الَّيْلِ وَجَعَلْـنَٓا اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلاً
Vece’alnâ-lleyle ve-nnehâra âyeteyn(i)(s) femahavnâ âyete-lleyli vece’alnâ âyete-nnehâri mubsiraten litebteġû fadlen min rabbikum velita’lemû ‘adede-ssinîne velhisâb(e)(c) vekulle şey-in fassalnâhu tafsîlâ(n)
Biz, geceyi ve gündüzü (kudretimizin delili olan) iki âyet kıldık. Hem Rabbinizin lütfundan aramanız hem de yılların sayısını ve hesabı(nı) bilmeniz için gece âyetini silip (yerine eşyayı) gösterici gündüz âyetini getirdik. Biz, her şeyi ayrıntılı olarak açık açık beyan ettik.
وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَٓائِرَهُ ف۪ي وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ كِتَاباً يَلْقٰيهُ مَنْشُوراً
Vekulle insânin elzemnâhu tâ-irahu fî ‘unukih(i)(s) venuḣricu lehu yevme-lkiyâmeti kitâben yelkâhu menşûrâ(n)
Biz her insanın kuşunu (kazandığı amelini) onun boynuna astık ve kıyamet günü (bunu) onun için açılmış bulacağı bir kitap olarak (karşısına) çıkarırız.
اِقْرَاْ كِتَابَكَۜ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَس۪يباًۜ
İkra/ kitâbeke kefâ binefsike-lyevme ‘aleyke hasîbâ(n)
(O gün ona denir ki) "Kitabını oku! Bugün hesap sorucu olarak sen kendine yetersin."
مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ وَلَا وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَمَا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى رَسُولاً
Meni-htedâ fe-innemâ yehtedî linefsih(i)(s) vemen dalle fe-innemâ yadillu ‘aleyhâ(c) velâ teziru vâziratun vizra uḣrâ(k) vemâ kunnâ mu’ażżibîne hattâ neb’aśe rasûlâ(n)
Kim hidâyete ererse ancak kendisi için hidâyete ermiş olur, kim de dalâlete düşerse ancak kendi aleyhine dalâlete düşmüş olur. (O gün) Hiçbir (günah) yüklenici, başkasının (günah) yükünü yüklenemez. Biz, bir resul göndermedikçe (kimseye) azap edici değiliz.
وَاِذَٓا اَرَدْنَٓا اَنْ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَف۪يهَا فَفَسَقُوا ف۪يهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْم۪يراً
Ve-iżâ eradnâ en nuhlike karyeten emernâ mutrafîhâ fefesekû fîhâ fehakka ‘aleyhâ-lkavlu fedemmernâhâ tedmîrâ(n)
Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde oranın (varlık içinde) sefahate dalmış olanlarına (gönderdiğimiz resule itaat etmelerini) emrederiz, buna rağmen onlar orada fâsıklık yaparlarsa işte o memlekete (azap) söz(ü) hak olur, Biz de orayı bir yıkılışla darmadağın ederiz.
وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنَ مِنْ نُوحٍۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً
Vekem ehleknâ mine-lkurûni min ba’di nûh(in)(k) vekefâ birabbike biżunûbi ‘ibâdihi ḣabîran basîrâ(n)
Biz Nûh'tan sonra da nice nesilleri helâk ettik. Kullarının günahlarından haberdar ve (onları) görücü olarak Rabbin yeter!
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَۚ يَصْلٰيهَا مَذْمُوماً مَدْحُوراً
Men kâne yurîdu-l’âcilete ‘accelnâ lehu fîhâ mâ neşâu limen nurîdu śümme ce’alnâ lehu cehenneme yaslâhâ meżmûmen medhûrâ(n)
Her kim acele olanı (dünyayı) isterse ona orada dilediğimiz şeyi istediğimiz kadar hemen verir sonra da ona cehennemi (yurt) kılarız. (O) Kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.
وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً
Vemen erâde-l-âḣirate vese’â lehâ sa’yehâ vehuve mu/minun feulâ-ike kâne sa’yuhum meşkûrâ(n)
Kim de âhireti ister ve bir mü'min olarak ona layık bir çaba ve gayretle çalışırsa işte onların çalışmaları teşekküre layıktır (Allah katında makbuldür).
كُلاًّ نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مِنْ رَبِّكَۜ وَمَا عَطَٓاءُ رَبِّكَ مَحْظُوراً
Kullen numiddu hâulâ-i vehâulâ-i min ‘atâ-i rabbike vemâ kâne ‘atâu rabbike mahzûrâ(n)
Hepsine, onlara da bunlara da (dünyayı isteyenlere de âhireti isteyenlere de) Rabbinin ihsanından (istediklerini) veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.
اُنْظُرْ كَيْفَ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى وَلَلْاٰخِرَةُ اَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَاَكْبَرُ تَفْض۪يلاً
Unzur keyfe faddalnâ ba’dahum ‘alâ ba’d(in)(c) velel-âḣiratu ekberu deracâtin veekberu tefdîlâ(n)
Bak, Biz onların kimini kiminden nasıl faziletli kıldık! Elbette âhiretteki dereceler daha büyüktür ve faziletler de daha büyüktür.
لَا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُوماً مَخْذُولاً۟
Lâ tec’al me’a(A)llâhi ilâhen âḣara fetak’ude meżmûmen maḣżûlâ(n)
Allah ile beraber (onunla birlikte) başka bir ilâh edinme! Sonra (Allah tarafından) kınanmış ve terk edilmiş olarak kalakalırsın.
وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا اِلَّٓا اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناًۜ اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يماً
Vekadâ rabbuke ellâ ta’budû illâ iyyâhu vebilvâlideyni ihsânâ(en)(c) immâ yebluġanne ‘indeke-lkibera ehaduhumâ ev kilâhumâ felâ tekul lehumâ uffin velâ tenherhumâ vekul lehumâ kavlen kerîmâ(n)
Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenize; ana, babanıza da güzellikle davranmanıza hükmetti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara sakın "öf!" bile deme, onları azarlama, ikisine de kerim söz söyle!
وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يراًۜ
Vaḣfid lehumâ cenâha-żżulli mine-rrahmeti vekul rabbi-rhamhumâ kemâ rabbeyânî saġîrâ(n)
Onlara merhamet ederek tevazu kanadını (üzerlerine) ger ve de ki: "Rabbim! Küçükken onlar beni nasıl (merhametle) yetiştirmişlerse şimdi sen de onlara merhamet eyle!"
رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ي اِنْ تَكُونُوا صَالِح۪ينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُوراً
Rabbukum a’lemu bimâ fî nufûsikum(c) in tekûnû sâlihîne fe-innehu kâne lil-evvâbîne ġafûrâ(n)
Rabbiniz sizin nefsinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz sâlih olursanız şunu bilin ki o, (hatasında diretmeyip) çokça tövbe edenlere Ğafûr (ismiyle mağfiret eden)dir.
وَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ وَلَا تَبْذ۪يراً
Veâti żâ-lkurbâ hakkahu velmiskîne vebne-ssebîli velâ tubeżżir tebżîrâ(n)
Bir de akrabaya, yoksula ve yolcuya (Allah'ın sana ikram ettiğinden onların) hakkını ver! Fakat (israf edip) saçıp savurma!
اِنَّ الْمُبَذِّر۪ينَ كَانُٓوا اِخْوَانَ الشَّيَاط۪ينِۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّه۪ كَفُوراً
İnne-lmubeżżirîne kânû iḣvâne-şşeyâtîn(i)(s) vekâne-şşeytânu lirabbihi kefûrâ(n)
Çünkü (israf edip) saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.
وَاِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَٓاءَ رَحْمَةٍ مِنْ تَرْجُوهَا فَقُلْ لَهُمْ قَوْلاً مَيْسُوراً
Ve-immâ tu’ridanne ‘anhumu-btiġâe rahmetin min rabbike tercûhâ fekul lehum kavlen meysûrâ(n)
Eğer (onlara yardım edecek durumda olmayıp) Rabbinden umduğun bir rahmeti aramak için onlardan yüz çevirecek olursan (böyle bir mecburiyette kalırsan o zaman) onlara yumuşak (gönül alıcı) bir söz söyle!
وَلَا يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى وَلَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُوماً مَحْسُوراً
Velâ tec’al yedeke maġlûleten ilâ ‘unukike velâ tebsuthâ kulle-lbesti fetak’ude melûmen mahsûrâ(n)
Elini boynuna bağlı kılma (eli sıkı olma), onu tamamen bir açışla da açma (büsbütün eli açık da olma)! Sonra kınanır, (verdiklerinin) hasretiyle kalakalırsın.
اِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً۟
İnne rabbeke yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u)(c) innehu kâne bi’ibâdihi ḣabîran basîrâ(n)
Muhakkak ki Rabbin, rızkı dilediğine açar, (dilediğine) daraltır. Çünkü O, kullarından haberdardır, (onları) görendir.
وَلَا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـٔاً كَب۪يراً
Velâ taktulû evlâdekum ḣaşyete imlâk(in)(s) nahnu nerzukuhum ve-iyyâkum(c) inne katlehum kâne ḣit-en kebîrâ(n)
Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı da öldürmeyin! Onları da sizi de Biz rızıklandırırız. Muhakkak ki onları öldürmek büyük bir günahtır.
وَلَا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً
Velâ takrabû-zzinâ(s) innehu kâne fâhişeten ve sâe sebîlâ(n)
Zinaya yaklaşmayın; çünkü o bir aşırılıktır (hayâsızlıktır) ve çok kötü bir yoldur.
وَلَا النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُوماً فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّه۪ سُلْطَاناً فَلَا فِي اِنَّهُ كَانَ مَنْصُوراً
Velâ taktulû-nnefse-lletî harrama(A)llâhu illâ bilhakk(i)(k) vemen kutile mazlûmen fekad ce’alnâ liveliyyihi sultânen felâ yusrif fî-lkatl(i)(s) innehu kâne mensûrâ(n)
Ve haksız yere Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın! Bir kimse zulme uğrayarak öldürülürse andolsun ki biz onun velisine (hakkını alması için) yetki vermişizdir; fakat o da öldürmede (kısasta) aşırı gitmesin! Muhakkak ki o, (kendisine bu yetki verilmekle alacağını almış) yardım görenlerden olmuştur.
وَلَا مَالَ الْيَت۪يمِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُۖ وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِۚ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُ۫لاً
Velâ takrabû mâle-lyetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluġa eşuddeh(u)(c) veevfû bil’ahd(i)(s) inne-l’ahde kâne mes-ûlâ(n)
Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde (sadece onun yararına olacak biçimde) yaklaşın! Verdiğiniz sözü de yerine getirin; çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.
وَاَوْفُوا الْكَيْلَ اِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَاْو۪يلاً
Veevfû-lkeyle iżâ kiltum vezinû bilkistâsi-lmustekîm(i)(c) żâlike ḣayrun veahsenu te/vîlâ(n)
Ölçtüğünüz zaman ise tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın! Bu hem daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzeldir.
وَلَا مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً
Velâ takfu mâ leyse leke bihi ‘ilm(un)(c) inne-ssem’a velbasara velfu-âde kullu ulâ-ike kâne ‘anhu mes-ûlâ(n)
Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin de ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.
وَلَا فِي مَرَحاًۚ اِنَّكَ لَنْ الْاَرْضَ وَلَنْ الْجِبَالَ طُولاً
Velâ temşi fî-l-ardi merahâ(an)(s) inneke len taḣrika-l-arda velen tebluġa-lcibâle tûlâ(n)
Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de boyca (ululuk itibariyle) dağlara erişebilirsin.
كُلُّ ذٰلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً
Kullu żâlike kâne seyyi-uhu ‘inde rabbike mekrûhâ(n)
Bütün bu(sayıla)nların kötü (ve yasak) olmasının sebebi; Rabbinin katında hoş karşılanmayan şeyler olmalarındandır.
ذٰلِكَ مِمَّٓا اَوْحٰٓى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ وَلَا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتُلْقٰى ف۪ي مَلُوماً مَدْحُوراً
Żâlike mimmâ evhâ ileyke rabbuke mine-lhikme(ti)(k) velâ tec’al me’a(A)llâhi ilâhen âḣara fetulkâ fî cehenneme melûmen medhûrâ(n)
İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir. Allah ile beraber başka bir ilâh edinme! Sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehennemle karşı karşıya gelirsin.
اَفَاَصْفٰيكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَن۪ينَ وَاتَّخَذَ مِنَ اِنَاثاًۜ اِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلاً عَظ۪يماً۟
Efeasfâkum rabbukum bilbenîne vetteḣaże mine-lmelâ-iketi inâśâ(en)(c) innekum letekûlûne kavlen ‘azîmâ(n)
(Ey müşrikler!) Rabbiniz, erkek çocukları sizin için seçip ayırdı da kendisi meleklerden kız çocuklar mı edindi! Gerçekten siz (Allah'ın gayretine dokunacak, vebali) çok büyük bir söz söylüyorsunuz.
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِيَذَّكَّرُواۜ وَمَا اِلَّا نُفُوراً
Velekad sarrafnâ fî hâżâ-lkur-âni liyeżżekkerû vemâ yezîduhum illâ nufûrâ(n)
Andolsun ki Biz, onların düşünüp öğüt almaları için bu Kur'ân'da (her türlü ikaz ve ihtarları) değişik biçimlerde açıkladık; fakat bu, onların nefretlerinden başka bir şeyi arttırmıyor.
قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذاً لَابْتَغَوْا اِلٰى الْعَرْشِ سَب۪يلاً
Kul lev kâne me’ahu âlihetun kemâ yekûlûne iżen lebteġav ilâ żî-l’arşi sebîlâ(n)
(Resulüm!) De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah ile beraber başka ilâhlar da olsaydı, o takdirde (o ilâhlar), Arş'ın sahibine (Allah'a ulaşmak ve ona üstün gelmek için) bir yol ararlardı.
سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُواًّ كَب۪يراً
Subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yekûlûne ‘uluvven kebîrâ(n)
O (Allah), Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir) ve onların söylediklerinden çok yücedir, yüceliği (akıl almayacak kadar) büyük olandır.
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَسْب۪يحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً
Tusebbihu lehu-ssemâvâtu-sseb’u vel-ardu vemen fîhin(ne)(c) ve-in min şey-in illâ yusebbihu bihamdihi velâkin lâ tefkahûne tesbîhahum(k) innehu kâne halîmen ġafûrâ(n)
Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini kavrayamazsınız. Buna rağmen O, Halîm'dir, Ğafûr'dur (kullarına hilm sahibi olarak yumuşak muamele eden ve her türlü günahı mağfiret edendir).
وَاِذَا قَرَاْتَ الْقُرْاٰنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذ۪ينَ لَا بِالْاٰخِرَةِ حِجَاباً مَسْتُوراًۙ
Ve-iżâ kara/te-lkur-âne ce’alnâ beyneke vebeyne-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati hicâben mestûrâ(n)
(Resulüm!) Biz, Kur'ân okuduğun zaman seninle âhirete iman etmeyenlerin arasına gizli bir perde çekeriz.
وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ وَف۪ٓي وَقْراًۜ وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰٓى نُفُوراً
Vece’alnâ ‘alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu vefî âżânihim vakrâ(an)(c) ve-iżâ żekerte rabbeke fî-lkur-âni vahdehu vellev ‘alâ edbârihim nufûrâ(n)
Ayrıca kalplerine, onu anlamalarına engel olacak kılıflar ve kulaklarına da bir ağırlık koyarız. Sen, Kur'ân'da Rabbinin tek oluşunu zikrettiğin zaman ise onlar nefretle arkalarını dönüp giderler.
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِه۪ٓ اِذْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَ وَاِذْ هُمْ نَجْوٰٓى اِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ اِنْ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً
Nahnu a’lemu bimâ yestemi’ûne bihi iż yestemi’ûne ileyke ve-iż hum necvâ iż yekûlu-zzâlimûne in tettebi’ûne illâ raculen meshûrâ(n)
Biz, onların seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini ve (kendi aralarında) fısıldaşırlarken o zalimlerin (mü'minlere), "siz, büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!" dediklerini çok iyi biliyoruz.
اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا سَب۪يلاً
Unzur keyfe darabû leke-l-emśâle fedallû felâ yestatî’ûne sebîlâ(n)
Bak, senin için (şair, sihirbaz ve kâhin diyerek) nasıl misaller getirdiler de bu yüzden dalâlete düştüler. Artık onlar (hidâyete giden doğru) yolu bulamazlar.
وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً
Ve kâlû e-iżâ kunnâ ‘izâmen verufâten e-innâ lemeb’ûśûne ḣalkan cedîdâ(n)
Bir de onlar dediler ki: "Biz bir kemik (yığını) ve ufalanmış bir toprak hâline gelmişken gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla (tekrar) diriltileceğiz?"
قُلْ كُونُوا حِجَارَةً اَوْ حَد۪يداًۙ
Kul kûnû hicâraten ev hadîdâ(n)
(Resulüm!) De ki: "İster taş olun ister demir!"
اَوْ خَلْقاً مِمَّا يَكْبُرُ ف۪ي فَسَيَقُولُونَ مَنْ يُع۪يدُنَاۜ قُلِ الَّذ۪ي فَطَرَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۚ فَسَيُنْغِضُونَ اِلَيْكَ رُؤُ۫سَهُمْ وَيَقُولُونَ مَتٰى هُوَۜ قُلْ عَسٰٓى اَنْ قَر۪يباً
Ev ḣalkan mimmâ yekburu fî sudûrikum(c) feseyekûlûne men yu’îdunâ(s) kuli-lleżî fatarakum evvele merra(tin)(c) feseyunġidûne ileyke ruûsehum veyekûlûne metâ hu(ve)(s) kul ‘asâ en yekûne karîbâ(n)
"İsterse gönlünüzde büyüyen (dirilmesi size imkânsız gelen) herhangi bir mahluk! (Bunlar, Allah'ın sizi yeniden diriltmesini güçleştirmez.)" Buna rağmen onlar diyecekler ki: "Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?" De ki: "Sizi ilk defa yaratan." Bunun üzerine onlar sana (alaylı bir biçimde) başlarını sallayacaklar ve "ne zamanmış o (diriliş günü)?" diyecekler. De ki: "Yakın olsa gerek!"
