← Sûreler
Bakara Sûresi
286 âyet · Medeni
سُورَةُ الْبَقَرَةِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

الٓمٓۚ

Elif-lâm-mîm

Elif. Lâm. Mîm.

2

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ

Żâlike-lkitâbu lâ raybe(*) fîhi(*) huden lilmuttekîn(e)

Bu, kendisinde asla şüphe olmayan (Allah tarafından indirilen bir) Kitâb'tır. (O ancak) Muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için bir hidâyettir.

3

اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ

Elleżîne yu/minûne bilġaybi veyukîmûne-ssalâte vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)

Onlar ki (bu Kur'ân'da anlatılanları zahiri olarak görmediği hâlde) gayba iman ederler, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) infak ederler.

4

وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ

Velleżîne yu/minûne bimâ unzile ileyke vemâ unzile minkablike vebil-âḣirati hum yûkinûn(e)

Yine onlar, sana indirilen (bu Kur'ân)a ve senden önce indirilen (diğer kitap)lara da iman ederler. Âhirete de kesinkes (görüyormuşçasına) inanırlar.

5

اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Ulâ-ike ‘alâ huden min rabbihim(s) ve ulâ-ike humu-lmuflihûn(e)

İşte onlar, Rabblerinden (kendilerine bahşedilen) bir hidâyet üzeredirler ve felaha (kurtuluş ve saadete) erenler de ancak onlardır.

6

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ لَا

İnne-lleżîne keferû sevâun ‘aleyhim eenżertehum em lem tunżirhum lâ yu/minûn(e)

(Resulüm!) Gerçek şu ki kâfir olanları (âyetlerimizle) uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.

7

خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟

Ḣatema(A)llâhu ‘alâ kulûbihim ve’alâ sem’ihim(s) ve’alâ ebsârihim ġişâve(tun)(s) velehum ‘ażâbun ‘azîm(un)

Allah onların (küfürdeki inatları yüzünden) kalplerini ve kulaklarını (hakikate karşı) mühürlemiştir. Onların gözleri üzerinde de (dünya sevgisinden) bir perde vardır. (İşte) Onlar için (âhirette) büyük bir azap vardır.

8

وَمِنَ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ

Vemine-nnâsi men yekûlu âmennâ bi(A)llâhi ve bilyevmi-l-âḣiri vemâ hum bimu/minîn(e)

İnsanlardan öyleleri de vardır ki iman etmedikleri hâlde, "biz Allah'a ve âhiret gününe iman ettik" derler.

9

يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا

Yuḣâdi’ûna(A)llâhe velleżîne âmenû vemâ yaḣde’ûne illâ enfusehum vemâ yeş’urûn(e)

Onlar (kendi akıllarınca) Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar da (bunun) farkında değildirler.

10

ف۪ي مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

Fî kulûbihim meradun fezâdehumu(A)llâhu merada(n)(s) velehum ‘ażâbun elîmun bimâ kânû yekżibûn(e)

Onların kalplerinde (şeytanın verdiği vesveseyle) bir hastalık vardır. Allah da onların (küfürdeki inatları yüzünden) hastalıklarını artırmıştır. (Söylemekte oldukları) Yalanlar sebebiyle de onlar için (âhirette) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

11

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا فِي قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ

Ve-iżâ kîle lehum lâ tufsidû fi-l-ardi kâlû innemâ nahnu muslihûn(e)

Onlara, "(böyle yaparak) yeryüzünde fesad çıkarmayın" denildiği zaman, "biz ancak ıslah edicileriz" derler.

12

اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا

Elâ innehum humu-lmufsidûne velâkin lâ yeş’urûn(e)

Dikkat edin! Şüphesiz ki onlar, bozguncuların ta kendileridir, lâkin (bunu idrak edip) anlamazlar.

13

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا

Ve-iżâ kîle lehum âminû kemâ âmene-nnâsu kâlû enu/minu kemâ âmene-ssufehâ(u)(k) elâ innehum humu-ssufehâu velâkin lâ ya’lemûn(e)

Onlara, "(mü'min) insanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiği vakit, "biz (hiç), sefihlerin (beyinsiz ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler. Dikkat edin! Muhakkak ki sefihler (beyinsiz ve ahmak olanlar) ancak onlardır; fakat (bunu) bilmezler.

14

وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ

Ve-iżâ leku-lleżîne âmenû kâlû âmennâ ve-iżâ ḣalev ilâ şeyâtînihim kâlû innâ me’akum innemâ nahnu mustehzi-ûn(e)

(Bu münafıklar) Mü'minlerle karşılaştıklarında, "(biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran insan ve cin) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise, "biz sizinle beraberiz, biz onlarla sadece alay ediyoruz" derler.

15

اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

(A)llâhu yestehzi-u bihim ve yemudduhum fî tuġyânihim ya’mehûn(e)

(Gerçekte) Allah onlarla alay eder ve onlara mühlet verir de onlar azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.

16

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا تِجَارَتُهُمْ وَمَا مُهْتَد۪ينَ

Ulâ-ike-lleżîne-şteravu-ddalâlete bilhudâ femâ rabihat ticâratuhum vemâ kânû muhtedîn(e)

İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Onların bu ticaretleri kazançlı olmamış, onlar hidâyeti de bulamamışlardır.

17

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراًۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا

Meśeluhum kemeśeli-lleżi-stevkade nâran felemmâ edâet mâ havlehu żeheba(A)llâhu binûrihim veterakehum fî zulumâtin lâ yubsirûn(e)

O (münafık)ların durumu, (kapkaranlık bir gecede) ateş yakan kimsenin durumuna benzer. Ne zaman ki (o ateş yanıp) etrafını aydınlatınca, Allah (hemen) onların nûrunu giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır (münafıklar da Allah'ın resulünü ve âyetlerini dinlerken bir an için gönülleri aydınlanır; ama gönüllerindeki küfürden dolayı Allah onların aydınlığını giderir de hakkı) göremezler.

18

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا

Summun bukmun ‘umyun fehum lâ yerci’ûn(e)

(Onlar) Sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (hakkı söylemezler), kördürler (hakkı görmezler). Bu yüzden de onlar (hakka) dönmezler.

19

اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي مِنَ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ

Ev kesayyibin mine-ssemâ-i fîhi zulumâtun vera’dun veberkun yec’alûne esâbi’ahum fî âżânihim mine-ssavâ’iki hażera-lmevt(i)(c) va(A)llâhu muhîtun bilkâfirîn(e)

Yahut (onların durumu), gökten sağanak hâlinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. Onlar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar (münafıklar da şirk ve küfür karanlıkları içindeyken, üzerlerine sağanak hâlinde yağan ve içinde, uyarı ve müjdeler bulunan Kur'ân âyetleriyle muhatap olmuş insanlardır; fakat onlar nefislerinin arzularına, dünyevi çıkarlarına ters düşer korkusuyla Allah'ın âyetlerine kulaklarını tıkarlar). Hâlbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.

20

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ۟

Yekâdu-lberku yaḣtafu ebsârahum(s) kullemâ edâe lehum meşev fîhi ve-iżâ azleme ‘aleyhim kâmû(c) velev şâa(A)llâhu leżehebe bisem’ihim veebsârihim(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

Neredeyse gözlerini kapıverecek olan şimşek (Allah'ın âyetleri önlerini ve gönüllerini) aydınlattı mı o(nun ışığı)nda yürürler (o kısacık zamanda kendilerine gelip Allah'a iman etmeleri gerektiğini hatırlarlar), üzerlerine karanlık çökünce ise (oldukları yerde) çakılır kalırlar (eski hâllerine geri dönerler). Eğer Allah dileseydi elbette onların işitmelerini ve görmelerini giderir (onlara bu hâli yaşatmaz)dı (böyle yaparak Allah, onlara iman etmeleri için imkân tanır). Muhakkak ki Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

21

يَٓا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ

Yâ eyyuhe-nnâsu-’budû rabbekumu-lleżî ḣalekakum velleżîne min kablikum le’allekum tettekûn(e)

Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize âbd olun (O'nun rızası ve sevgisi peşinde koşun) ki takvâ sahibi olasınız!

22

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Elleżî ce’ale lekumu-l-arda firâşen ve-ssemâe binâen veenzele mine-ssemâ-i mâen feaḣrace bihi mine-śśemerâti rizkan lekum(s) felâ tec’alû li(A)llâhi endâden veentum ta’lemûn(e)

O (Rabb) ki yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina (tavan) yaptı. Gökten bir suyu indirip onunla rızık olarak size (yerden) türlü mahsuller çıkardı. Öyleyse siz de Allah'a bile bile (mülkünde ortak olan) eşler koşmayın!

23

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Ve-in kuntum fî raybin mimmâ nezzelnâ ‘alâ ‘abdinâ fe/tû bisûratin min miślihi ved’û şuhedâekum min dûni(A)llâhi in kuntum sâdikîn(e)

Eğer siz, kulumuz (Muhammed)e indirdiğimiz (Kur'ân) hakkında (herhangi bir) şüphe içindeyseniz ve eğer (iddianızda) doğru kimseler iseniz, haydi Allah'tan başka (yardım için) şahidlerinizi de çağırın ve (hep beraber) onun benzeri bir sûre getirin!

24

فَاِنْ لَمْ وَلَنْ فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ

Fe-in lem tef’alû velen tef’alû fetteku-nnâra-lletî vekûduha-nnâsu velhicâra(tu)(s) u’iddet lilkâfirîn(e)

Eğer (bunu) yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- öyle ise yakıtı insanlar ve taşlar olan kâfirler için hazırlanmış (cehennem) ateş(in)den sakının!

25

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Vebeşşiri-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihe-l-enhâr(u)(s) kullemâ ruzikû minhâ min śemeratin rizkan(ﻻ) kâlû hâże-lleżî ruziknâ min kablu veutû bihi muteşâbihen velehum fîhâ ezvâcun mutahhera(tun)(s) vehum fîhâ ḣâlidûn(e)

(Resulüm!) İman edip sâlih ameller işleyenlere, şüphesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! Onlar ne zaman rızık olarak oradan herhangi bir meyveden rızıklandırılsalar, "bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) rızıklandırıldığımız şey(lerden)dir" derler. Bu (rızıklar) onlara (bazı yönleriyle dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır ve onlar orada ebedi kalacaklardır.

26

اِنَّ اللّٰهَ لَا اَنْ مَثَلاً بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ

İnna(A)llâhe lâ yestahyî en yadribe meśelen mâ be’ûdaten femâ fevkahâ(c) feemme-lleżîne âmenû feya’lemûne ennehu-lhakku min rabbihim(s) veemme-lleżîne keferû feyekûlûne mâżâ erâda(A)llâhu bihâżâ meśelen yudillu bihi keśîran veyehdî bihi keśîra(n)(c) vemâ yudillu bihi ille-lfâsikîn(e)

Muhakkak ki Allah (hakkı açıklamak için) bir sivrisineği ve onun da ötesinde (daha küçük veya zayıf) bir varlığı misal getirmekten çekinmez. Hâl böyleyken iman edenler, kuşkusuz bunun Rabblerinden (gelen) hak (ve gerçek) olduğunu bilirler. Fakat kâfirler, "Allah bu misalle neyi murad etti?" derler. (Allah) Onunla birçok kimseyi dalâlette bırakır, birçoklarını da hidâyete erdirir. (Allah) Onunla fâsıklardan başkasını dalâlette bırakmaz.

27

اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ وَيُفْسِدُونَ فِي اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

Elleżîne yenkudûne ‘ahda(A)llâhi min ba’di mîśâkihi veyakta’ûne mâ emera(A)llâhu bihi en yûsale veyufsidûne fi-l-ard(i)(c) ulâ-ike humu-lḣâsirûn(e)

O (fâsık)lar öyle kimselerdir ki; Allah'a (âbd olacaklarına dair) sağlam bir söz verdikten sonra ahidlerini bozarlar. Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği (resulünün ve vahyinin kendisiyle olan ünsiyet bağı)nı keserler ve böylece yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.

28

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتاً فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Keyfe tekfurûne bi(A)llâhi vekuntum emvâten feahyâkum(s) śumme yumîtukum śumme yuhyîkum śumme ileyhi turce’ûn(e)

Siz (daha yaratılmamış) ölü iken size hayat veren Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Sonra sizi öldürecek, sonra sizi (kıyamet günü tekrar) diriltecek ve sonunda (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz.

29

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي جَم۪يعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ عَل۪يمٌ۟

Huve-lleżî ḣaleka lekum mâ fi-l-ardi cemî’an śümme-stevâ ile-ssemâ-i fesevvâhunne seb’a semâvât(in)(c) vehuve bikulli şey-in ‘alîm(un)

O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra gökyüzüne yönelip onu yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

30

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا

Ve-iż kâle rabbuke lilmelâ-iketi innî câ’ilun fi-l-ardi ḣalîfe(ten)(s) kâlû etec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ veyesfiku-ddimâe venahnu nusebbihu bihamdike venukaddisu lek(e)(s) kâle innî a’lemu mâ lâ ta’lemûn(e)

(Resulüm!) Hani Rabbin bir vakit meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" buyurdu. Onlar da, "bizler hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, orada fesad çıkaracak ve orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?" dediler. (Rabbin de onlara) "Muhakkak ki Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim" buyurdu.

31

وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Ve’alleme âdeme-l-esmâe kullehâ śumme ‘aradahum ‘ale-lmelâ-iketi fekâle enbi-ûnî bi-asmâ-i hâulâ-i in kuntum sâdikîn(e)

Ve (Allah) Âdem'e (ve her biri bir Âdem olan insana) bütün isimleri (El Esmâu'l Husnâ'yı talim ettirip) öğretti sonra o (tecelli ettiği esmâ)ları meleklere arz edip, "eğer doğru söyleyenlerden iseniz, (haydi) şunların isimlerini bana haber verin" buyurdu.

32

قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Kâlû subhâneke lâ ‘ilme lenâ illâ mâ ‘allemtenâ(s) inneke ente-l’alîmu-lhakîm(u)

(Melekler) "Sen Subhân'sın (her türlü noksanlıktan münezzehsin ya Rabbi), Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen Alîm'sin, Hakîm'sin (her şeyi, herkesi bilen ve her işinde hikmet ve hayır olansın)" dediler.

33

قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ

Kâle yâ âdemu enbi/hum bi-esmâ-ihim(s) felemmâ enbeehum bi-esmâ-ihim kâle elem ekul lekum innî a’lemu ġaybe-ssemâvâti vel-ardi vea’lemu mâ tubdûne vemâ kuntum tektumûn(e)

(Bunun üzerine Allah) "Ey Âdem! O (esmâ)ların isimlerini bu (melek)lere haber ver" buyurdu. Âdem O (esmâ)ların isimlerini onlara haber verince (Allah), "Ben size, göklerin ve yerin gaybını (size görünmeyen tüm sırlarını) muhakkak Ben bilirim. Yine açığa vurduklarınızı da gizli tuttuklarınızı da (ancak) Ben bilirim demedim mi?" buyurdu.

34

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ

Ve-iż kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse ebâ vestekbera vekâne mine-lkâfirîn(e)

Hani Biz, bir vakit de meleklere, "Âdem'e secde edin!" buyurmuştuk. Onlar hemen secde ettiler, (cinlerden olan) iblis hariç. O, (secde etmemek için) diretti ve kibirlendi, böylece (Allah'ın Âdem'e nefhettiği rûhu görmezden gelip secde etmediği için) kâfirlerden oldu.

35

وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ

Vekulnâ yâ âdemu-skun ente vezevcuke-lcennete vekulâ minhâ raġaden hayśu şi/tumâ velâ takrabâ hâżihi-şşecerate fetekûnâ mine-zzâlimîn(e)

Ve (sonra) Biz, "ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) cennete yerleşin ve dilediğiniz yerde o (cennet nimetleri)nden bol bol yiyin, ancak şu ağaca yaklaşmayın sonra (kendi nefsine zulmeden) zalimlerden olursunuz!" buyurduk.

36

فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى

Fe ezellehume-şşeytânu ‘anhâ feaḣracehumâ mimmâ kânâ fîhi(s) vekulna-hbitû ba’dukum liba’din ‘aduvv(un)(s) velekum fi-l-ardi mustekarrun vemetâ’un ilâhîn(in)

Derken şeytan onları(n ayaklarını) oradan kaydırdı da içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan onları çıkardı. Bunun üzerine Biz de onlara, "birbirinize düşman olarak (oradan) inin! Sizin için yeryüzünde (belirlenmiş) bir süreye kadar bir yerleşme ve bir geçimlik (sadakatini ispatlama imkânı) vardır" buyurduk.

37

فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ كَلِمَاتٍ فَتَابَ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

Fetelakkâ âdemu min rabbihi kelimâtin fetâbe ‘aleyh(i)(c) innehu huve-ttevvâbu-rrahîm(u)

Nihayet Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı (ve onlarla yalvararak Rabbine tövbe etti, Allah da) onun tövbesini kabul etti. Çünkü O, Tevvâb'tır, Rahîm'dir (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir). [A'râf Sûresi 23.Âyet'te Allah bu kelimeleri beyan etmiştir.]

38

قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعاًۚ فَاِمَّا يَاْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا عَلَيْهِمْ وَلَا يَحْزَنُونَ

Kulna-hbitû minhâ cemî’a(n)(s) fe-immâ ye/tiyennekum minnî huden femen tebi’a hudâye felâ ḣavfun ‘aleyhim velâhum yahzenûn(e)

(Evet, onların hepsine şöyle) Buyurduk: "Hepiniz oradan (cennetten) inin! Eğer Benden size bir hidâyet gelir de her kim Benim hidâyetime tabi olursa onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır."

39

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟

Velleżîne keferû vekeżżebû bi-âyâtinâ ulâ-ike ashâbu-nnâr(i)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.

40

يَا بَن۪ٓي اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ

Yâ benî isrâ-île-żkurû ni’metiye-lletî en’amtu ‘aleykum veevfû bi’ahdî ûfi bi’ahdikum ve-iyyâye ferhebûn(i)

Ey İsrâîloğulları! Size verdiğim nimet(ler)imi hatırlayın, Bana verdiğiniz (âbd olma) sözü(nü) yerine getirin ki ben de size (cennete gireceğinize dair) verdiğim sözü yerine getireyim. Ve sadece Benden korkun.

41

وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ وَلَا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ۖ وَلَا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۘ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ

Veâminû bimâ enzeltu musaddikan limâ me’akum velâ tekûnû avvele kâfirin bih(i)(s) velâ teşterû bi-âyâtî śemenen kalîlen ve-iyyâye fettekûn(i)

Sizin yanınızda olan (Tevrât')ı tasdik edici olarak indirdiğim (Kur'ân')a iman edin! Sakın onu inkâr eden(ler)in ilki olmayın! Âyetlerimi (dünya malı gibi) az bir pahaya satmayın ve Bana karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)!

42

وَلَا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Velâ telbisu-lhakka bilbâtili vetektumu-lhakka veentum ta’lemûn(e)

(Resulümüzün ve ona indirdiklerimizin hak olduğunu) Bildiğiniz hâlde hakkı bâtılla örtmeye çalışmayın ve hakkı gizlemeyin!

43

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ

Veakîmu-ssalâte veâtu-zzekâte verke’û me’a-rrâki’în(e)

Salâtı ikâme edin (hem Allah'ın resulünü hem de dinini destekleyerek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalışın), zekâtı ver(ip nefsinizin cimriliğini temizley)in ve rükû edenlerle beraber rükû edi(p Allah'ın hükmü karşısında eğilin, kibirlenmeyi)n!

44

اَتَاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا

Ete/murûne-nnâse bilbirri vetensevne enfusekum veentum tetlûne-lkitâb(e)(c) efelâ ta’kilûn(e)

(Ey âlimler!) Sizler Kitâb'ı (apaçık âyetleri) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) hâlde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

45

وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى

Veste’înû bi-ssabri ve-ssalâ(ti)(c) ve-innehâ lekebîratun illâ ‘ale-lḣâşi’în(e)

Sabır ve salât ile (Allah'ın rızasını, yakınlığını ve cemâlini) isteyin! Muhakkak ki o (sabır ve salât, Allah'a karşı derin bir) saygı duyan (gönülden bağlı) kimseler dışındakilere ağır ve zor gelir.

46

اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟

Elleżîne yazunnûne ennehum mulâkû rabbihim veennehum ileyhi râci’ûn(e)

Onlar ki kesinlikle Rabblerine kavuşacaklarını ve şüphesiz O'na döneceklerini bilirler.

47

يَا بَن۪ٓي اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى

Yâ benî isrâ-île-żkurû ni’metiye-lletî en’amtu ‘aleykum veennî faddaltukum ‘ale-l’âlemîn(e)

Ey İsrâîloğulları! Size verdiğim nimet(ler)imi ve (bir zamanlar size vahyi taşıma şerefini bahşederek) sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!

48

وَاتَّقُوا يَوْماً لَا نَفْسٌ عَنْ شَيْـٔاً وَلَا مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا يُنْصَرُونَ

Vettekû yevmen lâ teczî nefsun ‘an nefsin şey-en velâ yukbelu minhâ şefâ’atun velâ yu/ḣażu minhâ ‘adlun velâ hum yunsarûn(e)

Öyle bir günden sakının ki (o gün) hiç kimse bir başkası namına bir şey ödey(ip onu kurtar)amaz, hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefâat kabul edilmez ve fidye de alınmaz. Onlara (o gün) yardım da edilmez.

49

وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي بَلَٓاءٌ مِنْ عَظ۪يمٌ

Ve-iż necceynâkum min âli fir’avne yesûmûnekum sû-e-l’ażâbi yużebbihûne ebnâekum veyestehyûne nisâekum(c) vefî żâlikum belâun min rabbikum ‘azîm(un)

Hani sizi Firavun'un ehlinden (ve adamlarından) kurtarmıştık. (Sizler dünyayı âhirete tercih ettiğiniz, Firavun'a ve ehline boyun büktüğünüz için) Onlar size azabın en kötüsünü reva görüyor; (yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (yani kızlarınızı) ise sağ bırakıyorlardı. Bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.

50

وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ

Ve-iż feraknâ bikumu-lbahra feenceynâkum veaġraknâ âle fir’avne veentum tenzurûn(e)

Hani bir zaman da Biz, sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış ve siz (hayretle) bakıp dururken Firavun(u ve) ehlini (denizde) boğmuştuk.

51

وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ

Ve-iż vâ’adnâ mûsâ erbe’îne leyleten śümme-tteḣażtumu-l’icle min ba’dihi veentum zâlimûn(e)

Bir zaman da Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik de siz onun ardından (kendinize) zulmederek buzağıyı (ilâh) edinmiştiniz.

52

ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Śumme ‘afevnâ ‘ankum min ba’di żâlike le’allekum teşkurûn(e)

Sonra bunun ardından belki şükredersiniz diye sizi affetmiştik.

53

وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

Ve-iż âteynâ mûsâ-lkitâbe velfurkâne le’allekum tehtedûn(e)

Hani Biz belki hidâyete erersiniz diye Mûsâ'ya kitabı ve (hak ile bâtılı birbirinden ayıran) Furkân'ı vermiştik.

