← Sûreler
Enbiyâ Sûresi
112 âyet · Mekki
سُورَةُ الْاَنْبِيَٓاءِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

اِقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ ف۪ي مُعْرِضُونَۚ

İkterabe linnâsi hisâbuhum vehum fî ġafletin mu’ridûn(e)

İnsanların hesab(a çekilecek)leri (kıyamet günü) yaklaştı. Hâl böyle iken onlar, gaflet içinde (âyetlerimizden ve resullerimizden) yüz çevirmekteler.

2

مَا مِنْ مِنْ مُحْدَثٍ اِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَۙ

Mâ ye/tîhim min żikrin min rabbihim muhdeśin illâ-steme’ûhu vehum yel’abûn(e)

(2-3) Onlara (ne zaman) Rabblerinden yeni bir zikir (hatırlatma ve öğüt) gelse, onlar ancak alaya alarak, kalpleri de oyuna, eğlenceye dalarak onu dinlerler. (Resulüm! Mekkeli) Bu zalimler (de kendi aralarında) gizlice şöyle konuştular: "Bu (Muhammed de) sizin gibi bir beşer değil mi? Siz şimdi göz göre göre (onun size okuduğu Kur'ân denen, bu) sihre mi kapılacaksınız?"

3

لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْۜ وَاَسَرُّوا النَّجْوٰىۗ اَلَّذ۪ينَ ظَلَمُواۗ هَلْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۚ اَفَتَاْتُونَ السِّحْرَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ

Lâhiyeten kulûbuhum(k) veeserrû-nnecvâ-lleżîne zalemû hel hâżâ illâ beşerun miślukum(s) efete/tûne-ssihra veentum tubsirûn(e)

(2-3) Onlara (ne zaman) Rabblerinden yeni bir zikir (hatırlatma ve öğüt) gelse, onlar ancak alaya alarak, kalpleri de oyuna, eğlenceye dalarak onu dinlerler. (Resulüm! Mekkeli) Bu zalimler (de kendi aralarında) gizlice şöyle konuştular: "Bu (Muhammed de) sizin gibi bir beşer değil mi? Siz şimdi göz göre göre (onun size okuduğu Kur'ân denen, bu) sihre mi kapılacaksınız?"

4

قَالَ رَبّ۪ي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي وَالْاَرْضِۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

Kâle rabbî ya’lemu-lkavle fî-ssemâ-i vel-ard(i)(s) vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)

(Sen ise) Dedi(n) ki: "Rabbim yerde ve gökte (söylenmiş) olan her sözü bilir. O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir)."

5

بَلْ قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ بَلِ بَلْ هُوَ شَاعِرٌۚ فَلْيَاْتِنَا بِاٰيَةٍ كَمَٓا اُرْسِلَ الْاَوَّلُونَ

Bel kâlû adġâśu ahlâmin beli-fterâhu bel huve şâ’irun felye/tinâ bi-âyetin kemâ ursile-l-evvelûn(e)

Onlar, "hayır! (Muhammed'in söyledikleri sadece) Karmakarışık düşlerdir, bilakis onu kendisi uydurmuştur, belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) Öncekilerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir âyet (mucize) getirsin" dediler.

6

مَٓا قَبْلَهُمْ مِنْ اَهْلَكْنَاهَاۚ اَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ

Mâ âmenet kablehum min karyetin ehleknâhâ(s) efehum yu/minûn(e)

(Resulüm!) Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir memleket (halkı, resullerimiz mucize getirdikleri hâlde onlara) iman etmemişti, şimdi bunlar mı iman edecekler?

7

وَمَٓا قَبْلَكَ اِلَّا رِجَالاً نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا

Vemâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim(s) fes-elû ehle-żżikri in kuntum lâ ta’lemûn(e)

Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz (yiğit) adamlardan başkasını (resul olarak) göndermedik. (Ey kâfirler!) Eğer bilmiyorsanız (o yiğit adamları ehl-i kitaptan ilim ve) zikir ehline sorun.

8

وَمَا جَسَداً لَا الطَّعَامَ وَمَا خَالِد۪ينَ

Vemâ ce’alnâhum ceseden lâ ye/kulûne-tta’âme vemâ kânû ḣâlidîn(e)

Biz o (resul)leri de yemek yemeyen bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.

9

ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَاَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَٓاءُ وَاَهْلَكْنَا الْمُسْرِف۪ينَ

Śumme sadaknâhumu-lva’de feenceynâhum vemen neşâu veehleknâ-lmusrifîn(e)

Sonra onlara olan vaadimizi yerine getirdik. Böylece hem onları hem de dilediğimiz (başka) kimseleri (yurtlarında helâka uğramaktan) kurtardık, müsrifleri (dünya menfaati uğruna hayatını israf edenleri) de (o yurdu yerle bir ederek) helâk ettik.

10

لَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ كِتَاباً ف۪يهِ ذِكْرُكُمْۜ اَفَلَا

Lekad enzelnâ ileykum kitâben fîhi żikrukum(s) efelâ ta’kilûn(e)

(Ey insanlar!) Andolsun ki size içinde zikriniz (şeref ve şanınız) bulunan bir Kitâb (olan Kur'ân'ı) indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

11

وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ كَانَتْ ظَالِمَةً وَاَنْشَاْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ

Vekem kasamnâ min karyetin kânet zâlimeten veenşe/nâ ba’dehâ kavmen âḣarîn(e)

Biz (halkı) zalim olan nice memleketleri (azabımızla) kırıp geçir(erek yerle bir et)tik ve onlardan sonra başka kavimler meydana getirdik.

12

فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَاْسَنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ

Felemmâ ehassû be/senâ iżâ hum minhâ yerkudûn(e)

Onlar azabımızı hissettikleri zaman hemen oradan kaçmaya çalıştılar.

13

لَا وَارْجِعُٓوا اِلٰى اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْـَٔلُونَ

Lâ terkudû verci’û ilâ mâ utriftum fîhi vemesâkinikum le’allekum tus-elûn(e)

(Onlara) "Kaçmayın! (Varlık) İçinde sefahate daldığınız (yurtlarınıza) ve evlerinize dönün! Çünkü sorguya çekileceksiniz" (dedik).

