← Sûreler
Kehf Sûresi
110 âyet · Mekki
سُورَةُ الْكَهْفِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلٰى الْـكِتَابَ وَلَمْ لَهُ عِـوَجاًۜ

Elhamdu li(A)llâhi-lleżî enzele ‘alâ ‘abdihi-lkitâbe velem yec’al lehu ‘ivecâ(n)

Hamd, kuluna (bu) Kitâb'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik bulundurmayan Allah'a mahsustur.

2

قَيِّماً لِيُنْذِرَ بَاْساً شَد۪يداً مِنْ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْراً حَسَناًۙ

Kayyimen liyunżira be/sen şedîden min ledunhu veyubeşşira-lmu/minîne-lleżîne ya’melûne-ssâlihâti enne lehum ecran hasenâ(n)

(Allah onu resulüne) Dosdoğru (bir Kitâb) olarak (indirdi) ki katından (gelecek) şiddetli bir azap ile (inkâr edenleri) uyarsın ve sâlih ameller işleyen mü'minlere de kendileri için (âhirette) güzel bir mükâfat olduğunu müjdelesin.

3

مَاكِث۪ينَ ف۪يهِ اَبَداًۙ

Mâkiśîne fîhi ebedâ(n)

(Ki o mü'minler) Orada(ki cennetlerde) ebedi olarak kalacaklardır.

4

وَيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداًۗ

Veyunżira-lleżîne kâlû-tteḣaża(A)llâhu veledâ(n)

Bir de "Allah çocuk edindi" diyen kimseleri uyarsın (diye bu Kitâb'ı indirdi).

5

مَا بِه۪ مِنْ وَلَا كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اِنْ اِلَّا كَذِباً

Mâ lehum bihi min ‘ilmin velâ li-âbâ-ihim(c) keburat kelimeten taḣrucu min efvâhihim(c) in yekûlûne illâ keżibâ(n)

(Kaldı ki) Bu konuda ne kendilerinin ne de atalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan (bu) söz ne büyük (bir iftira)dır! Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar.

6

فَلَعَلَّكَ بَاخِـعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اِنْ لَمْ بِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَسَفاً

Fele’alleke bâḣi’un nefseke ‘alâ âśârihim in lem yu/minû bihâżâ-lhadîśi esefâ(n)

(Resulüm!) Onlar bu söze (Kur'ân'a), iman etmiyorlar diye arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin.

7

اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً

İnnâ ce’alnâ mâ ‘alâ-l-ardi zîneten lehâ linebluvehum eyyuhum ahsenu ‘amelâ(n)

Muhakkak ki Biz, (insanlardan) hangisinin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için yeryüzündeki her şeyi bir ziynet kıldık.

8

وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يداً جُرُزاًۜ

Ve-innâ lecâ’ilûne mâ ‘aleyhâ sa’îden curuzâ(n)

(Bununla beraber) Elbette Biz (zamanı gelince) oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yaparız.

9

اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ عَجَباً

Em hasibte enne ashâbe-lkehfi ve-rrakîmi kânû min âyâtinâ ‘acebâ(n)

(Resulüm!) Yoksa sen, Bizim âyetlerimizden Ashâb-ı Kehf ve (isimlerinin yazılı bulunduğu) taş kitabe(deki gençlerin) durumlarını şaşırtıcı mı buldun?

10

اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ رَشَداً

İż evâ-lfityetu ilâ-lkehfi fekâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten veheyyi/ lenâ min emrinâ raşedâ(n)

Hani o (yiğit) gençler mağaraya sığınmışlardı da, "Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bize (şu) durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla!" demişlerdi.

11

فَضَرَبْنَا عَلٰٓى فِي سِن۪ينَ عَدَداًۙ

Fedarabnâ ‘alâ âżânihim fî-lkehfi sinîne ‘adedâ(n)

Bunun üzerine Biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar (mühür) vurduk (onların dünyayla irtibatlarını kestik, onları uykuya daldırdık).

12

ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَداً۟

Śumme be’aśnâhum lina’leme eyyu-lhizbeyni ahsâ limâ lebiśû emedâ(n)

Sonra da (onların uyuma müddetleri hakkında ihtilaf eden) iki gruptan hangisinin, kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini bilelim (insanlar da görüp bilsin) diye onları (tekrar) dirilttik.

13

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ

Nahnu nakussu ‘aleyke nebeehum bilhakk(i)(c) innehum fityetun âmenû birabbihim vezidnâhum hudâ(n)

(Resulüm!) Biz sana onların haberlerini hak olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rabblerine iman etmiş gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini arttırdık.

14

وَرَبَطْنَا عَلٰى اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ مِنْ اِلٰهاً لَقَدْ قُلْـنَٓا اِذاً شَطَطاً

Verabatnâ ‘alâ kulûbihim iż kâmû fekâlû rabbunâ rabbu-ssemâvâti vel-ardi len ned’uve min dûnihi ilâhâ(en)(s) lekad kulnâ iżen şetatâ(n)

(O yerin hükümdarı karşısında) Ayağa kalktıklarında onların kalplerine rabt(edip yönelerek tecelli) ettik de onlar şöyle dediler: "Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O'ndan başkasına asla ilâh deyip yalvarmayız. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz."

15

هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَاْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى كَذِباًۜ

Hâulâ-i kavmunâ-tteḣażû min dûnihi âlihe(ten)(s) levlâ ye/tûne ‘aleyhim bisultânin beyyin(in)(s) femen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżibâ(n)

"Şunlar, bizim kavmimizdir. O'ndan başka ilâhlar edindiler. Onların (bu iddialarını destekleyen, ilâh dedikleri şeyler hakkında) apaçık bir delil getirmeleri gerekmez mi? (Ama bunu yapamıyorlar) O hâlde, Allah hakkında yalan uydurup iftira edenden daha zalim kim vardır?"

16

وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ فَاْوُٓ۫ا اِلَى يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ مِرْفَقاً

Ve-iżi-’tezeltumûhum vemâ ya’budûne illa(A)llâhe fe/vû ilâ-lkehfi yenşur lekum rabbukum min rahmetihi veyuheyyi/ lekum min emrikum mirfekâ(n)

(Fakat onlar o gençlerin söylediklerini kabul etmediler ve onları öldürmeye azmettiler. Bunun üzerine o gençler onlardan kaçtılar sonra içlerinden biri şöyle dedi) "Madem siz onlardan ve onların Allah'tan başka âbd ol(up kulluk et)tikleri şeylerden uzaklaştınız, öyle ise mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için bir kolaylık sağlasın."

17

وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ ف۪ي مِنْهُۜ ذٰلِكَ مِنْ اللّٰهِۜ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ لَهُ وَلِياًّ مُرْشِداً۟

Veterâ-şşemse iżâ tale’at tezâveru ‘an kehfihim żâte-lyemîni ve-iżâ ġarabet takriduhum żâte-şşimâli vehum fî fecvetin minh(u)(c) żâlike min âyâti(A)llâh(i)(k) men yehdi(A)llâhu fehuve-lmuhted(i)(s) vemen yudlil felen tecide lehu veliyyen murşidâ(n)

(Resulüm! O mağarada bulunsaydın) Güneşi görürdün. Doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder, batarken de sol taraftan onlara isabet etmeden geçer giderdi. (Böylece) Onlar (Güneş ışığından rahatsız olmaksızın) oranın genişçe bir yerinde (uyurlardı). İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucize ve delillerinden)dir. Allah kime hidâyet ederse hidâyette olan odur, kimi de (âyetlerine iman etmediği için) dalâlette bırakırsa artık onun için veli olan bir mürşid (rüşdüne erişip Allah'a dost olmuş ve insanları rüşdüne eriştiren bir Mürşid-i kâmil) bulamazsın.