54

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

Ve-iż kâle mûsâ likavmihi yâkavmi innekum zalemtum enfusekum bittiḣâżikumu-l’icle fetûbû ilâ bâri-ikum faktulû enfusekum żâlikum ḣayrun lekum ‘inde bâri-ikum fetâbe ‘aleykum(c) innehu huve-ttevvâbu-rrahîm(u)

O zaman Mûsâ, kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz. Gelin (her şeyi birbiriyle uyumlu var eden) yaratıcınıza yönel(ip ona tövbe ed)in ve nefislerinizi(n kötü istek ve arzularını) öldürün! Bu(nu yapmanız, her şeyi birbiriyle uyumlu var eden) yaratıcınızın katında sizin için daha hayırlıdır. Böylece Allah, tövbenizi kabul etmiş olur; çünkü O, Tevvâb'tır, Rahîm'dir (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."

55

وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ

Ve-iż kultum yâ mûsâ len nu/mine leke hattâ nera(A)llâhe cehraten feaḣażetkumu-ssâ’ikatu veentum tenzurûn(e)

Hani siz bir zaman da, "ey Mûsâ! Biz Allah'ı (zahiri gözlerimizle) açıkça görmedikçe asla sana iman etmeyeceğiz" demiştiniz de (temsilci olarak yetmiş kişi Mûsâ ile Tûr'a çıktığınızda) siz bakıp dururken (Allah sizi bu tecelliye şahid kılmıştı ve) sizi (öldürecek bir) yıldırım yakalayıvermişti.

56

ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Śumme be’aśnâkum min ba’di mevtikum le’allekum teşkurûn(e)

Sonra Biz sizi, ölümünüzün ardından belki şükredersiniz diye tekrar dirilttik.

57

وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Vezallelnâ ‘aleykumu-lġamâme veenzelnâ ‘aleykumu-lmenne ve-sselvâ(s) kulû min tayyibâti mâ razeknâkum(s) vemâ zalemûnâ velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)

Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın (eti) indirdik. (Sonra size dedik ki) "Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin." Onlar (nankörlük etmekle) Bize zulmetmediler; fakat kendi nefislerine zulmediyorlardı.

58

وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَداً وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ

Ve-iż kulne-dḣulû hâżihi-lkaryete fekulû minhâ hayśu şi/tum raġaden vedḣulu-lbâbe succeden vekûlû hittatun naġfir lekum ḣatâyâkum(c) vesenezîdu-lmuhsinîn(e)

Yine bir zaman size şöyle demiştik: "Şu memlekete girin! Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin ve kentin kapısından secde ederek girin, (girerken) 'hıtta (Rabbimiz! Bizi affet)' deyin ki Biz de sizin hatalarınızı mağfiret edelim. Muhsinlere yakında (ihsanımızı) artıracağız."

59

فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا قَوْلاً غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزاً مِنَ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟

Febeddele-lleżîne zalemû kavlen ġayra-lleżî kîle lehum feenzelnâ ‘ale-lleżîne zalemû riczen mine-ssemâ-i bimâ kânû yefsukûn(e)

Fakat onlardan zalim olanlar, sözü kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdiler (hıtta sözünü, hınta "buğday" sözüyle değiştirdiler). Bunun üzerine Biz de fâsıklık ettiklerinden dolayı (o) zulmedenlerin üzerine gökten (feci) bir azap indirdik.

60

وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناًۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ اللّٰهِ وَلَا فِي مُفْسِد۪ينَ

Ve-iżi-steskâ mûsâ likavmihi fekulna-drib bi’asâke-lhacer(a)(s) fenfecerat minhu iśnetâ ‘aşrate ‘aynâ(en)(s) kad ‘alime kullu unâsin meşrabehum(s) kulû veşrabû min rizki(A)llâhi velâ ta’śev fi-l-ardi mufsidîn(e)

Hani bir zaman da Mûsâ, (Tîh Çölü'nde) kavmi için su istemişti de Biz (ona), "asanı taşa vur!" demiştik. Böylece ondan on iki pınar fışkırmıştı. Her kabile (su) içeceği yeri bilmişti. (Onlara) "Allah'ın rızkından yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (Allah'a) asi olmayın" (buyurmuştuk)!

61

وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ عَلٰى وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْراً فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟

Ve-iż kultum yâ mûsâ len nasbira ‘alâ ta’âmin vâhidin fed’u lenâ rabbeke yuḣric lenâ mimmâ tunbitu-l-ardu min baklihâ vekiśśâ-ihâ vefûmihâ ve’adesihâ vebesalihâ(s) kâle etestebdilûne-lleżî huve ednâ billeżî huve ḣayr(un)(c) ihbitû misran fe-inne lekum mâ seeltum veduribet ‘aleyhimu-żżilletu velmeskenetu vebâû biġadabin mina(A)llâh(i)(k) żâlike bi-ennehum kânû yekfurûne bi-âyâti(A)llâhi veyaktulûne-nnebiyyîne biġayri-lhakk(i)(k) żâlike bimâ ‘asav vekânû ya’tedûn(e)

Hani siz bir vakit de şöyle demiştiniz: "Ey Mûsâ! Biz tek bir yemekle (kudret helvası ve bıldırcın etiyle) yetinemeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; baklasından, salatalığından, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından bize çıkarsın." (Mûsâ da size), "(Siz, Allah'ın katından size ikram ettiği) O hayırlı olan (nimet)i daha aşağı olan şu (saydığınız) şeyle(rle) mi değiştirmek istiyorsunuz? O hâlde şehre inin; zira istedikleriniz sizin için (orada) var" demişti. (İşte bu hadiseden sonra onların) Üzerlerine aşağılık ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah'tan (gelen) bir gazaba uğradılar. Bu (musibetler onların başına), Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere nebîleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bu(nun sebebi ise âyetlerimize) isyan etmeleri ve haddi aşmalarıydı.

62

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـ۪ٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۖ وَلَا عَلَيْهِمْ وَلَا يَحْزَنُونَ

İnne-lleżîne âmenû velleżîne hâdû ve-nnesârâ ve-ssâbi-îne men âmene bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri ve’amile sâlihan felehum ecruhum ‘inde rabbihim velâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

Muhakkak ki iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîler(den) Allah'a ve âhiret gününe iman edip sâlih amel işleyenler için Rabbleri katında mükâfatlar vardır. Onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

63

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

Ve-iż eḣażnâ mîśâkakum verafa’nâ fevkakumu-ttûra ḣużû mâ âteynâkum bikuvvetin veżkurû mâ fîhi le’allekum tettekûn(e)

Hani, (Tevrât ile amel edeceğinize dair) sizden sağlam bir söz almış, Tûr (Dağı'n)ı da üstünüze kaldırmıştık. "Size verdiğimiz (bu Tevrât)ı kuvvetle tutun ve (her anda Allah'ı) zikredin, umulur ki takvâlı olursunuz (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsınız)" (demiştik).

64

ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ مِنْ ذٰلِكَۚ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ

Śumme tevelleytum min ba’di żâlike felevlâ fadlu(A)llâhi ‘aleykum verahmetuhu lekuntum mine-lḣâsirîn(e)

Ondan sonra siz, (bu söylediklerimizden) yüz çevirdiniz. Eğer sizin üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olma(yıp tövbenizi kabul etme)seydi, muhakkak hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.

65

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَۚ

Velekad ‘alimtumu-lleżîna’tedev minkum fî-ssebti fekulnâ lehum kûnû kiradeten ḣâsi-în(e)

Andolsun ki siz, içinizden cumartesi gününde haddi aşa(rak balık tutma yasağını çiğneye)nleri de elbette bilmektesiniz. Bu yüzden Biz onlara, "aşağılık maymunlar olun!" demiştik.

66

فَجَعَلْنَاهَا نَكَالاً لِمَا بَيْنَ وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّق۪ينَ

Fece’alnâhâ nekâlen limâ beyne yedeyhâ vemâ ḣalfehâ vemev’izaten lilmuttekîn(e)

Biz bunu (maymunlaşmış insanları) önündekilere ve arkasındakilere (o zamanda bulunanlara ve ardından geleceklere) ibret verici bir ceza, muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için de bir nasihat kıldık.

67

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ٓ اِنَّ اللّٰهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ بَقَرَةًۜ قَالُٓوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ قَالَ اَعُوذُ بِاللّٰهِ اَنْ مِنَ

Ve-iż kâle mûsâ likavmihi inna(A)llâhe ye/murukum en teżbehû bekara(ten)(s) kâlû etetteḣiżunâ huzuvâ(en)(s) kâle e’ûżu bi(A)llâhi en ekûne mine-lcâhilîn(e)

Hani Mûsâ yine bir vakit kavmine, "Allah, bir sığır kesmenizi emrediyor" demişti de onlar, "sen bizimle alay mı ediyorsun?" demişlerdi. O da, "cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" demişti.

68

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا وَلَا عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَۜ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ

Kâlû ud’u lenâ rabbeke yubeyyin lenâ mâ hiy(e)(c) kâle innehu yekûlu innehâ bekaratun lâ fâridun velâ bikrun ‘avânun beyne żâlike(s) fef’alû mâ tu/merûn(e)

Onlar, "bizim için Rabbine dua et, bize onun mahiyetini (nasıl bir sığır olduğunu) açıklasın" dediler. (Mûsâ) "Muhakkak O (Allah) buyuruyor ki: 'O, ne yaşlı ne de genç, bu (ikisi)nin arasında bir sığırdır' size emredileni hemen yapın!" dedi.

69

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِر۪ينَ

Kâlû ud’u lenâ rabbeke yubeyyin lenâ mâ levnuhâ(c) kâle innehu yekûlu innehâ bekaratun safrâu fâki’un levnuhâ tesurru-nnâzirîn(e)

Onlar (bu defa), "bizim için Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın!" dediler. (Mûsâ) "Muhakkak O (Allah) buyuruyor ki: O, parlak sarı renkli, bakanların içini açan bir sığırdır" dedi.

70

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاۜ وَاِنَّٓا اِنْ لَمُهْتَدُونَ

Kâlû-d’u lenâ rabbeke yubeyyin lenâ mâ hiye inne-lbekara teşâbehe ‘aleynâ ve-innâ in şâa(A)llâhu lemuhtedûn(e)

Onlar "(Ey Mûsâ) Bizim için Rabbine dua et, bize onun mahiyetini (nasıl bir sığır olduğunu) açıklasın! Çünkü bize göre (birçok) sığır birbirine benzer. Biz inşallah (emredileni yapmakla) hidâyeti buluruz" dediler.

71

قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا تُث۪يرُ الْاَرْضَ وَلَا الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا ف۪يهَاۜ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّۜ فَذَبَحُوهَا وَمَا يَفْعَلُونَ۟

Kâle innehu yekûlu innehâ bekaratun lâżelûlun tuśîru-l-arda velâ teski-lharśe musellemetun lâ şiyete fîhâ (c)kâlu-l-âne ci/te bilhakk(i)(c) feżebehûhâ vemâ kâdû yef’alûn(e)

(Mûsâ) Dedi ki: "Muhakkak O (Allah) buyuruyor ki: O, yer sürmek, ekin sulamak için boyunduruk altına alınmamış, kusursuz, (renginde) hiç alacası bulunmayan bir sığırdır." Onlar, "işte şimdi (bize) hakkı getirdin!" dediler ve bunun üzerine (onu bulup) kestiler; ama nerede ise (bunu) yapmayacaklardı. [Hz.Mûsâ'nın kavmi önceden buzağıya taptığı için onu kesmekten korkuyordu; ama Allah onu kesmelerini emredip onlara bu işi yapmamak için hiçbir mazeret bırakmayınca onu kesmek zorunda kaldılar ve böylece kalplerindeki buzağı sevgisi ve korkusu son buldu.]

72

وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْساً فَادّٰرَءْتُمْ ف۪يهَاۜ وَاللّٰهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ

Ve-iż kateltum nefsen feddâra/tum fîhâ(s) ve(A)llâhu muḣricun mâ kuntum tektumûn(e)

Bir de hani siz, bir kimseyi öldürmüştünüz de onun (katili) hakkında birbirinizle münakaşa etmiştiniz. Hâlbuki Allah, gizlemiş olduğunuz şeyi açığa çıkarandır.

73

فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاۜ كَذٰلِكَ يُحْـيِ اللّٰهُ الْمَوْتٰى وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

Fekulnâ-dribûhu biba’dihâ(c) keżâlike yuhyi(A)llâhu-lmevtâ veyurîkum âyâtihi le’allekum ta’kilûn(e)

Bunun üzerine, "haydi, (şimdi öldürülen) o (adam)a (kesilen sığırın) bir parçasıyla vurun" dedik. Allah, ölüleri işte böyle diriltir ve (belki) aklınızı kullan(ır, düşünüp anl)arsınız diye size mucizelerini (böyle) gösterir.

74

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةًۜ وَاِنَّ مِنَ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ اللّٰهِۜ وَمَا بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Śumme kaset kulûbukum min ba’di żâlike fehiye kelhicârati ev eşeddu kasve(ten)(c) ve-inne mine-lhicârati lemâ yetefecceru minhu-l-anhâr(u)(c) ve-inne minhâ lemâ yeşşekkaku feyeḣrucu minhu-lmâ(u)(c) ve-inne minhâ lemâ yehbitu min ḣaşyeti(A)llâh(i)(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ta’melûn(e)

(Ne var ki) Bunun ardından kalpleriniz (yine) katılaştı; hatta onlar, taş gibi yahut daha da katı oldu. Çünkü taşlardan öylesi vardır ki içinden nehirler çağlar. Öylesi de vardır ki (çatlayıp) yarılır da içinden su çıkar. Taşlardan bir kısmı da Allah'ın haşyetinden (yukardan aşağı) yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan (asla) gâfil değildir.

75

اَفَتَطْمَعُونَ اَنْ لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Efetetme’ûne en yu/minû lekum vekad kâne ferîkun minhum yesme’ûne kelâma(A)llâhi śümme yuharrifûnehu min ba’di mâ ‘akalûhu vehum ya’lemûn(e)

Şimdi (ey mü'minler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir zümre vardı ki Allah'ın kelâmını işitirler sonra akıllarını kullan(arak, düşünüp anla)malarının ardından bile bile onu tahrif ed(ip değiştir)irlerdi.

76

وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ اِلٰى قَالُٓوا اَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَٓاجُّوكُمْ بِه۪ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ اَفَلَا

Ve-iżâ leku-lleżîne âmenû kâlû âmennâ ve-iżâ ḣalâ ba’duhum ilâ ba’din kâlû etuhaddiśûnehum bimâ feteha(A)llâhu ‘aleykum liyuhâccûkum bihi ‘inde rabbikum(c) efelâ ta’kilûn(e)

(Yahudi münafıklar) İman edenlerle karşılaştıkları zaman, "biz de (sizin gibi Allah'a) iman ettik" derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, "Rabbiniz katında aleyhinize delil olarak kullanmaları için mi Allah'ın (Tevrât'ta) size açtıklarını onlara haber veriyorsunuz. (Bu kadarına) Akıl erdiremiyor musunuz?" derler.

77

اَوَلَا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ

Eve lâ ya’lemûne enna(A)llâhe ya’lemu mâ yusirrûne vemâ yu’linûn(e)

Onlar bilmezler mi ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.

78

وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ اِلَّا يَظُنُّونَ

Veminhum ummiyyûne lâ ya’lemûne-lkitâbe illâ emâniyye ve-in hum illâ yazunnûn(e)

Bir de onlardan (birtakım) ümmiler (okuma yazması olmayanlar) da vardır ki onlar kitabı (Tevrât'ı) bilmezler. Bütün bildikleri kuruntular (ve kulaktan dolma şeyler)dir. Onlar sadece zan (ve tahmin)de bulunurlar.

79

فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ

Feveylun lilleżîne yektubûne-lkitâbe bi-eydîhim śümme yekûlûne hâżâ min ‘indi(A)llâhi liyeşterû bihi śemenen kalîlâ(en)(s) feveylun lehum mimmâ ketebet eydîhim veveylun lehum mimmâ yeksibûn(e)

Yazıklar olsun! Kendi elleriyle (bir) kitap yazıp sonra onu (dünya malı gibi) az bir bedel karşılığında satmak için, "bu, Allah katındandır" diyenlere! Elleriyle yazdıklarından dolayı yazıklar olsun onlara ve kazandıklarından dolayı yazıklar olsun onlara!

80

وَقَالُوا لَنْ النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْداً فَلَنْ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى مَا لَا

Ve kâlû len temessene-nnâru illâ eyyâmen ma’dûde(ten)(c) kul etteḣażtum ‘inda(A)llâhi ‘ahden felen yuḣlifa(A)llâhu ‘ahdeh(u)(s) em tekûlûne ‘ala(A)llâhi mâ lâ ta’lemûn(e)

(Yahudiler bir de) Dediler ki: "Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacaktır (oradan çıkıp cennete gideceğiz)." (Resulüm! Onlara) De ki: "Siz Allah katından (buna dair) bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden asla dönmez- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?"

81

بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Belâ men kesebe seyyi-eten veehâtat bihi ḣatî-etuhu feulâ-ike as-hâbu annâr(i)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

Bilakis (gerçek onların sandığı gibi değil)! Kim (düşündükleri veya yaptıklarından dolayı) bir kötülük kazanır ve (bu) suçu kendisini çepeçevre kuşatır (da imansız olarak ölür)se işte o kimseler ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalırlar.

82

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟

Velleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti ulâ-ike as-hâbu-lcenne(ti)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, işte onlar cennet ehlidirler ve onlar da orada ebedi olarak kalırlar.

83

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي لَا اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْناً وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ

Ve-iż eḣażnâ mîśâka benî isrâ-île lâ ta’budûne illa(A)llâhe vebilvâlideyni ihsânen veżi-lkurbâ velyetâmâ velmesâkîni vekûlû linnâsi husnen veakîmû-ssalâte veâtû-zzekâte śümme tevelleytum illâ kalîlen minkum veentum mu’ridûn(e)

Vaktiyle Biz İsrâîloğulları'ndan, "Allah'tan başkasına âbd ol(up kulluk et)meyeceksiniz, ana babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara güzellik yapacak, insanlara güzel söz söyleyecek, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)acak ve zekâtı ver(erek nefsinizin cimriliğini temizley)eceksiniz!" diye sağlam (bir) söz almıştık. Sonra sizden pek azı müstesna, (hepiniz sözünüzden) döndünüz, hâlâ da yüz çevirmektesiniz.

84

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ لَا دِمَٓاءَكُمْ وَلَا اَنْفُسَكُمْ مِنْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ

Ve-iż eḣażnâ mîśâkakum lâ tesfikûne dimâekum velâ tuḣricûne enfusekum min diyârikum śumme akrartum veentum teşhedûn(e)

Hani bir zaman da, "birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız!" diye sizden sağlam (bir) söz almıştık. Sonra da siz (bunu) kabul ettiniz ve (buna) şahidlik etmektesiniz.

85

ثُمَّ اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تَقْتُلُونَ اَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَر۪يقاً مِنْكُمْ مِنْ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۜ وَاِنْ يَاْتُوكُمْ اُسَارٰى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ اِخْرَاجُهُمْۜ اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ يُرَدُّونَ اِلٰٓى الْعَذَابِۜ وَمَا بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Śumme entum hâulâ-i taktulûne enfusekum vetuḣricûne ferîkan minkum min diyârihim tezâherûne ‘aleyhim bil-iśmi vel’udvâni ve-in ye/tûkum usârâ tufâdûhum vehuve muharramun ‘aleykum iḣrâcuhum(c) efetu/minûne biba’di-lkitâbi vetekfurûne biba’d(in)(c) femâ cezâu men yef’alu żâlike minkum illâ ḣizyun fi-lhayâti-ddunyâ veyevme-lkiyâmeti yuraddûne ilâ eşeddi-l’ażâb(i)(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ta’melûn(e)

Ama (bu misakı kabul eden) sizler, (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürüyor, içinizden bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, günah ve düşmanlıkta onlara karşı (birbirinize) arka çıkıyorsunuz. Onları (yurtlarından) çıkarmak size haram olduğu hâlde (hem çıkarıyor hem de) size esirler olarak geldiklerinde fidyelerini ver(ip onları kurtar)ıyorsunuz. Yoksa siz kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapan kimsenin cezası, dünya hayatında rezillikten başka nedir! Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine atılırlar. Allah yaptıklarınızdan (asla) gâfil değildir.

86

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۘ فَلَا عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا يُنْصَرُونَ۟

Ulâ-ike-lleżîne-şteravu-lhayâte-ddunyâ bil-âḣirat(i)(s) felâ yuḣaffefu ‘anhumu-l’ażâbu velâ hum yunsarûn(e)

İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden (kıyamet günü) onlardan azapları hafifletilmez ve onlara (o gün) yardım da edilmez.

87

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَر۪يقاً كَذَّبْتُمْۘ وَفَر۪يقاً تَقْتُلُونَ

Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe vekaffeynâ min ba’dihi bi-rrusul(i)(c) veâteynâ ‘îsâ-bne meryeme-lbeyyinâti veeyyednâhu birûhi-lkudus(i)(k) efekullemâ câekum rasûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumu-stekbertum feferîkan keżżebtum veferîkan taktulûn(e)

Andolsun ki Biz, Mûsâ'ya kitabı (Tevrât'ı) verdik. Ondan sonra ard arda resuller gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'ya da apaçık deliller (mucizeler) verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs ile destekledik. Fakat her ne zaman size bir resul, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse kibirlen(ip büyüklük tasla)madınız mı? Bu yüzden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz.

88

وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَل۪يلاً يُؤْمِنُونَ

Ve kâlû kulûbunâ ġulf(un)(c) bel le’anehumu(A)llâhu bikufrihim fekalîlen mâ yu/minûn(e)

(Yahudiler resulümüze!) "(Senin bize anlattığın şeye karşı) Bizim kalplerimiz perdelidir" dediler. Hayır! (Resulümüzü ve âyetlerimizi) İnkâr etmeleri sebebiyle Allah onları lanetlemiştir. Bu yüzden onların pek azı iman eder.

89

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ

Velemmâ câehum kitâbun min ‘indi(A)llâhi musaddikun limâ me’ahum vekânû min kablu yesteftihûne ‘ale-lleżîne keferû felemmâ câehum mâ ‘arafû keferû bih(i)(c) fela’netu(A)llâhi ‘ale-lkâfirîn(e)

Çünkü onlara Allah katından yanlarında bulunan (Tevrât)ı doğrulayıcı bir Kitâb (olan Kur'ân) ve daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken (Tevrât'tan) tanıyıp bildikleri (resulümüz) kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Allah'ın laneti inkârcıların üzerinedir.

90

بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْياً اَنْ اللّٰهُ مِنْ عَلٰى يَشَٓاءُ مِنْ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ

Bi/semâ-şterav bihi enfusehum en yekfurû bimâ enzela(A)llâhu baġyen en yunezzila(A)llâhu min fadlihi ‘alâ men yeşâu min ‘ibâdih(i)(s) febâû biġadabin ‘alâ ġadab(in)(c) velilkâfirîne ‘ażâbun muhîn(un)

Allah'ın, kullarından dilediğine kendi fazlından (vahyi) indirmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiği (Kur'ân)ı inkâr ederek kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için (âhirette) aşağılayıcı bir azap vardır.