14

قَالُوا يَا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

Kâlû yâ veylenâ innâ kunnâ zâlimîn(e)

(Onlar da) "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz (Rabbimizin bizi nimetlendirdiğinden gâfil olan) zalim kimselermişiz" dediler.

15

فَمَا تِلْكَ دَعْوٰيهُمْ حَتّٰى جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ

Femâ zâlet tilke da’vâhum hattâ ce’alnâhum hasîden ḣâmidîn(e)

Biz onları (kökünden koparılarak) biçilmiş (ekine), (üflenen mum gibi hemen) sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları devam etti.

16

وَمَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ

Vemâ ḣalaknâ-ssemâe vel-arda vemâ beynehumâ lâ’ibîn(e)

Biz, göğü, yeri ve bunlar arasında bulunanları oyun (ve eğlence) olsun diye yaratmadık.

17

لَوْ اَرَدْنَٓا اَنْ لَهْواً لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ اِنْ كُنَّا فَاعِل۪ينَ

Lev eradnâ en netteḣiże lehven letteḣażnâhu min ledunnâ in kunnâ fâ’ilîn(e)

Eğer bir (oyun ve) eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık (böyle yapardık).

18

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ

Bel nakżifu bilhakki ‘alâ-lbâtili feyedmeġuhu fe-iżâ huve zâhik(un)(c) velekumu-lveylu mimmâ tasifûn(e)

Bilakis Biz, hakkı bâtılın üzerine atarız da onu paramparça eder. Bir de bakarsın ki o, yok olup gitmiştir. (Allah'a, yalan yanlış) İsnad ettiğiniz sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!

19

وَلَهُ مَنْ فِي وَالْاَرْضِۜ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا عَنْ وَلَا

Velehu men fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) vemen ‘indehu lâ yestekbirûne ‘an ‘ibâdetihi velâ yestahsirûn(e)

Göklerde ve yerde olan bütün varlıklar O'na aittir. O'nun katındaki (melek)ler de O'na ibadet etmekten ne kibirlenirler ne de yorulurlar.

20

يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا

Yusebbihûne-lleyle ve-nnehâra lâ yefturûn(e)

Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.

21

اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ هُمْ يُنْشِرُونَ

Emi-tteḣażû âliheten mine-l-ardi hum yunşirûn(e)

Yoksa onlar, yerden birtakım ilâhlar edindiler de (ölüleri) onlar mı diriltecek?

22

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ

Lev kâne fîhimâ âlihetun illa(A)llâhu lefesedetâ(c) fesubhâna(A)llâhi rabbi-l’arşi ‘ammâ yasifûn(e)

Eğer o ikisinde (yerde ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, kesinlikle onlar fesada uğrar (bozulup gider)di. Arş'ın Rabbi olan Allah Subhân'dır, onların uydurdukları sıfatlardan (ve her türlü noksanlıktan münezzehtir).

23

لَا عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ

Lâ yus-elu ‘ammâ yef’alu vehum yus-elûn(e)

O (Allah), yaptığından dolayı sorgulanamaz, onlar ise sorguya çekileceklerdir.

24

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ اٰلِهَةًۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ هٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْل۪يۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ

Emi-tteḣażû min dûnihi âlihe(ten)(s) kul hâtû burhânekum(s) hâżâ żikru men ma’iye veżikru men kablî(k) bel ekśeruhum lâ ya’lemûne-lhakk(a)(s) fehum mu’ridûn(e)

(Resulüm!) Yoksa onlar (yine de) Allah'tan başka (birtakım) ilâhlar mı edindiler? De ki: "(O hâlde haydi) Delilinizi getirin! İşte benimle beraber olanların Zikri (olan Kur'ân) ve benden önceki (ümmet)lerin zikri (olan Tevrât ve İncîl. Hiçbirinde birden fazla ilâh olduğuna dair herhangi bir delil var mı)." Hayır! Onların çoğu hakkı bilmezler, bu sebeple de (âyetlerimizden ve resullerimizden) yüz çevirirler.

25

وَمَٓا مِنْ مِنْ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ

Vemâ erselnâ min kablike min rasûlin illâ nûhî ileyhi ennehu lâ ilâhe illâ enâ fa’budûn(i)

Biz senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona (şöyle) vahyetmiş olmayalım, "muhakkak ki Benden başka İlâh yoktur, öyleyse Bana âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)."

26

وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ

Ve kâlû-tteḣaże-rrahmânu veledâ(en)(k) subhâneh(u)(c) bel ‘ibâdun mukramûn(e)

Yine de onlar dediler ki: "Rahmân (olan Allah, bazı resulleri) çocuk edindi." (Hâşâ!) O Subhân'dır (bundan münezzehtir). Bilakis (Allah'ın resulleri) ikrama nail olmuş kullardır.

27

لَا بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ

Lâ yesbikûnehu bilkavli vehum bi-emrihi ya’melûn(e)

Onlar sözle Allah'ın önüne geç(ip nefislerinden konuş)mazlar ve (sadece) O'nun emri ile iş yaparlar.

28

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ مُشْفِقُونَ

Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ ḣalfehum velâ yeşfe’ûne illâ limeni-rtedâ vehum min ḣaşyetihi muşfikûn(e)

(Allah) Onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar (Allah'ın) razı olduklarından başkasına şefâat etmezler ve O'nun haşyetinden titrerler!

29

وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ۟

Vemen yekul minhum innî ilâhun min dûnihi feżâlike neczîhi cehennem(e)(c) keżâlike neczî-zzâlimîn(e)

Onlardan her kim, "Allah'tan başka şüphesiz ben de bir ilâhım!" derse, Biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte Biz, (kendine zulmeden) zalimleri böyle cezalandırırız!

