← Sûreler
Âli İmrân Sûresi
200 âyet · Medeni
سُورَةُ اٰلِ عِمْرَانَ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

الٓمٓۚ

Elif-lâm-mîm

Elif. Lâm. Mîm.

2

اَللّٰهُ لَٓا اِلَّا هُوَۙ الْحَيُّ الْقَيُّومُۜ

(A)llâhu lâ ilâhe illâ huve-lhayyu-lkayyûm(u)

Allah, kendisinden başka İlâh olmayandır (mabûd, sevilen ve âbd olunmaya layık tek zattır). (O) Hayy'dır, Kayyûm'dur (diri, her şeyin kendisiyle diri olduğu ve varlığı varlıkta tutandır).

3

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِمَا وَاَنْزَلَ التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۙ

Nezzele ‘aleyke-lkitâbe bilhakki musaddikan limâ beyne yedeyhi veenzele-ttevrâte vel-incîl(e)

(Resulüm!) O, sana (bu) Kitâb'ı hak ve kendisinden önceki (kitap)ları tasdik edici olarak indirdi. Tevrât'ı ve İncîl'i de (O) indirmişti.

4

مِنْ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُو

Min kablu huden linnâsi veenzele-lfurkân(e)(k) inne-lleżîne keferû bi-âyâti(A)llâhi lehum ‘ażâbun şedîd(un)(k) va(A)llâhu ‘azîzun żû-ntikâm(in)

(Ki bu kitaplar) Bundan önce insanlar için bir hidâyetti. (Allah, indirdiği bütün kitaplarla aslında hakla bâtılı birbirinden ayıran) Furkân'ı indirdi. Muhakkak ki Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için (kıyamet günü) şiddetli bir azap vardır. Allah Azîz'dir, Muntakim'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve kimsenin yaptığını yanına kâr bırakmayan intikam sahibidir).

5

اِنَّ اللّٰهَ لَا عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي وَلَا فِي

İnna(A)llâhe lâ yaḣfâ ‘aleyhi şey-un fî-l-ardi velâ fî-ssemâ/-(i)

Şüphesiz ki ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.

6

هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي كَيْفَ يَشَٓاءُۜ لَٓا اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

Huve-lleżî yusavvirukum fî-l-erhâmi keyfe yeşâ(u)(c) lâ ilâhe illâ huve-l’azîzu-lhakîm(u)

Sizi, (analarınızın) rahimler(in)de dilediği gibi suret ver(ip şekillendir)en O'dur. O'ndan başka İlâh yoktur. (O) Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).

7

هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَاْو۪يلِه۪ۚ وَمَا تَاْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ رَبِّنَاۚ وَمَا اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

Huve-lleżî enzele ‘aleyke-lkitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummu-lkitâbi veuḣaru muteşâbihât(un)(s) feemmâ-lleżîne fî kulûbihim zeyġun feyettebi’ûne mâ teşâbehe minhu-btiġâe-lfitneti vebtiġâe te/vîlih(i)(k) vemâ ya’lemu te/vîlehu illa(A)llâh(u)(k) ve-rrâsiḣûne fî-l’ilmi yekûlûne âmennâ bihi kullun min ‘indi rabbinâ(k) vemâ yeżżekkeru illâ ulû-l-elbâb(i)

Sana (bu) Kitâb'ı indiren O'dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki bunlar Kitâb'ın ana (esa)sıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve (ona işlerine gelen manayı yükleyerek) onu tevil etmek için onun müteşâbih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini Allah'tan ve, "biz O'na iman ettik, (bu âyetlerin) hepsi Rabbimizin katındandır" deyip ilimde derinleşenlerden başka kimse bilmez. (Bu âyetleri, Rabbine yönelen) Gönül (ve akıl) sahiplerinden başkası (düşünüp) öğüt almaz.

8

رَبَّنَا لَا قُلُوبَنَا بَعْدَ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

Rabbenâ lâ tuziġ kulûbenâ ba’de iż hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahme(ten)(c) inneke ente-lvehhâb(u)

(Onlar ki Rabblerine şöyle dua edip yalvarırlar) "Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme! Bize katından bir rahmet (bağışlayıp) hibe et; çünkü Sen Vehhâb'sın (karşılıksız veren, hibe edensin)."

9

رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا ف۪يهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا الْم۪يعَادَ۟

Rabbenâ inneke câmi’u-nnâsi liyevmin lâ raybe fîh(i)(c) inna(A)llâhe lâ yuḣlifu-lmî’âd(e)

"Rabbimiz! (Gelmesi konusunda) Şüphe edilmeyen bir günde insanları mutlaka Câmi' (isminle huzurunda toplayacak olan yine) Sensin." Muhakkak ki Allah, vaadinden (asla) dönmez.

10

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا مِنَ شَيْـٔاًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِۙ

İnne-lleżîne keferû len tuġniye ‘anhum emvâluhum velâ evlâduhum mina(A)llâhi şey-â(en)(s) veulâ-ike hum vekûdu-nnâr(i)

İnkâr edenlere gelince, (o gün) onların ne malları ne de evlatları Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar (cehennem) ateşin(in) yakıtıdır.

11

كَدَاْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

Kede/bi âli fir’avne velleżîne min kablihim(c) keżżebû bi-âyâtinâ feaḣażehumu(A)llâhu biżunûbihim(c) va(A)llâhu şedîdu-l’ikâb(i)

(Onların durumu) Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin durumuna benzer. (Onlar da) Âyetlerimizi yalanlamışlardı. Allah da onları günahları sebebiyle yakalayıvermişti. Allah, cezası pek şiddetli olandır.

12

قُلْ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ اِلٰى وَبِئْسَ الْمِهَادُ

Kul lilleżîne keferû setuġlebûne vetuhşerûne ilâ cehennem(e)(c) vebi/se-lmihâd(u)

(Resulüm!) Kâfirlere de ki: "Yakında mağlup olacaksınız ve cehenneme (sevk edilerek orada) toplanacaksınız. Orası ne kötü (ateşten) bir döşektir!"

13

قَدْ كَانَ لَكُمْ اٰيَةٌ ف۪ي الْتَقَتَاۜ فِئَةٌ تُقَاتِلُ ف۪ي اللّٰهِ وَاُخْرٰى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَاْيَ الْعَيْنِۜ وَاللّٰهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ اِنَّ ف۪ي لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ

Kad kâne lekum âyetun fî fi-eteyni-ltekatâ(s) fi-etun tukâtilu fî sebîli(A)llâhi ve uḣrâ kâfiratun yeravnehum miśleyhim ra/ye-l’ayn(i)(c) va(A)llâhu yu-eyyidu binasrihi men yeşâ(u)(k) inne fî żâlike le’ibraten li-ulî-l-ebsâr(i)

Andolsun ki (Bedir'de) karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için bir âyet (ibret ve delil) vardır. Biri Allah yolunda savaşan bir topluluk, diğeri ise onları gözleriyle kendilerinin iki misli gören kâfir bir grup. Allah dilediğini yardımı ile (destekleyip) kuvvetlendirir. Muhakkak ki bunda (hakkı görmek isteyen) basiret sahipleri için elbette bir ibret vardır.

14

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ

Zuyyine linnâsi hubbu-şşehevâti mine-nnisâ-i velbenîne velkanâtîri-lmukantarati mine-żżehebi velfiddati velḣayli-lmusevvemeti vel-en’âmi velharś(i)(k) żâlike metâ’u-lhayâti-ddunyâ(s) va(A)llâhu ‘indehu husnu-lmeâb(i)

Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma (ve güzel) atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı duyulan tutkulu sevgi insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının (geçici) menfaatleridir. Hâlbuki varılacak (asıl ve tek) güzel yer ancak Allah'ın katındadır.

15

قُلْ اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَاَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِۚ

Kul eunebbi-ukum biḣayrin min żâlikum(c) lilleżîne-ttekav ‘inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ veezvâcun mutahheratun veridvânun mina(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu basîrun bil’ibâd(i)

(Resulüm!) De ki: "Size bunlardan daha da hayırlısını haber vereyim mi?" (Allah'a karşı) Takvâ sahibi olanlar (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için Rabbleri katında içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde de) Allah'ın rızası vardır. Allah, kulları(nı) hakkıyla görendir.

16

اَلَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اِنَّـنَٓا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِۚ

Elleżîne yekûlûne rabbenâ innenâ âmennâ faġfir lenâ żunûbenâ vekinâ ‘ażâbe-nnâr(i)

(Bu nimetler) "Rabbimiz! Muhakkak ki biz (Sana ve resulüne) iman ettik, bizim günahlarımızı mağfiret et ve bizi (cehennemdeki) ateş azabından koru!" diyenler,

17

اَلصَّابِر۪ينَ وَالصَّادِق۪ينَ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْمُنْفِق۪ينَ وَالْمُسْتَغْفِر۪ينَ بِالْاَسْحَارِ

Essâbirîne ve-ssâdikîne velkânitîne velmunfikîne velmustaġfirîne bil-eshâr(i)

(İmtihanlara) Sabredenler, (dünyaya gelmeden önce Rabblerine âbd olacaklarına dair verdikleri söze) sadakat gösterenler, (Allah'ın resulüne gönülden) itaat edenler, (Allah'ın kendilerine bahşettiği maddi, manevi her türlü nimeti Allah yolunda) infak edenler ve seher vaktinde (günahlarından ve yanlışlarından dolayı Rabblerinden) mağfiret dile(yip O'na yalvar)anlar (içindir).

18

شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلَّا هُوَۙ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِماً بِالْقِسْطِۜ لَٓا اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۜ

şehida(A)llâhu ennehu lâ ilâhe illâ huve velmelâ-iketu veulû-l’ilmi kâ-imen bilkist(i)(c) lâ ilâhe illâ huve-l’azîzu-lhakîm(u)

Allah şahiddir ki kesinlikle O'ndan başka İlâh yoktur. Melekler ve adaletle hüküm veren ilim sahipleri de (şahiddir ki) O'ndan başka İlâh yoktur. (O) Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).

19

اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ وَمَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

İnne-ddîne ‘inda(A)llâhi-l-islâm(u)(k) vemâ-ḣtelefe-lleżîne ûtû-lkitâbe illâ min ba’di mâ câehumu-l’ilmu baġyen beynehum(k) vemen yekfur bi-âyâti(A)llâhi fe-inna(A)llâhe serî’u-lhisâb(i)

Muhakkak ki Allah katında (yegâne) din İslâm'dır. Ancak kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)lar, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden (yine) ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah, hesabı süratlice görendir.

20

فَاِنْ حَٓاجُّوكَ فَقُلْ اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّٰهِ وَمَنِ اتَّـبَعَنِۜ وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْاُمِّيّ۪نَ ءَاَسْلَمْتُمْۜ فَاِنْ اَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ۟

Fe-in hâccûke fekul eslemtu vechiye li(A)llâhi vemeni-ttebe’an(i)(k) vekul lilleżîne ûtû-lkitâbe vel-ummiyyîne eeslemtum(c) fe-in eslemû fekadi-htedev(s) ve-in tevellev fe-innemâ ‘aleyke-lbelâġ(u)(k) va(A)llâhu basîrun bil’ibâd(i)

(Resulüm!) Buna rağmen (onlar) seninle tartışmaya girişirlerse (onlara) de ki: "(Ben) Yüzümü (ve tüm varlığımı) Allah'a teslim ettim ve bana tabi olanlar da (böyle yaptılar)." Kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)lara ve ümmilere (âyetlerimizden habersiz olanlara) da, "(siz de Allah'a) teslim oldunuz mu?" de! Eğer onlar (Allah'a) teslim olurlarsa elbette hidâyeti bulmuş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen; yalnızca (hakkı) tebliğdir. Allah, kulları(nı) hakkıyla görendir.

21

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ وَيَقْتُلُونَ الَّذ۪ينَ يَاْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ

İnne-lleżîne yekfurûne bi-âyâti(A)llâhi veyaktulûne-nnebiyyîne biġayri hakkin veyaktulûne-lleżîne ye/murûne bilkisti mine-nnâsi febeşşirhum bi’ażâbin elîm(in)

Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, nebîleri haksız yere öldürenler ve insanlardan (Allah'ın hükmüyle) adaleti emredenlerin canlarına kıyanlar yok mu, (Resulüm!) sen onlara elem verici (iç yakan) bir azabı müjdele!

22

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي وَالْاٰخِرَةِۘ وَمَا مِنْ

Ulâ-ike-lleżîne habitat a’mâluhum fî-ddunyâ vel-âḣirati vemâ lehum min nâsirîn(e)

İşte bunlar dünyada da âhirette de amelleri boşa giden kimselerdir. Onlar için (kıyamet günü) hiçbir yardımcı da bulunmaz.

23

اَلَمْ اِلَى اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ يُدْعَوْنَ اِلٰى اللّٰهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَر۪يقٌ مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ

Elem tera ilâ-lleżîne ûtû nasîben mine-lkitâbi yud’avne ilâ kitâbi(A)llâhi liyahkume beynehum śumme yetevellâ ferîkun minhum vehum mu’ridûn(e)

(Resulüm!) Kendilerine kitaptan bir nasip verilen (Yahudi)leri görmedin mi? (Onlar) Aralarında hüküm vermesi için Allah'ın Kitâb'ına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir grup (haktan) yüz çevirerek dönüp gidiyor.

24

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَنْ النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۖ وَغَرَّهُمْ ف۪ي مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

Żâlike bi-ennehum kâlû len temessenâ-nnâru illâ eyyâmen ma’dûdât(in)(s) veġarrahum fî dînihim mâ kânû yefterûn(e)

Şüphesiz bunun sebebi; onların, "sayılı birkaç gün dışında, bize asla ateş dokunmayacaktır (oradan çıkıp cennete gideceğiz)" demelerindendir. Böylece dinleri hakkında (Allah'a iftira ederek) uydurdukları şeyler kendilerini aldatmıştır.