18

وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً وَهُمْ رُقُودٌۗ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِۜ لَوِ اطَّـلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً

Vetahsebuhum eykâzan vehum rukûd(un) ve nukallibuhum żâte-lyemîni veżâte-şşimâl(i)(s) vekelbuhum bâsitun żirâ’ayhi bilvasîd(i)(c) levi-ttala’te ‘aleyhim levelleyte minhum firâran velemuli/te minhum ru’bâ(n)

(Eğer onları görseydin) Kendileri uykuda oldukları hâlde sen onları uyanık sanırdın. Dahası (vücutları hareketsizlikten zarar görmemeleri için) Biz onları sağa sola çevirip duruyorduk ve köpekleri de (mağaranın) giriş(in)de ön ayaklarını uzatmış (yatmakta) idi. Eğer sen onların durumlarına muttali ol(up onları gör)seydin arkana bakmadan onlardan kaçardın ve (gördüklerinden dolayı) için (büyük) bir korku ile dolardı.

19

وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَٓاءَلُوا بَيْنَهُمْۜ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْۜ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالُوا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُٓوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِه۪ٓ اِلَى فَلْيَنْظُرْ اَيُّهَٓا اَزْكٰى طَعَاماً فَلْيَاْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا بِكُمْ اَحَداً

Vekeżâlike be’aśnâhum liyetesâelû beynehum(c) kâle kâ-ilun minhum kem lebiśtum(s) kâlû lebiśnâ yevmen ev ba’da yevm(in)(c) kâlû rabbukum a’lemu bimâ lebiśtum feb’aśû ehadekum biverikikum hâżihi ilâ-lmedîneti felyenzur eyyuhâ ezkâ ta’âmen felye/tikum birizkin minhu velyetelattaf velâ yuş’iranne bikum ehadâ(n)

Hâl böyleyken, Biz aralarında birbirlerine sormaları için onları (uyandırarak tekrar) dirilttik. (Kendilerine geldiklerinde hâllerindeki acayipliği fark ederek birbirleriyle konuşmaya başladılar) İçlerinden biri, "(acaba uykuda) ne kadar kaldınız?" dedi. (Bir kısmı) "Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık" dediler. (Diğerleri de) Dediler ki: "Rabbiniz kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan bir rızık getirsin. Ayrıca dikkatli olsun ve sakın sizi kimseye sezdirmesin."

20

اِنَّهُمْ اِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ اَوْ يُع۪يدُوكُمْ ف۪ي وَلَنْ اِذاً اَبَداً

İnnehum in yazherû ‘aleykum yercumûkum ev yu’îdûkum fî milletihim velen tuflihû iżen ebedâ(n)

"Çünkü onlar sizden haberdar olurlarsa, ya sizi (öldüresiye) taşlarlar veya kendi dinlerine döndürürler ki o zaman ebediyen iflah olmazsınız."

21

وَكَذٰلِكَ اَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُٓوا اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاَنَّ السَّاعَةَ لَا ف۪يهَاۚ اِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ اَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَاناًۜ رَبُّهُمْ اَعْلَمُ بِهِمْۜ قَالَ الَّذ۪ينَ غَلَبُوا عَلٰٓى لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِداً

Vekeżâlike a’śernâ ‘aleyhim liya’lemû enne va’da(A)llâhi hakkun ve enne-ssâ’ate lâ raybe fîhâ iż yetenâze’ûne beynehum emrahum(s) fekâlû-bnû ‘aleyhim bunyânâ(en)(s) rabbuhum a’lemu bihim(c) kâle-lleżîne ġalebû ‘alâ emrihim lenetteḣiżenne ‘aleyhim mescidâ(n)

Böylece (insanları) onlardan haberdar ettik ki Allah'ın (ölümden sonraki diriliş konusunda) vaadinin hak olduğunu ve (kıyamet) saatin(in) mutlaka geleceğini, onda asla şüphe olmadığını bilsinler. (Fakat o mağara arkadaşlarını daha sonra vefat ettirip katımıza aldık da oradaki insanlar olayın mucizevi tarafını ve asıl hikmetini bırakıp) Aralarında onların durumunu tartışmaya başladılar. (Onlardan bir kısmı) Dediler ki: "Onların (vefat ettikleri yer olan bu mağaranın) üzerine bir bina inşâ edin. Rabbleri onları daha iyi bilir." Onların işine galip gelen (yetkili)ler ise "bizler, kesinlikle onların üzerine bir mescid yapacağız" dediler.

22

سَيَقُولُونَ ثَلٰثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْۚ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْماً بِالْغَيْبِۚ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْۜ قُلْ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا اِلَّا قَل۪يلٌ۠ فَلَا ف۪يهِمْ اِلَّا مِرَٓاءً ظَاهِراًۖ وَلَا ف۪يهِمْ مِنْهُمْ اَحَداً۟

Seyekûlûne śelâśetun râbi’uhum kelbuhum veyekûlûne ḣamsetun sâdisuhum kelbuhum racmen bilġayb(i)(s) veyekûlûne seb’atun veśâminuhum kelbuhum(c) kul rabbî a’lemu bi’iddetihim mâ ya’lemuhum illâ kalîl(un)(k) felâ tumâri fîhim illâ mirâen zâhiran velâ testefti fîhim minhum ehadâ(n)

(Resulüm! İnsanlardan bir kısmı) "Onlar üç (kişi)dir, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Yine (bir kısmı) "onlar beş (kişi)dir, altıncıları köpekleridir" diyecekler. (Bunlar) Gayba taş atmak (bilinmeyen hakkında tahmin yürütmek)tir. (Bir kısmı da) "Onlar yedi (kişi)dir, sekizincileri köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayısını Rabbim en iyi bilendir. Zaten onlar hakkında bilgisi olan pek azdır." Öyle ise onlar hakkında (Kur'ân'da) bildirilenler dışında münakaşaya girme ve onlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma!

23

وَلَا لِشَايْءٍ اِنّ۪ي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَداًۙ

Velâ tekûlenne lişey-in innî fâ’ilun żâlike ġadâ(n)

Ve hiçbir şey için sakın, "ben yarın şunu mutlaka yapacağım" deme!

24

اِلَّٓا اَنْ اللّٰهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَس۪يتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ رَبّ۪ي لِاَقْرَبَ مِنْ رَشَداً

İllâ en yeşâa(A)llâh(u)(c) veżkur rabbeke iżâ nesîte vekul ‘asâ en yehdiyeni rabbî li-akrabe min hâżâ raşedâ(n)

Ancak, "(inşallah) Allah dilerse (yapacağım)" (de). (Bunu) Unuttuğun takdirde Rabbini zikret ve de ki: "Umarım Rabbim beni, bundan daha yakın bir rüşde (ve doğruya) hidâyet eder."