30

اَوَلَمْ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَاۜ وَجَعَلْنَا مِنَ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا

Eve lem yerâ-lleżîne keferû enne-ssemâvâti vel-arda kânetâ ratkan fefetaknâhumâ(s) vece’alnâ mine-lmâ-i kulle şey-in hayy(in)(s) efelâ yu/minûn(e)

Kâfirler, göklerle yer bitişikken Bizim onları birbirinden ayırdığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görmediler mi? Hâlâ iman etmeyecekler mi?

31

وَجَعَلْنَا فِي رَوَاسِيَ اَنْ بِهِمْ وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

Vece’alnâ fî-l-ardi ravâsiye en temîde bihim vece’alnâ fîhâ ficâcen subulen le’allehum yehtedûn(e)

Biz, onları sarsmasın diye yeryüzünde (buna engel olacak) sabit dağlar yerleştirdik. Maksatlarına ulaşsınlar diye de orada genişçe yollar var ettik.

32

وَجَعَلْنَا السَّمَٓاءَ سَقْفاً مَحْفُوظاًۚ وَهُمْ عَنْ مُعْرِضُونَ

Vece’alnâ-ssemâe sakfen mahfûzâ(an)(s) vehum ‘an âyâtihâ mu’ridûn(e)

Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise (Allah'ın kudretini gösteren bu) âyetlerinden yüz çevirmektedirler.

33

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ ف۪ي يَسْبَحُونَ

Vehuve-lleżî ḣaleka-lleyle ve-nnehâra ve-şşemse velkamer(a)(s) kullun fî felekin yesbehûn(e)

O; geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratandır. Her biri (kendileri için tayin edilen) bir yörüngede yüzmektedirler.

34

وَمَا لِبَشَرٍ مِنْ الْخُلْدَۜ اَفَا۬ئِنْ فَهُمُ الْخَالِدُونَ

Vemâ ce’alnâ libeşerin min kablike-lḣuld(e)(s) efe-in mitte fehumu-lḣâlidûn(e)

(Resulüm!) Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar (dünyada) ebedi mi kalacaklar?

35

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

Kullu nefsin żâ-ikatu-lmevt(i)(k) veneblûkum bi-şşerri velḣayri fitne(ten)(s) ve-ileynâ turce’ûn(e)

Her nefis ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak sizi şerle de hayırla da deneriz ve (hepiniz ancak) Bize döndürüleceksiniz.

36

وَاِذَا رَاٰكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ اِلَّا هُزُواًۜ اَهٰذَا الَّذ۪ي يَذْكُرُ اٰلِهَتَكُمْۚ وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمٰنِ هُمْ كَافِرُونَ

Ve-iżâ raâke-lleżîne keferû in yetteḣiżûneke illâ huzuven ehâżâ-lleżî yeżkuru âlihetekum vehum biżikri-rrahmâni hum kâfirûn(e)

(Resulüm!) Kâfirler seni gördükleri zaman, "sizin ilâhlarınızı zikred(erek onlar hakkında ileri geri konuş)an bu mu?" (diyerek) seni ancak alaya alırlar. Onlar, Rahmân (olan Allah)ın Zikrini (âyetlerini) inkâr edenlerin ta kendileridir.

37

خُلِقَ الْاِنْسَانُ مِنْ سَاُر۪يكُمْ اٰيَات۪ي فَلَا

Ḣulika-l-insânu min ‘acel(in)(c) seurîkum âyâtî felâ testa’cilûn(e)

İnsan (çok sabırsız, çok acelecidir, sanki) aceleden yaratılmıştır. (Bekleyin) Yakında size âyetlerimi(n işaret ettiği azabı) göstereceğim. Şimdi Benden (onu) acele istemeyin!

38

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Veyekûlûne metâ hâżâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)

Buna rağmen onlar, "eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) bu vaad (ettiğiniz kıyamet) ne zaman (gerçekleşecek)?" derler.

39

لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ح۪ينَ لَا عَنْ النَّارَ وَلَا عَنْ وَلَا يُنْصَرُونَ

Lev ya’lemu-lleżîne keferû hîne lâ yekuffûne ‘an vucûhihimu-nnâra velâ ‘an zuhûrihim velâ hum yunsarûn(e)

Kâfirler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları, kendilerine yardım da edilmeyeceği o zamanı bir bilseler(di o azabı bu kadar acele istemezlerdi)!

40

بَلْ تَاْت۪يهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا رَدَّهَا وَلَا يُنْظَرُونَ

Bel te/tîhim baġteten fetebhetuhum felâ yestatî’ûne raddehâ velâ hum yunzarûn(e)

Doğrusu kendilerine (o tehdit edildikleri azap öyle) ansızın gelir ki onlar şaşkınlıktan donakalırlar. (O an geldiğinde) Artık onu ne reddedebilirler ne de kendilerine göz açtırılır.

41

وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟

Velekadi-stuhzi-e birusulin min kablike fehâka billeżîne seḣirû minhum mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

(Resulüm!) Andolsun ki senden önceki resullerle de alay edilmişti, bu yüzden onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey (olan o azap) kuşatıverdi.

42

قُلْ مَنْ يَكْلَؤُ۬كُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ بَلْ هُمْ عَنْ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ

Kul men yekleukum billeyli ve-nnehâri mine-rrahmân(i)(k) bel hum ‘an żikri rabbihim mu’ridûn(e)

De ki: "(Size azap etmek isterse) Gece ve gündüz, Rahmân(ın azabın)dan sizi kim koruyacak?" Buna rağmen onlar Rabblerinin zikri (olan âyetleri)nden yüz çevirmektedirler.

43

اَمْ لَهُمْ اٰلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ لَا نَصْرَ اَنْفُسِهِمْ وَلَا مِنَّا يُصْحَبُونَ

Em lehum âlihetun temne’uhum min dûninâ(c) lâ yestatî’ûne nasra enfusihim velâ hum minnâ yushabûn(e)

Yoksa onların, kendilerini Bize karşı koruyacak ilâhları mı var? (O ilâh edindikleri şeyler kıyamet günü) Ne kendilerine yardım edebilirler ne de Bizden yakınlık görebilirler.

