بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
يَٓا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ
Yâ eyyuhâ-nnâsu-ttekû rabbekum(c) inne zelzelete-ssâ’ati şey-un ‘azîm(un)
Ey insanlar! Rabbinize karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)! Çünkü (kıyamet) saatin(in) depremi çok büyük (ve dehşetli) bir şeydir!
يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّٓا اَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارٰى وَمَا بِسُكَارٰى وَلٰكِنَّ عَذَابَ اللّٰهِ شَد۪يدٌ
Yevme teravnehâ teżhelu kullu murdi’atin ‘ammâ erda’at veteda’u kullu żâti hamlin hamlehâ veterâ-nnâse sukârâ vemâ hum bisukârâ velâkinne ‘ażâba(A)llâhi şedîd(un)
Onu gördüğünüz gün, her (çocuk) emziren kadın emzirdiği (çocuğu)nu unutur, her gebe kadın yükü (olan karnındaki çocuğu)nu düşürür. (O gün) İnsanları da sarhoş (korkudan akılları başlarından gitmiş bir hâlde) görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir. Ne var ki Allah'ın azabı çok şiddetlidir!
وَمِنَ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَر۪يدٍۙ
Vemine-nnâsi men yucâdilu fi(A)llâhi biġayri ‘ilmin veyettebi’u kulle şeytânin merîd(in)
İnsanlardan öylesi vardır ki hiçbir bilgisi olmadığı hâlde Allah(ın kudreti) hakkında mücadele eder de itaat dışına çıkan her (inatçı ve isyankâr) şeytana tabi olur.
كُتِبَ عَلَيْهِ اَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَاَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْد۪يهِ اِلٰى السَّع۪يرِ
Kutibe ‘aleyhi ennehu men tevellâhu feennehu yudilluhu veyehdîhi ilâ ‘ażâbi-sse’îr(i)
O (şeytan)ın hakkında ise şüphesiz şöyle yazılmıştır: "Her kim onu dost edinirse mutlaka o, kendisi(ne tabi ola)nı dalâlete düşürür ve onu alevli ateşin azabına ulaştırır."
يَٓا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِنَ فَاِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ثُمَّ مِنْ ثُمَّ مِنْ ثُمَّ مِنْ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ لِنُبَيِّنَ لَكُمْۜ وَنُقِرُّ فِي مَا نَشَٓاءُ اِلٰٓى مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلاً ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْۚ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى الْعُمُرِ لِكَيْلَا مِنْ عِلْمٍ شَيْـٔاًۜ وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ زَوْجٍ بَه۪يجٍ
Yâ eyyuhâ-nnâsu in kuntum fî raybin mine-lba’śi fe-innâ ḣalaknâkum min turâbin śümme min nutfetin śümme min ‘alekatin śümme min mudġatin muḣallekatin veġayri muḣallekatin linubeyyine lekum(c) venukirru fî-l-erhâmi mâ neşâu ilâ ecelin musemmen śümme nuḣricukum tiflen śümme litebluġû eşuddekum(s) veminkum men yuteveffâ veminkum men yuraddu ilâ erżeli-l’umuri likeylâ ya’leme min ba’di ‘ilmin şey-â(en)(c) veterâ-l-arda hâmideten fe-iżâ enzelnâ ‘aleyhâ-lmâe-htezzet verabet veenbetet min kulli zevcin behîc(in)
Ey insanlar! Eğer siz (öldükten sonra yeniden) dirilme konusunda (herhangi) bir şüphe içindeyseniz, şunu bilin ki Biz, sizi (önce) topraktan, sonra nutfeden (bir damla sudan), sonra alakadan (bir kan pıhtısından), sonra da (ne) yaratılmış, (ne de) yaratılmamış (varla yok arasında) bir et parçasından (oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) apaçık gösterelim. Biz dilediğimizi belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz, sonra sizi bir bebek olarak (anne karnından) çıkarırız, sonra da güçlü (ve kuvvetli) çağınıza ermeniz için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat ettirilir, içinizden kimi de ömrün en düşkün çağına ulaştırılır. Hatta öyle ki bilirken hiçbir şey bilmez olur. (Öldükten sonra tekrar diriliş ise şuna benzer; sen) Yeryüzünü kupkuru (ve ölü bir hâlde) görürsün; fakat Biz, onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman harekete geçip kabarır ve her türden güzel (göz alıcı ve iç açıcı) çift(ten, bitki)ler bitirir.
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّهُ يُحْـيِ الْمَوْتٰى وَاَنَّهُ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌۙ
Żâlike bi-enna(A)llâhe huve-lhakku veennehu yuhyî-lmevtâ veennehu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
İşte böyle! Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. Muhakkak ki O, ölüleri diriltir ve kesinlikle O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
وَاَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَا ف۪يهَاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي
Veenne-ssâ’ate âtiyetun lâ raybe fîhâ veenna(A)llâhe yeb’aśu men fî-lkubûr(i)
Muhakkak ki (kıyamet) saat(i) gelecektir, bunda (hiçbir) şüphe yoktur ve elbette Allah, kabirlerde bulunan kimseleri (tekrar) diriltecektir!
وَمِنَ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ وَلَا وَلَا مُن۪يرٍۙ
Vemine-nnâsi men yucâdilu fi(A)llâhi biġayri ‘ilmin velâ huden velâ kitâbin munîr(in)
İnsanlardan öylesi vardır ki hiçbir bilgisi, bir hidâyetçisi ve nûr saçan bir kitabı olmadığı hâlde Allah hakkında mücadele eder.