25

وَلَبِثُوا ف۪ي ثَلٰثَ مِائَةٍ سِن۪ينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً

Velebiśû fî kehfihim śelâśe mi-etin sinîne vezdâdû tis’â(n)

(İnsanlardan bazısı) "Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar" (diye iddia ederlerken, başkaları) bu sayıya dokuz yıl daha ilave ettiler.

26

قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ وَاَسْمِـعْۜ مَا مِنْ مِنْ وَلَا ف۪ي اَحَداً

Kuli(A)llâhu a’lemu bimâ lebiśû(s) lehu ġaybu-ssemâvâti vel-ard(i)(s) ebsir bihi ve esmi’(c) mâ lehum min dûnihi min veliyyin velâ yuşriku fî hukmihi ehadâ(n)

(Resulüm!) De ki: "Onların ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah'tır. Göklerin ve yerin gaybı (tüm gizli bilgisi, sadece) O'na aittir. O, ne güzel görendir ve ne güzel işitendir. O (göklerde ve yerde olan)ların, O'ndan başka bir Veliyy'si (gerçek ve hakiki dostu) yoktur. O, kendi hükümranlığına hiç kimseyi ortak etmez."

27

وَاتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۚ لَا لِكَلِمَاتِه۪ وَلَنْ مِنْ مُلْتَحَداً

Vetlu mâ ûhiye ileyke min kitâbi rabbik(e)(s) lâ mubeddile likelimâtihi velen tecide min dûnihi multehadâ(n)

Öyleyse, Rabbinin Kitâbı'ndan sana vahyedileni tilavet et (okuyup yaşa ve insanlara okutup yaşat)! O'nun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O'ndan başka sığınılacak bir kimse de bulamazsın.

28

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطاً

Vasbir nefseke me’a-lleżîne yed’ûne rabbehum bilġadâti vel’aşiyyi yurîdûne vecheh(u)(s) velâ ta’du ‘aynâke ‘anhum turîdu zînete-lhayâti-ddunyâ(s) velâ tuti’ men aġfelnâ kalbehu ‘an żikrinâ vettebe’a hevâhu vekâne emruhu furutâ(n)

Sabah akşam Rabblerine, O'nun vechini (cemâlini müşahede etmeyi ve rızasını sabırla) dileyerek (candan yalvarıp) dua edenlerle birlikte sen de sabret! Dünya hayatının (geçici) ziynetini isteyerek gözlerini o (yalvarıp dua eden)lerden (sakın) ayırma! (Küfründen dolayı) Kalbini Bizi zikretmekten gâfil kıldığımız, (kendi nefsinin) hevâsına (arzu ve isteklerine) tabi olmuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye de (asla) itaat etme!

29

وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ نَاراًۙ اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ وَاِنْ يَسْتَغ۪يثُوا يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقاً

Vekuli-lhakku min rabbikum(s) femen şâe felyu/min vemen şâe felyekfur(c) innâ a’tednâ lizzâlimîne nâran ehâta bihim surâdikuhâ(c) ve-in yesteġîśû yuġâśû bimâ-in kelmuhli yeşvî-lvucûh(e)(c) bi/se-şşerâbu vesâet murtefekâ(n)

Ve de ki: "Hak Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." Şüphesiz Biz, (resulümüzü ve âyetlerimizi inkâr eden) zalimlere (kıyamet günü) öyle bir ateş hazırladık ki onun (alevden) duvarları (cehennemde) kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. Eğer onlar (susuzluktan feryat edip) yardım isteyecek olsalar erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile onlara yardım edilir. O, ne kötü içecektir ve (o ateş) ne kötü bir kalma yeridir!

30

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اِنَّا لَا اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلاًۚ

İnne-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti innâ lâ nudî’u ecra men ahsene ‘amelâ(n)

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, şüphesiz ki Biz güzel amel işleyenlerin ecrini (asla) zayi etmeyiz.

31

اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ مِنْ وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِنْ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟

Ulâ-ike lehum cennâtu ‘adnin tecrî min tahtihimu-l-enhâru yuhallevne fîhâ min esâvira min żehebin veyelbesûne śiyâben ḣudran min sundusin ve-istebrakin mutteki-îne fîhâ ‘alâ-l-erâ-ik(i)(c) ni’me-śśevâbu vehasunet murtefekâ(n)

İşte onlara, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar orada tahtlar üzerine kurularak altın bilezikler takınırlar ve orada ince ipekten ve parlak atlastan yeşil elbiseler giyerler. O, ne güzel karşılıktır ve (o cennet) ne güzel bir kalma yeridir!

32

وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلاً رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِاَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعاًۜ

Vadrib lehum meśelen raculeyni ce’alnâ li-ehadihimâ cenneteyni min a’nâbin ve hafefnâhumâ binaḣlin vece’alnâ beynehumâ zer’â(n)

(Resulüm!) Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik.

33

كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ اٰتَتْ اُكُلَهَا وَلَمْ مِنْهُ شَيْـٔاًۙ وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَراًۙ

Kiltâ-lcenneteyni âtet ukulehâ velem tazlim minhu şey-â(en)(c) vefeccernâ ḣilâlehumâ neherâ(n)

Her iki bağ da yemişlerini vermiş, ondan hiçbirini eksik bırakmamıştı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık.

34

وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌۚ فَقَالَ لِصَاحِبِه۪ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَنَا۬ اَكْثَرُ مِنْكَ مَالاً وَاَعَزُّ نَفَراً

Vekâne lehu śemerun fekâle lisâhibihi vehuve yuhâviruhu enâ ekśeru minke mâlen ve e’azzu neferâ(n)

Derken o (bağ sahibi)nin (büyük) bir serveti oldu. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: "Ben malca senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da senden daha güçlü ve itibarlıyım."

35

وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ قَالَ مَٓا اَنْ هٰذِه۪ٓ اَبَداًۙ

Vedeḣale cennetehu vehuve zâlimun linefsihi kâle mâ ezunnu en tebîde hâżihi ebedâ(n)

Derken (böylesine bir gurur ve kibirle) kendisine zulmederek bağına girdi. (Şöyle) Dedi: "Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmıyorum."

36

وَمَٓا السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُدِدْتُ اِلٰى لَاَجِدَنَّ خَيْراً مِنْهَا مُنْقَلَباً

Vemâ ezunnu-ssâ’ate kâ-imeten vele-in rudidtu ilâ rabbî leecidenne ḣayran minhâ munkalebâ(n)

"(Kıyamet) Saatin(in) geleceğini de zannetmiyorum. Şayet Rabbime döndürülürsem, hiç şüphem yok ki (orada) bundan daha hayırlı bir âkıbet bulurum."

37

قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَكَفَرْتَ بِالَّذ۪ي خَلَقَكَ مِنْ ثُمَّ مِنْ ثُمَّ سَوّٰيكَ رَجُلاًۜ

Kâle lehu sâhibuhu vehuve yuhâviruhu ekeferte billeżî ḣalekake min turâbin śümme min nutfetin śümme sevvâke raculâ(n)

Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: "Sen, seni topraktan sonra nutfeden (dökülen bir damla sudan) yaratan, sonra da seni bir adam suretinde (biçimlendirip) düzenleyen (Allah)ı inkâr mı ediyorsun?"