25

فَكَيْفَ اِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لَا ف۪يهِ وَوُفِّيَتْ كُلُّ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا

Fekeyfe iżâ cema’nâhum liyevmin lâ raybe fîhi vevuffiyet kullu nefsin mâ kesebet vehum lâ yuzlemûn(e)

Peki, (gelmesi konusunda) şüphe edilmeyen bir günde onları (huzurumuzda) topladığımız ve hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığı şeyler tastamam ödendiği zaman (onların) hâlleri nice olur?

26

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

Kuli(A)llâhumme mâlike-lmulki tu/tî-lmulke men teşâu vetenzi’u-lmulke mimmen teşâu vetu’izzu men teşâu vetużillu men teşâ(u)(s) biyedike-lḣayr(u)(s) inneke ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

(Resulüm!) De ki: "Mülkün Mâlik'i (gerçek sahibi) olan Allah'ım! Sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz ed(ip yücelt)ir, dilediğini de zelil ed(ip alçalt)ırsın. (Her türlü) Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki Sen her şeye Kadîr'sin (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutansın)."

27

تُولِجُ الَّيْلَ فِي وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

Tûlicu-lleyle fî-nnehâri vetûlicu-nnehâra fî-lleyl(i)(s) vetuḣricu-lhayye mine-lmeyyiti vetuḣricu-lmeyyite mine-lhayy(i)(s) veterzuku men teşâu biġayri hisâb(in)

"Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin."

28

لَا الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ الْمُؤْمِن۪ينَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ ف۪ي اِلَّٓا اَنْ مِنْهُمْ تُقٰيةًۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاِلَى الْمَص۪يرُ

Lâ yetteḣiżi-lmu/minûne-lkâfirîne evliyâe min dûni-lmu/minîn(e)(s) vemen yef’al żâlike feleyse mina(A)llâhi fî şey-in illâ en tettekû minhum tukâ(ten)(k) veyuhażżirukumu(A)llâhu nefseh(u)(k) ve-ila(A)llâhi-lmasîr(u)

Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler! Kim bunu yaparsa artık onun Allah nezdinde hiçbir (değeri) kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikelerden) korunma(k için böyle görünme)niz başkadır. Bununla beraber Allah sizi, kendisin(e karşı gelmek)ten sakındırır! Çünkü dönüş (ancak) Allah'adır.

29

قُلْ اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي وَمَا فِي وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

Kul in tuḣfû mâ fî sudûrikum ev tubdûhu ya’lemhu(A)llâh(u)(k) veya’lemu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(k) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

De ki: "Göğüslerinizde olanı gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerdeki her şeyi ve yerdeki her şeyi de bilir. Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır)."

30

يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ مُحْضَراًۚۛ وَمَا عَمِلَتْ مِنْ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَداً بَع۪يداًۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ۟

Yevme tecidu kullu nefsin mâ ‘amilet min ḣayrin muhdaran vemâ ‘amilet min sû-in teveddu lev enne beynehâ vebeynehu emeden ba’îdâ(en)(k) veyuhażżirukumu(A)llâhu nefseh(u)(k) va(A)llâhu raûfun bil’ibâd(i)

Herkesin hayır olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (insan), o (işlediği kötülükleri) ile kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını ister. Allah sizi, kendisin(e karşı gelmek)ten sakındırır ve Allah, kullar(ın)a karşı çok Raûf (çok şefkatli)dir.

31

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Kul in kuntum tuhibbûna(A)llâhe fettebi’ûnî yuhbibkumu(A)llâhu veyaġfir lekum żunûbekum(k) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)

(Resulüm!) De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret etsin; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."

32

قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا الْكَافِر۪ينَ

Kul atî’û(A)llâhe ve-rrasûl(e)(s) fe-in tevellev fe-inna(A)llâhe lâ yuhibbu-lkâfirîn(e)

De ki: "Allah'a ve resul(ün)e itaat edin!" Buna rağmen (onlar yine de) yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah, kâfirleri sevmez.

33

اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحاً وَاٰلَ اِبْرٰه۪يمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ

İnna(A)llâhe-stafâ âdeme venûhan veâle ibrâhîme veâle ‘imrâne ‘alâ-l’âlemîn(e)

Muhakkak ki Allah; Âdem'i, Nûh'u, İbrâhîm ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.

34

ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۚ

Żurriyyeten ba’duhâ min ba’d(in)(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)

(Onlar) Birbirinden türeyen nesil(ler)di (bu bakımdan onlar hakkında cahilce konuşup yanlış söz söylemeyin). Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).

35

اِذْ قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ رَبِّ اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي مُحَرَّراً فَتَقَبَّلْ مِنّ۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

İż kâleti-mraetu ‘imrâne rabbi innî neżertu leke mâ fî batnî muharraran fetekabbel minnî(s) inneke ente-ssemî’u-l’alîm(u)

Hani İmrân'ın hanımı şöyle demişti: "Rabbim! Karnımdaki (doğacak çocuğu)mu hür olarak (sadece Sana âbd olması ve yolunda hizmet etmesi için) Sana adadım, (bu adağımı) benden kabul buyur! Muhakkak ki Sen Semî''sin, Alîm'sin (her şeyi, herkesi işiten ve bilensin)."

36

فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْۜ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ وَاِنّ۪ي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الرَّج۪يمِ

Felemmâ veda’at-hâ kâlet rabbi innî veda’tuhâ unśâ va(A)llâhu a’lemu bimâ veda’at veleyse-żżekeru kelunśâ(s) ve-innî semmeytuhâ meryeme ve-innî u’îżuhâ bike veżurriyyetehâ mine-şşeytâni-rracîm(i)

Nihayet onu doğurunca, "Rabbim! Ben bir kız doğurdum" dedi (ve bundan dolayı mahzun oldu). Oysa Allah, onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu. (Devamında dedi ki) "Erkek, kız gibi değildir. Ben ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytan(ın şerrin)den Senin himayene bırakıyorum."

37

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناًۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقاًۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

Fetekabbelehâ rabbuhâ bikabûlin hasenin veenbetehâ nebâten hasenen vekeffelehâ zekeriyyâ(s) kullemâ deḣale ‘aleyhâ zekeriyyâ-lmihrâbe vecede ‘indehâ rizkâ(an)(s) kâle yâ meryemu ennâ leki hâżâ(s) kâlet huve min ‘indi(A)llâh(i)(s) inna(A)llâhe yerzuku men yeşâu biġayri hisâb(in)

Bunun üzerine Rabbi o (kız çocuğu)nu (adak olarak) güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir bitki (bir çiçek) gibi yetiştirdi. (Onun akrabası olan) Zekeriyyâ'yı da ona (bakmakla) mükellef kıldı. Zekeriyyâ mâbede her girişinde onun yanında bir rızık bulur ve "ey Meryem, bu sana nereden (geldi)?" derdi. (O da) "Bu, Allah katındandır. Şüphesiz ki Allah, dilediğine hesapsız rızık verir" derdi.

38

هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُۚ قَالَ رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنْ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةًۚ اِنَّكَ سَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ

Hunâlike de’â zekeriyyâ rabbeh(u)(s) kâle rabbi heb lî min ledunke żurriyyeten tayyibe(ten)(s) inneke semî’u-ddu’â/-(i)

İşte orada Zekeriyyâ, Rabbine dua etti, "Rabbim! Bana katından temiz bir nesil bahşet! Şüphesiz ki Sen Semî' (isminle) duayı işitensin" dedi.

39

فَنَادَتْهُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَهُوَ قَٓائِمٌ يُصَلّ۪ي فِي اَنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيٰى مُصَدِّقاً بِكَلِمَةٍ مِنَ وَسَيِّداً وَحَصُوراً وَنَبِياًّ مِنَ

Fenâdet-hu-lmelâ-iketu vehuve kâ-imun yusallî fî-lmihrâbi enna(A)llâhe yubeşşiruke biyahyâ musaddikan bikelimetin mina(A)llâhi veseyyiden vehasûran venebiyyen mine-ssâlihîn(e)

Zekeriyyâ (bu hâl üzere) mâbedde namaz kılarken melekler ona şöyle nidâ ettiler: "Doğrusu Allah sana, Allah'tan gelen bir kelime (olan Îsâ)'yı tasdik edici, (insanlar arasında seçkin bir yere sahip olacak) efendi, nefsine hakim ve sâlihlerden bir nebî olarak Yahyâ'yı müjdeliyor."

40

قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَاَت۪ي عَاقِرٌۜ قَالَ كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ

Kâle rabbi ennâ yekûnu lî ġulâmun vekad belaġaniye-lkiberu vemraetî ‘âkir(un)(s) kâle keżâlika(A)llâhu yef’alu mâ yeşâ/(u)

(Zekeriyyâ) "Rabbim!" dedi, "bana ihtiyarlık gelip çatmış iken, hanımım da kısır olduğu hâlde benim nasıl oğlum olur?" (Melekler) Dedi ki: "Öyledir, (ama) Allah dilediğini yapar."

41

قَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةًۜ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا النَّاسَ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍ اِلَّا رَمْزاًۜ وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَث۪يراً وَسَبِّـحْ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ۟

Kâle rabbi-c’al lî âye(ten)(s) kâle âyetuke ellâ tukellime-nnâse śelâśete eyyâmin illâ ramzâ(en)(k) veżkur rabbeke keśîran vesebbih bil’aşiyyi vel-ibkâr(i)

(Zekeriyyâ) "Rabbim!" dedi, "(çocuğum olacağına dair) bana bir işaret ver!" (Melekler) "Sana işaret, (sapasağlam olduğun hâlde) işaretleşme dışında üç gün (üç gece) insanlarla konuşamamandır. Ayrıca Rabbini çokça zikret ve akşam sabah onu tesbih et" dedi.

42

وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَم۪ينَ

Ve-iż kâleti-lmelâ-iketu yâ meryemu inna(A)llâhe-stafâki vetahheraki vestafâki ‘alâ nisâ-i-l’âlemîn(e)

Hani (bir zaman da) melekler (Meryem'e) şöyle demişlerdi: "Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz yaptı ve seni (tüm) âlemlerdeki kadınlara üstün kıldı."

43

يَا مَرْيَمُ اقْنُت۪ي لِرَبِّكِ وَاسْجُد۪ي وَارْكَع۪ي مَعَ الرَّاكِع۪ينَ

Yâ meryemu-knutî lirabbiki vescudî verke’î me’a-rrâki’în(e)

"Ey Meryem! Rabbine (gönülden) itaat et, (acziyetini bilerek) secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû ed(ip Allah'ın hükmü karşısında boyun bük)."

44

ذٰلِكَ مِنْ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۜ وَمَا لَدَيْهِمْ اِذْ يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ وَمَا لَدَيْهِمْ اِذْ يَخْتَصِمُونَ

Żâlike min enbâ-i-lġaybi nûhîhi ileyk(e)(c) vemâ kunte ledeyhim iż yulkûne aklâmehum eyyuhum yekfulu meryeme vemâ kunte ledeyhim iż yaḣtasimûn(e)

(Resulüm!) İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye (kura çekmek için) kalemlerini (suya) atarlarken sen onların yanında değildin, (onlar bu yüzden) çekişirken de sen onların yanında değildin.

45

اِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗ اِسْمُهُ الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَج۪يهاً فِي وَالْاٰخِرَةِ وَمِنَ

İż kâleti-lmelâ-iketu yâ meryemu inna(A)llâhe yubeşşiruki bikelimetin minhu-smuhu-lmesîhu ‘îsâ-bnu meryeme vecîhen fî-ddunyâ vel-âḣirati vemine-lmukarrabîn(e)

Hani (bir zaman da) melekler demişlerdi ki: "Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelime (olan bir çocuk) ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu Îsâ Mesîh'tir. O, dünyada da âhirette de itibarlı (şerefli) ve (Allah'a) yakın olanlardandır."

46

وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي وَكَهْلاً وَمِنَ

Veyukellimu-nnâse fî-lmehdi vekehlen vemine-ssâlihîn(e)

"(O) Hem beşikte hem de yetişkin çağında insanlarla konuşacak ve sâlihlerden olacaktır."

47

قَالَتْ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي وَلَدٌ وَلَمْ بَشَرٌۜ قَالَ كَذٰلِكِ اللّٰهُ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Kâlet rabbi ennâ yekûnu lî veledun velem yemsesnî beşer(un)(s) kâle keżâliki(A)llâhu yaḣluku mâ yeşâ(u)(c) iżâ kadâ emran fe-innemâ yekûlu lehu kun feyekûn(u)

Meryem dedi ki: "Rabbim! Bana bir insan dokunmadığı hâlde benim nasıl çocuğum olur?" (Melekler) Dedi ki: "Öyledir, (ama) Allah dilediğini yaratır. O, bir işe hükmettiği zaman ona sadece 'ol!' der ve o da hemen oluverir."

48

وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۚ

Veyu’allimuhu-lkitâbe velhikmete ve-ttevrâte vel-incîl(e)

(Melekler, Îsâ ile ilgili sözlerine devam ederek) "(Allah) Ona kitabı (hakikatin bilgisini), hikmeti (Allah'ın muradını), (önceden Mûsâ'ya verilen) Tevrât'ı ve (ona indirilecek olan) İncîl'i öğretecek."

49

وَرَسُولاً اِلٰى ٔ اَنّ۪ي قَدْ جِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ اَنّ۪ٓي اَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ كَهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ فَاَنْفُخُ ف۪يهِ فَيَكُونُ طَيْراً بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْـيِ الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا تَاْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَۙ ف۪ي اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ

Verasûlen ilâ benî isrâ-île ennî kad ci/tukum bi-âyetin min rabbikum(s) ennî aḣluku lekum mine-ttîni kehey-eti attayri feenfuḣu fîhi feyekûnu tayran bi-iżni(A)llâh(i)(s) veubri-u-l-ekmehe vel-ebrasa veuhyî-lmevtâ bi-iżni(A)llâh(i)(s) veunebbi-ukum bimâ te/kulûne vemâ teddeḣirûne fî buyûtikum(c) inne fî żâlike leâyeten lekum in kuntum mu/minîn(e)

Ve (o) İsrâîloğulları'na bir resul olarak (şöyle diyecek), "şüphesiz ben size, Rabbinizden bir âyet (mucize ve delil) ile geldim. Doğrusu ben, size çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar ve ona üflerim, o da Allah'ın izniyle hemen bir kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile körü ve (cüzzam hastalığına yakalanmış teni) alacalıyı iyileştirir, ölüleri de diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer mü'min kimseler iseniz şüphesiz bunda sizin için bir âyet (ibret ve delil) vardır."