يَوْمَ يَدْعُوكُمْ فَتَسْتَج۪يبُونَ بِحَمْدِه۪ وَتَظُنُّونَ اِنْ اِلَّا قَل۪يلاً۟
Yevme yed’ûkum fetestecîbûne bihamdihi vetezunnûne in lebiśtum illâ kalîlâ(n)
(Allah'ın) Sizi (kabirlerinizden) çağıracağı gün hemen O'na hamd ederek çağrısına uyacaksınız ve (dünyada) pek az kaldığınızı zanned(ip bunu kesinkes bil)eceksiniz.
وَقُلْ لِعِبَاد۪ي يَقُولُوا الَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ يَنْزَغُ بَيْنَهُمْۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُواًّ مُب۪يناً
Vekul li’ibâdî yekûlû-lletî hiye ahsenu inne-şşeytâne yenzeġu beynehum(c) inne-şşeytâne kâne lil-insâni ‘aduvven mubînâ(n)
(Resulüm!) Kullarıma söyle, (birbirlerine) sözün en güzelini söylesinler! Çünkü şeytan onların aralarını bozmak ister. Muhakkak ki şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.
رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِكُمْۜ اِنْ يَشَاْ يَرْحَمْكُمْ اَوْ اِنْ يَشَاْ يُعَذِّبْكُمْۜ وَمَٓا عَلَيْهِمْ وَك۪يلاً
Rabbukum a’lemu bikum in yeşe/ yerhamkum ev in yeşe/ yu’ażżibkum(c) vemâ erselnâke ‘aleyhim vekîlâ(n)
Rabbiniz sizi en iyi bilendir. Dilerse size merhamet eder, dilerse size azap eder. (Resulüm!) Biz seni onların üzerine vekil olarak göndermedik.
وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِمَنْ فِي وَالْاَرْضِۜ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيّ۪نَ عَلٰى وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُوراً
Verabbuke a’lemu bimen fî-ssemâvâti vel-ard(i)(k) velekad faddalnâ ba’da-nnebiyyîne ‘alâ ba’d(in)(s) veâteynâ dâvûde zebûrâ(n)
Senin Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Andolsun ki Biz, nebîlerin bazısını bazısına üstün kıldık ve Dâvûd'a Zebûr'u verdik.
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ فَلَا كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا
Kuli-d’u-lleżîne ze’amtum min dûnihi felâ yemlikûne keşfe-ddurri ‘ankum velâ tahvîlâ(n)
(Resulüm!) De ki: "O'ndan başka (ilâh) zannettiklerinize (haydi) yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler."
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ اِلٰى الْوَس۪يلَةَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُۜ اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُوراً
Ulâ-ike-lleżîne yed’ûne yebteġûne ilâ rabbihimu-lvesîlete eyyuhum akrabu veyercûne rahmetehu veyeḣâfûne ‘ażâbeh(u)(c) inne ‘ażâbe rabbike kâne mahżûrâ(n)
Onların yalvardıkları dahi Rabblerine daha yakın olmak için vesile ararlar, O'nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar; çünkü Rabbinin azabı sakınılması gereken (bir azap)tır.
وَاِنْ مِنْ اِلَّا نَحْنُ مُهْلِكُوهَا قَبْلَ يَوْمِ اَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَاباً شَد۪يداًۜ كَانَ ذٰلِكَ فِي مَسْطُوراً
Ve-in min karyetin illâ nahnu muhlikûhâ kable yevmi-lkiyâmeti ev mu’ażżibûhâ ‘ażâben şedîdâ(en)(c) kâneżâlike fî-lkitâbi mestûrâ(n)
Hiçbir şehir yoktur ki Biz kıyamet gününden önce onu helâk edici veya şiddetli bir azap ile ona azap edici olmayalım. İşte bu, kitapta (Levh-i Mahfuz'da) yazılıdır.
وَمَا اَنْ بِالْاٰيَاتِ اِلَّٓا اَنْ بِهَا الْاَوَّلُونَۜ وَاٰتَيْنَا ثَمُودَ النَّاقَةَ مُبْصِرَةً فَظَلَمُوا بِهَاۜ وَمَا بِالْاٰيَاتِ اِلَّا تَخْو۪يفاً
Vemâ mene’anâ en nursile bil-âyâti illâ en keżżebe bihâ-l-evvelûn(e)(c) veâteynâ śemûde-nnâkate mubsiraten fezalemû bihâ(c) vemâ nursilu bil-âyâti illâ taḣvîfâ(n)
Bizi, (müşriklerin istedikleri) o mucizeleri göndermekten alıkoyan şey; öncekilerin (mucizelerimizi gördükleri hâlde) yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine (apaçık bir mucize olarak) görünen bir dişi deve verdik de onlar (bu deveyi boğazlayarak) ona zulmettiler (ve zalimlerden oldular). Biz mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz.
وَاِذْ قُلْنَا لَكَ اِنَّ رَبَّكَ اَحَاطَ بِالنَّاسِۜ وَمَا الرُّءْيَا الَّت۪ٓي اَرَيْنَاكَ اِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي وَنُخَوِّفُهُمْۙ فَمَا اِلَّا طُغْيَاناً كَب۪يراً۟
Ve-iż kulnâ leke inne rabbeke ehâta bi-nnâs(i)(c) vemâ ce’alnâ-rru/yâ-lletî eraynâke illâ fitneten linnâsi ve-şşecerate-lmel’ûnete fî-lkur-ân(i)(c) venuḣavvifuhum femâ yezîduhum illâ tuġyânen kebîrâ(n)
Hani sana, "Rabbin, insanları (tecellisiyle çepeçevre) kuşatmıştır" demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da Kur'ân'da lanetlenmiş bulunan o (cehennemdeki Zakkum) Ağacı(nı) da ancak insanlar için bir imtihan yaptık. Biz onları korkutuyoruz; fakat (bu korkutmamız) onlardaki büyük azgınlıktan başka bir şeyi arttırmıyor.