91

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَهُمْۜ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Ve-iżâ kîle lehum âminû bimâ enzela(A)llâhu kâlû nu/minu bimâ unzile ‘aleynâ veyekfurûne bimâ verâehu vehuve-lhakku musaddikan limâ me’ahum(k) kul felime taktulûne enbiyâa(A)llâhi min kablu in kuntum mu/minîn(e)

Onlara, "Allah'ın indirdiğine iman edin!" denilince, "biz sadece bize indirilen (Tevrât)a iman ederiz" derler ve ondan sonra gelen (Kur'ân)ı inkâr ederler. Hâlbuki o (Kur'ân), yanlarında bulunan (Tevrât)ı doğrulayıcı (ve tasdik edici) Hakk (Kitâb)tır. (Resulüm! Onlara) De ki: "Eğer siz (gerçekten Tevrât'a iman etmiş) mü'min kimseler iseniz o hâlde daha önce Allah'ın nebîlerini niçin öldürüyordunuz?"

92

وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ

Velekad câekum mûsâ bilbeyyinâti śumme-tteḣażtumu-l’icle min ba’dihi veentum zâlimûn(e)

Andolsun ki Mûsâ size apaçık mucizelerle gelmişti. Sonra siz onun (Tûr Dağı'na gitmesinin) ardından (kendinize) zulmederek buzağıyı (ilâh) edinmiştiniz.

93

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَاْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Ve-iż eḣażnâ mîśâkakum verafa’nâ fevkakumu-ttûra ḣużû mââteynâkum bikuvvetin vesme’û(s) kâlû semi’nâ ve’asaynâ ve uşribû fî kulûbihimu-l’icle bikufrihim(c) kul bi/semâ ye/murukum bihi îmânukum in kuntum mu/minîn(e)

Hani (Tevrât ile amel edeceğinize dair) sizden sağlam bir söz almış, Tûr (Dağı'n)ı da üstünüze kaldırmıştık. "Size verdiğimiz (bu Tevrât)ı kuvvetle tutun ve (resulümüzü) dinleyin!" demiştik. (Buna karşılık) Onlar, "işittik ve isyan ettik" dediler de inkârları sebebiyle kalplerine buzağı (sevgisi) içirildi (o sevgi âdeta onların iliklerine işledi). (Resulüm!) De ki: "Eğer siz (gerçekten) mü'min kimseler iseniz o hâlde imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!"

94

قُلْ اِنْ كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ عِنْدَ اللّٰهِ خَالِصَةً مِنْ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Kul in kânet lekumu-ddâru-l-âḣiratu ‘inda(A)llâhi ḣâlisaten min dûni-nnâsi fetemennevu-lmevte in kuntum sâdikîn(e)

(Bir de) De ki: "Şayet (iddia ettiğiniz gibi) âhiret yurdu (olan cennet) Allah katında başka insanlara değil de sadece size ait ise (ve bu iddianızda) doğru sözlüyseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)!"

95

وَلَنْ اَبَداً بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ

Velen yetemennevhu ebeden bimâkaddemet eydîhim(k) va(A)llâhu ‘alîmun bi-zzâlimîn(e)

Fakat onlar, kendi elleriyle yaptıkları (şirk ve günahlar) yüzünden hiçbir zaman onu temenni etmeyeceklerdir. Allah (kendi nefsine zulmeden) zalimleri en iyi bilendir.

96

وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى وَمِنَ اَشْرَكُوا يَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا بِمُزَحْزِحِه۪ مِنَ اَنْ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟

Veletecidennehum ehrasa-nnâsi ‘alâ hayâtin vemine-lleżîne eşrakû(c) yeveddu ehaduhum lev yu’ammeru elfe senetin vemâ huve bimuzehzihihi mine-l’ażâbi en yu’ammer(a)(c) va(A)llâhu basîrun bimâ ya’melûn(e)

Andolsun ki sen, onları yaşamaya karşı insanların en hırslısı olarak bulursun. Hatta müşriklerden bile, ki (o müşriklerin) her biri bin yıl ömür sürmeyi arzular. Hâlbuki (çok) ömür sürmesi onu azaptan kurtaracak değildir. Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.

97

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ

Kul men kâne ‘aduvven licibrîle fe-innehu nezzelehu ‘alâ kalbike bi-iżni(A)llâhi musaddikan limâ beyne yedeyhi vehuden vebuşrâ lilmu/minîn(e)

(Resulüm! Bir de Kur'ân'ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye onlar Cebrail'e düşman oldular. Onlara) De ki: "Kim Cebrail'e düşman ise (şunu) iyi bilsin ki Allah'ın izniyle bu (Kur'ân)ı senin kalbine, kendinden önceki (kitap)ları tasdik edici ve mü'minler için bir hidâyet ve müjde olmak üzere o indirmiştir."

98

مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِلّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَرُسُلِه۪ وَجِبْر۪يلَ وَم۪يكَالَ فَاِنَّ اللّٰهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِر۪ينَ

Men kâne ‘aduvven li(A)llâhi vemelâ-iketihi verusulihi vecibrîle vemîkâle fe-inna(A)llâhe ‘aduvvun lilkâfirîn(e)

Her kim; Allah'a, meleklerine, resullerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olursa iyi bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır.

99

وَلَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۚ وَمَا بِهَٓا اِلَّا الْفَاسِقُونَ

Velekad enzelnâ ileyke âyâtin beyyinât(in)(s) vemâ yekfuru bihâ ille-lfâsikûn(e)

(Resulüm!) Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik ve onları ancak fâsıklar inkâr eder.

100

اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْداً نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا

Eve kullemâ ‘âhedû ‘ahden nebeżehu ferîkun minhum(c) bel ekśeruhum lâ yu/minûn(e)

Nitekim ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa yine kendilerinden bir grup o antlaşmayı bozmadı mı? Zaten onların çoğu (hakikatte Allah'a) iman etmez.

101

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَر۪يقٌ مِنَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ كَاَنَّهُمْ لَا

Velemmâ câehum rasûlun min ‘indi(A)llâhi musaddikun limâ me’ahum nebeże ferîkun mine-lleżîne ûtu-lkitâbe kitâba(A)llâhi verâe zuhûrihim keennehum lâ ya’lemûn(e)

Onlara, Allah katından yanlarında bulunan (Tevrât)ı tasdik edici bir resul gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir grup sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu sırtlarının gerisine at(ıp terk et)tiler.

102

وَاتَّـبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى سُلَيْمٰنَۚ وَمَا سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا مِنْ حَتّٰى اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي مِنْ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Vettebe’û mâ tetlû-şşeyâtînu ‘alâ mulki suleymân(e)(s) vemâ kefera suleymânu velâkinne-şşeyâtîne keferû yu’allimûne-nnâse-ssihra vemâ unzile ‘ale-lmelekeyni bibâbile hârûte vemârût(e)(c) vemâ yu’allimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun felâ tekfur(s) feyete’allemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihi beyne-lmer-i vezevcih(i)(c) vemâ hum bidârrîne bihi min ehadin illâ bi-iżni(A)llâh(i)(c) veyete’allemûne mâ yedurruhum velâ yenfe’uhum(c) velekad ‘alimû lemeni-şterâhu mâ lehu fi-l-âḣirati min ḣalâk(in)(c) velebi/se mâ şerav bihi enfusehum(c) lev kânû ya’lemûn(e)

Bir de onlar Süleymân'ın hükümranlığı hakkında şeytanların (uydurup) söylediklerine tabi oldular (ve onun, şeytanları, cinleri, kuşları sihirle idare ettiğini söylediler). Hâlbuki Süleymân (sihir yapıp) kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar sihri ve Babil'deki Hârut ve Mârut (isimli) iki meleğe indirileni insanlara öğreterek kâfir oldular. Oysa (o iki melek), "biz ancak (insanlara gönderilen) bir imtihanız, sakın (bizden öğrendiklerinizle Allah'ın emrinin dışına çıkıp) kâfir olma(yın)!" demedikçe hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Fakat onlar (o iki melekten), karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı; ama onlar, Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar verebilecek değillerdi. (Onlar böyle yaparak) Kendilerine zarar veren ve faydasız şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki onlar, (dünya menfaati uğruna sihir yapıp) onu satın alan kimsenin âhirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Ne olurdu (bunu) bil(ip idrak et)selerdi!

103

وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ اللّٰهِ خَيْرٌۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟

Velev ennehum âmenû vettekav lemeśûbetun min ‘indi(A)llâhi ḣayr(un)(s) lev kânû ya’lemûn(e)

Eğer gerçekten onlar, iman edip takvâ sahibi olsalardı (Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışsalardı), Allah katında (kazanacakları) sevap (kendileri için) daha hayırlı olurdu. Ne olurdu (bunu) bil(ip idrak et)selerdi!

104

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû lâ tekûlû râ’inâ vekûlû-nzurnâ vesme’û(k) velilkâfirîne ‘ażâbun elîm(un)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! (Resulümüze) "Râinâ (bizim isteklerimize uy)" demeyin, "unzurnâ (bizim haklarımızı gözet)" deyin ve (Allah'ın hükmünü) dinleyin! Çünkü kâfirler için (âhirette) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

105

مَا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ وَلَا اَنْ عَلَيْكُمْ مِنْ مِنْ وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ

Mâ yeveddu-lleżîne keferû min ehli-lkitâbi vele-lmuşrikîne en yunezzele ‘aleykum min ḣayrin min rabbikum(k) va(A)llâhu yaḣtessu birahmetihi men yeşâu va(A)llâhu żu-lfadli-l’azîm(i)

(Ey mü'minler!) Ne ehl-i kitaptan (olan) kâfirler ne de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini isterler. Allah ise rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.

106

مَا نَنْسَخْ مِنْ اَوْ نُنْسِهَا نَاْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

Mâ nensaḣ min âyetin ev nunsihâ ne/ti biḣayrin minhâ ev miślihâ(k) elem ta’lem enna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

(Resulüm!) Biz (ehl-i kitabın elinde bulunan Tevrât ve İncîl'den) bir âyetin hükmünü kaldırır veya onu unutturursak mutlaka daha hayırlısını veya benzerini (bu Kur'ân ile) getiririz. Bilmez misin, şüphesiz Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır)!

107

اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا مِنْ اللّٰهِ مِنْ وَلَا

Elem ta’lem enna(A)llâhe lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(k) vemâ lekum min dûni(A)llâhi min veliyyin velâ nesîr(in)

(Yine) Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı) yalnız Allah'a aittir! Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

108

اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ

Em turîdûne en tes-elû rasûlekum kemâ su-ile mûsâ min kabl(u)(k) vemen yetebeddeli-lkufra bil-îmâni fekad dalle sevâe-ssebîl(i)

Yoksa (siz de ey Müslümanlar) daha önce Mûsâ'nın sorguya çekildiği gibi (ona itaat etmek yerine) resulünüzü sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz (o), dümdüz (ve Hakk'a dosdoğru varan) yoldan sapmış olur.

109

وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّاراًۚ حَسَداً مِنْ اَنْفُسِهِمْ مِنْ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

Vedde keśîrun min ehli-lkitâbi lev yeruddûnekum min ba’di îmânikum kuffâran haseden min ‘indi enfusihim min ba’di mâ tebeyyene lehumu-lhakk(u)(s) fa’fû vesfehû hattâ ye/tiya(A)llâhu bi-emrih(i)(s) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

Ehl-i kitaptan birçoğu, Hakk (olan bu âyetler) kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki (kıskançlık ve) hasetten ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar onları affedin ve (en güzel şekilde onlara) muamele edin. Muhakkak ki Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

110

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

Veekîmû assalâte veâtû-zzekâ(te)(c) vemâ tukaddimû li-enfusikum min ḣayrin tecidûhu ‘inda(A)llâh(i)(k) inna(A)llâhe bimâ ta’melûne basîr(un)

Namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ın, zekâtı ver(erek nefsinizin cimriliğini temizley)in! (Allah rızasını gözeterek) Hayır namına kendiniz için her neyi (âhirete gönderip huzura) takdim ederseniz Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

111

وَقَالُوا لَنْ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Ve kâlû len yedḣule-lcennete illâ men kâne hûden ev nesârâ(k) tilke emâniyyuhum(k) kul hâtû burhânekum in kuntum sâdikîn(e)

Bir de (ehl-i kitap), "Yahudi veya Hristiyan olandan başkası asla cennete giremeyecek!" dediler. Bu onların (asılsız) temennileridir. (Resulüm!) De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz (haydi iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin!"

112

بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلَا عَلَيْهِمْ وَلَا يَحْزَنُونَ۟

Belâ men esleme vechehu li(A)llâhi vehuve muhsinun felehu ecruhu ‘inde rabbihi velâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

Bilâkis, (her) kim muhsin olarak (güzellik yapıp güzel olarak) yüzünü Allah'a teslim ederse (her an O'nun huzurundaymış gibi yaşamaya çalışırsa), onun mükâfatı Rabbi katındadır. Ve onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.

113

وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

Vekâleti-lyehûdu leyseti-nnesârâ ‘alâ şey-in vekâleti-nnesârâ leyseti-lyehûdu ‘alâ şey-in vehum yetlûne-lkitâb(e)(k) keżâlikekâle-lleżîne lâ ya’lemûne miśle kavlihim(c) fe(A)llâhu yahkumu beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yaḣtelifûn(e)

Ayrıca Yahudiler, "Hristiyanlar (hak olan) bir şey üzerinde değildir" dediler. Hristiyanlar da "Yahudiler (hak olan) bir şey üzerinde değildir" dediler. Oysa onlar (kendilerine indirilen) kitabı okuyorlardı. İşte böylece (kitap ehli olmayan ve bir şey) bilmeyenler de onların sözlerinin benzerini söylediler. Artık Allah, kıyamet günü onların ihtilafa düştükleri şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir.

114

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي اُو۬لٰٓئِكَ مَا لَهُمْ اَنْ اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ لَهُمْ فِي خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

Vemen azlemu mimmen mene’a mesâcida(A)llâhi en yużkera fîhâ-smuhu vese’â fî ḣarâbihâ(c) ulâ-ike mâ kâne lehum en yedḣulûhâ illâ ḣâ-ifîn(e)(c) lehum fî-ddunyâ ḣizyun velehum fi-l-âḣirati ‘ażâbun ‘azîm(un)

Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin zikredilmesine engel olan ve onların harab olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında böylelerinin oralara ancak (Allah'tan) korkarak girmeleri gerekirdi. Onlar için dünyada bir rezillik, âhirette de büyük bir azap vardır.

115

وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

Veli(A)llâhi-lmeşriku velmaġrib(u)(c) feeynemâ tuvellû feśemme vechu(A)llâh(i)(c) inna(A)llâhe vâsi’un ‘alîm(un)

Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz (dönün) Allah'ın vechi (zatından tecelli eden El Esmâu'l Husnâ'sı) oradadır. Muhakkak ki Allah Vâsi''dir, Alîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi ve herkesi kuşatan ve bilendir).

116

وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداًۙ سُبْحَانَهُۜ بَلْ لَهُ مَا فِي وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ

Ve kâlû-teḣaża(A)llâhu veledâ(en)(k) subhâneh(u)(s) bel lehu mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) kullun lehu kânitûn(e)

(Bir de Yahudiler Üzeyir'i, Hristiyanlar da Îsâ'yı göstererek) "Allah çocuk edindi" dediler. (Hâşâ!) O, Subhân'dır (bundan münezzehtir). Aksine, göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O'nundur. Hepsi O'na (gönülden) itaat etmektedir.

117

بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Bedî’u assemâvâti vel-ard(i)(c) ve-iżâ kadâ emran fe-innemâ yekûlu lehu kun feyekûn(u)

O, göklerin ve yerin Bedî''idir (örneksiz, eşsiz ve benzersiz yaratıcısıdır). O, bir işe hükmettiği zaman ona sadece "ol!" der ve o da hemen oluverir.

118

وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَاْت۪ينَٓا اٰيَةٌۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ مِنْ مِثْلَ قَوْلِهِمْۜ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

Vekâle-lleżîne lâ ya’lemûne levlâ yukellimuna(A)llâhu ev te/tînâ âye(tun)(k) keżâlike kâle-lleżîne min kablihim miśle kavlihim teşâbehet kulûbuhum(k) kad beyyenne-l-âyâti likavmin yûkinûn(e)

(Müşrikler ve ehl-i kitaptan olan) Cahiller dediler ki: "Allah bizimle (de) konuşmalı ya da bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi?" (Resulüm!) Onlardan öncekiler de işte böyle onların sözlerinin benzerini söylemişlerdi. (Bak!) Kalpleri (ve sözleri nasıl da) birbirine benzedi? Elbette Biz, kesin olarak iman edecek bir kavim için âyetleri iyice açıkladık.

119

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۙ وَلَا عَنْ الْجَح۪يمِ

İnnâ erselnâke bilhakki beşîran veneżîrâ(an)(s) velâ tus-elu ‘an ashâbi-lcehîm(i)

Muhakkak ki Biz seni Hakk (olan bu Kur'ân) ile (ancak) müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.

120

وَلَنْ عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ مَا مِنَ مِنْ وَلَا

Velen terdâ ‘anke-lyehûdu velâ-nnesârâ hattâ tettebi’a milletehum(k) kul inne huda(A)llâhi huve-lhudâ(k) vele-ini-tteba’te ehvâehum ba’de-lleżî câeke mine-l’ilmi(ﻻ) mâ leke mina(A)llâhi min veliyyin velâ nasîr(in)

(Resulüm!) Dinlerine tabi olmadıkça ne Yahudiler ne de Hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: "Şüphesiz ki Allah'ın hidâyeti, hidâyetin ta kendisidir." Eğer sana gelen ilimden (Kur'ân'dan) sonra onların hevâlarına (nefislerinin arzu ve isteklerine) tabi olursan (bilmiş ol ki), Allah'tan (gelecek azaba karşı) sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

121

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟

Elleżîne âteynâhumu-lkitâbe yetlûnehu hakka tilâvetihi ulâ-ike yu/minûne bih(i)(k) vemen yekfur bihi feulâ-ike humu-lḣâsirûn(e)

Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler(den bazıları) onu, hakkını vererek tilavet edip (hayatına geçirirler, âyetleri üzerlerinde gösterirler ve ayrıca başkalarına da âyetlerimizi) okurlar. İşte onlar, bu (Kur'ân)a da iman ederler; ama her kim de bu (Kur'ân)ı inkâr ederse, işte onlar da hüsrana uğrayanların ta kendileridir.

122

يَا بَن۪ٓي اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى

Yâ benî isrâ-île-żkurû ni’metiye-lletî en’amtu ‘aleykum veennî faddaltukum ‘ale-l’âlemîn(e)

Ey İsrâîloğulları! Size verdiğim nimet(ler)imi ve (bir zamanlar size vahyi taşıma şerefini bahşederek) sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!

123

وَاتَّقُوا يَوْماً لَا نَفْسٌ عَنْ شَيْـٔاً وَلَا مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُنْصَرُونَ

Vettekû yevmen lâ teczî nefsun ‘an nefsin şey-en velâ yukbelu minhâ ‘adlun velâ tenfe’uhâ şefâ’atun velâ hum yunsarûn(e)

Ve öyle bir günden sakının ki (o gün) hiç kimse bir başkası namına bir şey ödey(ip onu kurtar)amaz, hiç kimseden fidye kabul edilmez ve ona (Allah izin vermedikçe) şefâat fayda vermez. Onlara (o gün) yardım da edilmez.

124

وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماًۜ قَالَ وَمِنْ قَالَ لَا عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ

Ve-iżi-btelâ ibrâhîme rabbuhu bikelimâtin feetemmehun(ne)(s) kâle innî câ’iluke linnâsi imâmâ(en)(s) kâle vemin żurriyyetî(c) kâle lâ yenâlu ‘ahdî-zzâlimîn(e)

Hani bir zamanlar Rabbi, İbrâhîm'i birtakım kelimelerle (ateşe atılmakla, oğlu İsmâîl'i kurban etmekle ve daha birçok imtihana tabi tutmakla) imtihan etmiş, o da o (imtiha)nları tamamlayınca, (Rabbi ona) "Ben seni insanlara imam (her hususta kendisine tabi olunan önder) yapacağım" buyurmuştu. O da, "soyumdan (gelenleri) de (imam yap, ya Rabbi)" dedi. (Rabbi de duasını kabul etti ancak) "Benim sözüm (senin soyundan da olsa nefsine zulmedip yeryüzünde fesad çıkaran) zalimlere erişmez" buyurdu.

125

وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْناًۜ وَاتَّخِذُوا مِنْ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Ve-iż ce’alne-lbeyte meśâbeten linnâsi veemnen vetteḣiżû min mekâmi ibrâhîme musallâ(en)(s) ve’ahidnâ ilâ ibrâhîme ve-ismâ’île en tahhirâ beytiye littâ-ifîne vel’âkifîne ve-rrukke’i-ssucûd(i)

Hani Biz Beyt(ullah olan Kâbe'y)i, insanlara bir toplanma mahalli ve güvenli bir yer kılmıştık. (Ey insanlar!) Siz de İbrâhîm'in (Allah'ın katındaki) makamından (ona tabi olup onu destekleyerek) bir namazgâh edinin! Ayrıca Biz İbrâhîm ve İsmâîl'le, "tavaf edenler, ibadet edenler, rükû edenler ve secde edenler için evimi temiz tutun!" diye ahidleşmiştik.

126

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ

Ve-iż kâle ibrâhîmu rabbi-c’al hâżâ beleden âminen verzuk ehlehu mine-śśemerâti men âmene minhum bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣir(i)(s) kâle vemen kefera feumetti’uhu kalîlen śumme edtarruhu ilâ ‘ażâbi annâr(i)(s) vebi/se-lmasîr(u)

O vakit İbrâhîm demişti ki: "Rabbim! Burayı emin bir belde kıl, halkından Allah'a ve âhiret gününe iman edenleri (her türlü) mahsulle rızıklandır!" (Rabbi de duasını kabul etti ancak) Buyurdu ki: "Kim de inkâr ederse onu da az bir süre (dünyada) faydalandırır sonra da onu (âhirette) ateş azabına mahkûm ederim. O, ne kötü varılacak yerdir!"

127

وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ وَاِسْمٰع۪يلُۜ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

Ve-iż yerfe’u ibrâhîmu-lkavâ’ide mine-lbeyti ve-ismâ’îlu rabbenâ tekabbel minnâ(s) inneke ente-ssemî’u-l’alîm(u)

Hani İbrâhîm, (oğlu) İsmâîl ile beraber Beyt(ullah olan Kâbe'n)in temellerini yükseltiyor (ve şöyle dua ediyorlardı), "Rabbimiz! Bunu bizden kabul buyur; çünkü Sen Semî''sin, Alîm'sin (her şeyi, herkesi işiten ve bilensin).

128

رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

Rabbenâ vec’alnâ muslimeyni leke vemin żurriyyetinâ ummeten muslimeten leke veerinâ menâsikenâ vetub ‘aleynâ(s) inneke ente-ttevvâbu-rrahîm(u)

"Rabbimiz! Bizi Sana teslim olan (Müslüman)lardan eyle ve soyumuzdan da Sana teslim olan (Müslüman) bir ümmet (çıkar)! Bize, (Sana) nasıl (kulluk edip) ibadet yapacağımızı göster ve bizden tövbemizi kabul buyur; çünkü Sen Tevvâb'sın, Rahîm'sin (Sana dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edensin)."