38

لٰكِنَّا۬ هُوَ اللّٰهُ رَبّ۪ي وَلَٓا بِرَبّ۪ٓي اَحَداً

Lâkinne huva(A)llâhu rabbî velâ uşriku birabbî ehadâ(n)

"Fakat O Allah, benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir şeyi şirk koşmam."

39

وَلَوْلَٓا اِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا لَا اِلَّا بِاللّٰهِۚ اِنْ اَنَا۬ اَقَلَّ مِنْكَ مَالاً وَوَلَداًۚ

Velevlâ iż deḣalte cenneteke kulte mâ şâa(A)llâhu lâ kuvvete illâ bi(A)llâh(i)(c) in terani enâ ekalle minke mâlen ve veledâ(n)

"Bağına girdiğinde, 'maşallah! Allah'tan başka kuvvet (sahibi) yoktur' demen gerekmez miydi! Eğer malca ve evlatça beni kendinden daha az görüyorsan (şunu bil ki),"

40

فَعَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ خَيْراً مِنْ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَاناً مِنَ فَتُصْبِحَ صَع۪يداً زَلَقاًۙ

Fe’asâ rabbî en yu/tiyeni ḣayran min cennetike veyursile ‘aleyhâ husbânen mine-ssemâ-i fetusbiha sa’îden zelekâ(n)

"Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir, senin bağına ise gökten (yakıp yıkan) bir afet gönderir de (o bağın, ot bitmeyen) kupkuru bir toprak hâline gelir."

41

اَوْ يُصْبِحَ مَٓاؤُ۬هَا غَوْراً فَلَنْ لَهُ طَلَباً

Ev yusbiha mâuhâ ġavran felen testatî’a lehu talebâ(n)

"Yahut bağının suyu dibe çekilir de bir daha onu arayıp bulmaya (dahi) güç yetiremezsin."

42

وَاُح۪يطَ بِثَمَرِه۪ فَاَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلٰى اَنْفَقَ ف۪يهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى وَيَقُولُ يَا لَمْ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً

Veuhîta biśemerihi feasbeha yukallibu keffeyhi ‘alâ mâ enfeka fîhâ vehiye ḣâviyetun ‘alâ ‘urûşihâ veyekûlu yâ leytenî lem uşrik birabbî ehadâ(n)

Derken onun (bütün) serveti kuşatıl(ıp yok edil)di. Böylece bağı uğruna harcadıklarından ötürü (pişmanlık içinde çaresizce) ellerini ovuşturup durmaya başladı. Bağ, çardakları üzerine yıkılmış kalmıştı. O ise, "(yazıklar olsun bana) keşke ben Rabbime hiç kimseyi şirk koşmasaydım!" diyordu.

43

وَلَمْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ اللّٰهِ وَمَا مُنْتَصِراًۜ

Velem tekun lehu fi-etun yensurûnehu min dûni(A)llâhi vemâ kâne muntasirâ(n)

Onun (çokluğuyla övündüğü) Allah'tan başka kendisine yardım edebilecek bir topluluğu olmadı ve (o, kendi) kendini de kurtaracak (güçte) değildi.

44

هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلّٰهِ الْحَقِّۜ هُوَ خَيْرٌ ثَوَاباً وَخَيْرٌ عُقْباً۟

Hunâlike-lvelâyetu li(A)llâhi-lhakk(i)(c) huve ḣayrun śevâben ve ḣayrun ‘ukbâ(n)

İşte bu durumda velayet (yardım ve dostluk), Hakk olan Allah'a mahsustur. O, en hayırlı mükâfatı verendir ve en hayırlı âkıbeti veren (de yine) O'dur.

45

وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ فَاَصْبَحَ هَش۪يماً تَذْرُوهُ الرِّيَاحُۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ مُقْتَدِراً

Vadrib lehum meśele-lhayâti-ddunyâ kemâ-in enzelnâhu mine-ssemâ-i faḣteleta bihi nebâtu-l-ardi feasbeha heşîmen teżrûhu-rriyâh(u)(c) vekâna(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in muktedirâ(n)

(Resulüm!) Onlara şunu da misal göster: Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki onunla yeryüzünün bitkileri (yetişip) birbirine karışır; fakat sonunda rüzgârın savurduğu (kuru bir) çerçöp hâline gelir. Allah her şeye Muktedir'dir (her şey üzerinde iktidar sahibidir).

46

اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ اَمَلاً

Elmâlu velbenûne zînetu-lhayâti-ddunyâ(s) velbâkiyâtu-ssâlihâtu ḣayrun ‘inde rabbike śevâben veḣayrun emelâ(n)

Mal ve oğullar, dünya hayatının (geçici) ziynetidir. Bâki kalacak sâlih ameller ise Rabbinin katında hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlanmaya daha layıktır.

47

وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْاَرْضَ بَارِزَةًۙ وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ مِنْهُمْ اَحَداًۚ

Veyevme nuseyyiru-lcibâle veterâ-l-arda bârizeten vehaşernâhum felem nuġâdir minhum ehadâ(n)

(Resulüm!) Öyle bir gün(ü düşün) ki Biz dağları yürütürüz de sen yeryüzünü dümdüz görürsün. Artık onların hiçbirini bırakmaksızın hepsini (mahşerde) toplamışızdır!

48

وَعُرِضُوا عَلٰى صَفاًّۜ لَقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۘ بَلْ زَعَمْتُمْ اَلَّنْ لَكُمْ مَوْعِداً

Ve’uridû ‘alâ rabbike saffen lekad ci/tumûnâ kemâ ḣalaknâkum evvele merra(tin)(c) bel ze’amtum ellen nec’ale lekum mev’idâ(n)

Ve (hepsi) saf saf Rabbinin huzuruna çıkarılmışlardır. (Onlara) "Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de tek başınıza) huzurumuza geldiniz. Oysa size vaad edilenlerin tahakkuk edeceği bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız, değil mi? (denir).

49

وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا ف۪يهِ وَيَقُولُونَ يَا مَالِ هٰذَا الْكِتَابِ لَا صَغ۪يرَةً وَلَا اِلَّٓا اَحْصٰيهَاۚ وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِراًۜ وَلَا رَبُّكَ اَحَداً۟

Vevudi’a-lkitâbu feterâ-lmucrimîne muşfikîne mimmâ fîhi veyekûlûne yâ veyletenâ mâ li hâżâ-lkitâbi lâ yuġâdiru saġîraten velâ kebîraten illâ ahsâhâ(c) ve vecedû mâ ‘amilû hâdirâ(an)(c) velâ yazlimu rabbuke ehadâ(n)

(O gün) Kitap (ortaya) konmuştur, mücrimlerin onda (yazılı) olanlardan dolayı (dehşetle) korkuya kapıldıklarını görürsün. Onlar derler ki: "Yazıklar olsun bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!" Böylece onlar (dünyadayken) yaptıklarını (karşılarında) hazır bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye asla zulmetmez.

50

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ كَانَ مِنَ فَفَسَقَ عَنْ رَبِّه۪ۜ اَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُٓ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّۜ بِئْسَ لِلظَّالِم۪ينَ بَدَلاً

Ve-iż kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse kâne mine-lcinni fefeseka ‘an emri rabbih(i)(k) efetetteḣiżûnehu veżurriyyetehu evliyâe min dûnî vehum lekum ‘aduvv(un)(c) bi/se lizzâlimîne bedelâ(n)

Hani Biz bir vakit meleklere, "Âdem'e secde edin!" demiştik. Onlar hemen secde ettiler, iblis hariç. (iblis) Cinlerdendi ve Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz Beni bırakıp da onu ve onun zürriyetini mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. (Kendi nefsine zulmeden) Zalimler için (bile bu) ne kötü bir değişmedir!