ثَانِيَ عِطْفِه۪ لِيُضِلَّ عَنْ اللّٰهِۜ لَهُ فِي خِزْيٌ وَنُذ۪يقُهُ يَوْمَ عَذَابَ الْحَر۪يقِ
Śâniye ‘itfihi liyudille ‘an sebîli(A)llâh(i)(s) lehu fî-ddunyâ ḣizy(un)(s) venużîkuhu yevme-lkiyâmeti ‘ażâbe-lharîk(i)
(İnsanları) Allah'ın yolundan saptırmak için yanını eğip büker(ek kibir ve azamet içinde Allah hakkında tartışmaya kalkar). Onun için dünyada bir rezillik vardır, kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız.
ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ۟
Żâlike bimâ kaddemet yedâke veenna(A)llâhe leyse bizallâmin lil’abîd(i)
(O zaman ona şöyle denir) "Bu(gün karşılaştığın azap), senin (dünyada) kendi ellerinle yaptıkların yüzündendir; çünkü Allah, kullar(ın)a asla zulmedici değildir."
وَمِنَ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَاَنَّ بِه۪ۚ وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلٰى خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ
Vemine-nnâsi men ya’budu(A)llâhe ‘alâ harf(in)(s) fe-in esâbehu ḣayrun(i)tmeenne bih(i)(s) ve-in esâbet-hu fitnetun(i)nkalebe ‘alâ vechihi ḣasira-ddunyâ vel-âḣira(te)(c) żâlike huve-lḣusrânu-lmubîn(u)
İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah'a kıyısından (köşesinden, sadece işine gelen şeyler yönünden) kulluk yapar. Eğer kendisine bir hayır dokunursa (gönlü) onunla mutmain olur. Şayet başına bir imtihan gelirse de yüzüstü (küfre geri) döner. O, dünya(sın)ı da âhireti(ni) de kaybetmiştir. İşte bu apaçık hüsranın ta kendisidir.
يَدْعُوا مِنْ اللّٰهِ مَا لَا وَمَا لَا ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ
Yed’û min dûni(A)llâhi mâ lâ yedurruhu vemâ lâ yenfe’uh(u)(c) żâlike huve-ddalâlu-lbe’îd(u)
O, Allah'ı bırakıp kendisine zararı da faydası da dokunmayan şeylere (dua edip) yalvarır. (Haktan) Uzak olan (asıl) dalâlet de işte budur.
يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ لَبِئْسَ الْمَوْلٰى وَلَبِئْسَ الْعَش۪يرُ
Yed’û lemen darruhu akrabu min nef’ihi lebi/se-lmevlâ velebi/se-l’aşîr(u)
O, zararı faydasından daha yakın olana (dua edip) yalvarır. O (yalvardığı) ne kötü bir yardımcı ve ne kötü bir arkadaştır!
اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُۜ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ
İnna(A)llâhe yudḣilu-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(c) inna(A)llâhe yef’alu mâ yurîd(u)
Muhakkak ki Allah, iman edip sâlih ameller işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz ki Allah, dilediğini yapar.
مَنْ كَانَ يَظُنُّ اَنْ اللّٰهُ فِي وَالْاٰخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ اِلَى ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ كَيْدُهُ مَا يَغ۪يظُ
Men kâne yazunnu en len yensurahu(A)llâhu fî-ddunyâ vel-âḣirati felyemdud bisebebin ilâ-ssemâ-i śümme-lyakta’ felyenzur hel yużhibenne keyduhu mâ yaġîz(u)
Her kim Allah'ın, dünya ve âhirette o (resulü)ne asla yardım etmeyeceğini zannediyorsa, göğe bir sebep (ve vasıtay)la (gücü yetiyorsa) uzansın sonra (Allah'ın, resulüne olan yardımını) kes(meye çalış)sın. Daha sonra da baksın; bu yaptığı hile öfkelendiği şeyi (yani Allah'ın, resulüne olan yardımını) giderebilecek mi?
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يُر۪يدُ
Vekeżâlike enzelnâhu âyâtin beyyinâtin veenna(A)llâhe yehdî men yurîd(u)
İşte böyle! Biz, bu (Kur'ân)ı apaçık âyetler olarak indirdik. Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi (hidâyeti isteyeni) hidâyete erdirir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالصَّابِـ۪ٔينَ وَالنَّصَارٰى وَالْمَجُوسَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۗ اِنَّ اللّٰهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَه۪يدٌ
İnne-lleżîne âmenû velleżîne hâdû ve-ssâbi-îne ve-nnasârâ velmecûse velleżîne eşrakû inna(A)llâhe yefsilu beynehum yevme-lkiyâme(ti)(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in şehîd(un)
İman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hristiyanlar, Mecûsiler ve Allah'a şirk koşanlar var ya, muhakkak ki Allah, kıyamet günü bunların arasını ayıracak (ve hükmünü verecek)tir. Çünkü Allah Şehîd (ismiyle) her şeye (en ince ayrıntısına kadar) şahiddir.
اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي وَمَنْ فِي وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَث۪يرٌ مِنَ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُۜ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا مِنْ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ
Elem tera enna(A)llâhe yescudu lehu men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ardi ve-şşemsu velkameru ve-nnucûmu velcibâlu ve-şşeceru ve-ddevâbbu vekeśîrun mine-nnâs(i)(s) vekeśîrun hakka ‘aleyhi-l’ażâb(u)(k) vemen yuhini(A)llâhu femâ lehu min mukrim(in)(c) inna(A)llâhe yef’alu mâ yeşâ/
Görmedin mi, göklerde olanlar ve yerde olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve (yeryüzünde) hareket eden (bütün) canlılar ile insanlardan birçoğu Allah'a secde eder. (İnsanlardan) Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi alçalt(ıp hor ve hakir kıl)arsa artık onu şerefli kılacak hiç kimse yoktur. Şüphesiz ki Allah, dilediğini yapar.
هٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا ف۪ي رَبِّهِمْۘ فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ يُصَبُّ مِنْ رُؤُ۫سِهِمُ الْحَم۪يمُۚ
Hâżâni ḣasmâni-ḣtesamû fî rabbihim(s) felleżîne keferû kutti’at lehum śiyâbun min nârin yusabbu min fevki ruûsihimu-lhamîm(u)
Şu ikisi (kâfir ve mü'min), Rabbleri hakkında çekişen iki hasımdır. (Kıyamet günü, o) Kâfirler için ateşten elbiseler biçilmiştir. Onların başlarının üstünden (de) kaynar su dökülür.
يُصْهَرُ بِه۪ مَا ف۪ي وَالْجُلُودُۜ
Yusheru bihi mâ fî butûnihim vel-culûd(u)
O (kaynar suy)la karınlarının içindekiler ve derileri eritilir.
وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ
Velehum mekâmi’u min hadîd(in)
Bir de onlar için demir kamçılar vardır.
كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ مِنْهَا مِنْ اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ۟
Kullemâ erâdû en yaḣrucû minhâ min ġammin u’îdû fîhâ veżûkû ‘ażâbe-lharîk(i)
(Çektikleri) Izdıraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri döndürülürler ve onlara, "(haydi, dünyada yalanlamakta olduğunuz bu) yakıcı azabı (şimdi) tadın!" (denir).
اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ مِنْ وَلُؤْلُؤً۬اۜ وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ
İnna(A)llâhe yudḣilu-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru yuhallevne fîhâ min esâvira min żehebin velu/lu-â(en)(s) velibâsuhum fîhâ harîr(un)
Muhakkak ki Allah, iman edip sâlih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar orada altın bilezikler ve inciler takınırlar. Oradaki elbiseleri de ipektir.
وَهُدُٓوا اِلَى مِنَ وَهُدُٓوا اِلٰى الْحَم۪يدِ
Vehudû ilâ-ttayyibi mine-lkavli vehudû ilâ sirâti-lhamîd(i)
(Onlar orada) Sözün en temiz (ve güzel)ine ulaştırılmışlar ve (hamd edilmeye yegâne layık) Hamîd olan (Allah)ın yoluna hidâyet edilmişlerdir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ اللّٰهِ وَالْمَسْجِدِ الَّذ۪ي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءً الْعَاكِفُ ف۪يهِ وَالْبَادِۜ وَمَنْ يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ اَل۪يمٍ۟
İnne-lleżîne keferû veyesuddûne ‘an sebîli(A)llâhi velmescidi-lharâmi-lleżî ce’alnâhu linnâsi sevâen(i)l’âkifu fîhi velbâd(i)(c) vemen yurid fîhi bi-ilhâdin bizulmin nużikhu min ‘ażâbin elîm(in)
Kâfirler ile Allah'ın yolundan ve içinde yerli olsun misafir olsun (kıble ve mâbed olma hususunda tüm) insanlar için eşit kıldığımız Mescid-i Harâm'dan (insanları) alıkoyanlar (bilsinler ki), kim orada zulüm ile haktan sapmak isterse ona (âhiret günü) elem verici (iç yakan) bir azaptan tattıracağız.
وَاِذْ بَوَّاْنَا لِاِبْرٰه۪يمَ مَكَانَ الْبَيْتِ اَنْ لَا ب۪ي شَيْـٔاً وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْقَٓائِم۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
Ve-iż bevve/nâ li-ibrâhîme mekâne-lbeyti en lâ tuşrik bî şey-en vetahhir beytiye littâ-ifîne velkâ-imîne ve-rrukke’i-ssucûd(i)
Hani Biz, bir zamanlar İbrâhîm'e Beyt(ullah olan Kâbe'n)in yerini (onu yeniden inşâ etmesi için gösterip oraya) yerleştirmiş (ve ona şöyle demiştik), "Bana hiçbir şeyi şirk koşma, tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükû edenler ve secde edenler için evimi temiz tut!"
وَاَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَاْتُوكَ رِجَالاً وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ يَاْت۪ينَ مِنْ فَجٍّ عَم۪يقٍۙ
Veeżżin fî-nnâsi bilhacci ye/tûke ricâlen ve’alâ kulli dâmirin ye/tîne min kulli feccin ‘amîk(in)
"Ve insanlar arasında haccı ilan et ki gerek yaya olarak gerekse nice uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler!"
لِيَشْهَدُوا مَنَافِـعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ ف۪ٓي مَعْلُومَاتٍ عَلٰى رَزَقَهُمْ مِنْ الْاَنْعَامِۚ فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْـبَٓائِسَ الْفَق۪يرَۘ
Liyeşhedû menâfi’a lehum veyeżkurû-sma(A)llâhi fî eyyâmin ma’lûmâtin ‘alâ mâ razekahum min behîmeti-l-en’âm(i)(s) fekulû minhâ veat’imû-lbâ-ise-lfakîr(a)
"(Gelsinler de) Kendileri için (Allah'ın onlara ikram edeceği birtakım manevi) menfaatlere şahid olsunlar ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde Allah'ın ismini zikr(ederek onları kurban) etsinler! Sonra ondan hem kendiniz yiyin hem de zor durumdaki fakire yedirin!"
ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَت۪يقِ
Śumme-lyakdû tefeśehum velyûfû nużûrahum velyattavvefû bilbeyti-l’atîk(i)
"Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atîk'i (Kâbe'yi) tavaf etsinler."
ذٰلِكَۗ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللّٰهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۜ وَاُحِلَّتْ لَكُمُ الْاَنْعَامُ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِۙ
Żâlike vemen yu’azzim hurumâti(A)llâhi fehuve ḣayrun lehu ‘inde rabbih(i)(k) veuhillet lekumu-l-en’âmu illâ mâ yutlâ ‘aleykum(s) fectenibû-rricse mine-l-evśâni vectenibû kavle-zzûr(i)
İşte böyle! Her kim, Allah'ın (emir ve) yasaklarına hürmet gösterirse bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Haram olduğu, bu Kitâb'la) Size okunanların dışında kalan (bütün) hayvanlar ise sizin için helâl kılınmıştır. O hâlde, (şirk ve küfrün tezahürü olan) pis putlardan kaçının, (boş ve) yalan sözden de sakının!
حُنَفَٓاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِك۪ينَ بِه۪ۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْو۪ي بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي سَح۪يقٍ
Hunefâe li(A)llâhi ġayra muşrikîne bih(i)(c) vemen yuşrik bi(A)llâhi fekeennemâ ḣarra mine-ssemâ-i fetaḣtafuhu-ttayru ev tehvî bihi-rrîhu fî mekânin sehîk(in)
Allah için O'na (hiçbir şeyi) şirk koşmaksızın (Allah'a teslim olmuş ve hakka yönelmiş) hanîfler olun. Kim Allah'a şirk koşarsa sanki o, gökten düş(üp paramparça ol)muş da kendisini kuşlar kapmış veya rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.
ذٰلِكَۗ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَٓائِرَ اللّٰهِ فَاِنَّهَا مِنْ الْقُلُوبِ
Żâlike vemen yu’azzim şe’â-ira(A)llâhi fe-innehâ min takvâ-lkulûb(i)
İşte böyle! Her kim Allah'ın (hac ve umre ibadeti için tayin ettiği) nişanelerine hürmet gösterirse şüphesiz bu, kalplerin takvâsından (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanın hâlinden)dir.
لَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ اِلٰٓى مُسَمًّى ثُمَّ مَحِلُّـهَٓا اِلَى الْعَت۪يقِ۟
Lekum fîhâ menâfi’u ilâ ecelin musemmen śümme mehilluhâ ilâ-lbeyti-l’atîk(i)
Sizin için o (nişane)lerde belli bir süreye kadar (yani hac ve umre zamanında birtakım zahiri ve manevi) menfaatler vardır. Sonra bu (nişane)lerin var(ıp bit)ecekleri yer Beyt-i Atîk (Kâbe)dir.
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكاً لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلٰى رَزَقَهُمْ مِنْ الْاَنْعَامِۜ فَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَلَـهُٓ اَسْلِمُواۜ وَبَشِّرِ الْمُخْبِت۪ينَۙ
Velikulli ummetin ce’alnâ menseken liyeżkurû-sma(A)llâhi ‘alâ mâ razekahum min behîmeti-l-en’âm(i)(k) fe-ilâhukum ilâhun vâhidun felehu eslimû(k) vebeşşiri-lmuḣbitîn(e)
Biz, her ümmet için Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar(dan kurban ederken) üzerine (Allah'ın) ismini ansınlar diye kurban kesmeyi gerekli kıldık. Çünkü ilâhınız Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh'tır. Şu hâlde (yalnız) O'na teslim olun! (Resulüm! Sen Rabbine böyle) Gönülden boyun eğen (mü'min)leri müjdele!
اَلَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِر۪ينَ عَلٰى اَصَابَهُمْ وَالْمُق۪يمِي الصَّلٰوةِۙ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
Elleżîne iżâ żukira(A)llâhu vecilet kulûbuhum va-ssâbirîne ‘alâ mâ esâbehum velmukîmî-ssalâti vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)
Onlar öyle kimselerdir ki Allah zikredil(ip anıl)dığı zaman (haşyet ve muhabbetle) kalpleri ürperir, başlarına gelen musibetlere sabrederler, salâtı ikâme ed(erek hem Allah'ın resulünü hem de dinini destekleyerek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) infak ederler.
وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُمْ مِنْ اللّٰهِ لَكُمْ ف۪يهَا خَيْرٌۗ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهَا صَوَٓافَّۚ فَاِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْقَانِـعَ وَالْمُعْتَرَّۜ كَذٰلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Velbudne ce’alnâhâ lekum min şe’â-iri(A)llâhi lekum fîhâ ḣayr(un)(s) feżkurû-sma(A)llâhi ‘aleyhâ savâf(fe)(s) fe-iżâ vecebet cunûbuhâ fekulû minhâ veat’imû-lkâni’a velmu’ter(ra)(c) keżâlike seḣḣarnâhâ lekum le’allekum teşkurûn(e)
Biz, büyükbaş hayvanları da sizin için Allah'ın (hac ve umre ibadeti hakkında tayin ettiği) nişanelerinden kıldık. Onlar(ın kurban edilmesin)de sizin için bir hayır vardır. Şu hâlde onlar, saf saf sıralanmış (ayakta) dururken üzerlerine Allah'ın ismini zikr(ederek, besmeleyle onları kurban) edin! Yan üstü yere düş(üp canları çık)ınca da onlardan hem kendiniz yiyin hem de kanaat ed(erek istemey)en ve (açıkça) isteyen (her fakir)e yedirin! İşte böylece Biz, bu (hayvan)ları umulur ki şükredersiniz diye sizin istifadenize verdik.
لَنْ اللّٰهَ لُحُومُهَا وَلَا وَلٰكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوٰى مِنْكُمْۜ كَذٰلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى هَدٰيكُمْۜ وَبَشِّرِ الْمُحْسِن۪ينَ
Len yenâla(A)llâhe luhûmuhâ velâ dimâuhâ velâkin yenâluhu-ttakvâ minkum(c) keżâlike seḣḣarahâ lekum litukebbirû(A)llâhe ‘alâ mâ hedâkum(k) vebeşşiri-lmuhsinîn(e)
Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na (sadece) sizin takvânız (kulluk sorumluluğunuzu bilip bunu yerine getirmeye çalışırken O'na olan imanınız) ulaşır. İşte böylece sizi hidâyete erdirmesine karşılık Allah'ı tekbir etmeniz için (Allah) onları sizin istifadenize verdi. (Resulüm! Sen) Muhsinleri (Rabbinin rızasını kazanmak için tüm mahlûkata karşı güzellik yapıp güzel olanları) müjdele!
اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِـعُ عَنِ اٰمَنُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ۟
İnna(A)llâhe yudâfi’u ‘ani-lleżîne âmenû(k) inna(A)llâhe lâ yuhibbu kulle ḣavvânin kefûr(in)
Muhakkak ki Allah, iman edenlerden (bütün kötülükleri) defeder. Şu da muhakkak ki Allah, (kendine ve başkalarına hainlik eden) hiçbir hain nankörü sevmez.
اُذِنَ لِلَّذ۪ينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُواۜ وَاِنَّ اللّٰهَ عَلٰى لَقَد۪يرٌۙ
Użine lilleżîne yukâtelûne bi-ennehum zulimû(c) ve-inna(A)llâhe ‘alâ nasrihim lekadîr(un)
Kendilerine savaş açılan (Müslüman)lara, zulme uğramaları sebebiyle (müşriklerle savaşmaları için Allah tarafından) izin verildi. Şüphesiz ki Allah, onlara yardım etmeye mutlaka Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
اَلَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ بِغَيْرِ اِلَّٓا اَنْ رَبُّنَا اللّٰهُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراًۜ وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ
Elleżîne uḣricû min diyârihim biġayri hakkin illâ en yekûlû rabbuna(A)llâh(u)(k) velevlâ def’u(A)llâhi-nnâse ba’dahum biba’din lehuddimet savâmi’u vebiye’un vesalevâtun vemesâcidu yużkeru fîhâ-smu(A)llâhi keśîrâ(an)(c) veleyensuranna(A)llâhu men yensuruh(u)(k) inna(A)llâhe lekaviyyun ‘azîz(un)
Onlar, sırf "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmını (diğer) bir kısmıyla yok etmesi olmasaydı elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah'ın ismi çokça zikredilen mescidler yıkılıp giderdi. Allah, kendi(sine, dinine ve resulü)ne yardım edene mutlaka yardım eder. Muhakkak ki Allah elbette Kaviyy'dir, Azîz'dir (güçlü, kuvvetli, kudretlidir ve bütün şerefin, kudretin kendisine ait olduğu tek zattır).
اَلَّذ۪ينَ اِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي اَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ وَاَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ وَلِلّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ
Elleżîne in mekkennâhum fî-l-ardi ekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte veemerû bilma’rûfi venehev ‘ani-lmunker(i)(k) veli(A)llâhi ‘âkibetu-l-umûr(i)
Onlar öyle kimselerdir ki eğer kendilerine yeryüzünde imkân (ve iktidar) verirsek namazı ikâme eder(ek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalışır) ve zekâtı ver(ip nefislerinin cimriliğini temizl)erler, iyiliği emreder ve kötülükten (de insanları) men ederler. (Bütün) İşlerin âkıbeti ise Allah'a aittir.
وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُۙ
Ve-in yukeżżibûke fekad keżżebet kablehum kavmu nûhin ve’âdun veśemûd(u)
(Resulüm!) Eğer o (kâfir)ler seni yalanlıyorlarsa (üzülme), andolsun onlardan önce(ki bazı kavimler de kendilerine gelen resullerini) yalanlamıştı; Nûh'un kavmi, Âd ve Semûd (kavimleri),
وَقَوْمُ اِبْرٰه۪يمَ وَقَوْمُ لُوطٍۙ
Vekavmu ibrâhîme vekavmu lût(in)
İbrâhîm'in kavmi, Lût'un kavmi,
وَاَصْحَابُ مَدْيَنَۚ وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ
Veas-hâbu medyen(e)(s) vekużżibe mûsâ feemleytu lilkâfirîne śümme eḣażtuhum(s) fekeyfe kâne nekîr(i)
Ve Medyen halkı. Mûsâ da yalanlanmıştı. Ben de o kâfirlere (kısa bir süre) mühlet verdim sonra da onları (azabımla kıskıvrak) yakaladım ve Beni inkâr (etmenin sonucu) nasılmış (gördüler)!
فَكَاَيِّنْ مِنْ اَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى وَبِئْرٍ مُعَطَّـلَةٍ وَقَصْرٍ مَش۪يدٍ
Fekeeyyin min karyetin ehleknâhâ vehiye zâlimetun fehiye ḣâviyetun ‘alâ ‘urûşihâ vebi/rin mu’attaletin vekasrin meşîd(in)
Biz, (halkı) zalim olan nice memleketleri helâk ettik. Şimdi o (memleketlerin duvarları) çatıları üstüne çökmüş (altüst olmuş), kuyuları kullanılmaz hâle gelmiş ve nice yüksek (muhteşem) saraylar(ı da yerle bir olmuştur).
اَفَلَمْ فِي فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَٓا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۚ فَاِنَّهَا لَا الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّت۪ي فِي
Efelem yesîrû fî-l-ardi fetekûne lehum kulûbun ya’kilûne bihâ ev âżânun yesme’ûne bihâ(s) fe-innehâ lâ ta’mâ-l-ebsâru velâkin ta’mâ-lkulûbu-lletî fî-ssudûr(i)
(Resulüm! Seni yalanlayanlar) Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki (kendilerinden önce yaşamış ve helâk olmuş memleketleri görsünler de) kendileri için onunla akıllarını kullan(ıp, düşünüp anlay)acakları kalpleri veya onunla (hakkı) işitecekleri kulakları olsun. Zira gözler kör olmaz (çünkü gözlerin körlüğü, geçici bir görme yetersizliğidir), fakat (asıl) kör olan, göğüslerdeki kalpler (ve basiretler)dir.
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَنْ اللّٰهُ وَعْدَهُۜ وَاِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ مِمَّا تَعُدُّونَ
Veyesta’cilûneke bil’ażâbi velen yuḣlifa(A)llâhu va’deh(u)(c) ve-inne yevmen ‘inde rabbike keelfi senetin mimmâ te’uddûn(e)
(Resulüm!) Bir de senden, azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Hâlbuki Allah vaadinden asla dönmez. Muhakkak ki Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.