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ قَالَ ءَاَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ ط۪يناًۚ
Ve-iż kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse kâle e-escudu limen ḣalakte tînâ(n)
Hani Biz meleklere, "Âdem'e secde edin!" demiştik. Hepsi hemen secde ettiler; ancak (cinlerden olan) iblis, "ben hiç çamurdan yarattığın bir kimseye secde eder miyim!" dedi.
قَالَ اَرَاَيْتَكَ هٰذَا الَّذ۪ي كَرَّمْتَ عَلَيَّۘ لَئِنْ اَخَّرْتَنِ اِلٰى الْقِيٰمَةِ لَاَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُٓ اِلَّا قَل۪يلاً
Kâle eraeyteke hâżâ-lleżî kerramte ‘aleyye le-in aḣḣarteni ilâ yevmi-lkiyâmeti leahtenikenne żurriyyetehu illâ kalîlâ(n)
(Devamında) "Şu benden üstün kıldığını görüyor musun! Yemin ederim ki eğer bana kıyamet gününe kadar mühlet verirsen pek azı müstesna onun neslini mutlaka hakimiyetim altına alacağım" dedi.
قَالَ اذْهَبْ فَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَاِنَّ جَهَنَّمَ جَزَٓاؤُ۬كُمْ جَزَٓاءً مَوْفُوراً
Kâle-żheb femen tebi’ake minhum fe-inne cehenneme cezâukum cezâen mevfûrâ(n)
(Allah) Buyurdu: "(Çık) Git (oradan)! Onlardan kim sana tabi olursa muhakkak ki (yaptıklarınıza) tam bir karşılık olarak sizin cezanız cehennemdir!"
وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَاَجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي وَالْاَوْلَادِ وَعِدْهُمْۜ وَمَا الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُوراً
Vestefziz meni-steta’te minhum bisavtike ve eclib ‘aleyhim biḣaylike veraclike veşârik-hum fî-l-emvâli vel-evlâdi ve’idhum(c) vemâ ye’iduhumu-şşeytânu illâ ġurûrâ(n)
"Onlardan gücünün yettiği kimseleri davetin (ve vesvesen)le yerinden oynat (ayağını kaydır), süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ, mallarına ve evlatlarına ortak ol, kendilerine vaadlerde bulun!" (Unutmayın!) şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.
اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ وَك۪يلاً
İnne ‘ibâdî leyse leke ‘aleyhim sultân(un)(c) vekefâ birabbike vekîlâ(n)
"Muhakkak ki Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur. (Onlara) Vekîl olarak Rabbin yeter."
رَبُّكُمُ الَّذ۪ي يُزْج۪ي لَكُمُ الْفُلْكَ فِي لِتَبْتَغُوا مِنْ اِنَّهُ كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً
Rabbukumu-lleżî yuzcî lekumu-lfulke fî-lbahri litebteġû min fadlih(i)(c) innehu kâne bikum rahîmâ(n)
(Ey insanlar!) Rabbiniz, lütfundan (rızkınızı) aramanız için denizde gemileri sizin için yüzdürendir. Muhakkak ki O, size karşı Rahîm'dir (isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَاِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ اِلَّٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا نَجّٰيكُمْ اِلَى اَعْرَضْتُمْۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ كَفُوراً
Ve-iżâ messekumu-ddurru fî-lbahri dalle men ted’ûne illâ iyyâh(u)(s) felemmâ neccâkum ilâ-lberri a’radtum(c) vekâne-l-insânu kefûrâ(n)
Denizde size bir zarar dokunduğu zaman O'ndan başka bütün yalvardıklarınız (sizden) kaybolup gider. Fakat o, sizi kurtarıp karaya çıkardığında (yine eski hâlinize) dönersiniz. Zaten insan (Allah'a karşı) çok nankördür.
اَفَاَمِنْتُمْ اَنْ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ اَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباً ثُمَّ لَا لَكُمْ وَك۪يلاًۙ
Efeemintum en yaḣsife bikum cânibe-lberri ev yursile ‘aleykum hâsiben śümme lâ tecidû lekum vekîlâ(n)
O'nun, sizi kara tarafında yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut başınıza taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? (Eğer Allah böyle yaparsa) Sonra kendinize (sizi bu azaptan koruyucu) bir vekil de bulamazsınız.
اَمْ اَمِنْتُمْ اَنْ ف۪يهِ تَارَةً اُخْرٰى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفاً مِنَ فَيُغْرِقَكُمْ بِمَا كَفَرْتُمْۙ ثُمَّ لَا لَكُمْ عَلَيْنَا بِه۪ تَب۪يعاً
Em emintum en yu’îdekum fîhi târaten uḣrâ feyursile ‘aleykum kâsifen mine-rrîhi feyuġrikakum bimâ kefertum śümme lâ tecidû lekum ‘aleynâ bihi tebî’â(n)
Yahut O'nun, sizi başka bir kez daha oraya (denize) döndürüp üzerinize şiddetli bir kasırga yollayarak inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra (bunun için) Bize karşı kendinize bir yardımcı da bulamazsınız.
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَث۪يرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْض۪يلاً۟
Velekad kerramnâ benî âdeme vehamelnâhum fî-lberri velbahri verazaknâhum mine-ttayyibâti vefaddalnâhum ‘alâ keśîrin mimmen ḣalaknâ tafdîlâ(n)
Andolsun ki Biz, Âdemoğullarını mükerrem (ikrama nail) kıldık. Onları (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık, onları temiz şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın birçoğu üzerinde tam bir üstünlükle faziletli kıldık.
يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ بِاِمَامِهِمْۚ فَمَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَقْرَؤُ۫نَ كِتَابَهُمْ وَلَا فَت۪يلاً
Yevme ned’û kulle unâsin bi-imâmihim(s) femen ûtiye kitâbehu biyemînihi feulâ-ike yakraûne kitâbehum velâ yuzlemûne fetîlâ(n)
Her insan topluluğunu imamıyla birlikte çağıracağımız o günde kimlerin (amel) kitabı sağından verilirse işte onlar kitaplarını (sevinçle) okurlar ve kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.