129

رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟

Rabbenâ veb’aś fîhim rasûlen minhum yetlû ‘aleyhim âyâtike veyu’allimuhumu-lkitâbe velhikmete veyuzekkîhim(c) inneke ente-l’azîzu-lhakîm(u)

"Rabbimiz! O (neslimizden gelen)lere de içlerinden bir resul gönder ki Senin âyetlerini kendilerine okusun, onlara kitap ve hikmeti öğretsin ve onları(n nefislerini) temizlesin; çünkü Sen Azîz'sin, Hakîm'sin (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olansın)."

130

وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي وَاِنَّهُ فِي لَمِنَ

Vemen yerġabu ‘an milleti ibrâhîme illâ men sefihe nefseh(u)(c) velekadi-stafeynâhu fî-ddunyâ(c) ve-innehu fi-l-âḣirati lemine-ssâlihîn(e)

İbrâhîm'in dininden, kendini bilmez sefih (akılsız ve ahmak kişi)lerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki Biz, onu dünyada (resul olarak) seçtik, şüphesiz o âhirette de sâlih kimselerdendir.

131

اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ

İż kâle lehu rabbuhu eslim(s) kâle eslemtu lirabbi-l’âlemîn(e)

Çünkü Rabbi ona, "teslim ol" buyurmuş, o da "âlemlerin Rabbine teslim oldum" demişti.

132

وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ

Vevassâ bihâ ibrâhîmu benîhi veya’kûbu yâ beniyye inna(A)llâhe-stafâ lekumu-ddîne felâ temûtunne illâ veentum muslimûn(e)

İbrâhîm bunu kendi oğullarına vasiyet etti ve (onlardan sonra gelen) Yakûb da (kendi oğullarına şöyle vasiyette bulundu) "ey oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. O hâlde sakın (Allah'a tüm varlığınızla) teslim olmadan ölmeyin!"

133

اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

Em kuntum şuhedâe iż hadara ya’kûbe-lmevtu iż kâle libenîhi mâ ta’budûne min ba’dî kâlû na’budu ilâheke ve-ilâhe âbâ-ike ibrâhîme ve-ismâ’île ve-ishâka ilâhen vâhiden venahnu lehu muslimûn(e)

Yoksa Yakûb'a ölüm geldiği zaman siz (orada olup buna) şahid mi oldunuz? Hani o, oğullarına, "benden sonra kime âbd ol(up kulluk ed)eceksiniz?" demişti. Onlar da, "senin İlâh'ın ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk'ın İlâh'ı, Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh'a âbd ol(up kulluk ed)eceğiz; zaten biz O'na teslim olanlarız" demişlerdi.

134

تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Tilke ummetun kad ḣalet(s) lehâ mâ kesebet velekum mâ kesebtum(s) velâ tus-elûne ‘ammâ kânu ya’melûn(e)

Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.

135

وَقَالُوا كُونُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا مِنَ

Ve kâlû kûnû hûden ev nasârâ tehtedû(k) kul bel millete ibrâhîme hanîfâ(en)(s) vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)

(Resulüm! Ehl-i kitaptan olanlar size) "Yahudi ya da Hristiyan olun ki hidâyeti bulasınız" dediler. De ki: "Hayır! (Biz) Hanîf (hakka yönelmiş) olan İbrâhîm'in dinine (tabi oluruz). Çünkü o, (sizin gibi dinini tahrif eden) müşriklerden değildi."

136

قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ لَا بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

Kûlû âmennâ bi(A)llâhi vemâ unzile ileynâ vemâ unzile ilâ ibrâhîme ve-ismâ’île ve-ishâka veya’kûbe vel-esbâti vemâ ûtiye mûsâ ve’îsâ vemâ ûtiye-nnebiyyûne min rabbihim lâ nuferriku beyne ehadin minhum venahnu lehu muslimûn(e)

(Bir de onlara) Deyin ki: "Biz Allah'a ve bize indirilene, İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Yakûb ve (onun) torunlar(ın)a indirilenlere, Mûsâ ve Îsâ'ya verilenlere ve Rabbleri tarafından (diğer) nebîlere verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayız (hepsini Allah'ın gönderdiği resuller olarak kabul ederiz) ve biz (sadece) O'na teslim olanlarız."

137

فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۜ

Fe-in âmenû bimiśli mâ âmentum bihi fekadi-htedev(s) ve-in tevellev fe-innemâ hum fî şikâk(in)(s) feseyekfîkehumu(A)llâh(u)(c) vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)

(Resulüm!) Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse hidâyeti bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse (iyi bilin ki) onlar ancak (derin) bir ayrılık içindedirler (ve sizi de ayrılığa düşürmek isterler). Onlara karşı Allah sana yeter. O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).

138

صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ

Sibġata(A)llâh(i)(c) vemen ahsenu mina(A)llâhi sibġa(ten)(c) venahnu lehu ‘âbidûn(e)

(Onlara deyin ki) "(Biz) Allah'ın boyası (vahyi ve El Esmâu'l Husnâ'sı ile ahlaklanıp boyandık). Boyası Allah'tan daha güzel kim vardır? Ve biz ancak O'na âbd ol(up kulluk ed)enleriz."

139

قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ وَلَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ

Kul etuhâccûnenâ fi(A)llâhi vehuve rabbunâ verabbukum velenâ a’mâlunâ velekum a’mâlukum venahnu lehu muḣlisûn(e)

De ki: "Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu hâlde O'nun hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve Biz O'na ihlâsla (kulluk edip hiçbir şeyi şirk koşmadan, O'na gönülden) bağlananlarız."

140

اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Em tekûlûne inne ibrâhîme ve-ismâ’île ve-ishâka veya’kûbe vel-esbâta kânû hûden ev nasârâ(k) kul eentum a’lemu emi(A)llâhu vemen azlemu mimmen keteme şehâdeten ‘indehu mina(A)llâh(i)(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ta’melûn(e)

"Yoksa siz; İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Yakûb ve (onun) torunlar(ın)ın Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?" De ki: "Siz mi (bunu) daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?" Allah tarafından yanında bulunan şehadeti (Tevrât ve İncîl'de yazılanları) gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.

141

تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟

Tilke ummetun kad ḣalet lehâ mâ kesebet velekum mâ kesebtum(s) velâ tus-elûne ‘ammâ kânû ya’melûn(e)

Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.

142

سَيَقُولُ السُّفَـهَٓاءُ مِنَ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى

Seyekûlu-ssufehâu mine-nnâsi mâ vellâhum ‘an kibletihimu-lletî kânû ‘aleyhâ(c) kul li(A)llâhi-lmeşriku velmaġribu yehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustekîm(in)

İnsanlardan bir kısım beyinsizler, "yönelmekte oldukları kıblelerinden (Kudüs'teki Beyt-i Makdis'ten Kâbe'ye) o (Müslüman)ları çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da batı da Allah'ındır. (O) Dilediğini (Rabbinin rızasını isteyeni, dosdoğru yol olan) sırât-ı mustakîme hidâyet eder."

143

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يداًۜ وَمَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى هَدَى اللّٰهُۜ وَمَا اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ

Vekeżâlike ce’alnâkum ummeten vesetan litekûnû şuhedâe ‘alâ-nnâsi veyekûne-rrasûlu ‘aleykum şehîd(en)(k) vemâ ce’alne-lkiblete-lletî kunte ‘aleyhâ illâ lina’leme men yettebi’u-rrasûle mimmen yenkalibu ‘alâ ‘akibeyh(i)(c) ve-in kânet lekebîraten illâ ‘ale-lleżîne heda(A)llâhu vemâ kâna(A)llâh(u)(k) liyudî’a îmânekum(c) inna(A)llâhe bi-nnâsi leraûfun rahîm(un)

İşte böylece sizin insanlığa (örnek ve) şahidler olmanız, resulün de size şahid olması için sizi (sırât-ı mustakîmin tam) orta(sın)da (yürüyen) bir ümmet kıldık. Senin yöneldiğin yeri (Kâbe'yi), Biz ancak resule uyanı, topukları üzerinde geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık. (Bu) Allah'ın hidâyete erdirdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir; çünkü Allah, insanlara karşı Raûf'tur, Rahîm'dir (kullarına karşı şefkatle muamele eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

144

قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ وَحَيْثُ كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ وَمَا بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

Kad nerâ tekallube vechike fî-ssemâ-(i)(s) felenuvelliyenneke kibleten terdâhâ(c) fevelli vecheke şetra-lmescidi-lharâm(i)(c) vehayśu mâ kuntum fevellû vucûhekum şetrah(u)(k) ve-inne-lleżîne ûtu-lkitâbe leya’lemûne ennehu-lhakku min rabbihim(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ya’melûn(e)

(Resulüm!) Biz, senin yüzünü (defalarca) göğe doğru çevirip durduğunu (haber beklediğini) görüyoruz. Artık seni, razı olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Bundan böyle yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâbe'ye doğru) çevir. (Ey mü'minler! Siz de) Nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)lar, bunun Rabblerinden (gelen) hak olduğunu çok iyi bilirler. Allah, onların yaptıklarından gâfil değildir.

145

وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا بِتَابِـعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بِتَابِـعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ مَا جَٓاءَكَ مِنَ اِنَّكَ اِذاً لَمِنَ

Vele-in eteyte-lleżîne ûtu-lkitâbe bikulli âyetin mâ tebi’û kibletek(e)(c) vemâ ente bitâbi’in kibletehum(c) vemâ ba’duhum bitâbi’in kiblete ba’d(in)(c) vele-ini itteba’te ehvâehum min ba’di mâ câeke mine-l’ilmi(ﻻ) inneke iżen lemine-zzâlimîn(e)

Andolsun ki eğer sen kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)lara her türlü âyeti (mucizeyi) getirsen de onlar (yine) senin kıblene tabi olmazlar. Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de tabi olmazlar. Eğer sana gelen ilimden (Kur'ân'dan) sonra onların hevâlarına (nefislerinin arzu ve isteklerine) tabi olursan (bilmiş ol ki) işte o zaman sen mutlaka zalimlerden olursun.

146

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Elleżîne âteynâhumu-lkitâbe ya’rifûnehu kemâ ya’rifûne ebnâehum(s) ve-inne ferîkan minhum leyektumûne-lhakka vehum ya’lemûn(e)

Kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudi ve Hristiyanlar), o (ellerindeki kitapta yazılı olan resul)ü kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup (apaçık) bildikleri hâlde hakkı gizlerler.

147

اَلْحَقُّ مِنْ فَلَا مِنَ

Elhakku min rabbik(e)(s) felâ tekûnenne mine-lmumterîn(e)

(Gerçek) Hak, (sadece) Rabbindendir. O hâlde (sakın) şüphe edenlerden olma!

148

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اَيْنَ تَكُونُوا يَاْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعاًۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

Velikullin vichetun huve muvellîhâ(s) festebiku-lḣayrât(i)(c) eynemâ tekûnû ye/ti bikumu(A)llâhu cemî’â(an)(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli sey-in kadîr(un)

(Dünyada) Herkesin yöneldiği (peşinden koşup hayatını harcadığı) bir yön vardır. (Ey mü'minler!) Siz hayır işlerinde yarışın! (Unutmayın!) Nerede olursanız olun, (kıyamet günü) Allah hepinizi bir araya getirir. Muhakkak ki Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

149

وَمِنْ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Vemin hayśu ḣaracte fevelli vecheke şetra-lmescidi-lharâm(i)(s) ve-innehu lelhakku min rabbik(e)(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ta’melûn(e)

(Resulüm!) Nereden (yolculuğa) çıkarsan çık (ve nereye gidersen git, namazda) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâbe'ye doğru) çevir! Hiç şüphesiz ki bu, Rabbinden sana (gelen) haktır. Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.

150

وَمِنْ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ وَحَيْثُ كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا وَاخْشَوْن۪ي وَلِاُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ

Vemin hayśu ḣaracte fevelli vecheke şetra-lmescidi-lharâm(i)(c) vehayśu mâ kuntum fevellû vucûhekum şetrahu li-ellâ yekûne linnâsi ‘aleykum huccetun ille-lleżîne zalemû minhum felâ taḣşevhum vaḣşevnî veli-utimme ni’metî ‘aleykum vele’allekum tehtedûn(e)

(Evet, resulüm!) Nereden (yolculuğa) çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâbe'ye doğru) çevir! (Ey mü'minler! Siz de) Nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin ki zalimler müstesna, insanlar (bilhassa ehl-i kitap) için aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delil olmasın. Bir de onlardan (size bir kötülük yaparlar diye) korkmayın! Yalnızca Benden korkun! Böylece sizin üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım da hidâyete eresiniz.

151

كَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُونَۜ

Kemâ erselnâ fîkum rasûlen minkum yetlû ‘aleykum âyâtinâ veyuzekkîkum veyu’allimukumu-lkitâbe velhikmete veyu’allimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(e)

(Andolsun ki Biz, bu Kur'ân nimetini size) Gönderdiğimiz gibi kendi içinizden size (afaktaki ve enfüsteki) âyetlerimizi okuyan, sizi (en derin nefsani istek ve arzularınızdan) temizleyen, size (bu) Kitâb'ı ve (onun içindeki) hikmeti talim ettiren (âyetleri size yaşatıp üzerinizde ahlaka dönüştüren) ve size (manevi olarak) bilmediklerinizi (ve dünyevi ilimle hiçbir zaman da bilemeyeceklerinizi) öğreten bir resul (gönderdik).

152

فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا

Feżkurûnî eżkurkum veşkurû lî velâ tekfurûn(i)

Öyle ise siz Beni zikredin (her anda Benim hesabımı yapın) ki Ben de sizi zikredeyim (sizin hesabınızı yapıp size rahmetimle muamele edeyim). Bana şükredin, sakın (şükürsüzlük ederek) nankörlerden olmayın!

153

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ

Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû-ste’înû bi-ssabri ve-ssalât(i)(c) inna(A)llâhe me’a-ssâbirîn(e)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Sabır ve salât ile (Allah'ın rızasını, yakınlığını ve cemâlini) isteyin! Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.

154

وَلَا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا

Velâ tekûlû limen yuktelu fî sebîli(A)llâhi emvât(un)(c) bel ahyâun velâkin lâ teş’urûn(e)

Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin! Bilakis onlar diridirler; lâkin siz (bunu idrak edip) anlayamazsınız.

155

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ

Velenebluvennekum bişey-in mine-lḣavfi velcû’i venaksin mine-l-emvâli vel-enfusi ve-śśemerât(i)(k) vebeşşiri-ssâbirîn(e)

Andolsun ki Biz, sizi biraz korku ve açlıkla, biraz da mallar(ınız)dan, canlar(ınız)dan ve ürünler(iniz)den eksilterek (fakirlikle) imtihan ederiz. (Resulüm! Bunlara) Sabredenleri müjdele!

156

اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ

Elleżîne iżâ esâbet-hum musîbetun kâlû innâ li(A)llâhi ve-innâ ileyhi râci’ûn(e)

Onlar ki kendilerine bir musibet geldiği zaman, "şüphesiz biz (her şeyimizle) Allah'a aidiz ve elbette biz (sonunda) O'na döneceğiz" derler.

157

اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ

Ulâ-ike ‘aleyhim salevâtun min rabbihim verahme(tun)(s) veulâ-ike humu-lmuhtedûn(e)

İşte onlara Rabblerinden salavat (sürekli bir destek, yardım) ve rahmet vardır ve hidâyete erenler de işte onlardır.

158

اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا عَلَيْهِ اَنْ بِهِمَاۜ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ

İnne-ssafâ velmervete min şe’â-iri(A)llâh(i)(s) femen hacce-lbeyte evi-’temera felâ cunâha ‘aleyhi en yettavvefe bihimâ(c) vemen tetavve’a ḣayran fe-inna(A)llâhe şâkirun ‘alîm(un)

Şüphesiz Safa ile Merve, Allah'ın (hac ve umre ibadeti için tayin ettiği) nişanelerindendir. Her kim Beyt(ullah olan Kâbe'y)i hacc(edip ziyaret) eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde (ikisi arasında sa'y ederek yürümesinde) kendisine bir günah yoktur. Her kim de gönüllü olarak (fazladan) bir hayır işlerse şüphesiz Allah Şâkir'dir, Alîm'dir (şükredilmeye layık hakiki zattır ve her şeyi, herkesi bilendir).

159

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ وَالْهُدٰى مِنْ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ

İnne-lleżîne yektumûne mâ enzelnâ mine-lbeyyinâti velhudâ min ba’di mâ beyyennâhu linnâsi fi-lkitâbi(ﻻ) ulâ-ike yel’anuhumu(A)llâhu veyel’anuhumu-llâ’inûn(e)

İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti Kitâb'ta insanlara beyan ed(ip açıkla)mamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder hem de (bütün) lanet ediciler lanet eder.

160

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُو۬لٰٓئِكَ اَتُوبُ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

İlle-lleżîne tâbû veaslehû vebeyyenû feulâ-ike etûbu ‘aleyhim(c) ve enâ-ttevvâbu-rrahîm(u)

Ancak tövbe edip (nefislerini) ıslah edenler ve (yanlış yaptıklarını) beyan ed(ip gerçeği açıkça ortaya koy)anlar başkadır; çünkü Ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira Ben Tevvâb'ım, Rahîm'im (Bana dönenlerin dönüşünü kabul edenim, isimlerimde ve fiillerimde her zaman rahmeti tecelli edenim).

161

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ

İnne-lleżîne keferû vemâtû vehum kuffârun ulâ-ike ‘aleyhim la’netu(A)llâhi velmelâ-iketi ve-nnâsi ecme’în(e)

Fakat (âyetlerimizi ve resulümüzü) inkâr eden ve kâfir olarak ölenler(e gelince), işte Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir.

162

خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا يُنْظَرُونَ

Ḣâlidîne fîhâ(s) lâ yuḣaffefu ‘anhumu-l’ażâbu velâ hum yunzarûn(e)

Onlar orada (cehennemde) ebedi olarak (lanet içinde) kalırlar. Artık (o) azap onlardan ne hafifletilir ne de onlara göz açtırılır.

163

وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟

Ve-ilâhukum ilâhun vâhid(un)(s) lâ ilâhe illâ huve-rrahmânu-rrahîm(u)

İlâhınız Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh'tır. O'ndan başka İlâh yoktur. O, Rahmân'dır, Rahîm'dir (rahmeti herkesi ve her şeyi kuşatan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

164

اِنَّ ف۪ي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ مِنْ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

İnne fî ḣalki-ssemâvâti vel-ardi vaḣtilâfi-lleyli ve-nnehâri velfulki-lletî tecrî fi-lbahri bimâ yenfe’u-nnâse vemâ enzela(A)llâhu mine-ssemâ-i min mâ-in feahyâ bihi-l-arda ba’de mevtihâ vebeśśe fîhâ min kulli dâbbetin vetasrîfi-rriyâhi ve-ssehâbi-lmuseḣḣari beyne-ssemâ-i vel-ardi leâyâtin likavmin ya’kilûn(e)

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara faydalı şeylerle (yüklü olarak) denizde akıp giden gemilerde, Allah'ın gökten bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, orada hareket eden her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gök ile yer arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde aklını kullanan bir kavim için âyetler (ibret ve deliller) vardır.

165

وَمِنَ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ

Vemine-nnâsi men yetteḣiżu min dûni(A)llâhi endâden yuhibbûnehum kehubbi(A)llâh(i)(s) velleżîne âmenû eşeddu hubben li(A)llâh(i)(k) velev yera-lleżîne zalemû iż yeravne-l’ażâbe enne-lkuvvete li(A)llâhi cemî’an veenna(A)llâhe şedîdu-l’ażâb(i)

İnsanlardan öylesi vardır ki Allah'tan başkasını (Allah'a mülkünde ortak olan) eşler edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. Fakat iman edenlerin Allah'a olan sevgileri çok şiddetlidir (onlar Allah'a âşıktırlar). Ne olurdu (nefsine zulmeden) zalimler (kıyamet günü) azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin (ve kudretin) Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu (bu dünyada da) gör(üp anlayabil)selerdi.

166

اِذْ تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا مِنَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ

İż teberrae-lleżîne-ttubi’û mine-lleżîne-ttebe’û veraevu-l’ażâbe vetekatta’at bihimu-l-esbâb(u)

İşte (o gün, ilâh zannedilerek) kendilerine uyul(up arkalarından gidil)enler, azabı görerek kendilerine uyanlardan uzaklaşırlar ve (o gün) aralarındaki (tüm) bağlar kop(muş, parçalan)mıştır.

167

وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا بِخَارِج۪ينَ مِنَ

Vekâle-lleżîne-ttebe’û lev enne lenâ kerraten feneteberrae minhum kemâ teberraû minnâ(k) keżâlike yurîhimu(A)llâhu a’mâlehum haserâtin ‘aleyhim(s) vemâ hum biḣâricîne mine-nnâr(i)

(O zaman onlara) Uyanlar şöyle derler: "Keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş olsaydı da onların (bugün) bizden uzaklaştıkları gibi (biz de) onlardan uzaklaşsaydık!" Böylece Allah onlara (dünyada) işledikleri amellerini bir pişmanlık (ve üzüntü kaynağı) olarak gösterir. Artık onlar, o ateşten çıkacak değillerdir.

168

يَٓا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي حَـلَالاً طَـيِّباًۘ وَلَا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ

Yâ eyyuhâ-nnâsu kulû mimmâ fi-l-ardi halâlen tayyiben velâ tettebi’û ḣutuvâti-şşeytân(i)(c) innehu lekum ‘aduvvun mubîn(un)

Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yiyin ve şeytanın adımlarına tabi olmayın; çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

169

اِنَّمَا يَاْمُرُكُمْ بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ وَاَنْ عَلَى مَا لَا

İnnemâ ye/murukum bi-ssû-i velfahşâ-i veen tekûlû ‘ala(A)llâhi mâ lâ ta’lemûn(e)

O size ancak kötülüğü, fuhşiyatı (aşırılığı) ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.

170

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَـتَّبِـعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا شَيْـٔاً وَلَا

Ve-iżâ kîle lehumu-ttebi’û mâ enzela(A)llâhu kâlû bel nettebi’u mâ elfeynâ ‘aleyhi âbâenâ(k) eve lev kâne âbâuhum lâ ya’kilûne şey-en velâ yehtedûn(e)

O (şeytanın adımlarına tabi olan kâfir)lere, "Allah'ın indirdiğine tabi olun" denildiği zaman, "hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tabi oluruz" derler. Ya ataları hiçbir şey akletmeyen ve hidâyete ermemiş (doğru yolu da bulmamış) idiyseler! (Yine de onlara mı tabi olacaklar?)

171

وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا

Vemeśelu-lleżîne keferû kemeśeli-lleżî yen’iku bimâ lâ yesme’u illâ du’âen venidâ(en)(c) summun bukmun ‘umyun fehum lâ ya’kilûn(e)

(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) Kâfirler (ile onları imana davet eden mü'minler)in durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan (ve anlamayan hayvanlarla, on)lara haykıran (çoban)ın durumuna benzer, (çünkü onlar) sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (hakkı söylemezler), kördürler (hakkı görmezler). Nitekim onlar, akıllarını kullan(arak hakkı anla)mazlar.

172

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû kulû min tayyibâti mâ razeknâkum veşkurû li(A)llâhi in kuntum iyyâhu ta’budûn(e)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin, eğer siz yalnız O'na âbd ol(up kulluk ed)iyorsanız, Allah'a şükredin.