وَكَاَيِّنْ مِنْ اَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ ثُمَّ اَخَذْتُهَاۚ وَاِلَيَّ الْمَص۪يرُ۟
Vekeeyyin min karyetin emleytu lehâ vehiye zâlimetun śümme eḣażtuhâ ve-ileyye-lmasîr(u)
Ben (halkı) zalim olan nice memleketlere (kısa bir süre) mühlet verdim sonra da onları (azabımla kıskıvrak) yakaladım. Dönüş ancak Banadır!
قُلْ يَٓا النَّاسُ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۚ
Kul yâ eyyuhâ-nnâsu innemâ enâ lekum neżîrun mubîn(un)
(Resulüm!) De ki: "Ey insanlar! Ben ancak sizin için apaçık bir uyarıcıyım."
فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ
Felleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lehum maġfiratun verizkun kerîm(un)
İman edip sâlih ameller işleyenler var ya, onlar için (Rabbleri katında büyük) bir mağfiret ve kerim (olan şerefli ve bitmez, tükenmez) bir rızık vardır.
وَالَّذ۪ينَ سَعَوْا ف۪ٓي مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ
Velleżîne se’av fî âyâtinâ mu’âcizîne ulâ-ike ashâbu-lcahîm(i)
Âyetlerimizi âciz bırakmak için çalışanlara gelince, işte onlar da cehennemliklerdir.
وَمَٓا مِنْ مِنْ وَلَا اِلَّٓا اِذَا تَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌۙ
Vemâ erselnâ min kablike min rasûlin velâ nebiyyin illâ iżâ temennâ elkâ-şşeytânu fî umniyyetihi feyenseḣu(A)llâhu mâ yulkî-şşeytânu śümme yuhkimu(A)llâhu âyâtih(i)(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
(Resulüm!) Biz, senden önce hiçbir resul ve nebî göndermedik ki o, (kendince hayırlı olan bir arzuyu) temenni ettiği zaman, şeytan onun temennisine (kendinden) bir şey katmamış olsun! Ne var ki Allah, şeytanın (onun temennisine) kattığı şeyi (âyetleriyle) iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini (nebî ve resullerinin gönlünde) sağlamlaştırır. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ ف۪ي مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍۙ
Liyec’ale mâ yulkî-şşeytânu fitneten lilleżîne fî kulûbihim meradun velkâsiyeti kulûbuhum(k) ve-inne-zzâlimîne lefî şikâkin be’îd(in)
(Allah) şeytanın kattığı bu şeyi kalplerinde (şeytanın verdiği vesveseyle) bir hastalık bulunan (münafık)lar ile kalpleri katılaşmış olan (kâfir)lere bir imtihan (vesilesi) kılmak için (böyle yapar). Şüphesiz ki (kendi nefsine zulmeden) zalimler, elbette (haktan) uzak (derin) bir ayrılık içindedirler.
وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ فَيُؤْمِنُوا بِه۪ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِلٰى
Veliya’leme-lleżîne ûtû-l’ilme ennehu-lhakku min rabbike feyu/minû bihi fetuḣbite lehu kulûbuhum(k) ve-inna(A)llâhe lehâdi-lleżîne âmenû ilâ sirâtin mustekîm(in)
Bir de kendilerine (Allah tarafından) ilim verilenler, bu (Kur'ân)ın hakikaten Rabbinden (gelen) hak olduğunu bilsinler de ona iman etsinler, bu sayede de kalpleri ona gönülden boyun eğ(erek mü'min kimseler ol)sunlar (diye Allah böyle yapar). Muhakkak ki Allah, iman edenleri kesinlikle (dosdoğru yol olan) sırât-ı mustakîme hidâyet edendir.
وَلَا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي مِنْهُ حَتّٰى تَاْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً اَوْ يَاْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَق۪يمٍ
Velâ yezâlu-lleżîne keferû fî miryetin minhu hattâ te/tiyehumu-ssâ’atu baġteten ev ye/tiyehum ‘ażâbu yevmin ‘akîm(in)
İnkâr edenler ise kendilerine o (kıyamet) saat(i) ansızın gelinceye yahut da (kendileri için hayır yönünden) kısır bir günün azabı gelinceye kadar o (Kur'ân)dan hep şüphe içindedirler.
اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِۜ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي النَّع۪يمِ
Elmulku yevme-iżin li(A)llâhi yahkumu beynehum(c) felleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti fî cennâti-nne’îm(i)
O gün mülk (hakimiyet ve hükümranlık tamamen) Allah'a aittir. (Kullarının) Arasında (O) hüküm verir. (Bu hüküm gereği) İman edip sâlih ameller işleyenler Naîm cennetlerindedirler.
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
Velleżîne keferû vekeżżebû bi-âyâtinâ feulâ-ike lehum ‘ażâbun muhîn(un)
(Resulümüzü) İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise işte (o gün) onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.
وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا ف۪ي اللّٰهِ ثُمَّ قُتِلُٓوا اَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللّٰهُ رِزْقاً حَسَناًۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
Velleżîne hâcerû fî sebîli(A)llâhi śümme kutilû ev mâtû leyerzukannehumu(A)llâhu rizkan hasenâ(en)(c) ve-inna(A)llâhe lehuve ḣayru-rrâzikîn(e)
Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülmüş veya ölmüş olanlara gelince, hiç şüphesiz Allah onları güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Muhakkak ki Allah elbette O, rızık verenlerin hayırlısıdır.
لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلاً يَرْضَوْنَهُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَل۪يمٌ حَل۪يمٌ
Leyudḣilennehum mudḣalen yerdavneh(u)(k) ve-inna(A)llâhe le’alîmun halîm(un)
Elbette (Allah) onları, razı olacakları bir yere (cennetine) koyacaktır. Muhakkak ki Allah, elbette Alîm'dir, Halîm'dir (her şeyi, herkesi bilen ve kullarına hilm sahibi olarak yumuşak muamele edendir).