وَمَنْ كَانَ ف۪ي اَعْمٰى فَهُوَ فِي اَعْمٰى وَاَضَلُّ سَب۪يلاً
Vemen kâne fî hâżihi a’mâ fehuve fî-l-âḣirati a’mâ veedallu sebîlâ(n)
Kim burada (bu dünyada manevi olarak) kör ise o, âhirette de kördür ve yolunu daha da şaşırmıştır.
وَاِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُۗ وَاِذاً لَاتَّخَذُوكَ خَل۪يلاً
Ve-in kâdû leyeftinûneke ‘ani-lleżî evhaynâ ileyke litefteriye ‘aleynâ ġayrah(u)(s) ve-iżen letteḣażûke ḣalîlâ(n)
(Resulüm!) Neredeyse (o müşrikler) seni, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye fitneye düşüreceklerdi ve (sen onlara uysaydın) işte o zaman (onlar) seni dost edinirlerdi.
وَلَوْلَٓا اَنْ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ اِلَيْهِمْ شَيْـٔاً قَل۪يلاًۗ
Velevlâ en śebbetnâke lekad kidte terkenu ileyhim şey-en kalîlâ(n)
Eğer Biz seni (vahyimiz üzerinde) sebatkâr kılmasaydık, andolsun nerdeyse onlara az bir şey meyledecektin.
اِذاً لَاَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيٰوةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لَا لَكَ عَلَيْنَا نَص۪يراً
İżen leeżaknâke di’fe-lhayâti vedi’fe-lmemâti śümme lâ tecidu leke ‘aleynâ nasîrâ(n)
O zaman hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün (sıkıntılarını) kat kat tattırırdık sonra Bize karşı kendine bir yardımcı da bulamazdın.
وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَاِذاً لَا خِلَافَكَ اِلَّا قَل۪يلاً
Ve-in kâdû leyestefizzûneke mine-l-ardi liyuḣricûke minhâ(s) ve-iżen lâ yelbeśûne ḣilâfeke illâ kalîlâ(n)
Yine o (müşrik)ler, seni yurdundan çıkarmak için neredeyse (dünyayı sana dar edip) seni rahatsız edecekler. O takdirde senin ardından kendileri de (orada) fazla kalamazlar.
سُنَّةَ مَنْ قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ وَلَا لِسُنَّتِنَا تَحْو۪يلاً۟
Sunnete men kad arselnâ kableke min rusulinâ(s) velâ tecidu lisunnetinâ tahvîlâ(n)
Senden önce gönderdiğimiz resullerimiz hakkındaki (ilâhi) sünnet(imiz, kanunumuz böyledir) ve Bizim sünnetimizde hiçbir değişiklik bulamazsın.
اَقِمِ الصَّلٰوةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ اِلٰى الَّيْلِ وَقُرْاٰنَ الْفَجْرِۜ اِنَّ قُرْاٰنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُوداً
Ekimi-ssalâte lidulûki-şşemsi ilâ ġaseki-lleyli ve kur-âne-lfecr(i)(s) inne kur-âne-lfecri kâne meşhûdâ(n)
Güneş'in sarkmasından (batıya meyletmesinden sonra öğle ve ikindi) gecenin kararmasına kadar (gün batımında akşam sonra da yatsı) namaz(ını) kıl ve sabahın Kur'ân'ını (sabah namazı vaktinde Allah'ın âyetlerini tefekkür etmeyi unutma)! Çünkü sabahın Kur'ân'ı (Allah'ın âyetlerini tefekkür ettiğin o vakit melekler tarafından) şahidlidir.
وَمِنَ فَـتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَۗ عَسٰٓى اَنْ رَبُّكَ مَقَاماً
Vemine-lleyli fetehecced bihi nâfileten leke ‘asâ en yeb’aśeke rabbuke makâmen mahmûdâ(n)
(Resulüm!) Sana mahsus bir nafile olmak üzere gecenin bir kısmında da teheccüd (namazı) kıl! Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmûd'a (övgüye layık bir makama) ulaştırır.
وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْن۪ي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْن۪ي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ ل۪ي مِنْ سُلْطَاناً نَص۪يراً
Vekul rabbi edḣilnî mudḣale sidkin veaḣricnî muḣrace sidkin vec’al lî min ledunke sultânen nasîrâ(n)
Ve de ki: "Rabbim! (Gireceğim yere) Doğrulukla beni girdir, (çıkacağım yerden de) doğrulukla beni çıkar ve Bana katından yardım edici bir güç (kuvvet) ver!"
وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً
Vekul câe-lhakku vezeheka-lbâtil(u)(c) inne-lbâtile kâne zehûkâ(n)
Yine de ki: "Hak geldi, bâtıl yok oldu. Zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur."
وَنُنَزِّلُ مِنَ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ وَلَا الظَّالِم۪ينَ اِلَّا خَسَاراً
Venunezzilu mine-lkur-âni mâ huve şifâun verahmetun lilmu/minîne(ﻻ) velâ yezîdu-zzâlimîne illâ ḣasârâ(n)
Biz, Kur'ân'dan öyle şeyler indiriyoruz ki o, mü'minler için bir şifa ve bir rahmettir, zalimlerin ise yalnızca hüsranını artırır.
وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَؤُ۫ساً
Ve-iżâ en’amnâ ‘alâ-l-insâni a’rada veneâ bicânibih(i)(s) ve-iżâ messehu-şşerru kâne yeûsâ(n)
Biz insana (dünyevi bir) nimet verdiğimiz zaman (Bizi unutur ve bizden) yüz çevirip yan çizer. Ona (fakirlik ve hastalık gibi bir) şer dokunduğu zaman da (hemen) umutsuzluğa düşer.
قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَب۪يلاً۟
Kul kullun ya’melu ‘alâ şâkiletihi ferabbukum a’lemu bimen huve ehdâ sebîlâ(n)
De ki: "Herkes kendi mizacına (karakterine) göre amel eder. Fakat Rabbiniz kimin hidâyet yolunda olduğunu en iyi bilendir."