50

وَمُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ مِنَ وَلِاُحِلَّ لَكُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ وَجِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِ

Vemusaddikan limâ beyne yedeyye mine-ttevrâti veli-uhille lekum ba’da-lleżî hurrime ‘aleykum(c) veci/tukum bi-âyetin min rabbikum fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)

"Ve Ben, benden önce gelen Tevrât'ı tasdik edici ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak için (gönderildim) ve size Rabbinizden bir âyet (mucize ve delil) ile geldim. O hâlde Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

51

اِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ

İnna(A)llâhe rabbî verabbukum fa’budûh(u)(k) hâżâ sirâtun mustakîm(un)

"Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na âbd olu(p kulluk edi)n! İşte bu, sırât-ı mustakîm (Allah'a dosdoğru varan yol)dur."

52

فَلَمَّٓا اَحَسَّ ع۪يسٰى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ اَنْصَار۪ٓي اِلَى قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِۚ اٰمَنَّا بِاللّٰهِۚ وَاشْهَدْ بِاَنَّا مُسْلِمُونَ

Felemmâ ehasse ‘îsâ minhumu-lkufra kâle men ensârî ila(A)llâh(i)(s) kâle-lhavâriyyûne nahnu ensâru(A)llâhi âmennâ bi(A)llâhi veşhed bi-ennâ muslimûn(e)

Îsâ, onlardaki küfrü sezince, "Allah'a (varan yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?" dedi. Havariler, "biz Allah'ın (dininin) yardımcılarıyız, Allah'a iman ettik ve şahid ol ki biz şüphesiz Müslümanlarız" dediler.

53

رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ

Rabbenâ âmennâ bimâ enzelte vetteba’nâ-rrasûle fektubnâ me’a-şşâhidîn(e)

(Havariler) "Rabbimiz! Biz, senin indirdiğin (vahyin)e iman ettik ve resulüne tabi olduk. Artık bizi (vahyini ve resulünü tanıyan) şahidlerle beraber yaz!" (dediler)

54

وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟

Vemekerû vemekera(A)llâh(u)(s) va(A)llâhu ḣayru-lmâkirîn(e)

(Ama Yahudiler, Îsâ'ya) Tuzak kurdular, Allah da (onların tuzaklarını altüst edecek bir) tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların hayırlısıdır.

55

اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسٰٓى اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ وَرَافِعُكَ اِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ

İż kâla(A)llâhu yâ ‘îsâ innî muteveffîke verâfi’uke ileyye vemutahhiruke mine-lleżîne keferû vecâ’ilu-lleżîne-ttebe’ûke fevka-lleżîne keferû ilâ yevmi-lkiyâme(ti)(s) śümme ileyye merci’ukum feahkumu beynekum fîmâ kuntum fîhi taḣtelifûn(e)

Hani Allah (o zaman şöyle) buyurmuştu: "Ey Îsâ! Muhakkak ki Ben, seni vefat ettireceğim, seni kendime yükselteceğim, seni kâfirlerden (kurtararak) temizleyeceğim ve sana tabi olanları kıyamet gününe kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz Bana olacak. (İşte o zaman) Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda (Ben) hüküm vereceğim."

56

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداً فِي وَالْاٰخِرَةِۘ وَمَا مِنْ

Feemmâ-lleżîne keferû feu’ażżibuhum ‘ażâben şedîden fî-ddunyâ vel-âḣirati vemâ lehum min nâsirîn(e)

"Kâfirlere gelince, onları dünyada da âhirette de şiddetli bir azapla cezalandıracağım ve onların yardımcıları da olmayacaktır."

57

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ وَاللّٰهُ لَا الظَّالِم۪ينَ

Veemmâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti feyuveffîhim ucûrahum(k) va(A)llâhu lâ yuhibbu-zzâlimîn(e)

"İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, Allah onların mükâfatlarını tastamam verecektir. Allah, (kâfir olup nefsine zulmeden) zalimleri asla sevmez."

58

ذٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ وَالذِّكْرِ الْحَك۪يمِ

Żâlike netlûhu ‘aleyke mine-l-âyâti ve-żżikri-lhakîm(i)

(Resulüm!) İşte bu (anlatıla)nları Biz sana âyetlerden ve hikmet dolu Zikir (olan bu Kur'ân)dan okuyoruz.

59

اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَۜ خَلَقَهُ مِنْ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

İnne meśele ‘îsâ ‘inda(A)llâhi kemeśeli âdem(e)(s) ḣalekahu min turâbin śümme kâle lehu kun feyekûn(u)

Şüphesiz ki Allah katında (babasız yaratılış bakımından) Îsâ'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. (Allah) Onu (da babası olmadan) bir topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi. O da hemen oluverdi.

60

اَلْحَقُّ مِنْ فَلَا مِنَ

Elhakku min rabbike felâ tekun mine-lmumterîn(e)

(Resulüm!) Hak, (sadece) Rabbindendir. O hâlde (sakın) şüphe edenlerden olma!

61

فَمَنْ حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ مَا جَٓاءَكَ مِنَ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ

Femen hâcceke fîhi min ba’di mâ câeke mine-l’ilmi fekul te’âlev ned’u ebnâenâ veebnâekum venisâenâ venisâekum veenfusenâ veenfusekum śümme nebtehil fenec’al la’neta(A)llâhi ‘alâ-lkâżibîn(e)

Artık sana (Îsâ hakkındaki bu) ilim geldikten sonra kim seninle onun hakkında tartışmaya girişirse (onlara) de ki: "(Eğer iddianızda sadık kimseler iseniz) Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım sonra da gönülden dua edelim de Allah'ın lanetinin yalan söyleyenler üzerine olmasını dileyelim."

62

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّۚ وَمَا مِنْ اِلَّا اللّٰهُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

İnne hâżâ lehuve-lkasasu-lhakk(u)(c) vemâ min ilâhin illa(A)llâh(u)(c) ve-inna(A)llâhe lehuve-l’azîzu-lhakîm(u)

Şüphesiz (Îsâ hakkında anlatılan) bu olaylar hakikatin ta kendisidir. Allah'tan başka hiçbir İlâh yoktur. Muhakkak ki Allah, elbette O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).

63

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِالْمُفْسِد۪ينَ۟

Fe-in tevellev fe-inna(A)llâhe ‘alîmun bilmufsidîn(e)

Eğer yine yüz çevirirlerse, şüphesiz ki Allah, fesad çıkaranları en iyi bilendir.

64

قُلْ يَٓا اَهْلَ تَعَالَوْا اِلٰى سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا اِلَّا اللّٰهَ وَلَا بِه۪ شَيْـٔاً وَلَا بَعْضُنَا بَعْضاً اَرْبَاباً مِنْ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ

Kul yâ ehle-lkitâbi te’âlev ilâ kelimetin sevâ-in beynenâ vebeynekum ellâ na’bude illa(A)llâhe velâ nuşrike bihi şey-en velâ yettaḣiże ba’dunâ ba’dan arbâben min dûni(A)llâh(i)(c) fe-in tevellev fekûlû-şhedû bi-ennâ muslimûn(e)

(Resulüm!) De ki: "Ey ehl-i kitap! Bizimle sizin aranızda ortak bir kelimeye gelin! Allah'tan başkasına âbd ol(up kulluk et)meyelim. O'na hiçbir şeyi şirk koşmayalım ve Allah'tan başka (âlimlerimizi ve) birbirimizi rabler edinmeyelim (onların sözünü Allah'ın âyetlerinin önüne koymayalım)." Buna rağmen (onlar yine de) yüz çevirirlerse, onlara deyin ki: "Şahid olun, biz (kendimizi Allah'a teslim etmiş) Müslümanlarız."

65

يَٓا اَهْلَ لِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪ٓي وَمَٓا التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ اِلَّا مِنْ اَفَلَا

Yâ ehle-lkitâbi lime tuhâccûne fî ibrâhîme vemâ unzileti-ttevrâtu vel-incîlu illâ min ba’dih(i)(c) efelâ ta’kilûn(e)

Ey ehl-i kitap! İbrâhîm hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa Tevrât da İncîl de ondan sonra indirilmiştir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

66

هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ حَاجَجْتُمْ ف۪يمَا لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ فَلِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪يمَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا

Hâ entum hâulâ-i hâcectum fîmâ lekum bihi ‘ilmun felime tuhâccûne fîmâ leyse lekum bihi ‘ilm(un)(c) va(A)llâhu ya’lemu veentum lâ ta’lemûn(e)

İşte siz böyle kimselersiniz! (Hadi, biraz) Bilgi sahibi olduğunuz şey (olan Mûsâ ve Îsâ) hakkında tartıştınız; fakat hiç bilgi sahibi olmadığınız (İbrâhîm) hakkında niçin tartışıyorsunuz! Allah (her şeyi) bilir, siz ise bilmezsiniz.

67

مَا اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِياًّ وَلَا وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفاً مُسْلِماًۜ وَمَا مِنَ

Mâ kâne ibrâhîmu yehûdiyyen velâ nasrâniyyen velâkin kâne hanîfen muslimen vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)

İbrâhîm, ne Yahudi ne de Hristiyandı; fakat (o, Allah'a teslim olmuş ve hakka yönelmiş) hanîf bir Müslümandı, müşriklerden de değildi.

68

اِنَّ اَوْلَى النَّاسِ بِاِبْرٰه۪يمَ لَلَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ وَهٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِن۪ينَ

İnne evlâ-nnâsi bi-ibrâhîme lelleżîne-ttebe’ûhu vehâżâ-nnebiyyu velleżîne âmenû(k) va(A)llâhu veliyyu-lmu/minîn(e)

Şüphesiz ki İbrâhîm'e en yakın olan insanlar, elbette ona tabi olanlar ile bu nebî (Muhammed) ve (ona) iman edenlerdir. Allah da mü'minlerin velisi (dostu ve yardımcısı)dır.

69

وَدَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ لَوْ يُضِلُّونَكُمْۜ وَمَا اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا

Veddet tâ-ifetun min ehli-lkitâbi lev yudillûnekum vemâ yudillûne illâ enfusehum vemâ yeş’urûn(e)

Ehl-i kitaptan bir grup sizi dalâlete düşürmeyi arzuladılar. Oysa onlar sadece kendilerini dalâlete düşürürler de (bunun) farkında değildirler.

70

يَٓا اَهْلَ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ

Yâ ehle-lkitâbi lime tekfurûne bi-âyâti(A)llâhi veentum teşhedûn(e)

Ey ehl-i kitap! (Hakikati görüp bildiğiniz ve buna) Şahid olduğunuz hâlde niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?

71

يَٓا اَهْلَ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟

Yâ ehle-lkitâbi lime telbisûne-lhakka bilbâtili vetektumûne-lhakka veentum ta’lemûn(e)

Ey ehl-i kitap! Niçin (hakkı) bildiğiniz hâlde hakkı bâtılla örtmeye çalışıyor ve hakkı gizliyorsunuz.

72

وَقَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اٰمِنُوا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ عَلَى اٰمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُٓوا اٰخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَۚ

Vekâlet tâ-ifetun min ehli-lkitâbi âminû billeżî unzile ‘alâ-lleżîne âmenû veche-nnehâri vekfurû âḣirahu le’allehum yerci’ûn(e)

Ehl-i kitaptan bir grup şöyle dedi: "(Muhammed'e) İman edenlere indirilmiş olan (Kur'ân')a, günün başlangıcında (sabahleyin görünüşte) iman edin, (günün) sonunda (akşamleyin) de (onu) inkâr edin. Belki onlar (size bakarak böylece dinlerinden) dönerler."

73

وَلَا اِلَّا لِمَنْ تَبِـعَ د۪ينَكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ

Velâ tu/minû illâ limen tebi’a dînekum kul inne-lhudâ huda(A)llâhi en yu/tâ ehadun miśle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum ‘inde rabbikum(k) kul inne-lfadle biyedi(A)llâhi yu/tîhi men yeşâ(u)(k) va(A)llâhu vâsi’un ‘alîm(un)

(Bir de onlar dediler ki) "Sizin dininize tabi olanlardan başkalarına inan(ıp güven)meyin." (Resulüm!) De ki: "Gerçek hidâyet Allah'ın hidâyetidir. Birine, size verilenin benzerinin verilmesinden veya Rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getireceklerinden ötürü mü (böyle söylüyorsunuz)?" De ki: "Lütuf (ve ihsan) Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah Vâsi''dir, Alîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi ve herkesi kuşatan ve bilendir).

74

يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ

Yaḣtassu birahmetihi men yeşâ(u)(k) va(A)llâhużû-lfadli-l’azîm(i)

(O) Rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir.

75

وَمِنْ مَنْ اِنْ تَاْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَاْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا اِلَيْكَ اِلَّا مَا عَلَيْهِ قَٓائِماًۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي سَب۪يلٌۚ وَيَقُولُونَ عَلَى الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Vemin ehli-lkitâbi men in te/menhu bikintârin yu-eddihi ileyke veminhum men in te/menhu bidînârin lâ yu-eddihi ileyke illâ mâ dumte ‘aleyhi kâ-imâ(en)(k) żâlike bi-ennehum kâlû leyse ‘aleynâ fî-l-ummiyyîne sebîlun veyekûlûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe vehum ya’lemûn(e)

Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki ona yığınla (mal) emanet etsen, onu sana (noksansız) iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, "ümmilere (ehl-i kitap olmayan insanlara) karşı (yaptıklarımızdan dolayı) bize vebal (ve günah) yoktur" demelerinden dolayıdır. Onlar Allah hakkında bile bile (yalan uydurup O'na iftira ederek) yalan söylüyorlar.