173

اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا فَلَٓا عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

İnnemâ harrame ‘aleykumu-lmeytete ve-ddeme velahme-lḣinzîri vemâ uhille bihi liġayri(A)llâh(i)(s) femeni-dturra ġayra bâġin velâ ‘âdin felâ iśme ‘aleyh(i)(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

(Allah) Size sadece ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvanın etin)i haram kıldı. Ancak (başkasının hakkına) saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere kim de (bunlardan yemek) zorunda kalırsa ona günah yoktur. Muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

174

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا ف۪ي اِلَّا النَّارَ وَلَا اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

İnne-lleżîne yektumûne mâ enzela(A)llâhu mine-lkitâbi veyeşterûne bihi śemenen kalîlen(ﻻ) ulâ-ike mâ ye/kulûne fî butûnihim illâ-nnâra velâ yukellimuhumu(A)llâhu yevme-lkiyâmeti velâ yuzekkîhim velehum ‘ażâbun elîm(un)

Allah'ın indirdiği Kitâb'tan bir kısmını gizleyip onu (dünya malı gibi) az bir bedel karşılığında satanlar var ya, işte onların yiyip de karınlarına (doldurdukları) ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak ne de onları(n günahlarını mağfiret edip onları) temize çıkaracaktır. (Orada) Onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

175

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى

Ulâ-ike-lleżîne-şteravû-ddalâlete bilhudâ vel’ażâbe bilmaġfirat(i)(c) femâ asberahum ‘alâ-nnâr(i)

İşte onlar hidâyete karşılık dalâleti, mağfirete karşılık azabı satın alanlardır. Onlar ateş(e girme) hususunda ne de (istekli ve) sabırlıdırlar.

176

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا فِي لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ۟

Żâlike bi-enna(A)llâhe nezzele-lkitâbe bilhakk(i)(k) ve-inne-lleżîna-ḣtelefû fi-lkitâbi lefî şikâkin ba’îd(in)

Bu (azabın sebebi), Allah'ın Kitâb'ı hak olarak indirmiş olması (ama onların Kitâb'taki hakikatlere muhalefet etmeleri)dir. Şüphesiz ki Kitâb hakkında ihtilafa düşenler, elbette (haktan) uzak (derin) bir ayrılık içindedirler.

177

لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

Leyse-lbirra en tuvellû vucûhekum kibele-lmeşriki velmaġribi velâkinne-lbirra men âmene bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri velmelâ-iketi velkitâbi ve-nnebiyyîne veâte-lmâle ‘alâ hubbihi żevi-lkurbâ velyetâmâ velmesâkîne vebne-ssebîli ve-ssâ-ilîne vefî-rrikâbi veekâme-ssalâte veâtâ ezzekâte velmûfûne bi’ahdihim iżâ ‘âhedû(s) ve-ssâbirîne fi-lbe/sâ-i ve-ddarrâ-i vehîne-lbe/s(i)(k) ulâ-ike-lleżîne sadekû(i)(s) veulâ-ike humu-lmuttekûn(e)

İyilik, yüzlerinizi (namazda) doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik o kimsenin yaptığıdır ki; Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitap(lar)a, nebîlere iman eder. (Allah'ı sevdiği için) Sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, (ihtiyacından dolayı) isteyenlere ve esaret altında bulunanlara verir. Namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ır, zekâtı ver(erek nefsinin cimriliğini temizl)er. (Onlar ki) Antlaşma yaptıkları zaman sözlerini yerine getirirler. Sıkıntı, hastalık ve (savaş zamanı gibi) sıkıntılı hâllerde sabrederler. İşte onlar (Allah'a verdikleri âbd olma) sözüne sadık olanlardır. Yine onlar (Allah'a karşı) takvâ sahibi olanlar (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar)dır.

178

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰىۜ فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَٓاءٌ اِلَيْهِ بِاِحْسَانٍۜ ذٰلِكَ تَخْف۪يفٌ مِنْ وَرَحْمَةٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû kutibe ‘aleykumu-lkisâsu fi-lkatl(e)(s)-lhurru bilhurri vel’abdu bil’abdi velunśâ bilunśâ(c) femen ‘ufiye lehu min eḣîhi şey-un fettibâ’un bilma’rûfi veedâun ileyhi bi-ihsân(in)(k) żâlike taḣfîfun min rabbikum verahme(tun)(k) femeni-’tedâ ba’de żâlike felehu ‘ażâbun elîm(un)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Öldürülenler hakkında size kısas (farz olarak) yazıldı. (Diyet olarak) Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (diyeti ödenir). Ancak o kimse, kardeşi (öldürülenin velisi veya vârisi) tarafından bir miktar affedilirse artık (taraflar diyeti belirleme hususunda) örfe uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için (kıyamet günü) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

179

وَلَكُمْ فِي حَيٰوةٌ يَٓا اُو۬لِي لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

Velekum fi-lkisâsi hayâtun yâ uli-l-elbâbi le’allekum tettekûn(e)

Ey gönül (ve akıl) sahipleri (Rabbine yönelenler)! (Caydırıcılığı sebebiyle) Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki takvâlı olursunuz (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsınız).

180

كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْراًۚ اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى

Kutibe ‘aleykum iżâ hadara ehadekumu-lmevtu in terake ḣayran elvasiyyetu lilvâlideyni vel-akrabîne bilma’rûf(i)(s) hakkan ‘ale-lmuttekîn(e)

Birinize ölüm geldiği zaman eğer bir hayır (bir mal) bırakacaksa; anaya, babaya, yakınlara (örfe ve adalete) uygun bir biçimde vasiyet etmek size (farz olarak) yazıldı. (Bu) Muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) üzerine (kesin) bir hak (ve yükümlülük)tür.

181

فَمَنْ بَدَّلَهُ بَعْدَ مَا سَمِعَهُ فَاِنَّمَٓا اِثْمُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۜ

Femen beddelehu ba’de mâ semi’ahu fe-innemâ iśmuhu ‘ale-lleżîne yubeddilûneh(u)(c) inna(A)llâhe semî’un ‘alîm(un)

Her kim bu (yapılan vasiyet)i işittikten sonra onu değiştirirse artık günahı onu değiştirenler üzerinedir. Muhakkak ki Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).

182

فَمَنْ خَافَ مِنْ جَنَفاً اَوْ اِثْماً فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلَٓا عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

Femen ḣâfe min mûsin cenefen ev iśmen feasleha beynehum felâ iśme ‘aleyh(i)(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

Kim de vasiyet edenin bir hata etmesinden veya bir günaha girmesinden endişe edip (mirasçıların) aralarını düzeltirse ona bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

183

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى مِنْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ

Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû kutibe ‘aleykumu-ssiyâmu kemâ kutibe ‘ale-lleżîne min kablikum le’allekum tettekûn(e)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Oruç sizden önceki (ümmet)lere (farz olarak) yazıldığı gibi size de (farz olarak) yazıldı. Umulur ki takvâlı olursunuz (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsınız).

184

اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى فَعِدَّةٌ مِنْ اُخَرَۜ وَعَلَى يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْك۪ينٍۜ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ وَاَنْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Eyyâmen ma’dûdât(in)(c) femen kâne minkum merîdan ev ‘alâ seferin fe’iddetun min eyyâmin uḣar(e)(c) ve’ale-lleżîne yutîkûnehu fidyetun ta’âmu miskîn(in)(s) femen tetavve’a ḣayran fehuve ḣayrun leh(u)(c) veen tesûmû ḣayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e)

(Oruç) Sayılı günlerdedir. Fakat (o günlerde) sizden her kim hasta yahut yolculukta olursa (tutamadığı günler) sayısınca başka günlerde (sayıyı tamamlar). Ona (ancak zorlanarak) takat getirenlerin ise (tutamadıkları her gün için kendi yiyeceklerinden) bir fakiri (bir gün) doyuracak fidye (vermesi) gerekir. Bir de kim gönüllü olarak (fazladan) bir hayır işlerse bu kendisi için daha hayırlıdır. Bununla beraber eğer (idrak ede)bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. [Oruç tutmaya güç yetiremeyenler.]

185

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى فَعِدَّةٌ مِنْ اُخَرَۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

şehru ramadâne-lleżî unzile fîhi-lkur-ânu huden linnâsi vebeyyinâtin mine-lhudâ velfurkân(i)(c) femen şehide minkumu-şşehra felyesumh(u)(s) vemen kâne merîdan ev ‘alâ seferin fe’iddetun min eyyâmin uḣar(a)(k) yurîdu(A)llâhu bikumu-lyusra velâ yurîdu bikumu-l’usra velitukmilu-l’iddete velitukebbirû(A)llâhe ‘alâ mâ hedâkum vele’allekum teşkurûn(e)

(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki insanları hidâyete erdiren, hidâyete dair (her şeyi) apaçık beyan eden ve (hakla, bâtılı birbirinden ayıran) Furkân olan Kur'ân o (ay)da indirilmiştir. Öyle ise sizden her kim o aya erişirse (Kur'ân'ın o ayda indirilmesine şükretmek için) o (ay)da oruç tutsun! Fakat (o günlerde) sizden her kim hasta yahut yolculukta olursa (tutamadığı günler) sayısınca başka günlerde (sayıyı tamamlasın)! Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bütün bunlar) Sayıyı tamamlamanız ve sizi hidâyete erdirmesine karşılık Allah'ı tekbir etmeniz içindir. Umulur ki şükredersiniz.

186

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

Ve-iżâ seeleke ‘ibâdî ‘annî fe-innî karîb(un)(s) ucîbu da’vete-ddâ’i iżâ de’ân(i)(s) felyestecîbû lî velyu/minû bî le’allehum yerşudûn(e)

(Resulüm!) Kullarım sana Benden sorar(lar)sa (söyle onlara), "muhakkak ki Ben Karîb (ismimle herkese ve her şeye çok yakın)ım. Bana dua ettiği vakit dua edenin duasına icabet ederim. O hâlde (onlar da) Benim (kulluk davetime) icabet etsinler ve Bana iman etsinler ki rüşdlerine (manevi olarak kemâlâtlarına) ersinler."

187

اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ وَعَفَا عَنْكُمْۚ فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْۖ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْاَسْوَدِ مِنَ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى وَلَا وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِي تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

Uhille lekum leylete-ssiyâmi-rrafeśu ilâ nisâ-ikum(c) hunne libâsun lekum veentum libâsun lehun(ne)(k) ‘alima(A)llâhu ennekum kuntum taḣtânûne enfusekum fetâbe ‘aleykum ve’afâ ‘ankum(s) fel-âne bâşirûhunne vebteġû mâ keteba(A)llâhu lekum(c) vekulû veşrabû hattâ yetebeyyene lekumu-lḣaytu-l-ebyedu mine-lḣayti-l-esvedi mine-lfecr(i)(s) śümme etimmû-ssiyâme ile-lleyl(i)(c) velâ tubâşirûhunne veentum ‘âkifûne fi-lmesâcid(i)(k) tilke hudûdu(A)llâhi felâ takrabûhâ(c) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu âyâtihi linnâsi le’allehum yettekûn(e)

(Ramazan'da) Oruç (tuttuğunuz günlerin) gecesi, kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için (sizi günahtan koruyan) birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin (ramazan gecelerinde onlara yaklaşarak) nefislerinize yazık ettiğinizi bildi de size af (ve mağfiret)iyle yönel(ip muamele et)ti. Artık (ramazan gecelerinde size helâl olmak üzere) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Şafağın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için sonra da geceye kadar orucu tamamlayın. Bununla birlikte mescidlerde ibadete çekilmiş (itikâfta) iken kadınlara yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu (sınırlar)a yaklaşmayın. İşte Allah, âyetlerini insanlara umulur ki takvâlı olurlar (O'na karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışırlar) diye böyle açıklar.

188

وَلَا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى لِتَاْكُلُوا فَر۪يقاً مِنْ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟

Velâ te/kulû emvâlekum beynekum bilbâtili vetudlû bihâ ile-lhukkâmi lite/kulû ferîkan min emvâli-nnâsi bil-iśmi veentum ta’lemûn(e)

Mallarınızı aranızda bâtıl(a uyarak haksız sebepler)le yemeyin ve insanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları(n mallarını) mevki ve makam sahiplerine (rüşvet olarak) teklif etmeyin.

189

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّۜ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ الْبُيُوتَ مِنْ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ وَاْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

Yes-elûneke ‘ani-l-ehille(ti)(s) kul hiye mevâkîtu linnâsi velhacc(i)(k) veleyse-lbirru bi-en te/tu-lbuyûte min zuhûrihâ velâkinne-lbirra meni-ttekâ(k) ve/tu-lbuyûte min ebvâbihâ(c) vettekû(A)llâhe le’allekum tuflihûn(e)

(Resulüm!) Sana hilâl (hâlini alan ay)lardan sorarlar. De ki: "Onlar, insanlar ve hac (zamanı) için vakit ölçüleridir." Öte yandan iyilik, evlere arkalarından girmeniz (meselelere tersinden yaklaşmanız) değildir. Asıl iyilik, takvâ sahibi olmak (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışmak)tır. Artık evlere kapılarından girin (meseleleri Allah'ın anlattığı şekilde anlamaya çalışın) ve Allah'a karşı takvâ sahibi olun ki felaha (kurtuluş ve saadete) eresiniz.

190

وَقَاتِلُوا ف۪ي اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا اِنَّ اللّٰهَ لَا الْمُعْتَد۪ينَ

Vekâtilû fî sebîli(A)llâhi-lleżîne yukâtilûnekum velâ ta’tedû(c) inna(A)llâhe lâ yuhibbu-lmu’tedîn(e)

Sizinle savaşanlara karşı (siz de) Allah yolunda savaşın! Sakın haddi aşmayın (Allah'ın sınırlarını çiğnemeyin)! Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.

191

وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَاَخْرِجُوهُمْ مِنْ اَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ اَشَدُّ مِنَ وَلَا عِنْدَ الْمَسْجِدِ حَتّٰى ف۪يهِۚ فَاِنْ قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْۜ كَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ

Vaktulûhum hayśu śekiftumûhum veaḣricûhum min hayśu aḣracûkum(c) velfitnetu eşeddu mine-lkatl(i)(c) velâ tukâtilûhum ‘inde-lmescidi-lharâmi hattâ yukâtilûkum fîh(i)(k) fe-in kâtelûkum fektulûhum keżâlike cezâu-lkâfirîn(e)

O (size karşı savaşa)nları yakaladığınız yerde öldürün! Sizi çıkardıkları yerden (siz de) onları çıkarın! Fitne, (adam) öldürmekten daha beterdir. Mescid-i Harâm'da onlar sizinle savaşmadıkça (siz de) onlarla savaşmayın! Eğer onlar sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın ve) onları öldürün! İşte kâfirlerin cezası böyledir.

192

فَاِنِ انْتَهَوْا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Fe-ini-ntehev fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

Eğer onlar (sizinle savaşmaktan) vazgeçerlerse (şunu iyi bilin ki) muhakkak Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

193

وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدّ۪ينُ لِلّٰهِۜ فَاِنِ انْتَهَوْا فَلَا اِلَّا عَلَى

Vekâtilûhum hattâ lâ tekûne fitnetun veyekûne-ddînu li(A)llâh(i)(s) fe-ini-ntehev felâ ‘udvâne illâ ‘alâ-zzâlimîn(e)

O hâlde fitne kalmayıncaya ve din (âbdiyet ve kulluk) da yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer onlar (yine savaşmaktan) vazgeçerlerse o takdirde zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.

194

اَلشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدٰى عَلَيْكُمْۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ

Eşşehru-lharâmu bi-şşehri-lharâmi velhurumâtu kisâs(un)(c) femeni-’tedâ ‘aleykum fa’tedû ‘aleyhi bimiśli mâ-’tedâ ‘aleykum(c) vettekû(A)llâhe va’lemû enna(A)llâhe me’a-lmuttekîn(e)

Haram ay haram aya bedeldir ve hürmetler (saygı gösterilmesi gereken şeyler) karşılıklıdır. Öyle ise (o ayda) kim size saldırırsa (siz de) ona size saldırdığı kadarıyla saldırın (Allah'ın sınırlarını çiğnemeyin)! Allah'a karşı takvâ sahibi olun ve bilin ki şüphesiz Allah, muttakilerle (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlarla) beraberdir.

195

وَاَنْفِقُوا ف۪ي اللّٰهِ وَلَا بِاَيْد۪يكُمْ اِلَى وَاَحْسِنُواۚۛ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ

Veenfikû fî sebîli(A)llâhi velâ tulkû bi-eydîkum ilâ-ttehluketi veahsinû inna(A)llâhe yuhibbu-lmuhsinîn(e)

Allah yolunda (gizli ve açık) infak edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! (Her zaman) Güzellik yapın; çünkü Allah, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) sever.

196

وَاَتِمُّوا الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّٰهِۜ فَاِنْ اُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ وَلَا رُؤُ۫سَكُمْ حَتّٰى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ بِه۪ٓ اَذًى مِنْ فَفِدْيَةٌ مِنْ اَوْ صَدَقَةٍ اَوْ نُسُكٍۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ۠ فَمَنْ تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ اِلَى فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ فَمَنْ لَمْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍ فِي وَسَبْعَةٍ اِذَا رَجَعْتُمْۜ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌۜ ذٰلِكَ لِمَنْ لَمْ اَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ۟

Veetimmu-lhacce vel’umrate li(A)llâh(i)(c) fe-in uhsirtum femâ-steysera mine-lhedy(i)(s) velâ tahlikû ruûsekum hattâ yebluġa-lhedyu mehilleh(u)(c) femen kâne minkum merîdan ev bihi eżen min ra/sihi fefidyetun min siyâmin ev sadekatin ev nusuk(in)(c) fe-iżâ emintum femen temette’a bil’umrati ile-lhacci femâ-steysera mine-lhedy(i)(c) femen lem yecid fesiyâmu śelâśeti eyyâmin fi-lhacci veseb’atin iżâ raca’tum(k) tilke ‘aşeratun kâmile(tun)(k) żâlike limen lem yekun ehluhu hâdiri-lmescidi-lharâm(i)(c) vettekû(A)llâhe va’lemû enna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)

Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (başladığınız bu ibadeti tamamlamaktan herhangi bir şekilde) engellenirseniz kurbandan kolayınıza gelen(i oraya gönderin). Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin! Sizden her kim de hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı bulunur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa, (ona da) oruç veya sadaka ya da kurban olmak üzere fidye gerekir. Bir engel olmadığı zaman kim de hac (günlerin)e kadar umre ile faydalanmak isterse, (onun da) kurbandan kolayına gelen(i kesmesi gerekir). (Kurban kesmeye imkân) Bulamayan kimse ise hac günlerinde üç gün, (memleketine) döndüğü zaman da yedi gün oruç tutar ki hepsi tam on (gün)dür. Bu (hükümler), ailesi Mescid-i Harâm (civarın)da oturmayan kimseler içindir. Allah'a karşı takvâ sahibi olun ve bilin ki şüphesiz Allah, cezası pek şiddetli olandır.

197

اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌۚ فَمَنْ فَرَضَ ف۪يهِنَّ الْحَجَّ فَلَا وَلَا وَلَا فِي وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوٰىۘ وَاتَّقُونِ يَٓا اُو۬لِي

Elhaccu eşhurun ma’lûmât(un)(c) femen ferada fîhinne-lhacce felâ rafeśe velâ fusûka velâ cidâle fi-lhacc(i)(k) vemâ tef’alû min ḣayrin ya’lemhu(A)llâh(u)(k) vetezevvedû fe-inne ḣayra-zzâdi-ttakvâ(c) vettekûni yâ uli-l-elbâb(i)

Hac (vakti) bilinen aylardadır. Kim o (ay)larda (ihramını giyerek) haccı (kendine) farz ederse; (bilmelidir ki) hacda (kadına) yaklaşmak, günaha sapmak ve tartışmak yoktur. Siz hayır namına (her) ne yaparsanız Allah onu bilir. O hâlde (ey mü'minler! Hem hac için hem de âhiret için) azık edinin! Şüphesiz ki azığın hayırlısı takvâdır. Ey gönül (ve akıl) sahipleri (Rabbine yönelenler)! Bana karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)!

198

لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ فَضْلاً مِنْ فَاِذَٓا اَفَضْتُمْ مِنْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْۚ وَاِنْ كُنْتُمْ مِنْ لَمِنَ

Leyse ‘aleykum cunâhun en tebteġû fadlen min rabbikum(c) fe-iżâ efadtum min ‘arafâtin feżkurû(A)llâhe ‘inde-lmeş’ari-lharâm(i)(s) veżkurûhu kemâ hedâkum ve-in kuntum min kablihi lemine-ddâllîn(e)

(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden bir lütuf aramanızda size (herhangi) bir günah yoktur. Arafat'tan (ayrılıp sel gibi Müzdelife'ye) akın ettiğinizde Meş'ar-i Harâm'ın yanında Allah'ı zikredin! O'nu, size hidâyet ver(ip resulüyle göster)diği şekilde zikredin! Gerçek şu ki siz bundan önce dalâlette olanlardandınız.

199

ثُمَّ اَف۪يضُوا مِنْ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Śumme efîdû min hayśu efâda-nnâsu vestaġfirû(A)llâh(e)(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden (Arafat'tan siz de) akın ve Allah'tan mağfiret dileyin; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

200

فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْراًۜ فَمِنَ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي وَمَا لَهُ فِي مِنْ

Fe-iżâ kadaytum menâsikekum feżkurû(A)llâhe keżikrikum âbâekum ev eşedde żikrâ(an)(k) femine-nnâsi men yekûlu rabbenâ âtinâ fî-ddunyâ vemâ lehu fi-l-âḣirati min ḣalâk(in)

Nihayet (hac) ibadetlerinizi bitirdiğinizde, (cahiliye döneminde) babalarınızı zikrettiğiniz gibi hatta ondan daha şiddetli bir anma ile Allah'ı zikredin! İnsanlardan öylesi vardır ki, "Rabbimiz! Bize (nasibimizi mal ve servet olarak) dünyada ver!" derler. Böylesinin âhirette hiçbir nasibi yoktur.

201

وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي حَسَنَةً وَفِي حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Veminhum men yekûlu rabbenâ âtinâ fî-ddunyâ haseneten vefi-l-âḣirati haseneten vekinâ ‘ażâbe-nnâr(i)

Onlardan bir kısmı da, "Rabbimiz! Bize (El Esmâu'l Husnâ'n ile tecelli ederek) dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver ve bizi (cehennemdeki) ateş azabından koru!" der.

202

اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

Ulâ-ike lehum nasîbun mimmâ kesebû(c) va(A)llâhu serî’u-lhisâb(i)

İşte onlar için kazandıklarından (hem dünyada hem de âhirette büyük) bir nasip vardır. Allah, hesabı süratlice görendir.

203

وَاذْكُرُوا اللّٰهَ ف۪ٓي مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ تَعَجَّلَ ف۪ي فَلَٓا عَلَيْهِۚ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا عَلَيْهِۙ لِمَنِ اتَّقٰىۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Veżkurû(A)llâhe fî eyyâmin ma’dûdât(in)(c) femen te’accele fî yevmeyni felâ iśme ‘aleyhi vemen teaḣḣara felâ iśme ‘aleyh(i)(c) limeni-ttekâ(k) vettekû(A)llâhe va’lemû ennekum ileyhi tuhşerûn(e)

Sayılı (hac) günler(in)de (telbiye ve tekbir getirerek) Allah'ı zikredin. Kim iki gün içinde acele ed(ip Mina'dan Mekke'ye dönmek ister)se ona günah yoktur. Kim (de dönüşünü erteleyip) geri kalırsa ona da günah yoktur. (Bunlar) Takvâ sahibi olanlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) içindir. Allah'a karşı takvâ sahibi olun ve bilin ki şüphesiz siz O'nun huzurunda toplanacaksınız.