44

بَلْ مَتَّعْنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُۜ اَفَلَا اَنَّا نَاْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَفَهُمُ الْغَالِبُونَ

Bel metta’nâ hâulâ-i veâbâehum hattâ tâle ‘aleyhimu-l’umur(u)(k) efelâ yeravne ennâ ne/tî-l-arda nenkusuhâ min atrâfihâ(c) efehumu-lġâlibûn(e)

Kaldı ki onları da atalarını da (dünya nimetlerinden) Biz faydalandırdık. Hatta ömür(leri) kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Fakat onlar görmüyorlar mı ki Biz yere (onun topraktan olan bedenine) tecelli edip onu(n bedenini zayıflatıyor, ömrünü de) etrafından (azar azar) kısaltıyoruz? Şu hâlde galip gelenler (gerçekten) onlar mı (yoksa Biz miyiz)!

45

قُلْ اِنَّـمَٓا اُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِۘ وَلَا الصُّمُّ الدُّعَٓاءَ اِذَا يُنْذَرُونَ

Kul innemâ unżirukum bilvahy(i)(c) velâ yesme’u-ssummu-ddu’âe iżâ mâ yunżerûn(e)

(Resulüm!) De ki: "Ben sizi ancak (bana indirilen) vahiy ile uyarıyorum." Ne var ki (manen) sağır olanlar uyarıldıkları vakit (hakka olan bu) daveti duymazlar.

46

وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

Vele-in messet-hum nefhatun min ‘ażâbi rabbike leyekûlunne yâ veylenâ innâ kunnâ zâlimîn(e)

Andolsun, onlara Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunsa, hiç şüphesiz, "yazıklar olsun bize! Gerçekten biz (Rabbimizin bizi nimetlendirdiğinden gâfil olan) zalim kimselermişiz" derler.

47

وَنَضَعُ الْمَوَاز۪ينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ فَلَا نَفْسٌ شَيْـٔاًۜ وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ اَتَيْنَا بِهَاۜ وَكَفٰى بِنَا حَاسِب۪ينَ

Venada’u-lmevâzîne-lkista liyevmi-lkiyâmeti felâ tuzlemu nefsun şey-â(en)(s) ve-in kâne miśkâle habbetin min ḣardelin eteynâ bihâ(k) vekefâ binâ hâsibîn(e)

Biz, kıyamet günü (amellerin tartılması) için adalet terazileri kurarız. Artık hiç kimseye hiçbir şekilde zulmedilmez ve (yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa onu (mutlaka yapanın karşısına) getiririz. (O gün) Hesap görücü olarak Biz yeteriz.

48

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى وَهٰرُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَٓاءً وَذِكْراً لِلْمُتَّق۪ينَۙ

Velekad âteynâ mûsâ vehârûne-lfurkâne vediyâen veżikran lilmuttekîn(e)

Andolsun ki Biz, Mûsâ ve Hârûn'a (hakla bâtılı birbirinden ayıran) Furkân'ı ve muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için (de karanlıkları aydınlatan) bir ışık ve bir zikir (nasihat ve öğüt olan Tevrât'ı) verdik.

49

اَلَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَهُمْ مِنَ مُشْفِقُونَ

Elleżîne yaḣşevne rabbehum bilġaybi vehum mine-ssâ’ati muşfikûn(e)

O (muttaki)ler ki gıyâben Rabblerinden haşyet duyarlar. Yine onlar (görmedikleri hâlde hesap verecekleri kıyamet) saat(in)den (korkup) titrerler.

50

وَهٰذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ اَنْزَلْنَاهُۜ اَفَاَنْتُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ۟

Vehâżâ żikrun mubârakun enzelnâh(u)(c) efeentum lehu munkirûn(e)

İşte bu (Kur'ân) da Bizim indirdiğimiz mübarek (şanı yüce ve insanı yücelten) bir Zikir (hatırlatma ve öğüt)tür. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz?

51

وَلَقَدْ اٰتَيْنَٓا اِبْرٰه۪يمَ رُشْدَهُ مِنْ وَكُنَّا بِه۪ عَالِم۪ينَۚ

Velekad âteynâ ibrâhîme ruşdehu min kablu vekunnâ bihi ‘âlimîn(e)

Andolsun ki Biz, İbrâhîm'e de daha önce rüşdünü (bir kul olarak kemâlatını) vermiştik. Zaten Biz onu(n buna ehil olduğunu) biliyorduk.

52

اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا هٰذِهِ التَّمَاث۪يلُ الَّت۪ٓي اَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ

İż kâle li-ebîhi vekavmihi mâ hâżihi-ttemâśîlu-lletî entum lehâ ‘âkifûn(e)

Hani o, babasına ve kavmine demişti ki: "Şu (karşısına geçip) ibadet ettiğiniz heykeller de ne oluyor?"

53

قَالُوا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا لَهَا عَابِد۪ينَ

Kâlû vecednâ âbâenâ lehâ ‘âbidîn(e)

(Onlar) Dediler ki: "Biz, babalarımızı bunlara tapar bulduk (onun için biz de onlara tapıp ibadet ediyoruz)."

54

قَالَ لَقَدْ كُنْتُمْ اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ ف۪ي مُب۪ينٍ

Kâle lekad kuntum entum ve âbâukum fî dalâlin mubîn(in)

(İbrâhîm) "Andolsun ki siz de babalarınız da apaçık bir dalâlet içindesiniz" dedi.

55

قَالُٓوا اَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ اَمْ اَنْتَ مِنَ

Kâlû eci/tenâ bilhakki em ente mine-llâ’ibîn(e)

(Onlar) Dediler ki: "Bize hakkı mı getirdin, yoksa sen (ilâhlarımızı terk etmemiz için bize oyun) oynayanlardan mısın?"

56

قَالَ بَلْ رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الَّذ۪ي فَطَرَهُنَّۘ وَاَنَا۬ عَلٰى مِنَ

Kâle bel rabbukum rabbu-ssemâvâti vel-ardi-lleżî fetarahunne ve enâ ‘alâ żâlikum mine-şşâhidîn(e)

(İbrâhîm) Dedi ki: "Hayır! Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki onları yoktan yaratmıştır ve ben de buna şahidlik edenlerdenim."