76

بَلٰى مَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ وَاتَّقٰى فَاِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ

Belâ men evfâ bi’ahdihi vettekâ fe-inna(A)llâhe yuhibbu-lmuttekîn(e)

Hayır (hakikat onların dediği gibi değil)! Her kim (Allah'a verdiği âbd olma) sözünü yerine getirir ve takvâ sahibi olursa bilsin ki Allah da muttakileri (O'na karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) sever.

77

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَاَيْمَانِهِمْ ثَمَناً قَل۪يلاً اُو۬لٰٓئِكَ لَا لَهُمْ فِي وَلَا اللّٰهُ وَلَا اِلَيْهِمْ يَوْمَ وَلَا وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

İnne-lleżîne yeşterûne bi’ahdi(A)llâhi veeymânihim śemenen kalîlen ulâ-ike lâ ḣalâka lehum fî-l-âḣirati velâ yukellimuhumu(A)llâhu velâ yenzuru ileyhim yevme-lkiyâmeti velâ yuzekkîhim velehum ‘ażâbun elîm(un)

Şüphesiz ki Allah'a verdikleri (O'na âbd olacaklarına dair) sözü ve yeminlerini (dünya malı gibi) az bir pahaya satanlar var ya, işte onlar için âhirette bir nasip yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak, ne onlara bakacak ve ne de onları(n günahlarını mağfiret edip onları) temize çıkaracaktır. (Orada) Onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

78

وَاِنَّ مِنْهُمْ لَفَر۪يقاً يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ وَمَا هُوَ مِنَ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ اللّٰهِ وَمَا هُوَ مِنْ اللّٰهِۚ وَيَقُولُونَ عَلَى الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Ve-inne minhum leferîkan yelvûne elsinetehum bilkitâbi litahsebûhu mine-lkitâbi vemâ huve mine-lkitâbi veyekûlûne huve min ‘indi(A)llâhi vemâ huve min ‘indi(A)llâhi veyekûlûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe vehum ya’lemûn(e)

Yine (ehl-i kitap) o(la)nlardan öyle bir grup vardır ki kitaptan olmadığı hâlde (söylediklerini) kitaptan sanasınız diye dillerini kitapla eğip büker (sözlerini, Allah'ın vahyiymiş gibi göstermek için dillerini eğip bükerek onları, kitabın sözlerine benzetmeye çalışır)lar. Ve o (söyledikleri), Allah katından olmadığı hâlde, "bu, Allah katındandır" derler. Onlar Allah hakkında bile bile (yalan uydurup O'na iftira ederek) yalan söylüyorlar.

79

مَا لِبَشَرٍ اَنْ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَاداً ل۪ي مِنْ اللّٰهِ وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ

Mâ kâne libeşerin en yu/tiyehu(A)llâhu-lkitâbe velhukme ve-nnubuvvete śümme yekûle linnâsi kûnû ‘ibâden lî min dûni(A)llâhi velâkin kûnû rabbâniyyîne bimâ kuntum tu’allimûne-lkitâbe vebimâ kuntum tedrusûn(e)

Allah'ın kendisine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiği kimsenin, sonra(dan kalkıp) insanlara, "Allah'tan başka (bir de) bana âbd olun" demesi olacak şey değildir. Aksine (o ancak şöyle der), "(öğrenip) öğretmekte ve oku(yup okut)makta olduğunuz kitap uyarınca rabbaniler (yalnız Allah'a ihlâsla âbd olan kullar) olun!"

80

وَلَا اَنْ الْمَلٰٓئِكَةَ وَالنَّبِيّ۪نَ اَرْبَاباًۜ اَيَاْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ۟

Velâ ye/murakum en tetteḣiżû-lmelâ-ikete ve-nnebiyyîne erbâbâ(en)(k) eye/murukum bilkufri ba’de iż entum muslimûn(e)

Ve size, "melekleri ve nebîleri rabler edinin!" diye de emretmez. Siz (Allah'a teslim olmuş) Müslümanlar olduktan sonra (o) size hiç kâfirliği emreder mi?

81

وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَـمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى اِصْر۪يۜ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ

Ve-iż eḣaża(A)llâhu mîśâka-nnebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin vehikmetin śümme câekum rasûlun musaddikun limâ me’akum letu/minunne bihi veletensurunneh(u)(c) kâle eakrartum veaḣażtum ‘alâ żâlikum isrî(s) kâlû akrarnâ(c) kâle feşhedû veenâ me’akum mine-şşâhidîn(e)

Hani Allah nebîlerden, "Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra yanınızdakini tasdik edici bir resul geldiğinde ona mutlaka iman edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz" diye sağlam bir söz almış, "(bunu) ikrar (edip kabul) ettiniz ve bu ağır ahdimi yüklendiniz mi?" buyurmuştu. (Onlar da) "İkrar (edip kabul) ettik" demişlerdi. (Bunun üzerine Allah da) "O hâlde şahid olun, Ben de sizinle beraber şahid olanlardanım" buyurmuştu. [Allah bu âyetle her nebîden ayrıca onlara iman edip tabi olan herkesten bir söz aldığını buyuruyor. Bu yüzden kendi nebîsine iman edip tabi olan herkes daha sonra gelen, kitap ve hikmeti tasdik eden resule iman etmeli ve ona yardım etmelidir. Yoksa kendi nebîsine iman edip ona tabi olmuş olmaz ve fâsık olmuş olur. Sonraki âyet bunun kanıtıdır.]

82

فَمَنْ تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

Femen tevellâ ba’de żâlike feulâ-ike humu-lfâsikûn(e)

Artık bundan sonra her kim (hidâyetten) dönerse işte onlar fâsıkların ta kendileridir.

83

اَفَغَيْرَ د۪ينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِي وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

Efeġayra dîni(A)llâhi yebġûne velehu esleme men fî-ssemâvâti vel-ardi tav’en vekerhen ve-ileyhi yurce’ûn(e)

Göklerde ve yerde olanlar(ın hepsi) ister istemez O'na teslim olduğu ve (her şey hesap vermek için) O'n(un huzurun)a döndürüleceği hâlde onlar, Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?

84

قُلْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ عَلٰٓى وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ لَا بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

Kul âmennâ bi(A)llâhi vemâ unzile ‘aleynâ vemâ unzile ‘alâ ibrâhîme ve-ismâ’île ve-ishâka veya’kûbe vel-esbâti vemâ ûtiye mûsâ ve’îsâ ve-nnebiyyûne min rabbihim lâ nuferriku beyne ehadin minhum venahnu lehu muslimûn(e)

(Resulüm!) De ki: "Biz Allah'a ve bize indirilene, İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Yakûb ve (onun) torunlar(ın)a indirilenlere, Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve Rabbleri tarafından (diğer) nebîlere verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayız (hepsini Allah'ın gönderdiği resuller olarak kabul ederiz) ve biz (sadece) O'na teslim olanlarız."

85

وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪يناً فَلَنْ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي مِنَ

Vemen yebteġi ġayra-l-islâmi dînen felen yukbele minhu vehuve fî-l-âḣirati mine-lḣâsirîn(e)

Kim, İslâm'dan başka bir din (hayat tarzı yaşayıp) ararsa (bilsin ki o din) ondan asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.

86

كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاللّٰهُ لَا الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

Keyfe yehdi(A)llâhu kavmen keferû ba’de îmânihim veşehidû enne-rrasûle hakkun vecâehumu-lbeyyinât(u)(c) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)

İman ettikten, (kendilerine gelen) resulün hak olduğuna şahidlik ettikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra (bunları) inkâr eden bir kavme Allah nasıl hidâyet nasip eder? Allah (kendi nefislerine ve başkalarına zulmeden) zalim kavmi hidâyete erdirmez.

87

اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ

Ulâ-ike cezâuhum enne ‘aleyhim la’neta(A)llâhi velmelâ-iketi ve-nnâsi ecme’în(e)

İşte onların (kıyamet günü) cezası; Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasıdır.

88

خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا يُنْظَرُونَۙ

Ḣâlidîne fîhâ lâ yuḣaffefu ‘anhumu-l’ażâbu velâ hum yunzarûn(e)

Onlar bu (lanet)in içinde ebedi olarak kalırlar. Artık (o) azap onlardan ne hafifletilir ne de onlara göz açtırılır.

89

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

İllâ-lleżîne tâbû min ba’di żâlike veaslehû fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

Ancak bundan sonra tövbe edip (nefsini) ıslah edenler müstesnadır; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

90

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَنْ تَوْبَتُهُمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الضَّٓالُّونَ

İnne-lleżîne keferû ba’de îmânihim śümme-zdâdû kufran len tukbele tevbetuhum veulâ-ike humu-ddâllûn(e)

Şüphesiz iman ettikten sonra inkâr eden, sonra da inkârda ileri gidenlerin tövbeleri (onlardan) asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar asıl dalâlette olanlardır.

91

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ مِنْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ وَمَا مِنْ

İnne-lleżîne keferû vemâtû vehum kuffârun felen yukbele min ehadihim mil-u-l-ardi żeheben velevi-ftedâ bih(i)(k) ulâ-ike lehum ‘ażâbun elîmun vemâ lehum min nâsirîn(e)

Şüphesiz ki (Allah'ı ve resulünü) inkâr edip kâfir olarak ölenler, dünya dolusu altın(ı dünyadayken infak ederek) fidye vermiş olsalar dahi hiçbirinden (bu fidyeleri) kabul edilmeyecektir. Onlar için (kıyamet günü) elem verici (iç yakan) bir azap vardır ve onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.

92

لَنْ الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ

Len tenâlû-lbirra hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn(e)(c) vemâ tunfikû min şey-in fe-inna(A)llâhe bihi ‘alîm(un)

Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infak etmedikçe iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz de muhakkak ki Allah, onu hakkıyla bilir.

93

كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلاًّ لِبَن۪ٓي اِلَّا مَا حَرَّمَ ٔ عَلٰى مِنْ اَنْ التَّوْرٰيةُۜ قُلْ فَاْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Kullu-tta’âmi kâne hillen libenî isrâ-île illâ mâharrame isrâ-îlu ‘alâ nefsihi min kabli en tunezzele-ttevrâ(tu)(k) kul fe/tû bi-ttevrâti fetlûhâ in kuntum sâdikîn(e)

Tevrât indirilmeden önce (diğer adı) İsrâîl (olan Yakûb)'un kendisine haram kıldığı şeyler dışında bütün yiyecekler İsrâîloğulları'na helâl idi. De ki: "Eğer (deve eti ve sütünün haram olduğu hususunda) doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrât'ı getirip onu okuyun!"

94

فَمَنِ افْتَرٰى عَلَى الْكَذِبَ مِنْ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

Femeni-fterâ ‘ala(A)llâhi-lkeżibe min ba’di żâlike feulâ-ike humu-zzâlimûn(e)

Artık bundan sonra her kim Allah hakkında yalan uydurup iftira ederse işte onlar (kendi nefislerine zulmeden) zalimlerdir.

95

قُلْ صَدَقَ اللّٰهُ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا مِنَ

Kul sadeka(A)llâh(u)(k) fettebi’û millete ibrâhîme hanîfen vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)

(Resulüm!) De ki: "Allah doğruyu söylemiştir. Öyleyse (hakka yönelmiş) hanîf olan İbrâhîm'in dinine tabi olun. O, müşriklerden değildi."

96

اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِلْعَالَم۪ينَۚ

İnne evvele beytin vudi’a linnâsi lelleżî bibekkete mubâraken vehuden lil’âlemîn(e)

Şüphesiz insanlar için (mâbed olarak) kurulan ilk ev, Mekke'deki mübarek ve bütün âlemlere hidâyet kaynağı olan (Kâbe)dir.

97

ف۪يهِ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ اِبْرٰه۪يمَۚ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِناًۜ وَلِلّٰهِ عَلَى حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَب۪يلاًۜ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ

Fîhi âyâtun beyyinâtun makâmu ibrâhîm(e)(s) vemen deḣalehu kâne âminâ(en)(k) veli(A)llâhi ‘alâ-nnâsi hiccu-lbeyti meni-stetâ’a ileyhi sebîlâ(en)(c) vemen kefera fe-inna(A)llâhe ġaniyyun ‘ani-l’âlemîn(e)

Orada apaçık nişaneler, (ayrıca) İbrâhîm'in makamı vardır. Oraya kim girerse emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim (bu hakkı) inkâr ederse bilmelidir ki Allah bütün âlemlerden müstağnidir (O'nun hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur).

98

قُلْ يَٓا اَهْلَ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗ وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى تَعْمَلُونَ

Kul yâ ehle-lkitâbi lime tekfurûne bi-âyâti(A)llâhi va(A)llâhu şehîdun ‘alâ mâ ta’melûn(e)

De ki: "Ey ehl-i kitap! Allah, yaptıklarınıza Şehîd (ismiyle şahid) olduğu hâlde niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?"

99

قُلْ يَٓا اَهْلَ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجاً وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Kul yâ ehle-lkitâbi lime tesuddûne ‘an sebîli(A)llâhi men âmene tebġûnehâ ‘ivecen veentum şuhedâ(u)(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ta’melûn(e)

De ki: "Ey ehl-i kitap! Siz (Kur'ân'daki âyetlerin ve size gelen resulün hak olduğuna) şahid olduğunuz hâlde niçin iman edenleri Allah'ın yolundan alıkoyarak onu eğri göstermek istiyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan (asla) gâfil değildir."

100

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقاً مِنَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ كَافِر۪ينَ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû in tutî’û ferîkan mine-lleżîne ûtû-lkitâbe yeruddûkum ba’de îmânikum kâfirîn(e)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Eğer kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)lardan bir gruba tabi olursanız, (onlar) imanınızdan sonra sizi küfre (geri) döndürürler.

101

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى

Vekeyfe tekfurûne veentum tutlâ ‘aleykum âyâtu(A)llâhi vefîkum rasûluh(u)(k) vemen ya’tesim bi(A)llâhi fekad hudiye ilâ sirâtin mustekîm(in)

Size Allah'ın âyetleri okunurken, üstelik O'nun resulü de aranızda iken (hakikati) nasıl inkâr ed(ip küfre dön)ersiniz? Kim Allah'a (O'nun resulüne ve âyetlerine) sımsıkı sarılırsa andolsun ki o, sırât-ı mustakîme (dosdoğru olan yola) hidâyet edilmiştir.