204

وَمِنَ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى ف۪ي وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ

Vemine-nnâsi men yu’cibuke kavluhu fi-lhayâti-ddunyâ veyuşhidu(A)llâhe ‘alâ mâ fî kalbihi vehuve eleddu-lḣisâm(i)

İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi (söyledikleriyle) kalbinde olan(ın aynı olduğun)a Allah'ı şahid tutar. Hâlbuki o, hasımların en yamanıdır.

205

وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي لِيُفْسِدَ ف۪يهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ وَاللّٰهُ لَا الْفَسَادَ

Ve-iżâ tevellâ se’â fi-l-ardi liyufside fîhâ veyuhlike-lharśe ve-nnesl(e)(k) va(A)llâhu lâ yuhibbu-lfesâd(e)

O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde fesad çıkarmak, ekin (eker gibi gönüllere ekilen imanı) ve (iman edenlerin) nesli(ni) yok etmek için çalışır. Allah ise fesadı (ve fesatçıları) sevmez.

206

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُۜ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ

Ve-iżâ kîle lehu-tteki(A)llâhe eḣażet-hu-l’izzetu bil-iśm(i)(c) fehasbuhu cehennem(u)(c) velebi/se-lmihâd(u)

Böylesine, "Allah'a karşı takvâ sahibi ol (kulluk sorumluluğu bilip yerine getirmeye çalış)!" denildiği zaman gururu (ve kibri) onu günaha sevk eder. İşte böylesine (ceza ve azap olarak) cehennem yeter. Orası ne kötü (ateşten) bir döşektir.

207

وَمِنَ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ

Vemine-nnâsi men yeşrî nefsehu-btiġâe merdâti(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu raûfun bil’ibâd(i)

İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah'ın rızasını isteyerek (gerekeni yapıp) nefsini (ve bütün varlığını O'nun yolunda) satar. Allah ise kullar(ın)a karşı Raûf'tur (çok şefkatlidir).

208

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي كَٓافَّةًۖ وَلَا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ

Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû-dḣulû fî-ssilmi kâffeten velâ tettebi’û ḣutuvâti-şşeytân(i)(c) innehu lekum ‘aduvvun mubîn(un)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Hep birlikte İslam'a (Allah'a teslim olunan dine ve barışa) girin! Sakın şeytanın adımlarına tabi olmayın! Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

209

فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

Fe-in zeleltum min ba’di mâ câetkumu-lbeyyinâtu fa’lemû enna(A)llâhe ‘azîzun hakîm(un)

Eğer size apaçık deliller (olan Allah'ın resulü ve vahyi) geldikten sonra yine de şüpheye düşerseniz, şunu iyi bilin ki muhakkak Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).

210

هَلْ اِلَّٓا اَنْ اللّٰهُ ف۪ي مِنَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ الْاَمْرُۜ وَاِلَى تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟

Hel yenzurûne illâ en ye/tiyehumu(A)llâhu fî zulelin mine-lġamâmi velmelâ-iketu vekudiye-l-emr(u)(c) ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr(u)

(Resulüm!) Onlar (iman etmek için kıyamet günü) ille de buluttan gölgeler içinde Allah'ın (azabının) ve meleklerinin gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Bütün işler ancak Allah'a döndürülür (o gün her konuda hükmü verecek olan sadece Allah'tır).

211

سَلْ بَن۪ٓي كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ بَيِّنَةٍۜ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

Sel benî isrâ-île kem âteynâhum min âyetin beyyine(tin)(k) vemen yubeddil ni’meta(A)llâhi min ba’di mâ câethu fe-inna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)

İsrâîloğulları'na sor, Biz onlara (iman etmeleri için) nice apaçık âyetler (mucize ve deliller) verdik (de iman etmediler). Kim, Allah'ın nimeti (olan âyetleri)ni kendisine geldikten sonra değiştirirse (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek şiddetli olandır.

212

زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ اٰمَنُواۢ وَالَّذ۪ينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

Zuyyine lilleżîne keferu-lhayâtu-ddunyâ veyesḣarûne mine-lleżîne âmenû velleżîne-ttekav fevkahum yevme-lkiyâmet(i)(k) va(A)llâhu yerzuku men yeşâu biġayri hisâb(in)

Kâfirler için dünya hayatı süslü gösterildi. Bu yüzden onlar, (dünyadaki mal ve mevkilerinden dolayı) iman edenlerle alay ederler. Oysa (iman edip) takvâlı olanlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) kıyamet günü onların üstünde (şerefli bir konumda)dırlar. Allah, dilediği kimseye hesapsız rızık verir.

213

كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْياً بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى

Kâne-nnâsu ummeten vâhideten febe’aśa(A)llâhu-nnebiyyîne mubeşşirîne vemunżirîne veenzele me’ahumu-lkitâbe bilhakki liyahkume beyne-nnâsi fîmâ-ḣtelefû fîh(i)(c) vemâ-ḣtelefe fîhi ille-lleżîne ûtûhu min ba’di mâ câet-humu-lbeyyinâtu baġyen beynehum(s) feheda(A)llâhu-lleżîne âmenû limâ-ḣtelefû fîhi mine-lhakki bi-iżnih(i)(k) va(A)llâhu yehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustekîm(in)

İnsanlar sadece bir tek ümmetti (sonradan ayrılığa düştüler). Bunun üzerine Allah, müjdeleyici ve uyarıcılar olarak nebîleri(ni) gönderdi. Ayrıca ayrılığa düştükleri şeyler hususunda insanların aralarında hüküm vermeleri için onlarla beraber kitabı hak olarak indirdi. Ancak kendilerine (kitap) verilenler, apaçık deliller onlara geldikten sonra (bile) sadece aralarındaki kıskançlık yüzünden o (kitap) hakkında (yine) ayrılığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle iman edenleri, onların üzerinde ayrılığa düştükleri hakka hidâyet etti. Allah, dilediğini (hidâyete ermek isteyeni) sırât-ı mustakîme (dosdoğru yoluna) hidâyet eder.

214

اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ مَسَّتْهُمُ الْبَاْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ

Em hasibtum en tedḣulu-lcennete velemmâ ye/tikum meśelu-lleżîne ḣalev min kablikum(s) messet-humu-lbe/sâu ve-ddarrâu vezulzilû hattâ yekûle-rrasûlu velleżîne âmenû me’ahu metâ nasru(A)llâh(i)(k) elâ inne nasra(A)llâhi karîb(un)

(Ey mü'minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden (kolayca) cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle (katlanılmaz) darlıklar ve sıkıntılar dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki resul(leri) ve onunla beraber iman edenler, "Allah'ın yardımı ne zaman!" diyecek kadar. Dikkat edin, muhakkak ki Allah'ın yardımı çok yakındır.

215

يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلْ مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ

Yes-elûneke mâżâ yunfikûn(e)(s) kul mâ enfektum min ḣayrin felilvâlideyni vel-akrabîne velyetâmâ velmesâkîni vebni-ssebîl(i)(k) vemâ tef’alû min ḣayrin fe-inna(A)llâhe bihi ‘alîm(un)

(Resulüm!) Sana (Allah yolunda) neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: "Hayır (namına mallarınız)dan her ne infak ederseniz (o), ana baba, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar için olmalıdır." (Unutmayın!) Hayırdan her ne yaparsanız muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilir.

216

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا

Kutibe ‘aleykumu-lkitâlu vehuve kurhun lekum(s) ve’asâ en tekrahû şey-en vehuve ḣayrun lekum(s) ve’asâ en tuhibbû şey-en vehuve şerrun lekum(k) va(A)llâhu ya’lemu veentum lâ ta’lemûn(e)

(Ey mü'minler!) Hoşunuza gitmediği hâlde savaş size (farz olarak) yazıldı. Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olabilir ve sevdiğiniz bir şey de sizin için şer olabilir. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.

217

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ وَلَا يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَـالِدُونَ

Yes-elûneke ‘ani-şşehri-lharâmi kitâlin fîh(i)(s) kulkitâlun fîhi kebîr(un)(s) vesaddun ‘an sebîli(A)llâhi vekufrun bihi velmescidi-lharâmi ve-iḣrâcu ehlihi minhu ekberu ‘inda(A)llâh(i)(c) velfitnetu ekberu mine-lkatl(i)(k) velâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum ‘an dînikum ini-stetâ’û(c) vemen yertedid minkum ‘an dînihi feyemut vehuve kâfirun feulâ-ike habitat a’mâluhum fî-ddunyâ vel-âḣirat(i)(s) veulâ-ike ashâbu-nnâr(i)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

(Resulüm!) Sana haram ayı, (yani) onda savaşmayı soruyorlar. De ki: "O (ay)da savaşmak büyük (bir günah)tır. Fakat (insanları) Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkâr etmek, Mescid-i Harâm(ın ziyaretine mâni olmak) ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında (günah bakımından) daha büyüktür. Fitne de (adam) öldürmekten daha büyük (bir günah)tır. (Resulüm! Müşrikler) Eğer güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan vazgeçmezler. Sizden kim (onlara uyup) dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların amelleri dünyada da âhirette de boşa gitmiştir. İşte onlar ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalırlar.

218

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

İnne-lleżîne âmenû velleżîne hâcerû vecâhedû fî sebîli(A)llâhi ulâ-ike yercûne rahmeta(A)llâh(i)(c) ve(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)

Şüphesiz ki iman edenler, Allah yolunda hicret edip cihad edenler ise, işte onlar Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

219

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ وَالْمَيْسِرِۜ قُلْ ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِۘ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلِ الْعَفْوَۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ

Yes-elûneke ‘ani-lḣamri velmeysir(i)(S) kul fîhimâ iśmun kebîrun vemenâfi’u linnâsi ve-iśmuhumâ akberu min nef’ihimâ(k) ve yes-elûneke mâżâ yunfikûnekuli-l’afv(e)(k) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekumu-l-âyâti le’allekum tetefekkerûn(e)

(Resulüm!) Sana şarap ve (şans oyunları) kumar hakkında soruyorlar. De ki: "Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı (ve zararı) faydasından daha büyüktür." Yine sana (Allah yolunda) neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: "(İhtiyacınızdan) Fazlasını." İşte, Allah size âyetleri umulur ki tefekkür ed(ip enine boyuna düşün)ürsünüz diye böyle açıklar.

220

فِي وَالْاٰخِرَةِۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ قُلْ اِصْلَاحٌ لَهُمْ خَيْرٌۜ وَاِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَاِخْوَانُكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَعْنَتَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

Fî-ddunyâ vel-âḣirat(i)(k) veyes-elûneke ‘ani-lyetâmâ(s) kul islâhun lehum ḣayr(un)(s) ve-in tuḣâlitûhum fe-iḣvânukum(c) va(A)llâhu ya’lemu-lmufside mine-lmuslih(i)(c) velev şâa(A)llâhu lea’netekum(c) inna(A)llâhe ‘azîzun hakîm(un)

Dünya ve âhiret hakkında (güzel olan davranışları düşünün ve ona göre hareket edin). (Resulüm!) Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: "Onları ıslah etmek (ve maddi durumlarını düzeltmek sizin için) hayırlı olandır. Eğer onlara karışı(p birlikte yaşa)rsanız, (unutmayın ki onlar) sizin kardeşlerinizdir." Allah, (insanlar arasında) fesad çıkaranlarla ıslah edenleri çok iyi bilir. Eğer Allah dileseydi sizi de (yetim bırakarak) zahmet ve meşakkate sokardı. Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).

221

وَلَا الْمُشْرِكَاتِ حَتّٰى يُؤْمِنَّۜ وَلَاَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ وَلَوْ اَعْجَبَتْكُمْۚ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ حَتّٰى يُؤْمِنُواۜ وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ وَلَوْ اَعْجَبَكُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَدْعُونَ اِلَى وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلَى وَالْمَغْفِرَةِ بِاِذْنِه۪ۚ وَيُبَيِّنُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ۟

Velâ tenkihu-lmuşrikâti hattâ yu/min(ne)(c) veleemetun mu/minetun ḣayrun min muşriketin velev a’cebetkum(k) velâ tunkihu-lmuşrikîne hattâ yu/minû(c) vele’abdun mu/minun ḣayrun min muşrikin velev a’cebekum ulâ-ike yed’ûne ilâ-nnâr(i)(s) va(A)llâhu yed’û ile-lcenneti velmaġfirati bi-iżnih(i)(s) veyubeyyinu âyâtihi linnâsi le’allehum yeteżekkerûn(e)

Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikâhlamayın! Hoşunuza gitse bile imanlı bir cariye, müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkeklerle iman edinceye kadar (kızlarınızı da) nikâhlamayın! Hoşunuza gitse bile imanlı bir köle, müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Zira onlar (sizi) ateşe çağırırlar. Allah ise izni (ve yardımı) ile (sizi) cennete ve mağfirete çağırır. (Allah) Umulur ki tezekkür ed(ip düşünür anl)arlar diye âyetlerini insanlara (böyle) açıklar.

222

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ قُلْ هُوَ اَذًىۙ فَاعْتَزِلُوا النِّسَٓاءَ فِي وَلَا حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَاْتُوهُنَّ مِنْ اَمَرَكُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ

Veyes-elûneke ‘ani-lmehîd(i)(s) kul huve eżen fa’tezilû-nnisâe fi-lmehîd(i)(s) velâ takrabûhunne hattâ yathurn(e)(s) fe-iżâ tetahherne fe/tûhunne min hayśu emerakumu(A)llâh(u)(c) inna(A)llâhe yuhibbu-ttevvâbîne veyuhibbu-lmutetahhirîn(e)

(Resulüm!) Sana kadınların aybaşı hâlini soruyorlar. De ki: "O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple aybaşı hâlinde olan kadınlardan (cinsel olarak) uzak durun! Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın! Temizlendikleri vakit Allah'ın size emrettiği yerden onlara varın!" Şüphesiz ki Allah, (günahından dönüp) tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.

223

نِسَٓاؤُ۬كُمْ حَرْثٌ لَكُمْۖ فَاْتُوا حَرْثَكُمْ اَنّٰى شِئْتُمْۘ وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ مُلَاقُوهُۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ

Nisâukum harśun lekum fe/tû harśekum ennâ şi/tum(s) vekaddimû li-enfusikum(c) vettekû(A)llâhe va’lemû ennekum mulâkûhu vebeşşiri-lmu/minîn(e)

Kadınlarınız sizin için (çocuklarınızın doğup büyüdüğü) bir tarladır. Tarlanıza (Allah'ın çizdiği sınırlar çerçevesinde sevgi ve merhametle) nasıl dilerseniz öyle varın! (Öncesinde) Nefsinizin hoşuna giden hazırlık(lar) yapın! Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bilin ki şüphesiz siz O'na kavuşacaksınız. (Resulüm! Böyle yapan) Mü'minleri müjdele!

224

وَلَا اللّٰهَ عُرْضَةً لِاَيْمَانِكُمْ اَنْ وَتَتَّقُوا وَتُصْلِحُوا بَيْنَ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

Velâ tec’alû(A)llâhe ‘urdaten li-eymânikum en teberrû vetettekû vetuslihû beyne-nnâs(i)(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)

Bir de iyilik etmemek, takvâlı olmamak, insanların arasını ıslah etmemek hususundaki yeminlerinize Allah'ı (bahane göstererek) engel kılmayın (Allah'ı kendinize siper etmeyin)! Çünkü Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).

225

لَا اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ

Lâ yu-âḣiżukumu(A)llâhu billaġvi fî eymânikum velâkin yu-âḣiżukum bimâ kesebet kulûbukum(k) va(A)llâhu ġafûrun halîm(un)

Allah sizi, kasıtsız (düşünmeden ağzınızdan çıkan) yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz. Lakin kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız yeminleriniz)den dolayı sizi sorumlu tutar. Fakat Allah Ğafûr'dur, Halîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden ve hilm sahibi olarak kullarına yumuşak muamele edendir).

226

لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ مِنْ تَرَبُّصُ اَرْبَعَةِ اَشْهُرٍۚ فَاِنْ فَٓاؤُ۫ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Lilleżîne yu/lûne min nisâ-ihim terabbusu erbe’ati eşhur(in)(s) fe-in fâû fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay bekleme (süresi) vardır. Eğer (bu müddet içinde kadınlarına) dönerlerse, muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

227

وَاِنْ عَزَمُوا الطَّـلَاقَ فَاِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

Ve-in ‘azemû-ttalâka fe-inna(A)llâhe semî’un ‘alîm(un)

Eğer (bu müddet içinde dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Muhakkak ki Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).

228

وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلٰثَةَ قُرُٓوءٍۜ وَلَا لَهُنَّ اَنْ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ف۪ٓي اِنْ كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَبُعُولَتُهُنَّ اَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ ف۪ي اِنْ اَرَادُٓوا اِصْلَاحاًۜ وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۖ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟

Velmutallekâtu yeterabbesne bi-enfusihinne śelâśete kurû(in)(c) velâ yehillu lehunne en yektumne mâ ḣaleka(A)llâhu fî erhâmihinne in kunne yu/minne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣir(i)(c) ve bu’ûletuhunne ehakku biraddihinne fî żâlike in erâdû islâhâ(an)(c) velehunne miślu-lleżî ‘aleyhinne bilma’rûf(i)(c) velirricâli ‘aleyhinne derace(tun)(k) va(A)llâhu ‘azîzun hakîm(un)

Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç ay hâli (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer onlar Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa (bir başkasıyla evlenmek için) rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Eğer kocalar barışmak isterlerse bu (bekleme süresi)nin içinde (boşadıkları kadınları) geri almaya daha fazla hak sahibidirler. (Kocalarının) Onlar üzerinde örfe uygun olan (haklar)ı gibi onların da (kocaları üzerinde hakları) vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece (üstünlü)ğe sahiptirler. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).

229

اَلطَّـلَاقُ مَرَّتَانِۖ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْر۪يحٌ بِاِحْسَانٍۜ وَلَا لَكُمْ اَنْ مِمَّٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ شَيْـٔاً اِلَّٓا اَنْ اَلَّا حُدُودَ اللّٰهِۜ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا حُدُودَ اللّٰهِۙ فَلَا عَلَيْهِمَا ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

Ettalâku merratân(i)(s) fe-imsâkun bima’rûfin ev tesrîhun bi-ihsân(in)(k) velâ yahillu lekum en te/ḣużû mimmâ âteytumûhunne şey-en illâ en yeḣâfâ ellâ yukîmâ hudûda(A)llâh(i)(s) fe-in ḣiftum ellâ yukîmâ hudûda(A)llâhi felâ cunâha ‘aleyhimâ fîmâ-ftedet bih(i)(k) tilke hudûdu(A)llâhi felâ ta’tedûhâ(c) vemen yete’adde hudûda(A)llâhi feulâ-ike humu-zzâlimûn(e)

(Dönüş yapılabilecek) Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. (Boşanma esnasında tarafların) Allah'ın sınırlarını koruyamama endişeleri müstesna, onlara (mehir olarak) verdiklerinizden bir şey almanız size helâl değildir. Eğer (siz de bu ikisinin) Allah'ın sınırlarını koruyamayacaklarından endişe ederseniz, kadının (boşanmak için kocasına) fidye vermesinde ikisine de bir günah yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bunları aşmayın! Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar (kendi nefsine zulmeden) zalimlerdir.

230

فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا لَهُ مِنْ حَتّٰى تَنْكِحَ زَوْجاً غَيْرَهُۜ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا عَلَيْهِمَٓا اَنْ اِنْ ظَـنَّٓا اَنْ حُدُودَ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

Fe-in tallekahâ felâ tehillu lehu min ba’du hattâ tenkiha zevcen ġayrah(u)(k) fe-in tallekahâ felâ cunâha ‘aleyhimâ en yeterâce’â in zannâ en yukîmâ hudûda(A)llâh(i)(k) vetilke hudûdu(A)llâhi yubeyyinuhâ likavmin ya’lemûn(e)

Eğer erkek, karısını (üçüncü defa da) boşarsa artık bundan sonra (o kadın) ondan başka bir koca ile evlenmedikçe kendisine helâl olmaz. Eğer (o kocası da) onu boşarsa, (her iki taraf da) Allah'ın sınırlarını koruyacaklarına inandıkları takdirde birbirlerine dön(üp yeniden evlen)melerinde onlara bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. (Allah bunları) Bilen (ve bilmek isteyen) bir kavim için açıklar.

231

وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَاَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ اَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍۖ وَلَا ضِرَاراً لِتَعْتَدُواۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَقَدْ نَفْسَهُۜ وَلَا اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُواًۘ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَمَٓا اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنَ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ عَل۪يمٌ۟

Ve-iżâ tallektumu-nnisâe febelaġne ecelehunne feemsikûhunne bima’rûfin ev serrihûhunne bima’rûf(in)(c) velâ tumsikûhunne dirâran lita’tedû(c) vemen yef’al żâlike fekad zaleme nefseh(u)(c) velâ tetteḣiżû âyâti(A)llâhi huzuvâ(en)(c) veżkurû ni’meta(A)llâhi ‘aleykum vemâ enzele ‘aleykum mine-lkitâbi velhikmeti ya’iżukum bih(i)(c) vettekû(A)llâhe va’lemû enna(A)llâhe bikulli şey-in ‘alîm(un)

Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerinin sonuna geldiklerinde ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle salıverin! Fakat haklarını çiğneyerek zarar vermek için onları (nikâhınız altında) tutmayın! Kim bunu yaparsa muhakkak kendi (nefsi)ne zulmetmiş olur. Allah'ın âyetlerini sakın alaya almayın! Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini (size verdiği hidâyeti), size nasihat vermek üzere indirdiği Kitâb'ı ve hikmeti hatırlayın! Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bilin ki şüphesiz Allah her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

232

وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا اَنْ اَزْوَاجَهُنَّ اِذَا تَرَاضَوْا بَيْنَهُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ ذٰلِكَ يُوعَظُ بِه۪ مَنْ كَانَ مِنْكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكُمْ اَزْكٰى لَكُمْ وَاَطْهَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا

Ve-iżâ tallektumu-nnisâe febelaġne ecelehunne felâ ta’dulûhunne en yenkihne ezvâcehunne iżâ terâdav beynehum bilma’rûf(i)(k) żâlike yû’azu bihi men kâne minkum yu/minu bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣir(i)(k) żâlikum ezkâ lekum veather(u)(k) va(A)llâhu ya’lemu veentum lâ ta’lemûn(e)

Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerinin sonuna geldiklerinde, aralarında iyilikle rızalaştıkları takdirde onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın! İşte bu (âyetler)le içinizden Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimselere nasihat edilmektedir. Bu (nasihati dinlemek) sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Çünkü Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.