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ رَبّ۪ي وَمَٓا مِنَ اِلَّا قَل۪يلاً
Veyes-elûneke ‘ani-rrûh(i)(s) kuli-rrûhu min emri rabbî vemâ ûtîtum mine-l’ilmi illâ kalîlâ(n)
Sana rûh hakkında soruyorlar. De ki: "Rûh, Rabbimin emrindendir ve size ancak (onun hakkında) pek az bir ilim verilmiştir."
وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ ثُمَّ لَا لَكَ بِه۪ عَلَيْنَا وَك۪يلاًۙ
Vele-in şi/nâ leneżhebenne billeżî evhaynâ ileyke śümme lâ tecidu leke bihi ‘aleynâ vekîlâ(n)
Eğer Biz dileseydik sana vahyettiğimizi tamamen ortadan kaldırırdık sonra bu konuda Bize karşı kendine bir vekil de bulamazdın.
اِلَّا رَحْمَةً مِنْ اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَب۪يراً
İllâ rahmeten min rabbik(e)(c) inne fadlehu kâne ‘aleyke kebîrâ(n)
Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (Kur'ân bâki kalmıştır). Çünkü O'nun senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يراً
Kul le-ini-cteme’ati-l-insu velcinnu ‘alâ en ye/tû bimiśli hâżâ-lkur-âni lâ ye/tûne bimiślihi velev kâne ba’duhum liba’din zahîrâ(n)
De ki: "Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine de onun benzerini getiremezler."
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ مَثَلٍۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً
Velekad sarrafnâ linnâsi fî hâżâ-lkur-âni min kulli meśelin feebâ ekśeru-nnâsi illâ kufûrâ(n)
Andolsun ki Biz bu Kur'ân'da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler.
وَقَالُوا لَنْ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ يَنْبُوعاًۙ
Ve kâlû len nu/mine leke hattâ tefcura lenâ mine-l-ardi yenbû’â(n)
(Müşrikler) Dediler ki: "Bize yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla iman etmeyiz!"
اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْج۪يراًۙ
Ev tekûne leke cennetun min naḣîlin ve’inebin fetufeccira-l-enhâra ḣilâlehâ tefcîrâ(n)
"Veya senin hurmalardan ve üzümlerden (oluşan) bir bahçen olmalı da onların arasından gürül gürül nehirler akıtmalısın!"
اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً اَوْ تَاْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلاًۙ
Ev tuskita-ssemâe kemâ ze’amte ‘aleynâ kisefen ev te/tiye bi(A)llâhi velmelâ-iketi kabîlâ(n)
"Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin (ki onları görelim)."
اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ اَوْ تَرْقٰى فِي وَلَنْ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَاباً نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ اِلَّا بَشَراً رَسُولاً۟
Ev yekûne leke beytun min zuḣrufin ev terkâ fî-ssemâ-i velen nu/mine lirukiyyike hattâ tunezzile ‘aleynâ kitâben nakrauh(u)(k) kul subhâne rabbî hel kuntu illâ beşeran rasûlâ(n)
"Yahut da altından bir evin olmalı ya da göğe çıkmalısın! Bize (oradan) okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla iman etmeyiz." De ki: "Rabbim Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir). Ben (size) resul olarak gönderilen bir beşerden başka bir şey miyim (ki bu söyledikleriniz bende olsun)?"
وَمَا النَّاسَ اَنْ اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَراً رَسُولاً
Vemâ mene’a-nnâse en yu/minû iż câehumu-lhudâ illâ en kâlû ebe’aśa(A)llâhu beşeran rasûlâ(n)
Zaten kendilerine hidâyet geldiğinde insanları iman etmekten alıkoyan şey, ancak şöyle demeleri olmuştur: "Allah bir beşeri mi resul olarak (bize) gönderdi?"
قُلْ لَوْ كَانَ فِي مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ مَلَكاً رَسُولاً
Kul lev kâne fî-l-ardi melâ-iketun yemşûne mutme-innîne lenezzelnâ ‘aleyhim mine-ssemâ-i meleken rasûlâ(n)
De ki: "Eğer yeryüzünde (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten resul olarak bir melek indirirdik."
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً
Kul kefâ bi(A)llâhi şehîden beynî vebeynekum(c) innehu kâne bi’ibâdihi ḣabîran basîrâ(n)
De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Çünkü O, kullarından haberdardır, (onları) görendir."
وَمَنْ يَهْدِ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ لَهُمْ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْياً وَبُكْماً وَصُماًّۜ مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَع۪يراً
Vemen yehdi(A)llâhu fehuve-lmuhted(i)(s) vemen yudlil felen tecide lehum evliyâe min dûnih(i)(s) venahşuruhum yevme-lkiyâmeti ‘alâ vucûhihim ‘umyen vebukmen vesummâ(en)(s) me/vâhum cehennem(u)(s) kullemâ ḣabet zidnâhum se’îrâ(n)
Kim Allah'ın hidâyetindeyse, hidâyette olan odur. Kim de dalâletteyse artık onlara da kendilerinden başka dostlar bulamazsın ve kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü haşrederiz. Onların varacakları yer cehennemdir. (Onun) Ateşi her yavaşladığında onun alevini arttırırız.
ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً
Żâlike cezâuhum bi-ennehum keferû bi-âyâtinâ ve kâlû e-iżâ kunnâ ‘izâmen verufâten e-innâ lemeb’ûśûne ḣalkan cedîdâ(n)
İşte onların cezası budur! Çünkü onlar, âyetlerimizi inkâr ettiler ve dediler ki: "Biz bir kemik (yığını) ve ufalanmış bir toprak hâline gelmişken gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla (tekrar) diriltileceğiz?"
اَوَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ اَجَلاً لَا ف۪يهِۜ فَاَبَى الظَّالِمُونَ اِلَّا كُفُوراً
Eve lem yerav enna(A)llâhe-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda kâdirun ‘alâ en yaḣluka miślehum vece’ale lehum ecelen lâ raybe fîhi feebâ-zzâlimûne illâ kufûrâ(n)
Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, kendileri gibilerini yaratmaya da Kâdir olduğunu görmediler mi? Allah onlar için hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bir ecel tayin etti. Fakat (nefsinin hevâsına uyan) zalimler ancak inkârda diretirler.