102

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ttekû(A)llâhe hakka tukâtihi velâ temûtunne illâ veentum muslimûn(e)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a karşı nasıl takvâ sahibi olmak gerekiyorsa öyle takvâ sahibi olun (O'na karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve ancak (Allah'a tüm varlığıyla teslim olan) Müslümanlar olarak can verin.

103

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعاً وَلَا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى حُفْرَةٍ مِنَ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

Va’tesimû bihabli(A)llâhi cemî’an velâ teferrakû(c) veżkurû ni’meta(A)llâhi ‘aleykum iż kuntum a’dâen feellefe beyne kulûbikum feasbahtum bini’metihi iḣvânen vekuntum ‘alâ şefâhufratin mine-nnâri feenkażekum minhâ(c) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekum âyâtihi le’allekum tehtedûn(e)

Ve hep birlikte Allah'ın ipi (olan Kur'ân'a ve onun resulü)ne sımsıkı sarılın, sakın parçalanıp bölünmeyin. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini (size verdiği hidâyeti) hatırlayın; hani siz (birbirinize) düşman (kimse)ler idiniz de (O), kalplerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş (kimse)ler olmuştunuz. Yine siz (gönlünüzde var olan küfürle dolu) ateşten bir çukurun kenarında idiniz de (O) sizi oradan kurtarmıştı. İşte, Allah âyetlerini size umulur ki hidâyeti bulursunuz diye böyle açıklar.

104

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilâ-lḣayri veye/murûne bilma’rûfi veyenhevne ‘ani-lmunkeri veulâ-ike humu-lmuflihûn(e)

Siz(in içiniz)den (her zaman) hayra davet eden, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar felaha (kurtuluş ve saadete) erenlerdir.

105

وَلَا كَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ مَا جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ

Velâ tekûnû kelleżîne teferrakû vaḣtelefû min ba’di mâ câehumu-lbeyyinât(u)(c) veulâ-ike lehum ‘ażâbun ‘azîm(un)

Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilafa düşen (Yahudi ve Hristiyan)lar gibi olmayın. İşte onlar için (âhirette) büyük bir azap vardır.

106

يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌۚ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ۠ اَكَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ

Yevme tebyaddu vucûhun vetesveddu vucûh(un)(c) feemmâ-lleżîne-sveddet vucûhuhum ekefertum ba’de îmânikum feżûkû-l’ażâbe bimâ kuntum tekfurûn(e)

Bazı yüzlerin ağardığı, bazı yüzlerin de karardığı o (hesap) gün(ü), yüzleri kararanlara, "iman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise küfrünüzden dolayı tadın azabı!" (denilir)

107

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِۜ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Veemmâ-lleżîne-byeddat vucûhuhum fefî rahmeti(A)llâhi hum fîhâ ḣâlidûn(e)

(O gün) Yüzleri ağaranlar ise Allah'ın rahmeti(nin tecelli ettiği cennetler) içindedirler. (Ve) Onlar orada ebedi olarak kalırlar.

108

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَمَا يُر۪يدُ ظُلْماً لِلْعَالَم۪ينَ

Tilke âyâtu(A)llâhi netlûhâ ‘aleyke bilhakk(i)(k) vema(A)llâhu yurîdu zulmen lil’âlemîn(e)

(Resulüm!) İşte bunlar, Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana hak ile okuyoruz. Allah, âlemlere (her biri bir âlem olan insana asla) zulmetmeyi murad etmez.

109

وَلِلّٰهِ مَا فِي وَمَا فِي وَاِلَى تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟

Veli(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(c) ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr(u)

Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. Bütün işler ancak Allah'a döndürülür (her konuda en son hükmü verecek olan sadece Allah'tır).

110

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۜ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ

Kuntum ḣayra ummetin uḣricet linnâsi te/murûne bilma’rûfi vetenhevne ‘ani-lmunkeri vetu/minûne bi(A)llâh(i)(k) velev âmene ehlu-lkitâbi lekâne ḣayran lehum(c) minhumu-lmu/minûne veekśeruhumu-lfâsikûn(e)

(Ey ümmet-i Muhammed!) Siz, insanlar(ın hidâyeti) için (ortaya) çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a iman edersiniz. Eğer ehl-i kitap da iman etseydi, elbet (bu) kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler varsa da onların çoğu (yoldan çıkmış) fâsıklardır.

111

لَنْ اِلَّٓا اَذًىۜ وَاِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْاَدْبَارَ۠ ثُمَّ لَا

Len yadurrûkum illâ eżâ(en)(c) ve-in yukâtilûkum yuvellûkumu-l-edbâra śümme lâ yunsarûn(e)

Onlar size, (geçici) eziyetten başka (herhangi) bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa size arkalarını dönüp (sizden) kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.

112

ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ اَيْنَ ثُقِفُٓوا اِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ وَحَبْلٍ مِنَ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠

Duribet ‘aleyhimu-żżilletu eyne mâ śukifû illâ bihablin mina(A)llâhi vehablin mine-nnâsi vebâû biġadabin mina(A)llâhi veduribet ‘aleyhimu-lmeskene(tu)(c) żâlike bi-ennehum kânû yekfurûne bi-âyâti(A)llâhi veyaktulûne-l-enbiyâe biġayri hakk(in)(c) żâlike bimâ ‘asav vekânû ya’tedûn(e)

Onlar, Allah'ın ipi (olan Kur'ân)a ve insanlardan bir ip (olan Allah'ın resulün)e sımsıkı sarılmadıkça nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onların üzerlerine aşağılık (damgası) vurulmuş, Allah'tan (gelen) bir gazaba uğramış ve (manen) yoksulluğa mahkûm edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyor ve haksız yere nebîleri öldürüyorlardı. Bu(nun sebebi ise âyetlerimize) isyan etmeleri ve haddi aşmalarıydı.

113

لَيْسُوا سَوَٓاءًۜ مِنْ اُمَّةٌ قَٓائِمَةٌ يَتْلُونَ اٰيَاتِ اللّٰهِ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ۠

Leysû sevâ/(en)(k) min ehli-lkitâbi ummetun kâ-imetun yetlûne âyâti(A)llâhi ânâe-lleyli vehum yescudûn(e)

(Ancak onların) Hepsi bir değildir. Ehl-i kitap içinde gece saatlerinde Allah'ın âyetlerini okuyarak kıyamda duran ve secdeye kapanan bir topluluk da vardır.

114

يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ وَيُسَارِعُونَ فِي وَاُو۬لٰٓئِكَ مِنَ

Yu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri veye/murûne bilma’rûfi veyenhevne ‘ani-lmunkeri veyusâri’ûne fî-lḣayrâti veulâ-ike mine-ssâlihîn(e)

Onlar, Allah'a ve âhiret gününe iman ederler; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve hayır işlerinde yarışırlar. İşte onlar sâlihlerdendir.

115

وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ فَلَنْ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ

Vemâ yef’alû min ḣayrin felen yukferûh(u)(k) va(A)llâhu ‘alîmun bilmuttekîn(e)

Onların yaptıkları hiçbir hayır karşılıksız bırakılmayacaktır; çünkü Allah, muttakileri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) çok iyi bilir.

116

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا مِنَ شَيْـٔاًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

İnne-lleżîne keferû len tuġniye ‘anhum emvâluhum velâ evlâduhum mina(A)llâhi şey-â(en)(s) veulâ-ike ashâbu-nnâr(i)(c) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

İnkâr edenlere gelince, (hesap günü) onların ne malları ne de evlatları Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar, ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalırlar.

117

مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ وَمَا اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Meśelu mâ yunfikûne fî hâżihi-lhayâti-ddunyâ kemeśeli rîhin fîhâ sirrun asâbet harśe kavmin zalemû enfusehum feehleket(hu)(c) vemâ zalemehumu(A)llâhu velâkin enfusehum yazlimûn(e)

Onların bu dünya hayatında (gösteriş yapmak için) infak ettikleri şeylerin durumu, nefislerine zulmeden bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar (kendilerine gelen resulleri ve Allah'ın âyetlerini inkâr ederek) kendi nefislerine zulmettiler.

118

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا بِطَانَةً مِنْ لَا خَبَالاًۜ وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ وَمَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ اَكْـبَرُۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tetteḣiżû bitâneten min dûnikum lâ ye/lûnekum ḣabâlen veddû mâ ‘anittum kad bedeti-lbaġdâu min efvâhihim vemâ tuḣfî sudûruhum ekber(u)(c) kad beyyennâ lekumu al-âyât(i)(s) in kuntum ta’kilûn(e)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kendinizden başkalarını sırdaş edinmeyin! Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep zahmet ve meşakkat çekmenizi isterler. Doğrusu onların (size olan) kin (ve düşmanlık)ları (sizin aleyhinize söyledikleri sözlerle) ağızlarından taşmaktadır. Göğüslerinde sakladıkları (kin ve düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer aklınızı kullanan kimseler iseniz, doğrusu Biz size âyetlerimizi iyice açıkladık.

119

هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Hâ entum ulâ-i tuhibbûnehum velâ yuhibbûnekum vetu/minûne bilkitâbi kullihi ve-iżâ lekûkum kâlû âmennâ ve-iżâ ḣalev ‘addû ‘aleykumu-l-enâmile mine-lġayz(i)(c) kul mûtû biġayzikum(k) inna(A)llâhe ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)

İşte siz öyle kimselersiniz ki onları seversiniz; çünkü siz bütün kitaplara (ve Kur'ân'ın bütününe) iman edersiniz; fakat (onlar kendi kitaplarına dahi iman etmedikleri için) sizi sevmezler. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman, "biz de (sizin gibi Allah'a) iman ettik" derler; ama kendi başlarına kaldıklarında, siz(e olan kinlerin)den dolayı öfkeyle parmaklarını ısırırlar. De ki: "Öfkenizden (kahrolup) ölün!" Muhakkak ki Allah, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

120

اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۘ وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَاۜ وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا كَيْدُهُمْ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ۟

İn temseskum hasenetun tesu/hum ve-in tusibkum seyyi-etun yefrahû bihâ(s) ve-in tasbirû vetettekû lâ yadurrukum keyduhum şey-â(en)(c) inna(A)llâhe bimâ ya’melûne muhît(un)

Eğer size bir iyilik dokunsa (bu) onları tasalandırır, başınıza bir kötülük gelse buna da sevinirler. Buna rağmen eğer (siz) sabreder ve takvâ sahibi olursanız (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız), onların hileleri size hiçbir zarar veremez; çünkü Allah onların yaptıklarını (ilim ve kudretiyle tamamen) kuşatmıştır.

121

وَاِذْ غَدَوْتَ مِنْ تُبَوِّئُ الْمُؤْمِن۪ينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ

Ve-iż ġadevte min ehlike tubevvi-u-lmu/minîne mekâ’ide lilkitâl(i)(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)

(Resulüm!) Hani sen, mü'minleri (Uhud'da) savaş için (uygun) mevzilere yerleştirmek üzere sabah erken, ailenden (ve evinden) ayrılmıştın. Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).

122

اِذْ هَمَّتْ طَٓائِفَتَانِ مِنْكُمْ اَنْ وَاللّٰهُ وَلِيُّهُمَاۜ وَعَلَى فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

İż hemmet tâ-ifetâni minkum en tefşelâ va(A)llâhu veliyyuhumâ(k) ve’ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmu/minûn(e)

O zaman içinizden iki bölük (korkuya kapılarak) bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların velisi (dostu ve yardımcısı) idi. O hâlde mü'minler, ancak Allah'a (güvenip) tevekkül etsinler.

123

وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ بِبَدْرٍ وَاَنْتُمْ اَذِلَّةٌۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Velekad nasarakumu(A)llâhu bibedrin veentum eżille(tun)(s) fettekû(A)llâhe le’allekum teşkurûn(e)

Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz hâlde Allah, Bedir'de de size yardım etmişti. Öyle ise Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ki O'na şükretmiş olasınız.

124

اِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ اَلَنْ اَنْ رَبُّكُمْ بِثَلٰثَةِ مِنَ مُنْزَل۪ينَۜ

İż tekûlu lilmu/minîne elen yekfiyekum en yumiddekum rabbukum biśelâśeti âlâfin mine-lmelâ-iketi munzelîn(e)

Hani (Bedir'de) sen, mü'minlere şöyle diyordun: "Rabbinizin size (gökten) indirilen üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi?"

125

بَلٰٓىۙ اِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا وَيَاْتُوكُمْ مِنْ هٰذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ مِنَ مُسَوِّم۪ينَ

Belâ(c) in tasbirû vetettekû veye/tûkum min fevrihim hâżâ yumdidkum rabbukum biḣamseti âlâfin mine-lmelâ-iketi musevvimîn(e)

Evet, eğer (siz) sabreder ve takvâ sahibi olursanız (O'na karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız), onlar hemen şu anda üzerinize gelseler, dahi Rabbiniz (öncekinden daha fazla olarak) nişanlı beş bin melekle size yardım eder.

126

وَمَا اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِه۪ۜ وَمَا اِلَّا مِنْ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِۙ

Vemâ ce’alehu(A)llâhu illâ buşrâ lekum velitatme-inne kulûbukum bih(i)(k) vemâ-nnasru illâ min ‘indi(A)llâhi-l’azîzi-lhakîm(i)

Allah size (meleklerini göndererek yaptığı) bu (yardı)mı sadece müjde olsun ve onunla kalbiniz mutmain olsun diye yaptı. Yoksa yardım ancak Azîz, Hakîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olan) Allah tarafındandır.

127

لِيَقْطَعَ طَرَفاً مِنَ كَفَرُٓوا اَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَٓائِب۪ينَ

Liyakta’a tarafen mine-lleżîne keferû ev yekbitehum feyenkalibû ḣâ-ibîn(e)

(Allah bunu) Kâfirlerden bir kısmının ardını kesmek (kökünü kurutmak) veya perişan ederek harab olmuş bir hâlde dönüp gitsinler diye (böyle) yaptı.