233

وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ الرَّضَاعَةَۜ وَعَلَى رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ لَا نَفْسٌ اِلَّا وُسْعَهَاۚ لَا وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ بِوَلَدِه۪ وَعَلَى مِثْلُ ذٰلِكَۚ فَاِنْ اَرَادَا فِصَالاً عَنْ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا عَلَيْهِمَاۜ وَاِنْ اَرَدْتُمْ اَنْ اَوْلَادَكُمْ فَلَا عَلَيْكُمْ اِذَا سَلَّمْتُمْ مَٓا اٰتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

Velvâlidâtu yurdi’ne evlâdehunne havleyni kâmileyn(i)(s) limen erâde en yutimme-rradâ’a(te)(c) ve’ale-lmevlûdi lehu rizkuhunne vekisvetuhunne bilma’rûf(i)(c) lâ tukellefu nefsun illâ vus’ahâ(c) lâ tudârra vâlidetun biveledihâ velâ mevlûdun lehu biveledih(i)(c) ve’ale-lvâriśi miślu żâlik(e)(k) fe-in erâdâ fisâlen ‘an terâdin minhumâ veteşâvurin felâ cunâha ‘aleyhimâ(k) ve-in eradtum en testerdi’û evlâdekum felâ cunâha ‘aleykum iżâ sellemtum mâ âteytum bilma’rûf(i)(k) vettekû(A)llâhe va’lemû enna(A)llâhe bimâ ta’melûne basîr(un)

Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların yiyeceği ve giyeceği örfe uygun olarak çocuk kendisinin olan (babay)a aittir. Hiç kimse gücünün yettiğinden başkasıyla sorumlu tutulamaz. Ne anne, çocuğu sebebiyle ne de çocuk kendisinin olan (baba) çocuğu yüzünden zarara uğratılamaz. (Baba vefat etmişse) Mirasçı üzerindeki (sorumluluk ve görev) de bunun gibidir. Eğer (anne ve baba) birbiriyle istişare ederek ve karşılıklı rızalaşarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten) kesmek isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek istediğiniz takdirde de (süt anneye) verdiğiniz (ücret)i iyilikle teslim etmeniz şartıyla üzerinize bir günah yoktur. Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bilin ki şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

234

وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاً يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْراًۚ فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا عَلَيْكُمْ ف۪يمَا فَعَلْنَ ف۪ٓي بِالْمَعْرُوفِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ

Velleżîne yuteveffevne minkum veyeżerûne ezvâcen yeterabbasne bi-enfusihinne erbe’ate eşhurin ve’aşrâ(an)(s) fe-iżâ belaġne ecelehunne felâ cunâha ‘aleykum fîmâ fe’alne fî enfusihinne bilma’rûf(i)(k) ve(A)llâhu bimâ ta’melûne ḣabîr(un)

Sizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerinin sonuna geldiklerinde kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

235

وَلَا عَلَيْكُمْ ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪ مِنْ النِّسَٓاءِ اَوْ اَكْنَنْتُمْ ف۪ٓي عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ وَلٰكِنْ لَا سِراًّ اِلَّٓا اَنْ قَوْلاً مَعْرُوفاًۜ وَلَا عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتّٰى يَبْلُغَ الْكِتَابُ اَجَلَهُۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي فَاحْذَرُوهُۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟

Velâ cunâha ‘aleykum fîmâ ‘arradtum bihi min ḣitbeti-nnisâ-i ev eknentum fî enfusikum(c) ‘alima(A)llâhu ennekum seteżkurûnehunne velâkin lâ tuvâ’idûhunne sirran illâ en takûlû kavlen ma’rûfâ(en)(c) velâ ta’zimû ‘ukdete-nnikâhi hattâ yebluġa-lkitâbu eceleh(u)(c) va’lemû enna(A)llâhe ya’lemu mâ fî enfusikum fahżerûh(u)(c) va’lemû enna(A)llâhe ġafûrun halîm(un)

(İddet beklemekte olan) Kadınlarla evlenmek istediğinizi onlara üstü kapalı bir biçimde anlatmanızda veya (böyle bir arzuyu) gönüllerinizde saklamanızda size bir günah yoktur. Allah bilir ki siz (bu duyguları ileride mutlaka) anacaksınız. Lâkin meşru sözler söylemeniz müstesna, sakın onlara gizlice (buluşma) söz(ü) vermeyin! (Üzerlerine farz olarak) Yazılmış bekleme müddeti sona erinceye kadar da onlara nikâh kıymaya kalkışmayın! Bilin ki Allah, içinizden geçeni bilir. Bu sebeple O'n(a karşı gelmek)ten sakının! Şunu da iyi bilin ki şüphesiz Allah Ğafûr'dur, Halîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden ve hilm sahibi olarak kullarına yumuşak muamele edendir).

236

لَا عَلَيْكُمْ اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا اَوْ تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَر۪يضَةًۚ وَمَتِّعُوهُنَّۚ عَلَى قَدَرُهُ وَعَلَى قَدَرُهُۚ مَتَـاعاً بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ

Lâ cunâha ‘aleykum in tallektumu-nnisâe mâ lem temessûhunne ev tefridû lehunne ferîda(ten)(c) vemetti’ûhunne ‘ale-lmûsi’i kaderuhu ve’ale-lmuktiri kaderuhu metâ’en bilma’rûf(i)(s) hakkan ‘ale-lmuhsinîn(e)

Eğer (nikâhtan sonra) kendilerine dokunmadan veya onlara bir mehir tayin etmeden (evlendiğiniz) kadınları boşarsanız bunda size bir günah (ve mehir zorunluluğu) yoktur. Bu durumda onlara mut'a (hediye cinsinden bir şeyler) verin! Zengin olan, durumuna göre, fakir de durumuna göre (bu hediyeyi) vermelidir. Münasip bir mut'a vermek muhsinler (güzellik yapıp güzel olanlar) üzerine (kesin) bir haktır.

237

وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ وَاَنْ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ وَلَا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

Ve-in tallektumûhunne min kabli en temessûhunne vekad feradtum lehunne ferîdaten fenisfu mâ feradtum illâ en ya’fûne ev ya’fuve-lleżî biyedihi ‘ukdetu-nnikâh(i)(c) veen ta’fû akrabu littekvâ(c) velâ tensevu-lfadle beynekum(c) inna(A)llâhe bimâ ta’melûne basîr(un)

Eğer ki onlara mehirlerini tayin eder de el sürmeden boşarsanız, bu durumda kendileri ya da nikâh akdi elinde olan (velin)in bağışlaması hariç, tayin ettiğiniz (mehr)in yarısı onlarındır. Bununla birlikte sizin (mehrin tümünü veya fazlasını onlara) bağışlamanız takvâya daha yakındır. (Allah'ın size ikram ettiği) Aranızdaki fazilet (ve lütf)u (sakın) unutmayın! Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

238

حَافِظُوا عَلَى وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ

Hâfizû ‘alâ-ssalevâti ve-ssalâti-lvustâ vekûmû li(A)llâhi kânitîn(e)

(Ey mü'minler! Günlük) Namazları(nızı) ve (iki namaz arasında kalan tüm vaktinizi Allah'ın huzurunda geçirmeye çalışarak) orta namazı(nızı) muhafaza edin! Ve Allah'a (gönülden) itaat ederek (her anda O'nun) huzurunda durun!

239

فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَـالاً اَوْ رُكْبَـاناًۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُونَ

Fe-in ḣiftum fericâlen ev rukbânâ(en)(s) fe-iżâ emintum feżkurû(A)llâhe kemâ ‘allemekum mâ lem tekûnû ta’lemûn(e)

Eğer (herhangi bir şeyden) korkarsanız (namazlarınızı) yürüyerek yahut binek üzerinde (kılın)! (Korkudan) Emin olduğunuz zaman ise siz bilmezken (Allah ve resulünün) size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin!

240

وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاًۚ وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعاً اِلَى غَيْرَ فَاِنْ خَرَجْنَ فَلَا عَلَيْكُمْ ف۪ي فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ مِنْ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

Velleżîne yuteveffevne minkum veyeżerûne ezvâcen vasiyyeten li-ezvâcihim metâ’en ile-lhavli ġayra iḣrâc(in)(c) fe-in ḣaracne felâ cunâha ‘aleykum fî mâ fe’alne fî enfusihinne min ma’rûf(in)(k) va(A)llâhu ‘azîzun hakîm(un)

Sizden ölüp de geride (dul) eşler bırakan kimseler, zevcelerinin (evlerinden) çıkarılmadan bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını (sağlıklarında) vasiyet etsinler. Eğer onlar, (kendiliklerinden) çıkarlarsa kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).

241

وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِۜ حَقاًّ عَلَى الْمُتَّق۪ينَ

Velilmutallekâti metâ’un bilma’rûf(i)(s) hakkan ‘ale-lmuttekîn(e)

Boşanmış kadınların örfe uygun olarak geçimlerinin sağlanması muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) üzerine (kesin) bir haktır.

242

كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟

Keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekum âyâtihi le’allekum ta’kilûn(e)

İşte Allah size, belki aklınızı kullanır (düşünüp anlar)sınız diye âyetlerini böyle açıklar.

243

اَلَمْ اِلَى خَرَجُوا مِنْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا

Elem tera ile-lleżîne ḣaracû min diyârihim vehum ulûfun hażera-lmevti fekâle lehumu(A)llâhu mûtû śumme ahyâhum(c) inna(A)llâhe leżû fadlin ‘alâ-nnâsi velâkinne ekśera-nnâsi lâ yeşkurûn(e)

(Resulüm!) Binlerce oldukları hâlde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara "ölün!" buyurdu (onlar da öldüler). Sonra (Allah) onları (yeniden) diriltti. Muhakkak ki Allah, insanlara karşı lütuf (ve ikram) sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler.

244

وَقَاتِلُوا ف۪ي اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

Vekâtilû fî sebîli(A)llâhi va’lemû enna(A)llâhe semî’un ‘alîm(un)

Allah yolunda savaşın ve bilin ki şüphesiz Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).

245

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Men że-lleżî yukridu(A)llâhe kardan hasenen feyudâ’ifehu lehu ad’âfen keśîra(ten)(c) va(A)llâhu yakbidu veyebsutu ve-ileyhi turce’ûn(e)

(Ey mü'minler!) Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine arttır(arak öde)mesi için (karşılığını sadece Allah'tan almak üzere malından infak edip) Allah'a güzel bir borç verecek kimdir? Allah, (rızkı dilediğine) daraltır ve (dilediğine) genişletir. Sonunda (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz.

246

اَلَمْ اِلَى مِنْ ٔ مِنْ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً نُقَاتِلْ ف۪ي اللّٰهِۜ قَالَ هَلْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا قَالُوا وَمَا اَلَّا ف۪ي اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ وَاَبْنَٓائِنَاۜ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ

Elem tera ile-lmele-i min benî isrâ-île min ba’di mûsâ iżkâlû linebiyyin lehumu-b’aś lenâ meliken nukâtil fî sebîli(A)llâh(i)(s) kâle hel ‘aseytum in kutibe ‘aleykumu-lkitâlu ellâ tukâtilû(s) kâlû vemâ lenâ ellâ nukâtile fî sebîli(A)llâhi vekad uḣricnâ min diyârinâ veebnâ-inâ(s) felemmâ kutibe ‘aleyhimu-lkitâlu tevellev illâ kalîlen minhum(k) ve(A)llâhu ‘alîmun bi-zzâlimîn(e)

(Resulüm!) Mûsâ'dan sonra İsrâîloğulları'nın ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani onlar, nebîlerinden birine, "bize bir hükümdar gönder de (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. (Nebîleri de) "Ya size savaş (farz olarak) yazılır da savaşmayacak olursanız?" demişti. Onlar da, "yurtlarımızdan ve çocuklarımız(ın yanın)dan çıkarılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda neden savaşmayalım?" dediler. Fakat kendilerine savaş (farz olarak) yazılınca içlerinden pek azı müstesna (savaştan) yüz çevirdiler. Allah (kendi nefsine zulmeden) zalimleri en iyi bilendir.

247

وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاًۜ قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ سَعَةً مِنَ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي وَالْجِسْمِۜ وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

Vekâle lehum nebiyyuhum inna(A)llâhe kad be’aśe lekum tâlûte melikâ(en)(c) kâlû ennâ yekûnu lehu-lmulku ‘aleynâ venahnu ahakku bilmulki minhu velem yu/te se’aten mine-lmâl(i)(c) kâle inna(A)llâhe-stafâhu ‘aleykum vezâdehu bestaten fi-l’ilmi velcism(i)(s) ve(A)llâhu yu/tî mulkehu men yeşâ(u)(c) va(A)llâhu vâsi’un ‘alîm(un)

Nebîleri onlara, "şüphesiz Allah, size Tâlût'u hükümdar olarak gönderdi" dedi. Onlar, "biz hükümdarlığa daha layık olduğumuz hâlde mal (ve servet) cihetiyle (kendisine) bir genişlik (ve zenginlik) verilmemişken o bize nasıl hükümdar olur?" dediler. (Nebîleri) "Muhakkak ki Allah sizin üzerinize (hükümdar olarak) onu seçti, ilimde ve bedende ona üstünlük ver(ip gücünü arttır)dı. Allah mülkü(nde hükmetme gücü)nü dilediğine verir. Allah Vâsi''dir, Alîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi ve herkesi kuşatan ve bilendir)" dedi.

248

وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟

Vekâle lehum nebiyyuhum inne âyete mulkihi en ye/tiyekumu-ttâbûtu fîhi sekînetun min rabbikum vebakiyyetun mimmâ terake âlu mûsâ veâlu hârûne tahmiluhu-lmelâ-ike(tu)(c) inne fî żâlike leâyeten lekum in kuntum mu/minîn(e)

Nebîleri onlara devamla (şöyle) dedi: "Onun hükümdarlığının alameti, Tabut'un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde Rabbinizden size bir sekinet (huzur ve sükûnet), Mûsâ ailesinin ve Hârûn ailesinin bıraktıklarından geriye kalan birtakım şeyler vardır. Eğer iman etmiş kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir âyet (ibret ve delil) vardır."

249

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ

Felemmâ fasale tâlûtu bilcunûdi kâle inna(A)llâhe mubtelîkum bineherin femen şeribe minhu feleyse minnî vemen lem yet’amhu fe-innehu minnî illâ meni-ġterafe ġurfeten biyedih(i)(c) feşeribû minhu illâ kalîlen minhum(c) felemmâ câvezehu huve velleżîne âmenû me’ahu kâlû lâ tâkate lene-lyevme bicâlûte vecunûdih(i)(c) kâle-lleżîne yazunnûne ennehum mulâkû(A)llâhi kem min fi-etin kalîletin ġalebet fi-eten keśîraten bi-iżni(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu me’a-ssâbirîn(e)

Nihayet Tâlût, ordu(su)yla (cihad için) ayrıldığında (askerlerine) dedi ki: "Biliniz ki Allah sizi bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç alan müstesna kim ondan tatmazsa, işte şüphesiz o bendendir." İçlerinden pek azı müstesna (hepsi) ondan içtiler. Derken Tâlût ve beraberindeki iman edenler (nehri) geçince, (o nehirden içenler), "bugün bizim Câlût'la ve ordusuyla (savaşacak) takatimiz yoktur" dediler. Allah'a kavuşacaklarına kesin olarak bilen (iman eden)ler ise dediler ki: "Allah'ın izniyle (sayıca) çok bir topluluğa galip gelen nice (sayıca) az topluluklar vardır ve Allah sabredenlerle beraberdir."

250

وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْكَافِر۪ينَۜ

Velemmâ berazû licâlûte vecunûdihi kâlû rabbenâ efriġ ‘aleynâ sabran veśebbit akdâmenâ vensurnâ ‘ale-lkavmi-lkâfirîn(e)

(Tâlût ve ona itaat eden mü'minler) Câlût ve ordusuyla karşı karşıya geldiklerinde, "Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et" dediler.

251

فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى

Fehezemûhum bi-iżni(A)llâhi vekatele dâvûdu câlûte veâtâhu(A)llâhu-lmulke velhikmete ve’allemehu mimmâ yeşâ(u)(k) velevlâ def’u(A)llâhi-nnâse ba’dahum biba’din lefesedeti-l-ardu velâkinna(A)llâhe żû fadlin ‘ale-l’âlemîn(e)

Sonunda Allah'ın izniyle onları hezimete uğrattılar ve Dâvûd da Câlût'u öldürdü. Allah ona (Dâvûd'a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediği şeylerden öğretti. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmını (diğer) bir kısmıyla yok etmesi olmasaydı elbette yeryüzü fesada uğrar (altüst olur)du; fakat Allah bütün âlemlere (ve her biri bir âlem olan insanlara) karşı lütuf (ve ikram) sahibidir.

252

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّكَ لَمِنَ

Tilke âyâtu(A)llâhi netlûhâ ‘aleyke bilhakk(i)(c) ve-inneke lemine-lmurselîn(e)

(Resulüm!) İşte bunlar, Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana hak ile okuyoruz. Muhakkak ki sen (bizim gönderdiğimiz) resullerdensin.

253

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا الَّذ۪ينَ مِنْ مِنْ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟

Tilke-rrusulu faddalnâ ba’dahum ‘alâ ba’din minhum men kellema(A)llâh(u)(s) verafe’a ba’dahum deracât(in)(c) veâteynâ ‘îsâ-bne meryeme-lbeyyinâti veeyyednâhu birûhi-lkudus(i)(k) velev şâa(A)llâhu mâ-ktetele-lleżîne min ba’dihim min ba’di mâ câet-humu-lbeyyinâtu velâkini-ḣtelefû feminhum men âmene veminhum men kefer(a)(c) velev şâa(A)llâhu mâ-ktetelû velâkinna(A)llâhe yef’alu mâ yurîd(u)

İşte Biz, o resullerden bazısını bazısına üstün kıldık. Allah onlardan kimiyle konuştu, kimini de derecelerle üstün kıldı. Biz, Meryem oğlu Îsâ'ya da apaçık deliller (mucizeler) verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasından gelen (millet)ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat (Allah onlara cüz'i irade bahşetti, onlar ise) ihtilafa düştüler. İçlerinden kimi iman etti, kimi de kâfir oldu. Yine Allah dileseydi onlar birbirlerini öldürmezlerdi; fakat Allah, dilediğini yapar.

254

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ اَنْ يَوْمٌ لَا ف۪يهِ وَلَا وَلَا وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ

Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû enfikû mimmâ razaknâkum min kabli en ye/tiye yevmun lâ bey’un fîhi velâ ḣulletun velâ şefâ’a(tun)(c) velkâfirûne humu-zzâlimûn(e)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kendisinde ne alışveriş ne dostluk ne de (Allah'ın izni olmadıkça) bir şefâat bulunan bir gün (olan kıyamet günü) gelmeden önce size rızık olarak verdiklerimizden (Allah yolunda) infak edin. Kâfirlere gelince, onlar (kendi nefislerine) zulmedenlerdir.

255

اَللّٰهُ لَٓا اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا سِنَةٌ وَلَا لَهُ مَا فِي وَمَا فِي مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا بِشَيْءٍ مِنْ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ

(A)llâhu lâ ilâhe illâ huve-lhayyu-lkayyûm(u)(c) lâ te/ḣużuhu sinetun velâ nevm(un)(c) lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fi-l-ard(i)(k) men że-lleżî yeşfe’u ‘indehu illâ bi-iżnih(i)(c) ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ ḣalfehum(s) velâ yuhîtûne bişey-in min ‘ilmihi illâ bimâ şâ(e)(c) vesi’a kursiyyuhu-ssemâvâti vel-ard(a)(s) velâ yeûduhu hifzuhumâ vehuve-l’aliyyu-l’azîm(u)

Allah, kendisinden başka İlâh olmayandır (mabûd, sevilen ve âbd olunmaya layık tek zattır). (O) Hayy'dır, Kayyûm'dur (diri, her şeyin kendisiyle diri olduğu ve varlığı varlıkta tutandır). O'nu ne bir uyuklama (hâli) ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefâat edebilir? (O, kullarının) Önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve geleceklerini) bilir. (İnsanlar ise) O'nun ilminden (kendisinin) dilediğinden başka hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü (bütün) gökleri ve yeri (içine alıp) kaplamıştır ve onları koru(yup gözet)mek O'na ağır gelmez. O, Âliyy'dir, Azîm'dir (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, azamete ve büyüklüğe sahip olandır).

256

لَٓا فِي قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

Lâ ikrâhe fî-ddîn(i)(s) kad tebeyyene-rruşdu mine-lġayy(i)(c) femen yekfur bi-ttâġûti veyu/min bi(A)llâhi fekadi-stemseke bil’urveti-lvuśkâ lâ-nfisâme lehâ (k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)

Dinde zorlama (ve baskı) yoktur; çünkü (bu Kitâb'ta) rüşd ile azgınlık (iman ile küfür, hak ile bâtıl birbirinden tamamen ayrılıp) açıklanmıştır. O hâlde kim tâğutu (azgınlığı, azgınlığın kaynağı olan şeytanı ve sahte ilâhları) inkâr edip (kendisinden başka ilâh olmayan) Allah'a iman ederse kopmayan sağlam bir kulpa tutunmuştur. Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).

257

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ اِلَى وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ اِلَى اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟

(A)llâhu veliyyu-lleżîne âmenû yuḣricuhum mine-zzulumâti ilâ-nnûr(i)(s) velleżîne keferû evliyâuhumu-ttâġûtu yuḣricûnehum mine-nnûri ilâ-zzulumât(i)(k) ulâ-ike ashâbu annâr(i)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir, onları (cehalet ve nefsani) karanlıklardan nûra çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların veli(si, dostu ve destekçi)leri ise tâğuttur (azgınlığın kaynağı olan şeytan ve şeytanlaşmış insanlardır) onları nûrdan karanlıklara çıkarır. İşte bunlar ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalırlar.

258

اَلَمْ اِلَى حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُۜ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَاْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ فَاْتِ بِهَا مِنَ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ وَاللّٰهُ لَا الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ

Elem tera ile-lleżî hâcce ibrâhîme fî rabbihi en âtâhu(A)llâhu-lmulke iż kâle ibrâhîmu rabbiye-lleżî yuhyî veyumîtu kâle enâ uhyî veumît(u)(c) kâle ibrâhîmu fe-inna(A)llâhe ye/tî bi-şşemsi mine-lmeşriki fe/ti bihâ mine-lmaġribi febuhite-lleżî kefer(a)(k) va(A)llâhu lâ yehdi-lkavme-zzâlimîn(e)

(Resulüm!) Allah kendisine hükümdarlık (ve zenginlik) verdi diye (kibirlenerek) Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışan (Nemrut)u görmedin mi! Hani İbrâhîm (ona), "benim Rabbim hayat veren ve öldürendir" demişti. (O ise) "Ben (de) hayat verir ve öldürürüm" demişti. İbrâhîm, "şüphesiz ki Allah, Güneş'i doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir" dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı (söyleyecek söz bulamadı). Allah (hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalimler topluluğunu hidâyete erdirmez.