51

مَٓا خَلْقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَا اَنْفُسِهِمْۖ وَمَا مُتَّخِذَ الْمُضِلّ۪ينَ عَضُداً

Mâ eşhedtuhum ḣalka-ssemâvâti vel-ardi velâ ḣalka enfusihim vemâ kuntu mutteḣiże-lmudillîne ‘adudâ(n)

Ben onları (iblis ve zürriyetini) ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de kendilerinin yaratılışına şahid tuttum. Ben (insanları) dalâlete sevk edenleri yardımcı edinecek değilim.

52

وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ مَوْبِقاً

Veyevme yekûlu nâdû şurakâ-iye-lleżîne ze’amtum fede’avhum felem yestecîbû lehum vece’alnâ beynehum mevbikâ(n)

(Resulüm!) Yine o gün(ü düşün ki Allah kâfirlere), "Benim ortaklarım zannettiklerinizi çağırın!" buyurur. Onlar (Allah'a şirk koştuklarını) çağırmışlar; fakat kendilerine cevap veren olmamıştır. Biz onların arasına aşılmaz bir uçurum koymuşuzdur.

53

وَرَاَ الْمُجْرِمُونَ النَّارَ فَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ مُوَاقِعُوهَا وَلَمْ عَنْهَا مَصْرِفاً۟

Veraâ-lmucrimûne-nnâra fezannû ennehum muvâki’ûhâ velem yecidû ‘anhâ masrifâ(n)

(Nefsinin hevâsına uyan) Mücrimler (o) ateşi gördüklerinde orayı boylayacaklarını iyice anlarlar ve ondan kaçacak bir yer de bulamazlar.

54

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا ف۪ي الْقُرْاٰنِ لِلنَّاسِ مِنْ مَثَلٍۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ اَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلاً

Velekad sarrafnâ fî hâżâ-lkur-âni linnâsi min kulli meśel(in)(c) vekâne-l-insânu ekśera şey-in cedelâ(n)

Andolsun ki Biz, bu Kur'ân'da insanlar için (ikaz ve ihtardan) her türlü misali değişik biçimlerde açıkladık; fakat insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.

55

وَمَا النَّاسَ اَنْ اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰى وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ اِلَّٓا اَنْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ اَوْ يَاْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلاً

Vemâ mene’a-nnâse en yu/minû iż câehumu-lhudâ veyestaġfirû rabbehum illâ en te/tiyehum sunnetu-l-evvelîne ev ye/tiyehumu-l’ażâbu kubulâ(n)

Kendilerine hidâyet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rabblerinden mağfiret dilemekten alıkoyan şey; ancak öncekilerin sünnetinin (başına gelen felaketin) kendi (baş)larına da gelmesi(ni) yahut azabın göz göre göre kendilerine gelmesi(ni beklemeleri)dir!

56

وَمَا الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۚ وَيُجَادِلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ وَاتَّخَذُٓوا اٰيَات۪ي وَمَٓا اُنْذِرُوا هُزُواً

Vemâ nursilu-lmurselîne illâ mubeşşirîne vemunżirîn(e)(c) veyucâdilu-lleżîne keferû bilbâtili liyudhidû bihi-lhakk(a)(s) vetteḣażû âyâtî vemâ unżirû huzuvâ(n)

Biz resulleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise hakkı ortadan kaldırmak için bâtıl şeyler ileri sürerek onunla mücadele ederler. Onlar âyetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alaya alırlar.

57

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ فَاَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُۜ اِنَّا جَعَلْنَا عَلٰى اَكِنَّةً اَنْ وَف۪ٓي وَقْراًۜ وَاِنْ تَدْعُهُمْ اِلَى فَلَنْ اِذاً اَبَداً

Vemen azlemu mimmen żukkira bi-âyâti rabbihi fea’rada ‘anhâ venesiye mâ kaddemet yedâh(u)(c) innâ ce’alnâ ‘alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu vefî âżânihim vakrâ(an)(s) ve-in ted’uhum ilâ-lhudâ felen yehtedû iżen ebedâ(n)

Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp da ondan yüz çeviren ve kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır! Şüphesiz ki Biz (âyetlerimizden yüz çevirenlerin) onu anlamalarına engel olmak üzere kalplerinin üstüne kılıflar, kulaklarına da bir ağırlık koyarız. Sen onları hidâyete çağırsan da onlar asla hidâyete eremezler.

58

وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِۜ لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَۜ بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ مِنْ مَوْئِلاً

Verabbuke-lġafûru żû-rrahme(ti)(s) lev yu-âḣiżuhum bimâ kesebû le’accele lehumu-l’ażâb(e)(c) bel lehum mev’idun len yecidû min dûnihi mev-ilâ(n)

Senin, Ğafûr (her türlü günahı mağfiret eden) Rabbin (sonsuz ve sınırsız) rahmet sahibidir; şayet yaptıkları yüzünden onları (hemen) hesaba çekecek olsaydı, onlara azabı elbette çarçabuk verirdi. Fakat onlara vaad edilen bir zaman (olan kıyamet günü) vardır ki (o gün gelince onlar, hesaplaşmadan) kaçıp kurtulacakları bir sığınak asla bulamazlar.

59

وَتِلْكَ الْقُرٰٓى اَهْلَكْنَاهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِمْ مَوْعِداً۟

Vetilke-lkurâ ehleknâhum lemmâ zalemû vece’alnâ limehlikihim mev’idâ(n)

İşte, (kendi nefislerine ve insanlara) zulmettikleri zaman kendilerini helâk ettiğimiz memleketler(in harabeleri). Onları helâk etmek için de belli bir zaman tayin etmiştik.

60

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِفَتٰيهُ لَٓا حَتّٰٓى مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ اَوْ اَمْضِيَ حُقُباً

Ve-iż kâle mûsâ lifetâhu lâ ebrahu hattâ ebluġa mecme’a-lbahrayni ev emdiye hukubâ(n)

(Resulüm!) Hani bir vakit Mûsâ (kendisine hizmet eden beraberindeki) gence demişti ki: "(Hızır'ı bulmak için) İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, yahut (onu buluncaya kadar) senelerce (yol) gideceğim."

61

فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَب۪يلَهُ فِي سَرَباً

Felemmâ beleġâ mecme’a beynihimâ nesiyâ hûtehumâ fetteḣaże sebîlehu fî-lbahri serabâ(n)

(Hızır'ın bulunacağı yerde bir mucize gerçekleşmesi gerekiyordu) Nihayet onlar, iki (deniz)in birleştiği yere varınca balıklarını unuttular (yanlarında kendilerine azık olarak getirdikleri balık bir mucize olarak canlandı). Denizde bir yol tutup gitti.

62

فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتٰيهُ اٰتِنَا غَدَٓاءَنَاۘ لَقَدْ لَق۪ينَا مِنْ هٰذَا نَصَباً

Felemmâ câvezâ kâle lifetâhu âtinâ ġadâenâ lekad lakînâ min seferinâ hâżâ nasabâ(n)

Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ, (beraberindeki) gence, "azığımızı getir (de yiyelim). Hakikaten şu yolculuğumuz yüzünden (epeyce) yorgun düştük" dedi.