128

لَيْسَ لَكَ مِنَ شَيْءٌ اَوْ يَتُوبَ اَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَاِنَّهُمْ ظَالِمُونَ

Leyse leke mine-l-emri şey-un ev yetûbe ‘aleyhim ev yu’ażżibehum fe-innehum zâlimûn(e)

(Resulüm!) Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. (Onlar tövbe ederlerse Allah) Ya onların tövbelerini kabul eder veya (küfürlerinde ısrar ederlerse) onlara azap eder; çünkü onlar (kendi nefsine zulmeden) zalimlerdir.

129

وَلِلّٰهِ مَا فِي وَمَا فِي يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

Veli(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(c) yaġfiru limen yeşâu veyu’ażżibu men yeşâ(u)(c) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)

Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. (O) Dilediği kimseyi (rahmetinden dolayı) mağfiret eder, dilediği kimseye de (hak ettiği için) azap eder. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

130

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا الرِّبٰٓوا اَضْعَافاً مُضَاعَفَةًۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ te/kulû-rribâ ad’âfen mudâ’afe(ten)(s) vettekû(A)llâhe le’allekum tuflihûn(e)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ki felaha (kurtuluş ve saadete) eresiniz.

131

وَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ٓي اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَۚ

Vettekû-nnâra-lletî u’iddet lilkâfirîn(e)

Ve kâfirler için hazırlanmış olan (cehennem) ateş(in)den sakının!

132

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَۚ

Veatî’û(A)llâhe ve-rrasûle le’allekum turhamûn(e)

Allah'a ve resulüne de itaat edin ki rahmete eresiniz.

133

وَسَارِعُٓوا اِلٰى مِنْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُۙ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّق۪ينَۙ

Vesâri’û ilâ maġfiratin min rabbikum vecennetin ‘arduhâ-ssemâvâtu vel-ardu u’iddet lilmuttekîn(e)

Rabbinizden bir mağfiret olarak, genişliği gökler ve yer (kadar) olan muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için hazırlanmış cennete koşun!

134

اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ فِي وَالضَّرَّٓاءِ وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَۚ

Elleżîne yunfikûne fî-sserrâ-i ve-ddarrâ-i velkâzimîne-lġayza vel’âfîne ‘ani-nnâs(i)(k) va(A)llâhu yuhibbu-lmuhsinîn(e)

Onlar ki bollukta da darlıkta da (mallarını Allah yolunda) infak ederler, (kızdıkları zaman) öfkelerini yutarlar ve (kendilerine kötülük yapan) insanları affederler. Allah muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) sever.

135

وَالَّذ۪ينَ اِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً اَوْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللّٰهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْۖ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ اِلَّا اللّٰهُۖ وَلَمْ عَلٰى فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Velleżîne iżâ fe’alû fâhişeten ev zalemû enfusehum żekerû(A)llâhe festaġferû liżunûbihim vemen yaġfiru-żżunûbe illa(A)llâhu velem yusirrû ‘alâ mâ fe’alû vehum ya’lemûn(e)

Yine onlar ki bir aşırılık (kötülük) yaptıklarında ya da nefislerine zulmettiklerinde Allah'ı zikredip (hatırlayarak) günahlarından dolayı hemen (Rabblerinden) mağfiret dilerler. Zaten Allah'tan başka günahları kim mağfiret edebilir! Bir de onlar, yaptıkları (yanlışlar) üzerinde bile bile ısrar etmezler.

136

اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ مَغْفِرَةٌ مِنْ وَجَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَنِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَۜ

Ulâ-ike cezâuhum maġfiratun min rabbihim vecennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ(c) veni’me ecru-l’âmilîn(e)

İşte onların mükâfatı, Rabblerinden bir mağfiret ve içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. (Allah yolunda) Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!

137

قَدْ خَلَتْ مِنْ سُنَنٌۙ فَس۪يرُوا فِي فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ

Kad ḣalet min kablikum sunenun fesîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lmukeżżibîn(e)

Gerçek şu ki sizden önce (helâk olan nice kavimler için ilâhi) sünnetler gelip geçmiştir. Öyleyse yeryüzünde dolaşın da (âyetlerimizi ve resullerimizi) yalanlayanların âkıbetinin nasıl olduğuna bir bakın!

138

هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ

Hâżâ beyânun linnâsi vehuden vemev’izatun lilmuttekîn(e)

Bu (Kur'ân), insanlar için bir açıklamadır, takvâ sahipleri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için ise bir hidâyet ve bir nasihattir.

139

وَلَا وَلَا وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Velâ tehinû velâ tahzenû veentumu-l-a’levne in kuntum mu/minîn(e)

Öyleyse (ey iman ettiğini iddia edenler!) gevşeklik göstermeyin ve üzüntüye kapılmayın! Eğer (Allah'a ve O'nun resulüne gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün gelecek olan (mutlaka) sizlersiniz.

140

اِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُۜ وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِۚ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَٓاءَۜ وَاللّٰهُ لَا الظَّالِم۪ينَۙ

İn yemseskum karhun fekad messe-lkavme karhun miśluh(u)(c) vetilke-l-eyyâmu nudâviluhâ beyne-nnâsi veliya’lema(A)llâhu-lleżîne âmenû veyetteḣiże minkum şuhedâ(e)(k) va(A)llâhu lâ yuhibbu-zzâlimîn(e)

Eğer (savaşı kaybettiğiniz için Uhud'da) size bir yara dokunduysa, şüphesiz (Bedir'de yenilen ve müşrik olan) o kavme de benzer bir yara dokunmuştu. İşte, o günleri Biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma veririz). Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek ve sizden şahidler edinmek için böyle yapar. Allah, (kâfir olup nefsine zulmeden) zalimleri asla sevmez.

141

وَلِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِر۪ينَ

Veliyumehhisa(A)llâhu-lleżîne âmenû veyemhaka-lkâfirîn(e)

Bir de Allah, iman edenleri (nefsani tüm arzularından) arındırmak, kâfirleri de mahvetmek için (böyle yapar).

142

اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِر۪ينَ

Em hasibtum en tedḣulû-lcennete velemmâ ya’lemi(A)llâhu-lleżîne câhedû minkum veya’leme-ssâbirîn(e)

(Ey iman ettiğini iddia edenler!) Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan, sabredenleri (imtihan edip) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?

143

وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ اَنْ فَقَدْ رَاَيْتُمُوهُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ۟

Velekad kuntum temennevne-lmevte min kabli en telkavhu fekad raeytumûhu veentum tenzurûn(e)

Andolsun ki siz, ölümle yüz yüze gelmeden önce onu temenni ediyordunuz. İşte (şimdi) onu gördünüz; ama bakıp duruyorsunuz.

144

وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ مِنْ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ

Vemâ muhammedun illâ rasûlun kad ḣalet min kablihi-rrusul(u)(c) efe-in mâte ev kutile-nkalebtum ‘alâ a’kâbikum(c) vemen yenkalib ‘alâ ‘akibeyhi felen yedurra(A)llâhe şey-â(en)(k) veseyeczi(A)llâhu-şşâkirîn(e)

Muhammed, ancak bir resuldür. Ondan önce de şüphesiz resuller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, topuklarınız üzerinde (gerisin) geriye (eski hâlinize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) topukları üzerinde geriye dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah, şükredenleri (ise kıyamet günü muhakkak) mükâfatlandıracaktır.

145

وَمَا لِنَفْسٍ اَنْ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَاباً مُؤَجَّلاًۜ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ

Vemâ kâne linefsin en temûte illâ bi-iżni(A)llâhi kitâben mu-eccelâ(en)(k) vemen yurid śevâbe-ddunyâ nu/tihi minhâ vemen yurid śevâbe-l-âḣirati nu/tihi minhâ(c) veseneczî-şşâkirîn(e)

Hiç kimse Allah'ın izni olmadan ölemez. (Ölüm) Belirli bir ecele göre yazılmıştır. Her kim dünya sevabını (ve kazancını) isterse, kendisine ondan veririz, kim de âhiret sevabını (ve kazancını) isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri (kıyamet günü muhakkak) mükâfatlandıracağız.

146

وَكَاَيِّنْ مِنْ قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَث۪يرٌۚ فَمَا لِمَٓا اَصَابَهُمْ ف۪ي اللّٰهِ وَمَا وَمَا وَاللّٰهُ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ

Vekeeyyin min nebiyyin kâtele me’ahu ribbiyyûne keśîrun femâ vehenû limâ esâbehum fî sebîli(A)llâhi vemâ da’ufû vemâ-stekânû(k) va(A)llâhu yuhibbu-ssâbirîn(e)

Nice nebîler vardı ki beraberinde birçok rabbaniler (yalnız Allah'a ihlâsla âbd olan kimseler) bulunduğu hâlde savaştılar da onlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik göstermediler, zaafa düşmediler ve (düşmanlarına da) boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.

147

وَمَا قَوْلَهُمْ اِلَّٓا اَنْ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَاِسْرَافَنَا ف۪ٓي وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْكَافِر۪ينَ

Vemâ kâne kavlehum illâ en kâlû rabbenâ-ġfir lenâ żunûbenâ ve-isrâfenâ fî emrinâ veśebbit akdâmenâ vensurnâ ‘alâ-lkavmi-lkâfirîn(e)

Onların sözleri ancak, "Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve (haddi aşan tavırlarımızla) işimizdeki israfımızı mağfiret et, ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!" demekten ibaretti.

148

فَاٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الْاٰخِرَةِۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟

Feâtâhumu(A)llâhu śevâbe-ddunyâ vehusne śevâbi-l-âḣira(ti)(k) va(A)llâhu yuhibbu-lmuhsinîn(e)

Allah da onlara dünya sevabını (ve kazancını) ve (daha da önemlisi) âhiret sevabının (ve kazancının) güzelliğini verdi; çünkü Allah, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) sever.

149

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû in tutî’û-lleżîne keferû yeruddûkum ‘alâ a’kâbikum fetenkalibû ḣâsirîn(e)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Eğer kâfirlere tabi olursanız, sizi topuklarınız üzerinde (gerisin) geriye (eski hâlinize) döndürürler de hüsrana uğrayanların durumuna düşersiniz.

150

بَلِ اللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِر۪ينَ

Beli(A)llâhu mevlâkum(s) vehuve ḣayru-nnâsirîn(e)

Oysa sizin Mevlâ'nız (sahibiniz, dostunuz ve yardımcınız yalnız) Allah'tır ve O, yardımcıların hayırlısıdır.

151

سَنُلْق۪ي ف۪ي الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ بِه۪ سُلْطَاناًۚ وَمَاْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ

Senulkî fî kulûbi-lleżîne keferû-rru’be bimâ eşrakû bi(A)llâhi mâ lem yunezzil bihi sultânâ(en)(s) veme/vâhumu-nnâr(u)(c) vebi/se meśvâ-zzâlimîn(e)

Biz, (Allah'ın) hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah'a şirk koşmaları sebebiyle (kıyamet günü) kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Onların varacakları yer de (cehennem) ateş(i)dir. Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür!

152

وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ اِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِاِذْنِه۪ۚ حَتّٰٓى اِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي وَعَصَيْتُمْ مِنْ مَٓا اَرٰيكُمْ مَا تُحِبُّونَۜ مِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۚ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْۚ وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْۜ وَاللّٰهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى

Velekad sadekakumu(A)llâhu va’dehu iż tehussûnehum bi-iżnih(i)(s) hattâ iżâ feşiltum vetenâza’tum fî-l-emri ve’asaytum min ba’di mâ erâkum mâ tuhibbûn(e)(c) minkum men yurîdu-ddunyâ veminkum men yurîdu-l-âḣira(te)(c) śümme sarafekum ‘anhum liyebteliyekum(s) velekad ‘afâ ‘ankum(k) va(A)llâhu żû fadlin ‘alâ-lmu/minîn(e)

Andolsun ki Allah, izni ile siz (Uhud'da) onları öldürürken size olan vaadini yerine getirmişti. Nihayet (Allah) sevdiğiniz (galibiyet)i size gösterdikten sonra siz (savaş ganimeti hususunda) korkuya kapılıp (resulün size verdiği) emir hakkında (birbirinizle) çekişip isyan ettiniz. İçinizden dünyayı isteyeniniz de vardı, âhireti isteyeniniz de vardı. Sonra (Allah) sizi imtihan etmek için sizi onlar(ı mağlup etmek)ten alıkoydu. Bununla beraber muhakkak ki (O) sizi affetti. Zaten Allah, mü'minlere karşı (büyük) lütuf sahibidir.