259

اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى وَشَرَابِكَ لَمْ وَانْظُرْ اِلٰى وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًۜ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

Ev kelleżî merra ‘alâ karyetin vehiye ḣâviyetun ‘alâ ‘urûşihâ kâle ennâ yuhyî hâżihi(A)llâhu ba’de mevtihâ(s) feemâtehu(A)llâhu mi-ete ‘âmin śumme be’aśeh(u)(s) kâle kem lebiśt(e)(s) kâle lebiśtu yevmen ev ba’da yevm(in)(s) kâle bel lebiśte mi-ete ‘âmin fenzur ilâ ta’âmike veşerâbike lem yetesenneh(s) venzur ilâ himârike velinec’aleke âyeten linnâs(i)(s) venzur ile-l’izâmi keyfe nunşizuhâ śumme neksûhâ lahmâ(en)(c) felemmâ tebeyyene lehu kâle a’lemu enna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

Yahut çatıları üstüne çök(erek altüst ol)muş bir kasabaya uğrayan şu kimse gibisini (görmedin mi)? (Hani o) Demişti, "(acaba) Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?" Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene (o hâlde bıraktı). Sonra onu (tekrar) diriltti. (Allah ona) "Ne kadar kaldın?" buyurdu. O, "bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım" dedi. (Allah) "Hayır! Yüz sene kaldın. Hâl böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. Bir de eşeğine bak (kemikleri dahi çürümüş)! İşte Biz seni insanlar için (öldükten sonra dirilmeye) bir âyet (ibret ve delil) kılalım (diye yüz sene ölü bıraktık sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen (eşeğinin) kemikler(in)e bak, onları nasıl bir araya getiriyor sonra da ona nasıl et giydiriyoruz" buyurdu. Kendisine bütün bunlar apaçık belli olunca şöyle dedi: "(Artık) İyice biliyorum ki Allah, şüphesiz her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır)."

260

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَاْت۪ينَكَ سَعْياًۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟

Ve-iż kâle ibrâhîmu rabbi erinî keyfe tuhyi-lmevtâ(s) kâle eve lem tu/min(s) kâle belâ velâkin liyatme-inne kalbî(s) kâle feḣuż arbe’aten mine-ttayri fesurhunne ileyke śumme-c’al ‘alâ kulli cebelin minhunne cuz-en śumme-d’uhunne ye/tîneke sa’yâ(en)(c) va’lem enna(A)llâhe ‘azîzun hakîm(un)

Hani İbrâhîm de (Rabbine), "Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!" demişti. (Rabbi ona) "Yoksa iman etmedin mi?" buyurdu. (İbrâhîm) "Hayır (iman ettim)! Fakat (hem) kalbimin mutmain olması (hem de kavmimin buna şahid olması) için (bunu istedim)" dedi. (Bunun üzerine Allah) "Öyleyse dört tane kuş yakala ve onları (eğitip) kendine alıştır. Daha sonra (onları kesip parçala ve) her dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra da onları kendine çağır, koş(up uç)arak sana gelirler. Şunu iyi bil ki şüphesiz Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır)" buyurdu.

261

مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍۜ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

Meśelu-lleżîne yunfikûne emvâlehum fî sebîli(A)llâhi kemeśeli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mi-etu habbe(tin)(k) va(A)llâhu yudâ’ifu limen yeşâu va(A)llâhu vâsi’un ‘alîm(un)

Allah yolunda mallarını infak edenlerin misali, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki her başakta yüz dane vardır. Allah, dilediği kimseye ise (bunun) kat kat (fazlasını) verir. Allah Vâsi''dir, Alîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi ve herkesi kuşatan ve bilendir).

262

اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي اللّٰهِ ثُمَّ لَا مَٓا اَنْفَقُوا مَناًّ وَلَٓا لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا عَلَيْهِمْ وَلَا يَحْزَنُونَ

Elleżîne yunfikûne emvâlehum fî sebîli(A)llâhi śumme lâ yutbi’ûne mâ enfekû mennen velâ eżen(ﻻ) lehum ecruhum ‘inde rabbihim velâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

Allah yolunda mallarını infak eden sonra da infak ettikleri şeylerin ardından (bunları) başa kakmayan ve (gönül kırarak insanlara) eziyet etmeyen kimseler var ya, (işte) onların mükâfatları Rabbleri katındadır. Onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

263

قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَل۪يمٌ

Kavlun ma’rûfun vemaġfiratun ḣayrun min sadekatin yetbe’uhâ eżâ(en)(k) va(A)llâhu ġaniyyun halîm(un)

Güzel bir söz ve mağfiret, (insanların gönlünü kırarak) ardından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah Ğaniyy'dir, Halîm'dir (zengin, kerim ve her şey kendisine muhtaç olan ve hilm sahibi olarak kullarına yumuşak muamele edendir).

264

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًۜ لَا عَلٰى مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ

Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû lâ tubtilû sadekâtikum bilmenni vel-eżâ kelleżî yunfiku mâlehu ri-âe-nnâsi velâ yu/minu bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣir(i)(s) femeśeluhu kemeśeli safvânin ‘aleyhi turâbun feasâbehu vâbilun feterakehu saldâ(en)(s) lâ yakdirûne ‘alâ şey-in mimmâ kesebû(k) va(A)llâhu lâ yehdi-lkavme-lkâfirîn(e)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a ve âhiret gününe iman etmediği hâlde insanlara malını gösteriş için infak eden kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve (gönül kırarak) eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın! Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan bir kayaya benzer ki sağanak bir yağmur ona isabet eder de onu (dümdüz ve) sert bir kaya hâline getiriverir. (Böyleleri dünyada) Kazandıkları hiçbir şeyi (âhirette) elde edemezler. Allah kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.

265

وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْب۪يتاً مِنْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِۚ فَاِنْ لَمْ وَابِلٌ فَطَلٌّۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

Vemeśelu-lleżîne yunfikûne emvâlehumu-btiġâe merdâti(A)llâhi veteśbîten min enfusihim kemeśeli cennetin birabvetin esâbehâ vâbilun feâtet ukulehâ di’feyni fe-in lem yusibhâ vâbilun fetal(lun)(k) ve(A)llâhu bimâ ta’melûne basîr(un)

Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde olan (iman)ı sağlamlaştırmak için mallarını infak edenlerin durumu ise bir tepede bulunan üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiş (güzel) bir bahçeye benzer ki ona bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

266

اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟

Eyeveddu ehadukum en tekûne lehu cennetun min naḣîlin vea’nâbin tecrî min tahtihe-l-enhâru lehu fîhâ min kulli-śśemerâti veesâbehu-lkiberu velehu żurriyyetun du’afâu feasâbehâ i’sârun fîhi nârun fahterakat(k) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekumu-l-âyâti le’allekum tetefekkerûn(e)

Sizden biriniz ister mi ki kendisinin altlarından ırmaklar akan, hurmalıklardan ve üzüm bağlarından ve her çeşit meyveden bulunan bir bahçesi olsun da zayıf (ve bakıma muhtaç çoluk) çocuğu varken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, derken (bahçeye de) içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek onu yakıp kül etsin! (Elbette bunu kimse istemez) İşte, Allah size âyetleri umulur ki tefekkür ed(ip enine boyuna düşün)ürsünüz diye böyle açıklar.

267

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِنْ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ وَلَا الْخَب۪يثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ اِلَّٓا اَنْ ف۪يهِۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ

Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû enfikû min tayyibâti mâ kesebtum vemimmâ aḣracnâ lekum mine-l-ard(i)(s) velâ teyemmemu-lḣabîśe minhu tunfikûne velestum bi-âḣiżîhi illâ en tuġmidû fîh(i)(c) va’lemû enna(A)llâhe ġaniyyun hamîd(un)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kazandıklarınızın temiz olanından ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan (Allah yolunda) infak edin! (Size verilse) Gözünüzü kapatmadıkça almayacağınız kötü şeyleri (hayır diye Allah yolunda) infak etmeye kalkışmayın ve bilin ki şüphesiz Allah Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).

268

اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَاْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاًۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ

Eşşeytânu ya’idukumu-lfakra veye/murukum bilfahşâ-(i)(s) va(A)llâhu ye’idukum maġfiraten minhu vefadlâ(en)(k) va(A)llâhu vâsi’un ‘alîm(un)

şeytan size (Allah yolunda mallarınızı infak etmekle) fakirleşeceğinizi telkin eder ve fuhşiyatı (mal toplamada aşırılığı ve cimriliği) size emreder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir fazilet (lütuf ve ikram) vaad eder. Allah Vâsi''dir, Alîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi ve herkesi kuşatan ve bilendir).

269

يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَث۪يراًۜ وَمَا اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

Yu/ti-l hikmete men yeşâ(u)(c) vemen yu/te-l hikmete fekad ûtiye ḣayran keśîrâ(an)(k) vemâ yeżżekkeru illâ ulu-l-elbâb(i)

(Allah) Hikmeti dilediğine (bu uğurda çalışıp gereğini yapana) verir. Kime de hikmet verilirse elbette (ona) pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak gönül (ve akıl) sahiplerinden başkası (bunu düşünüp) öğüt almaz.

270

وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ اَوْ نَذَرْتُمْ مِنْ فَاِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُهُۜ وَمَا مِنْ

Vemâ enfektum min nefekatin ev neżertum min neżrin fe-inna(A)llâhe ya’lemuh(u)(k) vemâ lizzâlimîne min ensâr(in)

(Allah yolunda) Her ne infak edip harcarsanız veya (bu niyetle yapacağınıza dair) her ne adak adarsanız, muhakkak ki Allah onu bilir. (Unutmayın! Hem kendi nefsine hem de başkalarına zulmeden) Zalimlerin (kıyamet günü) hiçbir yardımcısı yoktur.

271

اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَـرَٓاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۜ وَيُكَفِّرُ عَنْكُمْ مِنْ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ

İn tubdû-ssadekâti feni’immâ hiy(e)(s) ve-in tuḣfûhâ vetu/tûhe-lfukarâe fehuve ḣayrun lekum(c) veyukeffiru ‘ankum min seyyi-âtikum(k) va(A)llâhu bimâ ta’melûne ḣabîr(un)

Eğer sadakaları açıktan verirseniz bu güzeldir. Eğer onları gizleyerek fakirlere verirseniz, (işte) bu sizin için daha hayırlıdır. Böylece (Allah) sizin kötülüklerinizden bir kısmını örter(de kıyamet günü onlardan sorguya çekilmezsiniz). Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

272

لَيْسَ عَلَيْكَ هُدٰيهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ فَلِاَنْفُسِكُمْۜ وَمَا اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ اللّٰهِۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا

Leyse ‘aleyke hudâhum velâkinna(A)llâhe yehdî men yeşâ(u)(k) vemâ tunfikû min ḣayrin feli-enfusikum(c) vemâ tunfikûne illâ-btiġâe vechi(A)llâh(i)(c) vemâ tunfikû min ḣayrin yuveffe ileykum veentum lâ tuzlemûn(e)

(Resulüm!) Onları hidâyete erdirmek sana ait değildir (senin vazifen ancak apaçık bir tebliğdir), fakat Allah, dilediğini (hidâyeti isteyeni) hidâyete erdirir. Hayır olarak her ne infak ederseniz (bu) kendiniz içindir. Zaten siz (ey mü'minler), ancak Allah'ın vechini (cemâlini ve rızasını) istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Siz hayır olarak her ne infak ederseniz de (karşılığı) size tastamam verilir ve siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.

273

لِلْفُقَـرَٓاءِ الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا ف۪ي اللّٰهِ لَا ضَـرْباً فِي يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ تَعْرِفُهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۚ لَا النَّاسَ اِلْحَافاًۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ۟

Lilfukarâ-i-lleżîne uhsirû fî sebîli(A)llâhi lâ yestetî’ûne darben fi-l-ardi yahsebuhumu-lcâhilu aġniyâe mine-tte’affufi ta’rifuhum bisîmâhum lâ yes-elûne-nnâse ilhâfâ(en)(k) vemâ tunfikû min ḣayrin fe-inna(A)llâhe bihi ‘alîm(un)

(Ey mü'minler! Sizin yapacağınız hayırlar) Kendilerini Allah yoluna adamış, (bu sebeple) yeryüzünde (kazanç için) dolaşamayan fakirler için olsun. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için) cahiller, onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Onlar ısrarla insanlardan (bir şey) istemezler. (Unutmayın!) Hayır olarak her ne infak ederseniz, muhakkak ki Allah onu bilir.

274

اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِراًّ وَعَلَانِيَةً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا عَلَيْهِمْ وَلَا يَحْزَنُونَ

Elleżîne yunfikûne emvâlehum billeyli ve-nnehâri sirran ve’alâniyeten felehum ecruhum ‘inde rabbihim velâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık (Allah yolunda) infak edenler var ya, işte onların mükâfatları Rabbleri katındadır. Onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

275

اَلَّذ۪ينَ يَاْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Elleżîne ye/kulûne-rribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmu-lleżî yeteḣabbetuhu-şşeytânu mine-lmess(i)(c) żâlike bi-ennehum kâlû inneme-lbey’u miślu-rribâ(k) veehalla(A)llâhu-lbey’a veharrame-rribâ(c) femen câehu mev’izatun min rabbihi fentehâ felehu mâ selefe veemruhu ila(A)llâh(i)(s) vemen ‘âde feulâ-ike ashâbu-nnâr(i)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

Faiz yiyenler (hesap günü kabirlerinden), ancak kendisini şeytan çarpmış kimsenin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Şüphesiz bu (hâl) onların, "alışveriş de tıpkı faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Hâlbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. O hâlde kime Rabbinden bir nasihat gelir de (faizden) vazgeçerse geçmişte olan kendisinindir. Onun hakkındaki hüküm de Allah'a aittir. Kim de (tekrar faize) dönerse, işte onlar ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalırlar.

276

يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ وَاللّٰهُ لَا كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ

Yemhaku(A)llâhu-rribâ veyurbî-ssadekât(i)(k) va(A)llâhu lâ yuhibbu kulle keffârin eśîm(in)

Allah, faizi (bereketsiz kılıp onun karıştığı malı) mahveder, sadakaları ise (bereketlendirip) arttırır. Allah (günahında ısrar eden) hiçbir günahkâr kâfiri sevmez.

277

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا عَلَيْهِمْ وَلَا يَحْزَنُونَ

İnne-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte lehum ecruhum ‘inde rabbihim velâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

Muhakkak ki iman edip sâlih ameller işleyenler, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)anlar ve zekâtı ver(ip nefsinin cimriliğini temizley)enler var ya, (işte) onların mükâfatları Rabbleri katındadır. Onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

278

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَـقِيَ مِنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû-ttekû(A)llâhe veżerû mâ bakiye mine-rribâ in kuntum mu/minîn(e)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)! Eğer (gerçekten) iman etmiş kimselerseniz faizden (kaynaklanan alacaklarınızın) kalan (kısmın)ı bırakın (onları almaktan vazgeçin)!

279

فَاِنْ لَمْ فَاْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ وَرَسُولِه۪ۚ وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ لَا وَلَا

Fe-in lem tef’alû fe/żenû biharbin mina(A)llâhi verasûlih(i)(s) ve-in tubtum felekum ruûsu emvâlikum lâ tazlimûne velâ tuzlemûn(e)

Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve resulü tarafından açılmış bir savaşla karşı karşıya olduğunuzu bilin! Eğer tövbe ed(ip faiz alacaklarınızdan vazgeç)erseniz sermayeniz sizindir. Böylece siz ne (başkalarına) zulmetmiş ne de zulme uğramış olursunuz.

280

وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى وَاَنْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Ve-in kâne żû ‘usratin fenaziratun ilâ meysera(tin)(c) veen tesaddekû ḣayrun lekum(c) in kuntum ta’lemûn(e)

Eğer (borçlu) zor durumda ise (borcunu) kolaylı(kla ödeyebilece)ği (bir süreye) kadar (ona) mühlet verin. Eğer (idrak ede)bilirseniz (o alacağınızı) sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.

281

وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا

Vettekû yevmen turce’ûne fîhi ila(A)llâh(i)(s) śumme tuveffâ kullu nefsin mâ kesebet vehum lâ yuzlemûn(e)

Öyle bir günden sakının ki (o gün hepiniz) Allah'a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı (amellerin karşılığı) tastamam verilecek ve onlara asla zulmedilmeyecektir.

282

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ اِلٰٓى مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُۜ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِۖ وَلَا كَاتِبٌ اَنْ كَمَا عَلَّمَهُ اللّٰهُ فَلْيَكْتُبْۚ وَلْيُمْلِلِ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ وَلَا مِنْهُ شَيْـٔاًۜ فَاِنْ كَانَ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَف۪يهاً اَوْ ضَع۪يفاً اَوْ لَا اَنْ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِۜ وَاسْتَشْهِدُوا شَه۪يدَيْنِ مِنْ فَاِنْ لَمْ رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ اَنْ اِحْدٰيهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْدٰيهُمَا الْاُخْرٰىۜ وَلَا الشُّهَدَٓاءُ اِذَا دُعُواۜ وَلَا اَنْ صَغ۪يراً اَوْ كَب۪يراً اِلٰٓى ذٰلِكُمْ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاَقْوَمُ لِلشَّهَادَةِ وَاَدْنٰٓى اَلَّا اِلَّٓا اَنْ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُد۪يرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَلَّا وَاَشْهِدُٓوا اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ وَلَا كَاتِبٌ وَلَا وَاِنْ تَفْعَلُوا فَاِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ عَل۪يمٌ

Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû iżâ tedâyentum bideynin ilâ ecelin musemmen fektubûh(u)(c) velyektub beynekum kâtibun bil’adl(i)(c) velâ ye/be kâtibun en yektube kemâ ‘allemehu(A)llâh(u)(c) felyektub velyumlili-lleżî ‘aleyhi-lhakku velyetteki(A)llâhe rabbehu velâ yebḣas minhu şey-â(en)(c) fe-in kâne-lleżî ‘aleyhi-lhakku sefîhen ev da’îfen ev lâ yestatî’u en yumille huve felyumlil veliyyuhu bil’adl(i)(c) vesteşhidû şehîdeyni min ricâlikum(s) fe-in lem yekûnâ raculeyni feraculun vemraetâni mimmen terdavne mine-şşuhedâ-i en tedille ihdâhumâ fetużekkira ihdâhume-l-uḣrâ(c) velâ ye/be-şşuhedâu iżâ mâ du’û(c) velâ tes-emû en tektubûhu saġîran ev kebîran ilâ ecelih(i)(c) żâlikum aksetu ‘inda(A)llâhi veakvemu lişşehâdeti ve ednâ ellâ tertâbû(s) illâ en tekûne ticâraten hâdiraten tudîrûnehâ beynekum feleyse ‘aleykum cunâhun ellâ tektubûhâ(k) ve eşhidû iżâ tebâya’tum(c) velâ yudârra kâtibun velâ şehîd(un)(c) ve-in tef’alû fe-innehu fusûkun bikum(k) vettekû(A)llâh(e)(s) veyu’allimukumu(A)llâh(u)(k) va(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîm(un)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Bir kâtip (onu) aranızda adaletle yazsın! (Hiçbir) Kâtip, Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi olduğu gibi dosdoğru) yazsın. Üzerinde hak olan borçlu (kimse) de (borcunu) yazdırsın, Rabbi olan Allah'a karşı takvâ sahibi olsun da ondan bir şey eksiltme(den borcunu tam yazdır)sın. Şayet üzerinde hak bulunan (borçlu) kimse akıl noksanlığı olan veya (aklı) zayıf (çocuk yaşta) yahut kendisi yazdıramayacak durumda ise o takdirde velisi (bu borcu) adaletle yazdırsın. (Bu olaya) Erkeklerinizden iki (kişiyi) de şahid tutun. Eğer iki erkek bulamazsanız rıza göstereceğiniz şahidlerden bir erkek ile biri şaşırırsa diğerinin ona hatırlatması için iki kadın(ı bu olaya şahid tutun). Şahidler çağırıldıkları zaman (şahidlik etmekten) kaçınmasınlar. (Borç) Küçük olsun veya büyük olsun, onu vadesine kadar yazmaktan sakın üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah katında daha adaletli, şahidlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Ancak aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin bir ticaret olursa onu yazmamanızda sizin için bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınızda da şahid tutun. Kâtibe de şahide de asla zarar verilmesin. Eğer bunu yaparsanız (onlara bir zarar verirseniz) şüphe yok ki bu sizin için (fâsık olup) yoldan çıkmanız demektir. Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın). (Bakın) Allah size (neyi, nasıl yapmanız gerektiğini en ince ayrıntısına kadar) öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

283

وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى وَلَمْ كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ وَلَا الشَّهَادَةَۜ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟

Ve-in kuntum ‘alâ seferin velem tecidû kâtiben ferihânun makbûda(tun)(s) fe-in emine ba’dukum ba’dan felyu-eddi-lleżî i/tumine emânetehu velyetteki(A)llâhe rabbeh(u)(k) velâ tektumû-şşehâde(te)(c) vemen yektumhâ fe-innehu âśimun kalbuh(u)(k) va(A)llâhu bimâ ta’melûne ‘alîm(un)

Eğer yolculukta olur da bir kâtip bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin (de yeterlidir). Şayet birbirinize güvenir(de borca karşılık bir rehin tayin etmez)seniz kendisine güvenilen kimse emanet(en ona verilen borc)unu ödesin ve (bu hususta) Rabbi olan Allah'a karşı takvâ sahibi olsun! Bir de şahidliği gizlemeyin! Kim onu gizlerse şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.

284

لِلّٰهِ مَا فِي وَمَا فِي وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fi-l-ard(i)(k) ve-in tubdû mâ fî enfusikum ev tuḣfûhu yuhâsibkum bihi(A)llâh(u)(s) feyaġfiru limen yeşâu ve yu’ażżibu men yeşâ(u)(k) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah'ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir. (O) Dilediği kimseyi (imanından dolayı) mağfiret eder, dilediği kimseye de (hak ettiği için) azap eder. Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

285

اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ

âmene-rrasûlu bimâ unzile ileyhi min rabbihi velmu/minûn(e)(c) kullun âmene bi(A)llâhi ve melâ-iketihi ve kutubihi ve rusulihi lâ nuferriku beyne ehadin min rusulih(i)(c) ve kâlû semi’nâ ve ata’nâ(s) ġufrâneke rabbenâ ve-ileyke-lmasîr(u)

Resul, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü'minler de (onun iman ettiği gibi iman ettiler). Hepsi de Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resullerine iman ettiler ve şöyle dediler: "Allah'ın resullerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız. (Allah'ın resulünü) İşittik ve (ona) itaat ettik. Rabbimiz, mağfiretine sığındık, dönüş(ümüz) ancak Sanadır."

286

لَا اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا عَلَيْنَٓا اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى مِنْ رَبَّنَا وَلَا مَا لَا لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْكَافِر۪ينَ

Lâ yukellifu(A)llâhu nefsen illâ vus’ahâ(c) lehâ mâ kesebet ve’aleyhâ me-ktesebet(k) rabbenâ lâ tu-âḣiżnâ in nesînâ ev aḣta/nâ(c) rabbenâ velâ tahmil ‘aleynâ isran kemâ hameltehu ‘ale-lleżîne min kablinâ(c) rabbenâ velâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih(i)(s) va’fu ‘annâ vaġfir lenâ verhamnâ(c) ente mevlânâ fensurnâ ‘ale-lkavmi-lkâfirîn(e)

Allah kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Herkesin kazandığı (iyilik) kendi lehine, işlediği (kötülük) de kendi aleyhinedir. (Ey mü'minler! Şöyle dua ediniz) "Rabbimiz! Eğer unutursak veya yanılırsak bizi (yaptıklarımızdan) sorumlu tutma! Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin (zorlu imtihanlar) gibi bize de ağır bir yük yükleme! Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri de yükleme! Bizi affet, bizi mağfiret et, bize merhamet et! Sen bizim Mevlâ'mızsın (sahibimiz ve tek dostumuzsun), artık (nefsimize ve) kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!"