57

وَتَاللّٰهِ لَاَك۪يدَنَّ اَصْنَامَكُمْ بَعْدَ اَنْ مُدْبِر۪ينَ

Veta(A)llâhi leekîdenne asnâmekum ba’de en tuvellû mudbirîn(e)

(İbrâhîm, onların Allah'a iman etmeyeceklerini anladığında içinden dedi ki) "Allah'a yemin ederim ki siz arkanızı dönüp gittikten sonra şüphesiz putlarınız(l)a (size) bir tuzak kuracağım!"

58

فَجَعَلَهُمْ جُذَاذاً اِلَّا كَب۪يراً لَهُمْ لَعَلَّهُمْ اِلَيْهِ يَرْجِعُونَ

Fece’alehum cużâżen illâ kebîran lehum le’allehum ileyhi yerci’ûn(e)

Derken (İbrâhîm, gizlice onların putlarının yanına vardı ve) onları paramparça etti. Yalnız o (put)ların (en) büyüğünü (sağlam bıraktı), belki ona müracaat ederler diye.

59

قَالُوا مَنْ فَعَلَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَٓا اِنَّهُ لَمِنَ

Kâlû men fe’ale hâżâ bi-âlihetinâ innehu lemine-zzâlimîn(e)

(Akabinde onlar gelip paramparça olan putlarını görünce) "Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Hiç şüphesiz o, zalimlerdendir" dediler.

60

قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَـهُٓ اِبْرٰه۪يمُۜ

Kâlû semi’nâ feten yeżkuruhum yukâlu lehu ibrâhîm(u)

(Bazıları) "Bunları diline dolayan bir genç işittik, kendisine İbrâhîm deniyormuş" dediler.

61

قَالُوا فَاْتُوا عَلٰٓى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ

Kâlû fe/tû bihi ‘alâ a’yuni-nnâsi le’allehum yeşhedûn(e)

(Diğerleri de) "O hâlde onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki (bu işi onun yaptığına) şahidlik ederler" dediler.

62

قَالُٓوا ءَاَنْتَ فَعَلْتَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَا يَٓا اِبْرٰه۪يمُۜ

Kâlû eente fe’alte hâżâ bi-âlihetinâ yâ ibrâhîm(u)

(İbrâhîm gelince) "Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhîm?" dediler.

63

قَالَ بَلْ فَعَلَهُۗ كَب۪يرُهُمْ هٰذَا فَسْـَٔلُوهُمْ اِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ

Kâle bel fe’alehu kebîruhum hâżâ fes-elûhum in kânû yentikûn(e)

(İbrâhîm, sağlam kalan büyük putu göstererek) "Aslında bu işi şu büyükleri yapmış (olmalı). Haydi onlara sorun, eğer konuşabiliyorlarsa!" dedi.

64

فَرَجَعُٓوا اِلٰٓى فَقَالُٓوا اِنَّكُمْ اَنْتُمُ الظَّالِمُونَۙ

Ferace’û ilâ enfusihim fekâlû innekum entumu-zzâlimûn(e)

Bunun üzerine (orada bulunanlar) kendi vicdanlarına dönüp (Allah'tan başka ilâhlar edindikleri için kendi kendilerine), "hiç şüphesiz asıl zalimler sizlersiniz, sizler!" dediler.

65

ثُمَّ نُكِسُوا عَلٰى لَقَدْ عَلِمْتَ مَا يَنْطِقُونَ

Śumme nukisû ‘alâ ruûsihim lekad ‘alimte mâ hâulâ-i yentikûn(e)

Sonra yine (şeytanın aldatmasıyla) eski düşüncelerine geri döndürüldüler (ve İbrâhîm'e dönüp), "andolsun ki sen bunların konuşmadığını (pekâlâ) biliyorsun" dediler.

66

قَالَ اَفَتَعْبُدُونَ مِنْ اللّٰهِ مَا لَا شَيْـٔاً وَلَا

Kâle efeta’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’ukum şey-en velâ yadurrukum

(İbrâhîm) Dedi ki: "Öyleyse Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek şeylere mi tapıyorsunuz?"

67

اُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ اللّٰهِۜ اَفَلَا

Uffin lekum velimâ ta’budûne min dûni(A)llâh(i)(s) efelâ ta’kilûn(e)

"Size de Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"

68

قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانْصُرُٓوا اٰلِهَتَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ

Kâlû harrikûhu vensurû âlihetekum in kuntum fâ’ilîn(e)

(Nemrut ve arkadaşları) "Eğer (onu cezalandırmak için bir şey) yapacaksanız, onu (ateşe atıp) yakın ve ilâhlarınıza yardım edin!" dediler.

69

قُلْنَا يَا نَارُ كُون۪ي بَرْداً وَسَلَاماً عَلٰٓى

Kulnâ yâ nâru kûnî berden veselâmen ‘alâ ibrâhîm(e)

(Onu ateşe attıklarında) Biz, "ey ateş! İbrâhîm için serin ve selamet ol!" dedik.

70

وَاَرَادُوا بِه۪ كَيْداً فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَخْسَر۪ينَۚ

Veerâdû bihi keyden fece’alnâhumu-l-aḣserîn(e)

Böylece onlar, ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları en ağır hüsrana uğrattık.

71

وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطاً اِلَى الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَا لِلْعَالَم۪ينَ

Venecceynâhu velûtan ilâ-l-ardi-lletî bâraknâ fîhâ lil’âlemîn(e)

Biz, onu ve Lût'u içinde âlemler (yani insanlar) için bereketler kıldığımız (bir) yere (ulaştırarak kavimlerinin zulmünden) kurtardık.

72

وَوَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَۜ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةًۜ وَكُلاًّ جَعَلْنَا صَالِح۪ينَ

Vevehebnâ lehu ishâka veya’kûbe nâfile(ten)(s) vekullen ce’alnâ sâlihîn(e)

Ve ona, İshâk'ı ayrıca fazladan bir bağış olmak üzere (İshâk'ın oğlu) Yakûb'u lütfettik ve her birini sâlih kimseler kıldık.