153

اِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا عَلٰٓى وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ ف۪ٓي فَاَثَابَكُمْ غَماًّ بِغَمٍّ لِكَيْلَا عَلٰى فَاتَكُمْ وَلَا اَصَابَكُمْۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

İż tus’idûne velâ telvûne ‘alâ ehadin ve-rrasûlu yed’ûkum fî uḣrâkum feeśâbekum ġammen biġammin likey lâ tahzenû ‘alâ mâ fâtekum velâ mâ esâbekum(k) va(A)llâhu ḣabîrun bimâ ta’melûn(e)

O zaman (Allah'ın) resul(ü) arkanızdan sizi çağırdığı hâlde siz durmadan (kaçarak savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bundan dolayı (Allah) size keder üstüne keder verdi ki gerek elinizden gidene, gerekse de başınıza gelene üzülmeyesiniz. Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

154

ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاساً يَغْشٰى طَٓائِفَةً مِنْكُمْۙ وَطَٓائِفَةٌ قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِۜ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ مِنْ قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِۜ يُخْفُونَ ف۪ٓي مَا لَا لَكَۜ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ شَيْءٌ مَا هٰهُنَاۜ قُلْ لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي لَبَرَزَ الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا ف۪ي وَلِيُمَحِّصَ مَا ف۪ي وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Śumme enzele ‘aleykum min ba’di-lġammi emeneten nu’âsen yaġşâ tâ-ifeten minkum(s) vetâ-ifetun kad ehemmet-hum enfusuhum yazunnûne bi(A)llâhi ġayra-lhakki zanne-lcâhiliyye(ti)(s) yekûlûne hel lenâ mine-l-emri min şey/-(in)(k) kul inne-l-emra kullehu li(A)llâh(i)(k) yuḣfûne fî enfusihim mâ lâ yubdûne lek(e)(s) yekûlûne lev kâne lenâ mine-l-emri şey-un mâkutilnâ hâhunâ(k) kul lev kuntum fî buyûtikum leberaze-lleżîne kutibe ‘aleyhimu-lkatlu ilâ medâci’ihim(s) veliyebteliya(A)llâhu mâ fî sudûrikum veliyumehhisa mâ fî kulûbikum(k) va(A)llâhu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)

Sonra o kederin ardından (Allah) size (katından) bir güven indirdi ki (bu güvenin yol açtığı) hafif bir uyuklama hâli bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş (münafıklardan) bir grup da Allah'a karşı haksız yere cahiliye (devrin)dekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, "bu işten bize ne?" diyorlardı. (Resulüm!) De ki: "Muhakkak ki iş bütünüyle Allah'a aittir." Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar ve diyorlar ki: "Bu işten bize bir şey olsaydı burada öldürülmezdik." (Onlara) De ki: "Evlerinizde bile bulunsaydınız ölüm üzerlerine yazılmış olanlar (ölüp) mutlaka yatacakları yerlere (kendiliklerinden) çıkıp giderlerdi." Allah, sinelerinizde olanı imtihan etmek ve kalplerinizde bulunanları arındırmak için (böyle yaptı). Allah, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

155

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۙ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟

İnne-lleżîne tevellev minkum yevme-ltekâ-lcem’âni innemâ-stezellehumu-şşeytânu biba’di mâ kesebû(s) velekad ‘afa(A)llâhu ‘anhum(c) inna(A)llâhe ġafûrun halîm(un)

Şüphesiz ki (Uhud'da) iki ordunun karşılaştığı gün, içinizden geri dönüp gidenleri, şeytan ancak sırf bazı işledikleri (yanlışlar) yüzünden (ayaklarını imandan) kaydırmak istemişti. Andolsun ki Allah, onları (bu yaptıklarından dolayı yine de) affetti; çünkü Allah Ğafûr'dur, Halîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden ve hilm sahibi olarak kullarına yumuşak muamele edendir).

156

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا وَمَا لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tekûnû kelleżîne keferû ve kâlû li-iḣvânihim iżâ darabû fî-l-ardi ev kânû ġuzzen lev kânû ‘indenâ mâ mâtû vemâ kutilû liyec’ala(A)llâhu żâlike hasraten fî kulûbihim(k) va(A)llâhu yuhyî veyumît(u)(k) va(A)llâhu bimâ ta’melûne basîr(un)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Sizler, kardeşleri yeryüzünde sefere veya savaşa çıktığında onlar hakkında, "eğer bizim yanımızda kalsalardı ne ölürler ne de öldürülürlerdi" diyen kâfirler gibi olmayın! Allah bunu, onların kalplerine bir hasret (yarası) olarak koydu; çünkü hayat veren de öldüren de (sadece) Allah'tır ve Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

157

وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ ف۪ي اللّٰهِ اَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

Vele-in kutiltum fî sebîli(A)llâhi ev muttum lemaġfiratun mina(A)llâhi verahmetun ḣayrun mimmâ yecma’ûn(e)

Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz (şunu iyi bilin ki) Allah'ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları (dünyalık bütün) şeylerden daha hayırlıdır.

158

وَلَئِنْ مُتُّمْ اَوْ قُتِلْتُمْ لَاِلَى تُحْشَرُونَ

Vele-in muttum ev kutiltum le-ila(A)llâhi tuhşerûn(e)

Zira ölseniz de öldürülseniz de (hepiniz) Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.

159

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ

Febimâ rahmetin mina(A)llâhi linte lehum velev kunte fazzan ġalîza-lkalbi lenfaddû min havlik(e)(s) fa’fu ‘anhum vestaġfir lehum veşâvirhum fî-l-emr(i)(s) fe-iżâ ‘azemte fetevekkel ‘ala(A)llâh(i)(c) inna(A)llâhe yuhibbu-lmutevekkilîn(e)

(Resulüm!) Allah'tan bir rahmet olarak sen onlara yumuşak davrandın! Şayet sen (onlara karşı) kaba ve katı yürekli olsaydın hiç şüphesiz onlar etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet, onlar için mağfiret dile ve (hakkında vahiy gelmeyen her) iş hususunda onlarla istişare et! (Bir işe) Karar verdiğin zaman da artık Allah'a tevekkül et (O'na dayanıp güven)! Çünkü Allah, kendisine tevekkül edenleri sever.

160

اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا لَكُمْۚ وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذِي يَنْصُرُكُمْ مِنْ وَعَلَى فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

İn yensurkumu(A)llâhu felâ ġâlibe lekum(s) ve-in yaḣżulkum femen żâ-lleżî yensurukum min ba’dih(i)(k) ve’ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmu/minûn(e)

Eğer Allah size yardım ederse artık size galip gelecek kimse yoktur. Eğer sizi (yardımsız bırakarak) terk ederse ondan sonra size kim yardım edebilir? O hâlde mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsinler.

161

وَمَا لِنَبِيٍّ اَنْ وَمَنْ يَغْلُلْ يَاْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا

Vemâ kâne linebiyyin en yaġulle vemen yaġlul ye/ti bimâ ġalle yevme-lkiyâme(ti)(c) śümme tuveffâ kullu nefsin mâ kesebet vehum lâ yuzlemûn(e)

Bir nebînin (ne Allah'a ne de insanlara) ihanet etmesi olacak şey değildir. Kim (öncelikle Allah'a sonra da diğer insanlara) ihanet ederse kıyamet günü ihanet ettiği şeyle (Allah'ın huzuruna) gelir. Sonra da herkese kazandığı (amellerinin karşılığı) tastamam verilir ve onlara asla zulmedilmez.

162

اَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّٰهِ كَمَنْ بَٓاءَ بِسَخَطٍ مِنَ وَمَاْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ

Efemeni-ttebe’a ridvâna(A)llâhi kemen bâe biseḣatin mina(A)llâhi veme/vâhu cehennem(u)(c) vebi/se-lmasîr(u)

Hiç Allah'ın rızasına tabi olan kimse, Allah'ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi olur mu? O, ne kötü varılacak yerdir!

163

هُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟

Hum deracâtun ‘inda(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu basîrun bimâ ya’melûn(e)

O (kul)lar Allah katında derece derecedirler; çünkü Allah, onların yaptıklarını hakkıyla görendir.

164

لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى اِذْ بَعَثَ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۚ وَاِنْ كَانُوا مِنْ لَف۪ي مُب۪ينٍ

Lekad menna(A)llâhu ‘alâ-lmu/minîne iż be’aśe fîhim rasûlen min enfusihim yetlû ‘aleyhim âyâtihi veyuzekkîhim veyu’allimuhumu-lkitâbe velhikmete ve-in kânû min kablu lefî dalâlin mubîn(in)

Andolsun ki Allah, mü'minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları(n nefislerini) temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir resul göndermekle (büyük bir) lütufta bulunmuştur. Hâlbuki onlar daha önce apaçık bir dalâlet içindeydiler.

165

اَوَلَمَّٓا اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَاۙ قُلْتُمْ اَنّٰى هٰذَاۜ قُلْ هُوَ مِنْ اَنْفُسِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

Eve lemmâ esâbetkum musîbetun kad esabtum miśleyhâ kultum ennâ hâżâ(s) kul huve min ‘indi enfusikum(k) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

(Bedir'de) İki mislini (müşriklerin) başına getirdiğiniz bir musibet, (Uhud'da) kendi başınıza gelince, "bu nereden (başımıza geldi)?" mi dediniz. De ki: "O (başınıza gelen musibet), kendi nefsinizdendir." Muhakkak ki Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

166

وَمَٓا اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ

Vemâ esâbekum yevme-ltekâ-lcem’âni febi-iżni(A)llâhi veliya’leme-lmu/minîn(e)

(Uhud'da) İki topluluğun karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki bu da (Allah'ın) mü'minleri ayırt etmesi içindi.

167

وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُواۜ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَۚ

Veliya’leme-lleżîne nâfekû(c) vekîle lehum te’âlev kâtilû fî sebîli(A)llâhi evi-dfe’û(s) kâlû lev na’lemu kitâlen letteba’nâkum(k) hum lilkufri yevme-iżin akrabu minhum lil-îmân(i)(c) yekûlûne bi-efvâhihim mâ leyse fî kulûbihim(k) va(A)llâhu a’lemu bimâ yektumûn(e)

Bir de (ikiyüzlülük yapan) münafıkları ortaya çıkarması içindi. Onlara, "gelin, Allah yolunda savaşın ya da savunma yapın" denildi de (onlar), "eğer savaşmayı bilseydik elbette sizin peşinizden gelirdik" dediler. Onlar o gün, imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allah, onların (içlerinde) gizlediklerini çok iyi bilendir.

168

اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Elleżîne kâlû li-iḣvânihim veka’adû lev etâ’ûnâ mâ kutilû(k) kul fedraû ‘an enfusikumu-lmevte in kuntum sâdikîn(e)

(Resulüm! Uhud günü evlerinde) Oturup da (şehid edilen) kardeşleri hakkında, "eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi" diyenlere, "eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi kendinizden ölümü savın (bakalım)!" de.

169

وَلَا الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي اللّٰهِ اَمْوَاتاًۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ

Velâ tahsebenne-lleżîne kutilû fî sebîli(A)llâhi emvâtâ(en)(c) bel ahyâun ‘inde rabbihim yurzekûn(e)

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın! Bilakis (onlar) diridirler, Rabbleri katında rızıklandırılmaktadırlar.

170

فَرِح۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ بِهِمْ مِنْ اَلَّا عَلَيْهِمْ وَلَا يَحْزَنُونَۢ

Ferihîne bimâ âtâhumu(A)llâhu min fadlihi veyestebşirûne billeżîne lem yelhakû bihim min ḣalfihim ellâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

(Onlar orada) Allah'ın kendilerine lütuf ve kereminden verdikleriyle sevinirler. Arkalarından (gelecek ve henüz) kendilerine katılmamış olan (kardeş)lerine de 'onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku olmadığını ve onların mahzun da olmayacaklarını' müjdelemek isterler!

171

يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚۛ ۟

Yestebşirûne bini’metin mina(A)llâhi vefadlin veenna(A)llâhe lâ yudî’u ecra-lmu/minîn(e)

(Onlar) Allah'tan (gelen) nimet ve keremin; Allah'ın, mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler.

172

اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ

Elleżîne-stecâbû li(A)llâhi ve-rrasûli min ba’di mâ esâbehumu-lkarh(u)(c) lilleżîne ahsenû minhum vettekav ecrun ‘azîm(un)

(Uhud'da) Kendilerine (bir) yara isabet ettikten sonra Allah ve resul(ünün cihad davetin)e icabet edenler var ya, işte onlardan güzel davrananlar ve takvâ sahibi olanlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için çok büyük bir mükâfat vardır.

173

اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَاناًۗ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

Elleżîne kâle lehumu-nnâsu inne-nnâse kad ceme’û lekum faḣşevhum fezâdehum îmânen ve kâlû hasbuna(A)llâhu veni’me-lvekîl(u)

Onlar ki insanlar kendilerine, "(düşmanlarınız olan) insanlar size karşı (ordu) topladılar, onlardan korkun" dediklerinde, (bu) onların imanlarını daha da artırdı ve "Allah bize kâfidir ve (O) ne güzel Vekîl'dir!" dediler.

174

فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ وَفَضْلٍ لَمْ سُٓوءٌۙ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ ذُو فَضْلٍ عَظ۪يمٍ

Fenkalebû bini’metin mina(A)llâhi vefadlin lem yemses-hum sû-un vettebe’û ridvâna(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu żû fadlin ‘azîm(in)

Bunun üzerine kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'ın nimet ve keremiyle geri döndüler. Böylece Allah'ın rızasına tabi oldular. Allah, büyük lütuf sahibidir.

175

اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُۖ فَلَا وَخَافُونِ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

İnnemâ żâlikumu-şşeytânu yuḣavvifu evliyâehu felâ teḣâfûhum veḣâfûni in kuntum mu/minîn(e)

İşte, o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. Şu hâlde, eğer siz (Allah'a ve onun resulüne) iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, (sadece) Benden korkun!

176

وَلَا الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي اِنَّهُمْ لَنْ اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ اَلَّا لَهُمْ حَظًّا فِي وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

Velâ yahzunke-lleżîne yusâri’ûne fî-lkufr(i)(c) innehum len yedurrû(A)llâhe şey-â(en)(k) yurîdu(A)llâhu ellâ yec’ale lehum hazzan fî-l-âḣira(ti)(s) velehum ‘ażâbun ‘azîm(un)

(Resulüm!) Küfürde yarışanlar seni üzmesin; çünkü onlar hiçbir şekilde Allah'a zarar veremezler. Allah onlara (küfürlerinden dolayı) âhirette bir nasip vermemek istiyor. Ve onlar için (âhirette) büyük bir azap vardır.

177

اِنَّ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ لَنْ اللّٰهَ شَيْـٔاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

İnne-lleżîne-şteravû-lkufra bil-îmâni len yadurrû(A)llâhe şey-en velehum ‘ażâbun elîm(un)

Şurası muhakkak ki iman karşılığında küfrü satın alanlar hiçbir şekilde Allah'a zarar veremezler. Ve onlar için (âhirette) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

178

وَلَا الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ

Velâ yahsebenne-lleżîne keferû ennemâ numlî lehum ḣayrun li-enfusihim(c) innemâ numlî lehum liyezdâdû iśmâ(en)(c) velehum ‘ażâbun muhîn(un)

Kâfirler sanmasınlar ki kendilerine mühlet vermemiz onlar için bir hayırdır. Biz, onlara ancak günahlarını arttırmaları (ve hiçbir mazeretlerinin kalmaması) için mühlet veriyoruz. Ve onlar için (âhirette) aşağılayıcı bir azap vardır.