63

قَالَ اَرَاَيْتَ اِذْ اَوَيْنَٓا اِلَى فَاِنّ۪ي نَس۪يتُ الْحُوتَۘ وَمَٓا اِلَّا الشَّيْطَانُ اَنْ وَاتَّخَذَ سَب۪يلَهُ فِي عَجَباً

Kâle eraeyte iż eveynâ ilâ-ssaḣrati fe-innî nesîtu-lhûte vemâ ensânîhu illâ-şşeytânu en eżkurah(u)(c) vetteḣaże sebîlehu fî-lbahri ‘acebâ(n)

(O genç) "Gördün mü! (Az önce dinlenmek için denizin yanında duran) Kayaya sığındığımızda ben balığı(n canlanarak denize atladığını söylemeyi) unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı. (O balık) Şaşılacak bir şekilde denizde bir yol tutup gitti."

64

قَالَ ذٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِۗ فَارْتَدَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمَا قَصَصاًۙ

Kâle żâlike mâ kunnâ nebġ(i)(c) ferteddâ ‘alâ âśârihimâ kasasâ(n)

(Mûsâ) "İşte aradığımız (mucize) bu idi" dedi. Bunun üzerine izlerini takip ederek gerisingeri döndüler.

65

فَوَجَدَا عَبْداً مِنْ اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ عِلْماً

Fevecedâ ‘abden min ‘ibâdinâ âteynâhu rahmeten min ‘indinâ ve’allemnâhu min ledunnâ ‘ilmâ(n)

Derken (orada), katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine (olayların iç yüzünü bilmeye dair özel) bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul (olan Hızır)ı buldular.

66

قَالَ لَهُ مُوسٰى هَلْ عَلٰٓى اَنْ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْداً

Kâle lehu mûsâ hel ettebi’uke ‘alâ en tu’allimeni mimmâ ‘ullimte ruşdâ(n)

Mûsâ ona, "sana öğretilenden bana da rüşde götüren bir ilim (olan Ledun ilmin)i öğretmen için sana tabi olabilir miyim?" dedi.

67

قَالَ اِنَّكَ لَنْ مَعِيَ صَبْراً

Kâle inneke len testatî’a me’iye sabrâ(n)

(Hızır) Dedi ki: "Doğrusu sen benimle beraber (iken vuku bulacak olaylara) sabretmeye asla güç yetiremezsin."

68

وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلٰى لَمْ بِه۪ خُبْراً

Vekeyfe tasbiru ‘alâ mâ lem tuhit bihi ḣubrâ(n)

"Hem iç yüzünü kavrayamadığın (ve zahiren yanlış görülen) bir şeye nasıl sabredeceksin?"

69

قَالَ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ صَابِراً وَلَٓا لَكَ اَمْراً

Kâle setecidunî in şâa(A)llâhu sâbiran velâ a’sî leke emrâ(n)

(Mûsâ) "İnşallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın ve senin hiçbir işine de karşı gelmeyeceğim" dedi.

70

قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَن۪ي فَلَا عَنْ حَتّٰٓى لَكَ مِنْهُ ذِكْراً۟

Kâle fe-ini-tteba’tenî felâ tes-elnî ‘an şey-in hattâ uhdiśe leke minhu żikrâ(n)

(Hızır) "Eğer bana tabi olursan, ben sana anlatıncaya kadar (yaptığım) hiçbir şey hakkında bana soru sorma!" dedi.

71

فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا رَكِبَا فِي خَرَقَهَاۜ قَالَ اَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ اَهْلَهَاۚ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـٔاً اِمْراً

Fentalekâ hattâ iżâ rakibâ fî-ssefîneti ḣarakahâ(s) kâle eḣaraktehâ lituġrika ehlehâ lekad ci/te şey-en imrâ(n)

(Mûsâ söylediklerini kabul etti) Bunun üzerine (kalkıp) yürüdüler. Nihayet (bir deniz kıyısına vardılar ve onları karşı kıyıya taşıyan) gemiye bindikleri zaman (Hızır) o gemiyi (batmayacak yerinden) deldi. (Mûsâ) "Sen onu, içindekileri boğmak için mi deldin? Andolsun ki sen çok korkunç bir iş yaptın!" dedi.

72

قَالَ اَلَمْ اِنَّكَ لَنْ مَعِيَ صَبْراً

Kâle elem ekul inneke len testatî’a me’iye sabrâ(n)

(Hızır) "Doğrusu sen benimle beraber (iken vuku bulacak olaylara) sabretmeye asla güç yetiremezsin, demedim mi?" dedi.

73

قَالَ لَا بِمَا نَس۪يتُ وَلَا مِنْ عُسْراً

Kâle lâ tu-âḣiżnî bimâ nesîtu velâ turhiknî min emrî ‘usrâ(n)

(Mûsâ) "Unuttuğum şeyden dolayı beni kınama ve bu işimden (yaptığım bu itirazdan) dolayı bana bir güçlük çıkarma" dedi.

74

فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا لَقِيَا غُلَاماً فَقَتَلَهُۙ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْساً زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍۜ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـٔاً نُكْراً

Fentalekâ hattâ iżâ lakiyâ ġulâmen fekatelehu kâle ekatelte nefsen zekiyyeten biġayri nefsin lekad ci/te şey-en nukrâ(n)

Yine yürüdüler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. (Mûsâ) "Bir cana karşılık olmaksızın (o kimseyi öldürmediği hâlde) tertemiz bir cana mı kıydın? Andolsun ki sen çok kötü bir şey yaptın!" dedi.

75

قَالَ اَلَمْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً

Kâle elem ekul leke inneke len testatî’a me’iye sabrâ(n)

(Hızır) "(Ben) Sana, benimle beraber (iken vuku bulacak olaylara) sabretmeye asla güç yetiremezsin, demedim mi?" dedi.

76

قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ بَعْدَهَا فَلَا قَدْ بَلَغْتَ مِنْ عُذْراً

Kâle in seeltuke ‘an şey-in ba’dehâ felâ tusâhibnî(s) kad belaġte min ledunnî ‘użrâ(n)

(Mûsâ) "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme. Hakikaten benim tarafımdan (dilenecek son) özre ulaştın (bu son özür dileyişim)" dedi.

77

فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَاراً يُر۪يدُ اَنْ فَاَقَامَهُۜ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْراً

Fentalekâ hattâ iżâ eteyâ ehle karyetin(i)-stat’amâ ehlehâ feebev en yudayyifûhumâ fevecedâ fîhâ cidâran yurîdu en yenkadda feekâmeh(u)(s) kâle lev şi/te letteḣażte ‘aleyhi ecrâ(n)

Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. (Hızır) Hemen onu doğrulttu. (Mûsâ) "Eğer dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın" dedi.

78

قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ سَاُنَبِّئُكَ بِتَاْو۪يلِ مَا لَمْ عَلَيْهِ صَبْراً

Kâle hâżâ firâku beynî vebeynik(e)(c) seunebbi-uke bite/vîli mâ lem testati’ ‘aleyhi sabrâ(n)

(Hızır) Şöyle dedi: "İşte bu (bana son itirazındır ve) benimle senin aranın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim."