ذٰلِكَۚ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِه۪ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنْصُرَنَّهُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ
Żâlike vemen ‘âkabe bimiśli mâ ‘ûkibe bihi śümme buġiye ‘aleyhi leyensurannehu(A)llâh(u)(k) inna(A)llâhe le’afuvvun ġafûr(un)
İşte böyle! Her kim, kendisine yapılan haksızlığın aynı ile karşılık verir de sonra yine kendisine saldırılırsa mutlaka Allah ona yardım eder. Muhakkak ki Allah elbette Afuvv'dur, Ğafûr'dur (affı sonsuz ve sınırsız olan ve her türlü günahı mağfiret edendir).
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي وَاَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ
Żâlike bi-enna(A)llâhe yûlicu-lleyle fî-nnehâri veyûlicu-nnehâra fî-lleyli veenna(A)llâhe semî’un basîr(un)
İşte böyle! Çünkü Allah, geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar. Muhakkak ki Allah Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi ve herkesi işiten, gizli ve açık her şeyi görendir).
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ هُوَ الْبَاطِلُ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ
Żâlike bi-enna(A)llâhe huve-lhakku veenne mâ yed’ûne min dûnihi huve-lbâtilu veenna(A)llâhe huve-l’aliyyu-lkebîr(u)
İşte böyle! Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. (Kâfirlerin) O'ndan başka (kendisine dua edip) yalvarmakta oldukları şeyler ise bâtılın ta kendisidir. Muhakkak ki Allah, (evet) O, Âliyy'dir, Kebîr'dir (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, azamete ve büyüklüğe sahip olandır).
اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ مَٓاءًۘ فَتُصْبِـحُ الْاَرْضُ مُخْضَرَّةًۜ اِنَّ اللّٰهَ لَط۪يفٌ خَب۪يرٌۚ
Elem tera enna(A)llâhe enzele mine-ssemâ-i mâen fetusbihu-l-ardu muḣdarra(ten)(k) inna(A)llâhe latîfun ḣabîr(un)
Görmedin mi Allah, gökten bir su indirdi de bu sayede yeryüzü yemyeşil oluyor. Muhakkak ki Allah Latîf'tir, Habîr'dir (her şeye nûruyla tecelli eden, lütufta bulunan ve her şeyden, herkesten haberdar olandır).
لَهُ مَا فِي وَمَا فِي وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ۟
Lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(k) ve-inna(A)llâhe lehuve-lġaniyyu-lhamîd(u)
Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey O'nundur. Muhakkak ki Allah elbette O, Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).
اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي بِاَمْرِه۪ۜ وَيُمْسِكُ السَّمَٓاءَ اَنْ عَلَى اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
Elem tera enna(A)llâhe seḣḣara lekum mâ fî-l-ardi velfulke tecrî fî-lbahri bi-emrihi veyumsiku-ssemâe en teka’a ‘alâ-l-ardi illâ bi-iżnih(i)(k) inna(A)llâhe bi-nnâsi leraûfun rahîm(un)
Görmedin mi Allah, yerde bulunanları ve emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi. Göğü de izni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye (O) tutuyor. Çünkü Allah, insanlara karşı çok Raûf'tur, Rahîm'dir (kullarına karşı şefkatle muamele eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَحْيَاكُمْۘ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ
Vehuve-lleżî ahyâkum śümme yumîtukum śümme yuhyîkum(k) inne-l-insâne lekefûr(un)
O, (siz daha yaratılmamışken) size hayat veren, sonra sizi öldürecek, sonra sizi (kıyamet günü tekrar) diriltecek olandır. Gerçekten insan, (bütün bunlara rağmen) çok nankördür.
لِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكاً هُمْ نَاسِكُوهُ فَلَا فِي وَادْعُ اِلٰى اِنَّكَ لَعَلٰى هُدًى مُسْتَق۪يمٍ
Likulli ummetin ce’alnâ menseken hum nâsikûh(u)(s) felâ yunâzi’unneke fî-l-emr(i)(c) ved’u ilâ rabbik(e)(s) inneke le’alâ huden mustekîm(in)
Biz, her ümmete (nasıl kulluk yapacaklarını gösteren) bir ibadet şekli belirledik, onlar onunla ibadet ederler. Öyle ise bu hususta (ehl-i kitaptan olanlar) seninle asla çekişmesinler. Sen Rabbine davet et; çünkü sen, hakikaten dosdoğru bir hidâyet üzerindesin.
وَاِنْ جَادَلُوكَ فَقُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ
Ve-in câdelûke fekuli(A)llâhu a’lemu bimâ ta’melûn(e)
Eğer onlar (yine de) seninle mücadele ederlerse, de ki: "Allah yaptıklarınızı en iyi bilendir."
اَللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ
(A)llâhu yahkumu beynekum yevme-lkiyâmeti fîmâ kuntum fîhi taḣtelifûn(e)
Allah kıyamet gününde, ayrılığa düştüğünüz konularda aranızda hüküm verecektir.
اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي وَالْاَرْضِۜ اِنَّ ذٰلِكَ ف۪ي اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى يَس۪يرٌ
Elem ta’lem enna(A)llâhe ya’lemu mâ fî-ssemâ-i vel-ard(i)(k) inne żâlike fî kitâb(in)(c) inne żâlike ‘ala(A)llâhi yesîr(un)
Bilmez misin ki Allah, hiç kuşkusuz göklerde ve yerde ne varsa (hepsini) bilir? Şüphesiz bunların hepsi de bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da)dır. Muhakkak ki bu (eşya ve olayların tüm bilgisine sahip olmak) Allah'a göre pek kolaydır.