179

مَا اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِن۪ينَ عَلٰى اَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتّٰى يَم۪يزَ الْخَب۪يثَ مِنَ وَمَا اللّٰهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَجْتَب۪ي مِنْ مَنْ يَشَٓاءُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ

Mâ kâna(A)llâhu liyeżera-lmu/minîne ‘alâ mâ entum ‘aleyhi hattâ yemîze-lḣabîśe mine-ttayyib(i)(k) vemâ kâna(A)llâhu liyutli’akum ‘alâ-lġaybi velâkinna(A)llâhe yectebî min rusulihi men yeşâ/(u)(c) feâminû bi(A)llâhi verusulih(i)(c) ve-in tu/minû vetettekû felekum ecrun ‘azîm(un)

Allah, siz mü'minleri (Uhud savaşını kaybettiğinizden dolayı) içinde bulunduğunuz (şaşkın ve pişman bir) hâl üzere bırakacak değildir. Nihayet murdar (olan münafığ)ı temiz (olan mü'min)den ayıracaktır. Bununla beraber Allah size gaybı bildirecek de değildir. Fakat Allah, resullerinden dilediğini seçe(rek ona gaybı bildiri)r. O hâlde Allah'a ve resullerine iman edin! Eğer iman eder ve takvâ sahibi olursanız (Allah'a ve resulüne karşı sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız) sizin için (âhirette) büyük bir mükâfat vardır.

180

وَلَا الَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ هُوَ خَيْراً لَهُمْۜ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْۜ سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُوا بِه۪ يَوْمَ وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟

Velâ yahsebenne-lleżîne yebḣalûne bimâ âtâhumu(A)llâhu min fadlihi huve ḣayran lehum(s) bel huve şerrun lehum(s) seyutavvakûne mâ baḣilû bihi yevme-lkiyâmet(i)(k) veli(A)llâhi mîrâśu-ssemâvâti vel-ard(i)(k) va(A)llâhu bimâ ta’melûne ḣabîr(un)

Allah'ın, kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o kendileri için bir hayırdır. Bilakis, bu onlar için bir şerdir. O cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü (onların) boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası (sadece) Allah'ındır (her şeyin kalıcı tek sahibi O'dur). Ve Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

181

لَقَدْ سَمِـعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ

Lekad semi’a(A)llâhu kavle-lleżîne kâlû inna(A)llâhe fakîrun ve nahnu aġniyâun senektubu mâ kâlû ve katlehumu-l-enbiyâe biġayri hakkin venekûlu żûkû ‘ażâbe-lharîk(i)

Andolsun ki, "şüphesiz Allah fakirdir, biz ise zenginiz" diyenlerin sözünü Allah işitmiştir. Onların hem (bu) dediklerini hem de haksız yere nebîleri öldürmelerini yazacağız ve (onlara âhiret günü) diyeceğiz ki: "(Artık dünyada iken yapıp söylediklerinizden dolayı) Tadın (bu) yakıcı azabı!"

182

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۚ

Żâlike bimâ kaddemet eydîkum veenna(A)llâhe leyse bizallâmin lil’abîd(i)

İşte bu (azap dünyada iken) kendi ellerinizle yaptığınız şeyler yüzündendir. Yoksa, Allah, kullar(ın)a asla zulmedici değildir.

183

اَلَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَٓا اَلَّا لِرَسُولٍ حَتّٰى يَاْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَاْكُلُهُ النَّارُۜ قُلْ قَدْ جَٓاءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذ۪ي قُلْتُمْ فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Elleżîne kâlû inna(A)llâhe ‘ahide ileynâ ellâ nu/mine lirasûlin hattâ ye/tiyenâ bikurbânin te/kuluhu-nnâr(u)(k) kul kad câekum rusulun min kablî bilbeyyinâti vebilleżî kultum felime kateltumûhum in kutum sâdikîn(e)

Onlar ki, "doğrusu Allah bize, (gökten inen bir) ateşin (tüm) yiyeceği (yakıp yok edeceği) bir kurban getirmedikçe hiçbir resule iman etmememizi emretti" dediler. (Resulüm! Onlara) De ki: "Size, benden önce apaçık deliller (ve mucizeler)le, (özellikle bu) dediğiniz (mucize) ile (nice) resuller gelmişti. Eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) onları niçin öldürdünüz?"

184

فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ جَٓاؤُ۫ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ

Fe-in keżżebûke fekad kużżibe rusulun min kablike câû bilbeyyinâti ve-zzuburi velkitâbi-lmunîr(i)

(Resulüm!) Eğer seni yalancılıkla itham ediyorlarsa (üzülme ve bil ki) gerçekten senden önce apaçık deliller (ve mucizeler), (kutsal) sahifeler ve nûrlandırıcı kitap getiren (nice) resuller de yalancılıkla itham edilmişti.

185

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ

Kullu nefsin żâ-ikatu-lmevt(i)(k) ve-innemâ tuveffevne ucûrakum yevme-lkiyâme(ti)(s) femen zuhziha ‘ani-nnâri veudḣile-lcennete fekad fâz(e)(k) vemâ-lhayâtu-ddunyâ illâ metâ’u-lġurûr(i)

Her nefis ölümü tadacaktır. Böylece yaptıklarınızın karşılığı kıyamet günü size tastamam verilecektir. (O gün) Kim (cehennem) ateş(in)den uzaklaştırılıp cennete konursa işte (o) gerçekten kurtuluşa (ve saadete) ermiştir. (Bu) Dünya hayatı ise aldatıcı metadan başka bir şey değildir.

186

لَتُبْلَوُنَّ ف۪ٓي وَاَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ وَمِنَ اَشْرَكُٓوا اَذًى كَث۪يراًۜ وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ ذٰلِكَ مِنْ الْاُمُورِ

Letublevunne fî emvâlikum veenfusikum veletesme’unne mine-lleżîne ûtû-lkitâbe min kablikum vemine-lleżîne eşrakû eżen keśîrâ(an)(c) ve-in tasbirû vetettekû fe-inne żâlike min ‘azmil-umûr(i)

Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)lardan ve (Allah'a) şirk koşanlardan da birçok ezalar (görecek ve incitici sözler) işiteceksiniz. Buna rağmen eğer sabreder ve takvâ sahibi olursanız (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız) bilin ki bunlar azmedilmeye değer işlerdendir.

187

وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا فَنَبَذُوهُ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

Ve-iż eḣaża(A)llâhu mîśâka-lleżîne ûtû-lkitâbe letubeyyinunnehu linnâsi velâ tektumûnehu fenebeżûhu verâe zuhûrihim veşterav bihi śemenen kalîlâ(en)(s) febi/se mâ yeşterûn(e)

Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz" diye sağlam (bir) söz almıştı. Fakat onlar bunu (kulak ardı ederek) sırtlarının gerisine attılar ve onu (dünya malı gibi) az bir bedel karşılığında sattılar. Yaptıkları (bu) alışveriş ne kötüdür!

188

لَا الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ بِمَا لَمْ فَلَا بِمَفَازَةٍ مِنَ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

Lâ tahsebenne-lleżîne yefrahûne bimâ etev veyuhibbûne en yuhmedû bimâ lem yef’alû felâ tahsebennehum bimefâzetin mine-l’ażâb(i)(s) velehum ‘ażâbun elîm(un)

Sanma ki yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimseler, evet, sanma ki onlar azaptan kurtulacaklardır. Onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

189

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ۟

Veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(k) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

Göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı yalnız) Allah'ındır. Ve Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

190

اِنَّ ف۪ي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ

İnne fî ḣalki-ssemâvâti vel-ardi vaḣtilâfi-lleyli ve-nnehâri leâyâtin li-ulî-l-elbâb(i)

Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde gönül (ve akıl) sahipleri için elbette âyetler (ibret ve deliller) vardır.

191

اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ رَبَّنَا مَا هٰذَا بَاطِلاًۚ سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Elleżîne yeżkurûna(A)llâhe kiyâmen veku’ûden ve’alâ cunûbihim veyetefekkerûne fî ḣalki-ssemâvâti vel-ardi rabbenâ mâ ḣalakte hâżâ bâtilen subhâneke fekinâ ‘ażâbe-nnâr(i)

Onlar ki ayaktayken, otururken ve yanları üzerine (yatarken her vakit) Allah'ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (enine boyuna düşünürler ve şöyle derler), "Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın. Sen Subhân'sın (her türlü noksanlıktan münezzehsin), Bizi ateş azabından koru!"

192

رَبَّنَٓا اِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ اَخْزَيْتَهُۜ وَمَا مِنْ

Rabbenâ inneke men tudḣili-nnâra fekad aḣzeyteh(u)(s) vemâ lizzâlimîne min ensâr(in)

"Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen, kimi (cehennemdeki) ateşe koyarsan artık onu rezil (rüsva) etmişsindir ve (o gün) zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur."

193

رَبَّنَٓا اِنَّـنَا سَمِعْنَا مُنَادِياً يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّاۗ رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّـَٔاتِنَا وَتَوَفَّـنَا مَعَ الْاَبْرَارِۚ

Rabbenâ innenâ semi’nâ munâdiyen yunâdî lil-îmâni en âminû birabbikum feâmennâ(c) rabbenâ faġfir lenâ żunûbenâ vekeffir ‘annâ seyyi-âtinâ veteveffenâ me’a-l-ebrâr(i)

"Rabbimiz! Muhakkak ki biz, 'Rabbinize iman edin' diye imana çağıran bir davetçiyi (Senin resulünü) işittik ve hemen (ona) iman ettik. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı mağfiret et, kötülüklerimizi (kıyamet günü) bizden ört ve canımızı ebrâr (iyi amel işleyen ve insanları buna sevk edenler) ile beraber al!"

194

رَبَّنَا وَاٰتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلٰى رُسُلِكَ وَلَا يَوْمَ اِنَّكَ لَا الْم۪يعَادَ

Rabbenâ veâtinâ mâ ve’adtenâ ‘alâ rusulike velâ tuḣzinâ yevme-lkiyâme(ti)(k) inneke lâ tuḣlifu-lmî’âd(e)

"Rabbimiz! Resullerin vasıtasıyla bize vaad ettiklerini de bize ikram et ve kıyamet gününde bizi rezil (rüsva) etme! Şüphesiz ki Sen, vaad(in)den (asla) dönmezsin."

195

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ اَنّ۪ي لَٓا عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ اَوْ اُنْثٰىۚ بَعْضُكُمْ مِنْ فَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَاُخْرِجُوا مِنْ وَاُو۫ذُوا ف۪ي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُۚ ثَوَاباً مِنْ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ

Festecâbe lehum rabbuhum ennî lâ udî’u ‘amele ‘âmilin minkum min żekerin ev unśâ(s) ba’dukum min ba’d(in)(s) felleżîne hâcerû veuḣricû min diyârihim veûżû fî sebîlî vekâtelû vekutilû leukeffiranne ‘anhum seyyi-âtihim veleudḣilennehum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru śevâben min ‘indi(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu ‘indehu husnu-śśevâb(i)

Bunun üzerine Rabbleri, onlar(ın duaların)a icabet etti (ve şöyle buyurdu), "muhakkak ki Ben, erkek olsun kadın olsun içinizden (Benim yolumda) çalışan (hiç kimsen)in amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, yolumda eziyet görenlerin, savaşanların ve öldürülenlerin de andolsun ki kötülüklerini (kıyamet günü) onlardan örteceğim ve Allah katından bir mükâfat olarak onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım; çünkü sevabın (ve mükâfatın) en güzeli Allah katındadır."

196

لَا تَقَلُّبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فِي

Lâ yaġurranneke tekallubu-lleżîne keferû fî-lbilâd(i)

Kâfirlerin (refah içinde) diyar diyar gezip dolaşmaları sakın seni aldatmasın!

197

مَتَاعٌ قَل۪يلٌ ثُمَّ مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ

Metâ’un kalîlun śümme me/vâhum cehennemu vebi/se-lmihâd(u)

(Bu, onlar için dünyada) Az bir menfaattir. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. (Orası) Ne kötü (ateşten) bir döşektir!

198

لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا نُزُلاً مِنْ اللّٰهِۜ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ لِلْاَبْرَارِ

Lâkini-lleżîne-ttekav rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ nuzulen min ‘indi(A)llâh(i)(k) vemâ ‘inda(A)llâhi ḣayrun lil-ebrâr(i)

Fakat Rabblerine karşı takvâ sahibi olanlar (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için Allah tarafından bir ağırlama olarak içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah katında olanlar ebrâr (iyi amel işleyen ve insanları buna sevk edenler) için daha hayırlıdır.

199

وَاِنَّ مِنْ لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ خَاشِع۪ينَ لِلّٰهِۙ لَا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

Ve-inne min ehli-lkitâbi lemen yu/minu bi(A)llâhi vemâ unzile ileykum vemâ unzile ileyhim ḣâşi’îne li(A)llâhi lâ yeşterûne bi-âyâti(A)llâhi śemenen kalîlâ(en)(k) ulâ-ike lehum ecruhum ‘inde rabbihim(k) inna(A)llâhe serî’u-lhisâb(i)

Şüphesiz ehl-i kitaptan öyle kimseler vardır ki hem Allah'a hem size indirilen (Kur'ân)a hem de kendilerine indirilen (Tevrât ve İncîl)e Allah'a (derin bir) saygı duyarak iman ederler. Allah'ın âyetlerini (dünya malı gibi) az bir bedel karşılığında satmazlar. İşte onların mükâfatları Rabbleri katındadır. Muhakkak ki Allah, hesabı süratlice görendir.

200

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-sbirû vesâbirû verâbitû vettekû(A)llâhe le’allekum tuflihûn(e)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Sabredin, (sabredenlerle beraber olup) sabırda yarışın, (gönlünüzü her anda Allah ve resulüne) rabt ed(ip bağlay)ın ve Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ki felaha (kurtuluş ve saadete) eresiniz.