73

وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَاِقَامَ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءَ الزَّكٰوةِۚ وَكَانُوا لَنَا عَابِد۪ينَۙ

Vece’alnâhum e-immeten yehdûne bi-emrinâ veevhaynâ ileyhim fi’le-lḣayrâti ve-ikâme-ssalâti ve-îtâe-zzekâ(ti)(s) vekânû lenâ ‘âbidîn(e)

Onları, emrimizle (insanları) hidâyete erdiren önderler yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı, namazı ikâme ed(erek Allah'ın dinini destekle)meyi ve zekâtı ver(erek nefislerinin cimriliğini temizle)meyi vahyettik. Onlar, sadece Bize âbd ol(up kulluk ed)en kimselerdi.

74

وَلُوطاً اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الَّت۪ي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِق۪ينَۙ

Velûtan âteynâhu hukmen ve’ilmen venecceynâhu mine-lkaryeti-lletî kânet ta’melu-lḣabâ-iś(e)(k) innehum kânû kavme sev-in fâsikîn(e)

Biz, Lût'a da hikmet ve ilim verdik. Onu, çirkin işler yapmakta olan o memleket (halkın)dan kurtardık. Zira onlar, fâsık (yoldan çıkmış) kötü bir kavimdi.

75

وَاَدْخَلْنَاهُ ف۪ي اِنَّهُ مِنَ

Veedḣalnâhu fî rahmetinâ(s) innehu mine-ssâlihîn(e)

Biz onu, rahmetimizin içine aldık; çünkü o, sâlih kimselerdendi.

76

وَنُوحاً اِذْ نَادٰى مِنْ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْعَظ۪يمِۚ

Venûhan iż nâdâ min kablu festecebnâ lehu fenecceynâhu veehlehu mine-lkerbi al’azîm(i)

(Resulüm!) Nûh'u da (an)! Hani daha önce (o da) dua etmişti de Biz onun duasını kabul ederek kendisini ve (iman eden) ehlini o büyük sıkıntı (olan tufan)dan kurtarmıştık.

77

وَنَصَرْنَاهُ مِنَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَع۪ينَ

Venasarnâhu mine-lkavmi-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ innehum kânû kavme sev-in feaġraknâhum ecme’în(e)

Âyetlerimizi yalanlayan o kavme karşı ona yardım ettik. Gerçekten onlar kötü bir kavimdi. Bu yüzden Biz de onların hepsini (suda) boğduk.

78

وَدَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ اِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ اِذْ نَفَشَتْ ف۪يهِ غَنَمُ الْقَوْمِۚ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِد۪ينَۙ

Vedâvûde vesuleymâne iż yahkumâni fî-lharśi iż nefeşet fîhi ġanemu-lkavmi vekunnâ lihukmihim şâhidîn(e)

(Resulüm!) Dâvûd ve Süleymân'ı da (an)! Hani bir ekin (tarlası) hakkında hüküm veriyorlardı. Bir kavme ait koyun sürüsü (geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekin tarlasının) içine daldığı zaman (onu talan etmişti). Biz onların hükümlerine şahiddik.

79

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُ۫دَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۜ وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ

Fefehhemnâhâ suleymân(e)(c) vekullen âteynâ hukmen ve’ilmâ(en)(c) vesaḣḣarnâ me’a dâvûde-lcibâle yusebbihne ve-ttayr(a)(c) vekunnâ fâ’ilîn(e)

Biz onu (söz konusu davada adaletle hükmetmeyi) Süleymân'a kavrattık. Zaten Biz, onların her birine hikmet ve ilim verdik. Dâvûd ile beraber, (Allah'ı) tesbih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. (Bütün bunları) Yapan Bizdik.

80

وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ فَهَلْ شَاكِرُونَ

Ve’allemnâhu san’ate lebûsin lekum lituhsinekum min be/sikum(s) fehel entum şâkirûn(e)

Bir de Biz ona (Dâvûd'a), savaş(ın şiddetin)den sizi koruyacak elbiseler (yani zırh) yapma sanatını öğrettik. Hâl böyleyken siz şükrediyor musunuz?

81

وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ عَاصِفَةً تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ٓ اِلَى الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَكُنَّا بِكُلِّ عَالِم۪ينَ

Velisuleymâne-rrîha ‘âsifeten tecrî bi-emrihi ilâ-l-ardi-lletî bâraknâ fîhâ(c) vekunnâ bikulli şey-in ‘âlimîn(e)

Süleymân'a da şiddetli esen rüzgârı (boyun eğdirdik). (Rüzgâr) Onun emriyle içinde bereketler kıldığımız (bir) yere (doğru) akıp giderdi. Ve Biz, her şeyi bileniz.

82

وَمِنَ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلاً دُونَ ذٰلِكَۚ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظ۪ينَۙ

Vemine-şşeyâtîni men yeġûsûne lehu veya’melûne ‘amelen dûne żâlik(e)(s) vekunnâ lehum hâfizîn(e)

Bir de şeytanlardan onun için dalgıçlık yap(ıp denizden inciler çıkar)anları ve bundan başka işler görenleri (de onun emrine verdik). Onları (Süleymân'ın emrinde) muhafaza eden yine Bizdik.

83

وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ

Veeyyûbe iż nâdâ rabbehu ennî messeniye-ddurru veente erhamu-rrâhimîn(e)

(Resulüm!) Eyyûb'u da (an)! Hani o, Rabbine, "doğrusu bana bir zarar dokundu. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" diye nidâ etmişti.

84

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ وَذِكْرٰى لِلْعَابِد۪ينَ

Festecebnâ lehu fekeşefnâ mâ bihi min durr(in)(s) veâteynâhu ehlehu vemiślehum me’ahum rahmeten min ‘indinâ veżikrâ lil’âbidîn(e)

Bunun üzerine Biz, tarafımızdan bir rahmet ve (Allah'a âbd olup) ibadet edenler için bir öğüt (ve örnek) olmak üzere onun duasını kabul ettik. Kendisinde zarar olarak ne varsa giderdik ve ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini daha verdik.