79

اَمَّا السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي فَاَرَدْتُ اَنْ وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَاْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْباً

Emmâ-ssefînetu fekânet limesâkîne ya’melûne fî-lbahri feeradtu en e’îbehâ vekâne verâehum melikun ye/ḣużu kulle sefînetin ġasbâ(n)

"O (yaraladığım) gemi var ya, işte (o), denizde çalışan yoksul kimselere aitti. Onu kusurlu kılmak istedim; çünkü onların (varacakları kıyının) ilerisinde her (sağlam) gemiye zorla el koyan bir kral vardı. (Kusurlu gemiyi almayacağı için o geminin o çalışan yoksullarda kalmasını murad ettik.)"

80

وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَش۪ينَٓا اَنْ طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ

Veemmâ-lġulâmu fekâne ebevâhu mu/mineyni feḣaşînâ en yurhikahumâ tuġyânen vekufrâ(n)

"Çocuğa gelince, onun ana babası mü'min kimselerdi (ve çocuklarına büyük bir sevgi besliyorlardı. Çocuk büyüdüğünde Allah'a asi bir kul olacağını bildiğimiz için çocuğun) onları azgınlık ve küfre sürüklemesinden endişe ettik."

81

فَاَرَدْنَٓا اَنْ رَبُّهُمَا خَيْراً مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْماً

Feeradnâ en yubdilehumâ rabbuhumâ ḣayran minhu zekâten veakrabe ruhmâ(n)

"Böylece istedik ki Rabbleri onun yerine kendilerine ondan daha hayırlısını, daha temizini ve (mizaç itibariyle) merhamete daha yakın olanını versin."

82

وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحاًۚ فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗ رَحْمَةً مِنْ وَمَا عَنْ ذٰلِكَ تَاْو۪يلُ مَا لَمْ عَلَيْهِ صَبْراًۜ۟

Veemmâ-lcidâru fekâne liġulâmeyni yetîmeyni fî-lmedîneti vekâne tahtehu kenzun lehumâ vekâne ebûhumâ sâlihan feerâde rabbuke en yebluġâ eşuddehumâ veyestaḣricâ kenzehumâ rahmeten min rabbik(e)(c) vemâ fe’altuhu ‘an emrî(c) żâlike te/vîlu mâ lem testi’ ‘aleyhi sabrâ(n)

"Duvara gelince, (o duvar) şehirde bulunan iki yetim çocuğa aitti. Altında da onların olan bir hazine vardı, babaları ise sâlih bir kimseydi. Rabbin onların buluğa erip güçlü çağlarına erişmelerini ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları da kendiliğimden yapmadım (Rabbimin emriyle yaptım). İşte, hakkında sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin iç yüzü budur."

83

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنْ ذِي قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْراًۜ

Veyes-elûneke ‘an żî-lkarneyn(i)(s) kul seetlû ‘aleykum minhu żikrâ(n)

(Resulüm!) Bir de sana Zülkarneyn hakkında soruyorlar. De ki: "Size ondan bir hatıra okuyacağım."

84

اِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ سَبَباًۙ

İnnâ mekkennâ lehu fî-l-ardi veâteynâhu min kulli şey-in sebebâ(n)

Muhakkak ki Biz ona yeryüzünde imkân (ve iktidar) verdik ve ona (ulaşmak istediği) her şey(e ulaşabilmesi) için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik.

85

فَاَتْبَعَ سَبَباً

Feetbe’a sebebâ(n)

O da (batıya gitmek istedi ve) bir yol tuttu.

86

حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْماًۜ قُلْنَا يَا ذَا اِمَّٓا اَنْ وَاِمَّٓا اَنْ ف۪يهِمْ حُسْناً

Hattâ iżâ beleġa maġribe-şşemsi vecedehâ taġrubu fî ‘aynin hami-etin vevecede ‘indehâ kavmâ(en)(k) kulnâ yâżâ-lkarneyni immâ en tu’ażżibe ve-immâ en tetteḣiże fîhim husnâ(n)

Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu ve onun yanında (kâfir) bir kavme rastladı. (Bunun üzerine) Biz, "ey Zülkarneyn! Dilersen onlara azap edersin, dilersen onlara güzel davranırsın (onları güzellikle yola getirirsin. Nasıl istersen öyle yap)" dedik.

87

قَالَ اَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ ثُمَّ يُرَدُّ اِلٰى فَيُعَذِّبُهُ عَذَاباً نُكْراً

Kâle emmâ men zaleme fesevfe nu’ażżibuhu śümme yuraddu ilâ rabbihi feyu’ażżibuhu ‘ażâben nukrâ(n)

(Zülkarneyn ise şöyle) Dedi: "Her kim zulmederse biz onu (dünyada) cezalandıracağız. (Öldükten) Sonra (ise) o, Rabbine döndürülür de (Rabbi) onu görülmedik bir azaba uğratır."

88

وَاَمَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُ جَزَٓاءً الْحُسْنٰىۚ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ يُسْراًۜ

Veemmâ men âmene ve’amile sâlihan felehu cezâen(i)-lhusnâ(s) vesenekûlu lehu min emrinâ yusrâ(n)

"Her kim de iman eder ve sâlih amel işlerse ona da mükâfat olarak (ödüllerin) en güzeli vardır. Biz ona buyruğumuzdan kolay olanı (yaratılışta onun fıtratına yazıldığı üzere Allah'a iman etmesi gerektiğini) söyleyeceğiz."

89

ثُمَّ اَتْـبَعَ سَبَباً

Śumme etbe’a sebebâ(n)

Sonra (başka) bir yol tuttu (ve doğuya gitti).

90

حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى لَمْ لَهُمْ مِنْ سِتْراًۙ

Hattâ iżâ beleġa matli’a-şşemsi vecedehâ tatlu’u ‘alâ kavmin lem nec’al lehum min dûnihâ sitrâ(n)

Nihayet güneşin doğduğu yere varınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki onlar için güneşe karşı (ağaçlardan ve dağlardan) bir örtü yapmamıştık.

91

كَذٰلِكَۜ وَقَدْ اَحَطْنَا بِمَا خُبْراً

Keżâlike vekad ehatnâ bimâ ledeyhi ḣubrâ(n)

İşte (Zülkarneyn, tarafımızdan) böyle (imkân ve iktidara sahipti), Biz onun yanında (olup biten) her şeyden haberdar olarak onu (ilmimizle) kuşatmıştık.

92

ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَباً

Śumme etbe’a sebebâ(n)

(Zülkarneyn) Sonra yine bir yol tuttu.

93

حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ قَوْماًۙ لَا يَفْقَهُونَ قَوْلاً

Hattâ iżâ beleġa beyne-sseddeyni vecede min dûnihimâ kavmen lâ yekâdûne yefkahûne kavlâ(n)

Nihayet iki set (gibi yükselen dağların) arasına varınca, (iki kavimle karşılaştı ve) onlardan başka neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.

94

قَالُوا يَا ذَا اِنَّ يَاْجُوجَ وَمَاْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي فَهَلْ لَكَ خَرْجاً عَلٰٓى اَنْ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَداًّ

Kâlû yâżâ-lkarneyni inne ye/cûce veme/cûce mufsidûne fî-l-ardi fehel nec’alu leke ḣarcen ‘alâ en tec’ale beynenâ vebeynehum seddâ(n)

(O iki kavim) Dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye'cüc ve Me'cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir set yapman için sana bir vergi (bir ücret) verelim mi?"