وَيَعْبُدُونَ مِنْ اللّٰهِ مَا لَمْ بِه۪ سُلْطَاناً وَمَا لَيْسَ لَهُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ وَمَا مِنْ
Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lem yunezzil bihi sultânen vemâ leyse lehum bihi ‘ilm(un)(k) vemâ lizzâlimîne min nasîr(in)
Onlar, Allah'ı bırakıp da hakkında (Allah'ın) hiçbir delil indirmediği ve kendilerinin de hakkında hiçbir bilgilerinin bulunmadığı şeylere âbd ol(up kulluk ed)iyorlar. (Âyetlerimize ve resullerimize zulmeden) Zalimlerin (kıyamet günü) hiçbir yardımcısı yoktur.
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ ف۪ي الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَۜ يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذ۪ينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۜ قُلْ اَفَاُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ اَلنَّارُۜ وَعَدَهَا اللّٰهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟
Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin ta’rifu fî vucûhi-lleżîne keferû-lmunker(a)(s) yekâdûne yestûne billeżîne yetlûne ‘aleyhim âyâtinâ(k) kul efeunebbi-ukum bişerrin min żâlikum(k) ennâru ve’adeha(A)llâhu-lleżîne keferû(s) vebi/se-lmasîr(u)
Kendilerine apaçık âyetlerimiz okunduğunda, kâfirleri yüzlerindeki hoşnutsuzluktan tanırsın. Onlar, kendilerine âyetlerimizi okuyanların neredeyse üzerlerine saldırırlar. (Resulüm!) De ki: "Size bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? (Cehennem) Ateş(i)! Allah, onu kâfirlere (ceza olarak) vaad etmiştir. O, ne kötü varılacak yerdir!"
يَٓا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ اللّٰهِ لَنْ ذُبَاباً وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُۜ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْـٔاً لَا مِنْهُۜ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ
Yâ eyyuhâ-nnâsu duribe meśelun festemi’û leh(u)(c) inne-lleżîne ted’ûne min dûni(A)llâhi len yaḣlukû żubâben velevi-cteme’û leh(u)(s) ve-in yeslubuhumu-żżubâbu şey-en lâ yestenkiżûhu minh(u)(c) da’ufe-ttâlibu velmatlûb(u)
Ey insanlar! (Size Allah katından) Bir misal verildi, şimdi ona (iyi) kulak verin: "Allah'tan başka (dua edip) yalvardıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar, hepsi bunun için bir araya gelseler bile! Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtar(ıp geri de al)amazlar. (Çünkü) İsteyen de âciz, (kendinden) istenen de!
مَا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ
Mâ kaderû(A)llâhe hakka kadrih(i)(k) inna(A)llâhe lekaviyyun ‘azîz(un)
Onlar, (bu âciz putları Allah'a şirk koşmakla) Allah'ın hakkını takdir edemediler. Muhakkak ki Allah elbette Kaviyy'dir, Azîz'dir (güçlü, kuvvetli, kudretli ve bütün şerefin, kudretin kendisine ait olduğu tek zattır).
اَللّٰهُ يَصْطَف۪ي مِنَ رُسُلاً وَمِنَ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌۚ
(A)llâhu yastafî mine-lmelâ-iketi rusulen vemine-nnâs(i)(c) inna(A)llâhe semî’un basîr(un)
Allah, meleklerden de insanlardan da resuller seçer. Muhakkak ki Allah Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi ve herkesi işiten, gizli ve açık her şeyi görendir).
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ وَمَا خَلْفَهُمْۜ وَاِلَى تُرْجَعُ الْاُمُورُ
Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ ḣalfehum(k) ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr(u)
(O, kullarının) Önlerindekini de arkalarındakini de (geçmişlerini de geleceklerini de) bilir. Bütün işler ancak Allah'a döndürülür (her konuda en son hükmü verecek olan sadece Allah'tır).
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-rke’û vescudû va’budû rabbekum vef’alû-lḣayra le’allekum tuflihûn(e)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Rükû edin (Allah'ın hükmü karşısında eğilin), secde edin (âcizliğinizi bilin, asla kibirlenmeyin), Rabbinize âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve hayır(lı ameller) yapın ki felaha (kurtuluş ve saadete) eresiniz.
وَجَاهِدُوا فِي اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِه۪ۜ هُوَ اجْتَبٰيكُمْ وَمَا عَلَيْكُمْ فِي مِنْ مِلَّةَ اَب۪يكُمْ اِبْرٰه۪يمَۜ هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِم۪ينَ مِنْ وَف۪ي لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَه۪يداً عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللّٰهِۜ هُوَ مَوْلٰيكُمْۚ فَنِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ
Vecâhidû fi(A)llâhi hakka cihâdih(i)(c) huve-ctebâkum vemâ ce’ale ‘aleykum fî-ddîni min harac(in)(c) millete ebîkum ibrâhîm(e)(c) huve semmâkumu-lmuslimîne minkablu vefî hâżâ liyekûne-rrasûlu şehîden ‘aleykum vetekûnû şuhedâe ‘alâ-nnâs(i)(c) feakîmû-ssalâte veâtû-zzekâte va’tasimû bi(A)llâhi huve mevlâkum(s) feni’me-lmevlâ veni’me-nnasîr(u)
Allah uğrunda (âyetlere ve resulüne göre) nasıl cihad etmek gerekiyorsa öyle cihad edin! O, sizi seçti, din hususunda üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi, babanız İbrâhîm'in dininde de (böyleydi). O, gerek daha önce(ki kitaplarda) gerekse bu (Kur'ân)da sizi "Müslümanlar" diye isimlendirdi ki resul(ünüz) size şahid olsun ve (siz de) bütün insanlara şahidler olasınız! Öyle ise namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ın, zekâtı ver(erek nefsinizin cimriliğini temizley)in ve Allah'a (O'nun muhabbetine) sımsıkı sarılın! O, sizin Mevlâ'nız (sahibiniz ve dostunuz)dur. O, ne güzel Mevlâ ve ne güzel Nasîr (yardımcı)dır!