قُلْ لَوْ اَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبّ۪ٓي اِذاً لَاَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْاِنْفَاقِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ قَتُوراً۟
Kul lev entum temlikûne ḣazâ-ine rahmeti rabbî iżen leemsektum ḣaşyete-l-infâk(i)(c) vekâne-l-insânu katûrâ(n)
De ki: "Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman (dahi tükenir diye onu) infak etmekten korkup (cimrilikle elinizde) tutardınız. Doğrusu insan çok cimridir!"
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَسْـَٔلْ بَن۪ٓي اِذْ جَٓاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُوراً
Velekad âteynâ mûsâ tis’a âyâtin beyyinât(in)(s) fes-el benî isrâ-île iż câehum fekâle lehu fir’avnu innî leezunnuke yâ mûsâ meshûrâ(n)
Andolsun ki Biz, Mûsâ'ya apaçık dokuz âyet verdik. Haydi (onları), İsrâîloğulları'na sor (sana anlatsınlar). Hani (Mûsâ) onlara geldiği zaman Firavun ona şöyle demişti: "Ey Mûsâ! Doğrusu ben senin büyülenmiş olduğunu zannediyorum."
قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً
Kâle lekad ‘alimte mâ enzele hâulâ-i illâ rabbu-ssemâvâti vel-ardi basâ-ira ve-innî leezunnuke yâ fir’avnu meśbûrâ(n)
(Mûsâ) "Andolsun sen biliyorsun ki bunları ancak göklerin ve yerin Rabbi basiretler (apaçık deliller) olarak indirdi. Ey Firavun! Muhakkak ki ben de senin mahvolacağını zannediyorum" dedi.
فَاَرَادَ اَنْ مِنَ فَاَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَم۪يعاًۙ
Feerâde en yestefizzehum mine-l-ardi feaġraknâhu vemen me’ahu cemî’â(n)
Bunun üzerine (Firavun) onları yurtlarından çıkarmak istedi. Biz ise onu ve onunla beraber olanların hepsini (denizde) boğduk.
وَقُلْنَا مِنْ لِبَن۪ٓي اسْكُنُوا الْاَرْضَ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَف۪يفاًۜ
Vekulnâ min ba’dihi libenî isrâ-île-skunû-l-arda fe-iżâ câe va’du-l-âḣirati ci/nâ bikum lefîfâ(n)
Ve bunun ardından İsrâîloğulları'na şöyle buyurduk: "(Firavun'un sizi çıkarmak istediği) Bu yerde oturun! Artık âhiret vaadi (olan kıyamet) gelince hepinizi bir araya getireceğiz."
وَبِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَۜ وَمَٓا اِلَّا مُبَشِّراً وَنَذ۪يراًۢ
Vebilhakki enzelnâhu vebilhakki nezel(e)(k) vemâ erselnâke illâ mubeşşiran veneżîrâ(n)
Biz onu (Kur'ân'ı) hak ile indirdik, o da (emin ellerde hiç değişmeden size) hak ile indi. (Resulüm!) Biz seni de ancak bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.
وَقُرْاٰناً فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَاَهُ عَلَى عَلٰى وَنَزَّلْنَاهُ تَنْز۪يلاً
Vekur-ânen feraknâhu litakraehu ‘alâ-nnâsi ‘alâ mukśin venezzelnâhu tenzîlâ(n)
Ve Biz Kur'ân'ı insanlara dura dura (sindire sindire) okuyasın diye (âyet âyet, sûre sûre) kısımlara ayırdık ve onu (takdirimize uygun) bir indirme ile (safha safha) indirdik.
قُلْ اٰمِنُوا بِه۪ٓ اَوْ لَا اِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مِنْ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّداًۙ
Kul âminû bihi ev lâ tu/minû(c) inne-lleżîne ûtû-l’ilme min kablihi iżâ yutlâ ‘aleyhim yaḣirrûne lil-eżkâni succedâ(n)
De ki: "Ona ister iman edin ister iman etmeyin." Muhakkak ki ondan önce kendilerine ilim verilen o kimseler (ehl-i kitabın mü'minleri, Kur'ân) kendilerine okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.
وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَٓا اِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولاً
Veyekûlûne subhâne rabbinâ in kâne va’du rabbinâ lemef’ûlâ(n)
Ve derler ki: "Rabbimiz Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir). Şüphesiz Rabbimizin vaadi mutlaka yerine gelir."
وَيَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَز۪يدُهُمْ خُشُوعاً
Veyaḣirrûne lil-eżkâni yebkûne veyezîduhum ḣuşû’â(n)
Ve onlar ağlayarak yüz üstü (bir daha secdeye) kapanırlar. (Kur'ân okumak) Onların (Allah'a olan) saygısını (ve teslimiyetini) arttırır.
قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَۜ اَياًّ تَدْعُوا فَلَهُ الْاَسْمَٓاءُ وَلَا بِصَلَاتِكَ وَلَا بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلاً
Kuli-d’û(A)llâhe evi-d’û-rrahmân(e)(s) eyyen mâ ted’û felehu-l-esmâu-lhusnâ(c) velâ techer bisalâtike velâ tuḣâfit bihâ vebteġi beyne żâlike sebîlâ(n)
(Resulüm!) De ki: "(Rabbinize) İster Allah diye dua ed(ip yalvar)ın ister Rahmân diye dua ed(ip yalvar)ın. Hangisiyle dua ed(ip yalvar)ırsanız (yalvarın), çünkü El Esmâu'l Husnâ (en güzel isimler) O'nundur." (Bir de) Namazında (dua ederken sesini) çok yükseltme, çok da kısma; bu (ikisi)nin arasında bir yol tut!
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَمْ وَلَداً وَلَمْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي وَلَمْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ وَكَبِّرْهُ تَكْب۪يراً
Vekuli-lhamdu li(A)llâhi-lleżî lem yetteḣiż veleden velem yekun lehu şerîkun fî-lmulki velem yekun lehu veliyyun mine-żżull(i)(s) vekebbirhu tekbîrâ(n)
Ve de ki: "Hamd, çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, zillet (ve âcizlik)ten dolayı bir dosta da ihtiyacı olmayan Allah'a mahsustur" ve tam bir yüceltme ile (hayatının her anında) O'nu tekbir et!