85

وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِدْر۪يسَ وَذَا كُلٌّ مِنَ

Ve-ismâ’île ve-idrîse veżâ-lkifl(i)(s) kullun mine-ssâbirîn(e)

(Resulüm!) İsmâîl'i, İdrîs'i ve Zülkifl'i de (an)! Hepsi de sabredenlerdendi.

86

وَاَدْخَلْنَاهُمْ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ اِنَّهُمْ مِنَ

Veedḣalnâhum fî rahmetinâ innehum mine-ssâlihîn(e)

Onları da rahmetimizin içine aldık; çünkü onlar sâlih kimselerdendi.

87

وَذَا اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِباً فَظَنَّ اَنْ لَنْ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي اَنْ لَٓا اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ

Veżâ-nnûni iżżehebe muġâdiben fezanne en len nakdira ‘aleyhi fenâdâ fî-zzulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu mine-zzâlimîn(e)

(Resulüm!) Zünnûn'u (balık sahibi Yûnus'u) da (an)! Hani o, öfkelenerek (kavminden ayrılıp) gitmişti de Bizim kendisini (bu yüzden) sıkıntıya sokmayacağımızı zannetmişti. Nihayet (balığın karnında) karanlıklar içinde (kalıp), "Senden başka İlâh yoktur. Sen Subhân'sın (her türlü noksanlıktan münezzehsin). Ben gerçekten (senin emrini beklemeden kavmimi terk ederek) zalimlerden oldum!" diye nidâ etmişti.

88

فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِن۪ينَ

Festecebnâ lehu venecceynâhu mine-lġamm(i)(c) vekeżâlike nuncî-lmu/minîn(e)

Bunun üzerine Biz de onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte Biz mü'minleri böyle kurtarırız.

89

وَزَكَرِيَّٓا اِذْ نَادٰى رَبَّهُ رَبِّ لَا فَرْداً وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَۚ

Vezekeriyyâ iż nâdâ rabbehu rabbi lâ teżernî ferden veente ḣayru-lvâriśîn(e)

(Resulüm!) Zekeriyyâ'yı da (an)! Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: "Rabbim! Beni (evlatsız) tek başıma bırakma! Ve (ben biliyorum ki beni vârissiz bıraksan bile) Sen vârislerin hayırlısısın."

90

فَاسْتَجَبْنَا لَهُۘ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيٰى وَاَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي وَيَدْعُونَنَا رَغَباً وَرَهَباًۜ وَكَانُوا لَنَا خَاشِع۪ينَ

Festecebnâ lehu vevehebnâ lehu yahyâ veaslahnâ lehu zevceh(u)(c) innehum kânû yusâri’ûne fî-lḣayrâti veyed’ûnenâ raġaben verahebâ(en)(s) vekânû lenâ ḣâşi’în(e)

Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahyâ'yı hibe ettik, hanımını da kendisi için (çocuk sahibi olmaya) elverişli bir hâle getirdik. Gerçekten (bütün) bu (resul)ler, hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (sevgimizi kaybetmekten) korkarak Bize dua ederlerdi. Onlar Bize (gönülden bağlı ve) saygı duyan kimselerdi.

91

وَالَّت۪ٓي اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا ف۪يهَا مِنْ وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ

Velletî ahsanet fercehâ fenefaḣnâ fîhâ min rûhinâ vece’alnâhâ vebnehâ âyeten lil’âlemîn(e)

(Resulüm!) Irzını (iffetle) korumuş olanı (Meryem'i de an)! Biz ona rûhumuzdan nefhed(erek bir oğul ihsan et)tik. Onu ve oğlunu âlemler (yani insanlar) için (kudretimizi gösteren) bir âyet (ibret ve mucize) kıldık.

92

اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ

İnne hâżihi ummetukum ummeten vâhideten veenâ rabbukum fa’budûn(i)

(Ey insanlar!) Muhakkak ki bu (bütün resuller ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise Bana âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın).

93

وَتَقَطَّعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْۜ كُلٌّ اِلَيْنَا رَاجِعُونَ۟

Vetekatta’û emrahum beynehum(s) kullun ileynâ râci’ûn(e)

Ama (insanlar) aralarındaki bu birliği parça parça ettiler. Hâlbuki hepsi (sonunda) Bize döneceklerdir.

94

فَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا لِسَعْيِه۪ۚ وَاِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ

Femen ya’mel mine-ssâlihâti vehuve mu/minun felâ kufrâne lisa’yihi ve-innâ lehu kâtibûn(e)

Bu durumda her kim mü'min olarak sâlih ameller işlerse onun çabası (hem dünyada hem de âhirette) inkâr edilmez; zira Biz onu yazmaktayız.

95

وَحَرَامٌ عَلٰى اَهْلَكْنَاهَٓا اَنَّهُمْ لَا

Veharâmun ‘alâ karyetin ehleknâhâ ennehum lâ yerci’ûn(e)

Helâk ettiğimiz bir memleket (halkı) için şüphesiz ki (yeniden dirilme) haramdır, onların geri dönmesi mümkün değildir.

96

حَتّٰٓى اِذَا فُتِحَتْ يَاْجُوجُ وَمَاْجُوجُ وَهُمْ مِنْ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ

Hattâ iżâ futihat ye/cûcu veme/cûcu vehum min kulli hadebin yensilûn(e)

Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc('ün seddi yıkılıp önü) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman,

97

وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَاِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ اَبْصَارُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ يَا قَدْ كُنَّا ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ بَلْ كُنَّا ظَالِم۪ينَ

Vakterabe-lva’du-lhakku fe-iżâ hiye şâḣisatun ebsâru-lleżîne keferû yâ veylenâ kad kunnâ fî ġafletin min hâżâ bel kunnâ zâlimîn(e)

Ve hak vaad (olan kıyamet) yaklaştığında, bir de bakarsın ki inkâr edenlerin gözleri (dehşetten) donakalır! (Onlar derler ki) "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, bundan gaflet içindeydik (bunun doğru olacağını hiç hesap etmemiştik), hatta biz gerçekten (kendine zulmeden) zalim kimselermişiz."