95

قَالَ مَا ف۪يهِ رَبّ۪ي خَيْرٌ فَاَع۪ينُون۪ي بِقُوَّةٍ اَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْماًۙ

Kâle mâ mekkennî fîhi rabbî ḣayrun fee’înûnî bikuvvetin ec’al beynekum vebeynehum radmâ(n)

(Zülkarneyn) Dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar, (sizin bana vereceğiniz ücretten) daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle yardım edin de sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım."

96

اٰتُون۪ي زُبَرَ الْحَد۪يدِۜ حَتّٰٓى اِذَا سَاوٰى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انْفُخُواۜ حَتّٰٓى اِذَا جَعَلَهُ نَاراًۙ قَالَ اٰتُون۪ٓي اُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْراًۜ

Âtûnî zubera-lhadîd(i)(s) hattâ iżâ sâvâ beyne-ssadefeyni kâle-nfuḣû(s) hattâ iżâ ce’alehu nâran kâle âtûnî ufriġ ‘aleyhi kitrâ(n)

"Bana demir kütleleri getirin!" (dedi). Nihayet iki yamacın arasını aynı seviyeye getir(ip vadiyi doldur)unca, (büyükçe bir ateş yakıp) "üfle(yerek ateşi körükle)yin!" dedi. Artık o (demir kütleleri)ni kor hâline getirince, "getirin bana, üzerine (bir miktar) erimiş bakır dökeyim" dedi.

97

فَمَا اَنْ وَمَا لَهُ نَقْباً

Femâ-stâ’û en yazherûhu vemâ-stetâ’û lehu nakbâ(n)

Artık (Ye'cüc ve Me'cüc) onu ne aşabildiler ne de delmeye güç yetirebildiler.

98

قَالَ هٰذَا رَحْمَةٌ مِنْ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ رَبّ۪ي جَعَلَهُ دَكَّٓاءَۚ وَكَانَ وَعْدُ رَبّ۪ي حَقاًّۜ

Kâle hâżâ rahmetun min rabbî(s) fe-iżâ câe va’du rabbî ce’alehu dekkâ/(e)(s) vekâne va’du rabbî hakkâ(n)

(Zülkarneyn) "Bu, Rabbimden bir rahmettir; fakat Rabbimin vaadi (olan kıyamet vakti) gelince O bunu yerle bir eder ve Rabbimin vaadi haktır" dedi.

99

وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ ف۪ي بَعْضٍ وَنُفِخَ فِي فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعاًۙ

Veteraknâ ba’dahum yevme-iżin yemûcu fî ba’d(in)(s) venufiḣa fî-ssûri fecema’nâhum cem’â(n)

(Ye'cüc ve Me'cüc'ün ortaya çıkacakları) O (kıyamet) gün(ünde) Biz onları (serbest) bırakırız da dalgalar hâlinde (şehirleri istila ederek) birbirlerine girerler. Sonra Sûr'a üfürülür de böylece onları hep beraber (mahşerde) bir araya getiririz.

100

وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِلْكَافِر۪ينَ عَرْضاًۙ

Ve’aradnâ cehenneme yevme-iżin lilkâfirîne ‘ardâ(n)

İşte o gün kâfirlere cehennemi (apaçık bir şekilde) arz ederiz.

101

اَلَّذ۪ينَ كَانَتْ اَعْيُنُهُمْ ف۪ي غِطَٓاءٍ عَنْ وَكَانُوا لَا سَمْعاً۟

Elleżîne kânet a’yunuhum fî ġitâ-in ‘an żikrî vekânû lâ yestatî’ûne sem’â(n)

Onlar ki Benim zikrim (olan âyetlerim)e karşı (küfürlerinden dolayı) gözleri perdeliydi. (Onu) Dinlemeye (dahi) tahammül edemiyorlardı.

102

اَفَحَسِبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنْ عِبَاد۪ي مِنْ اَوْلِيَٓاءَۜ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ نُزُلاً

Efehasibe-lleżîne keferû en yetteḣiżû ‘ibâdî min dûnî evliyâ/(e)(c) innâ a’tednâ cehenneme lilkâfirîne nuzulâ(n)

O kâfirler, Beni bırakıp da kullarımı (Bana karşı kendilerine) veliler (dostlar ve koruyucular) edineceklerini mi sandılar? Şüphesiz ki Biz, cehennemi kâfirlere (yaraşır) bir ağırlama yeri olarak hazırladık.

103

قُلْ هَلْ بِالْاَخْسَر۪ينَ اَعْمَالاًۜ

Kul hel nunebbi-ukum bil-aḣserîne a’mâlâ(n)

(Resulüm!) De ki: "Size (işledikleri) ameller bakımından en çok hüsrana uğrayanları haber verelim mi?"

104

اَلَّذ۪ينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً

Elleżîne dalle sa’yuhum fî-lhayâti-ddunyâ vehum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(n)

Onlar, dünya hayatındaki (bütün) çaba ve gayretleri boşa giden kimselerdir. Oysa onlar kendilerinin güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı.

105

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَٓائِه۪ فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا لَهُمْ يَوْمَ وَزْناً

Ulâ-ike-lleżîne keferû bi-âyâti rabbihim velikâ-ihi fehabitat a’mâluhum felâ nukîmu lehum yevme-lkiyâmeti veznâ(n)

İşte onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, böylece amelleri boşa giden ve o yüzden de kıyamet gününde onlar için hiçbir terazi kurmayacağımız kimselerdir.

106

ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُٓوا اٰيَات۪ي وَرُسُل۪ي هُزُواً

Żâlike cezâuhum cehennemu bimâ keferû vetteḣażû âyâtî verusulî huzuvâ(n)

İşte, (hakikati örtüp) inkâr ettikleri, âyetlerimi ve resullerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.

107

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلاًۙ

İnne-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti kânet lehum cennâtu-lfirdevsi nuzulâ(n)

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için konaklama yeri olarak Firdevs cennetleri vardır.

108

خَالِد۪ينَ ف۪يهَا لَا عَنْهَا حِوَلاً

Ḣâlidîne fîhâ lâ yebġûne ‘anhâ hivelâ(n)

(Onlar) Orada ebedi kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler.

109

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَداً

Kul lev kâne-lbahru midâden likelimâti rabbî lenefide-lbahru kable en tenfede kelimâtu rabbî velev ci/nâ bimiślihi mededâ(n)

(Resulüm!) De ki: "Eğer Rabbimin kelimeleri(ni yazmak) için deniz(ler) mürekkep olsaydı ve bir o kadarını daha getirip ilave etmiş olsaydık, elbette Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce deniz(ler) tükenirdi."

110

قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً وَلَا بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَداً

Kul innemâ enâ beşerun miślukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhid(un)(s) femen kâne yercû likâe rabbihi felya’mel ‘amelen sâlihan velâ yuşrik bi’ibâdeti rabbihi ehadâ(n)

De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Fakat bana ilâhınızın Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh olduğu vahyediliyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa sâlih amel işlesin ve Rabbine ibadet ed(erek kulluk yap)makta hiç kimseyi (O'na) şirk koşmasın."