98

اِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ اللّٰهِ حَصَبُ جَهَنَّمَۜ اَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ

İnnekum vemâ ta’budûne min dûni(A)llâhi hasabu cehenneme entum lehâ vâridûn(e)

(O gün onlara denilir ki) "Siz ve Allah'tan başka âbd ol(up kulluk et)tiğiniz şeyler cehennem yakıtısınız. Sizin varacağınız yer orasıdır."

99

لَوْ كَانَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اٰلِهَةً مَا وَكُلٌّ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Lev kâne hâulâ-i âliheten mâ veradûhâ(s) vekullun fîhâ ḣâlidûn(e)

Eğer onlar(ın taptığı ilâhlar gerçekten) ilâh olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada ebedi kalacaklardır.

100

لَهُمْ ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَهُمْ ف۪يهَا لَا

Lehum fîhâ zefîrun vehum fîhâ lâ yesme’ûn(e)

Orada onların (çok feci) nefes alıp vermeleri vardır. Yine orada onlar (başka hiçbir şey) işitmezler.

101

اِنَّ الَّذ۪ينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنٰٓىۙ اُو۬لٰٓئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَۙ

İnne-lleżîne sebekat lehum minnâ-lhusnâ ulâ-ike ‘anhâ mub’adûn(e)

Ama Bizden kendilerine güzellik geçmiş (El Esmâu'l Husnâ'mız ile güzelleşmiş) olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.

102

لَا حَس۪يسَهَاۚ وَهُمْ ف۪ي مَا اشْتَهَتْ اَنْفُسُهُمْ خَالِدُونَۚ

Lâ yesme’ûne hasîsehâ(s) vehum fî mâ-ştehet enfusuhum ḣâlidûn(e)

Onlar, o (cehennem)in uğultusunu duymazlar ve canlarının çektikleri (sonsuz nimetler) içinde ebedi kalırlar.

103

لَا الْفَزَعُ الْاَكْبَرُ وَتَتَلَقّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ هٰذَا يَوْمُكُمُ الَّذ۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

Lâ yahzunuhumu-lfeze’u-l-ekberu vetetelakkâhumu-lmelâ-iketu hâżâ yevmukumu-lleżî kuntum tû’adûn(e)

En büyük korku (dahi) onları hüzünlendirmez ve (orada) melekler kendilerini (şöyle) karşılar, "işte bu, (dünyada) size vaad edilen (mükâfat) gününüzdür."

104

يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِۜ كَمَا بَدَاْنَٓا اَوَّلَ خَلْقٍ نُع۪يدُهُۜ وَعْداً عَلَيْنَاۜ اِنَّا كُنَّا فَاعِل۪ينَ

Yevme natvî-ssemâe ketayyi-ssicilli lilkutub(i)(c) kemâ bede/nâ evvele ḣalkin nu’îduh(u)(c) va’den ‘aleynâ(c) innâ kunnâ fâ’ilîn(e)

O gün göğü, yazılı kağıtların tomarını dürer gibi düreriz. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak onu tekrar o hâle getiririz. (Bu) Üzerimize aldığımız bir vaaddir. Muhakkak ki Biz, (vaad ettiğimizi) yaparız.

105

وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي مِنْ الذِّكْرِ اَنَّ الْاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ

Velekad ketebnâ fî-zzebûri min ba’di-żżikri enne-l-arda yeriśuhâ ‘ibâdiye-ssâlihûn(e)

Andolsun ki Biz, zikr(imiz olan Tevrât)tan sonra Zebûr'da da, "muhakkak yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık.

106

اِنَّ ف۪ي لَبَلَاغاً لِقَوْمٍ عَابِد۪ينَۜ

İnne fî hâżâ lebelâġan likavmin ‘âbidîn(e)

Hiç şüphesiz bu (Kur'ân)da da âbd olan (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışan) bir kavim için bir tebliğ (ve bir müjde) vardır.

107

وَمَٓا اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ

Vemâ erselnâke illâ rahmeten lil’âlemîn(e)

(Resulüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.

108

قُلْ اِنَّمَا يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَهَلْ مُسْلِمُونَ

Kul innemâ yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhid(un)(s) fehel entum muslimûn(e)

(Kâfirlere) De ki: "Bana ancak sizin ilâhınızın sadece Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh olduğu vahyediliyor. Hâlâ (iman edip) Müslüman olmayacak mısınız?"

109

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ اٰذَنْتُكُمْ عَلٰى وَاِنْ اَقَر۪يبٌ اَمْ بَع۪يدٌ مَا تُوعَدُونَ

Fe-in tevellev fekul âżentukum ‘alâ sevâ-/(in)(s) ve-in edrî ekarîbun em ba’îdun mâ tû’adûn(e)

Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: "(Bana emrolunanı hepinize) Eşit biçimde açıkladım. Size vaad olunan (azabın) yakın mı yoksa uzak mı olduğunu ise ben bilmem."

110

اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ

İnnehu ya’lemu-lcehra mine-lkavli veya’lemu mâ tektumûn(e)

"Muhakkak ki Allah, sözün açık olanını da bilir, gizlemekte olduğunuz şeyleri de bilir."

111

وَاِنْ لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَكُمْ وَمَتَاعٌ اِلٰى

Ve-in edrî le’allehu fitnetun lekum vemetâ’un ilâ hîn(in)

"Bilmem! Belki de bu (azabın ertelenmesi) sizin için bir imtihan ve bir süreye kadar (belki iman edersiniz diye) sizi geçindirmek içindir."

112

قَالَ رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى تَصِفُونَ

Kâle rabbi-hkum bilhakk(i)(k) verabbunâ-rrahmânu-lmuste’ânu ‘alâ mâ tasifûn(e)

(Allah'ın resulü) Dedi ki: "Rabbim! (Aramızda) Hak ile hüküm ver! Bizim Rabbimiz Rahmân'dır (rahmeti herkesi ve her şeyi kuşatandır), sizin isnâd ettiğiniz nitelemelerinize karşı Musteân (sadece kendisinden yardım istenecek) olandır."