بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
سُورَةٌ اَنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا وَاَنْزَلْنَا ف۪يهَٓا اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Sûratun enzelnâhâ veferadnâhâ veenzelnâ fîhâ âyâtin beyyinâtin le’allekum teżekkerûn(e)
(Bu) Bizim indirdiğimiz ve (hükümlerini üzerinize) farz kıldığımız bir sûredir. Biz, onda belki tezekkür ed(er, düşünüp anl)arsınız diye apaçık âyetler indirdik.
اَلزَّانِيَةُ وَالزَّان۪ي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍۖ وَلَا بِهِمَا رَاْفَةٌ ف۪ي اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۚ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَٓائِفَةٌ مِنَ
Ezzâniyetu ve-zzânî feclidû kulle vâhidin minhumâ mi-ete celde(tin)(s) velâ te/ḣużkum bihimâ ra/fetun fî dîni(A)llâhi in kuntum tu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣir(i)(s) velyeşhed ‘ażâbehumâ tâ-ifetun mine-lmu/minîn(e)
Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun! Eğer Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsanız acıma duygunuz Allah'ın dini(nin koymuş olduğu bu hükmü uygulama) konusunda sizi alıkoymasın (bilakis bu ceza hem sakınmaları hem de âhirette hesaba çekilmemeleri için onlara bir rahmettir). Mü'minlerden bir grup da onlara uygulanan (bu) cezaya şahid olsun!
اَلزَّان۪ي لَا اِلَّا زَانِيَةً اَوْ مُشْرِكَةًۘ وَالزَّانِيَةُ لَا اِلَّا زَانٍ اَوْ مُشْرِكٌۚ وَحُرِّمَ ذٰلِكَ عَلَى
Ezzânî lâ yenkihu illâ zâniyeten ev muşriketen ve-zzâniyetu lâ yenkihuhâ illâ zânin ev muşrik(un)(c) vehurrime żâlike ‘alâ-lmu/minîn(e)
Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkasıyla evlenemez. Zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek evlenir. Bu (şekilde zina edenlerle evlenmek), mü'minlere haram kılınmıştır.
وَالَّذ۪ينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَان۪ينَ جَلْدَةً وَلَا لَهُمْ شَهَادَةً اَبَداًۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَۙ
Velleżîne yermûne-lmuhsanâti śümme lem ye/tû bi-erbe’ati şuhedâe feclidûhum śemânîne celdeten velâ takbelû lehum şehâdeten ebedâ(en)(c) veulâ-ike humu-lfâsikûn(e)
Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup sonra (bunu ispat etmek için) dört şahid getiremeyenler(in her birin)e ise seksen sopa vurun ve artık onların şahidliğini ebediyen kabul etmeyin! İşte onlar fâsıkların ta kendileridir.
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُواۚ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İllâ-lleżîne tâbû min ba’di żâlike veaslehû fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
Ancak bundan sonra tövbe edip (nefsini) ıslah edenler müstesna; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَالَّذ۪ينَ يَرْمُونَ اَزْوَاجَهُمْ وَلَمْ لَهُمْ شُهَدَٓاءُ اِلَّٓا اَنْفُسُهُمْ فَشَهَادَةُ اَحَدِهِمْ اَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللّٰهِۙ اِنَّهُ لَمِنَ
Velleżîne yermûne ezvâcehum velem yekun lehum şuhedâu illâ enfusuhum feşehâdetu ehadihim erbe’u şehâdâtin bi(A)llâhi(ﻻ) innehu lemine-ssâdikîn(e)
Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahidleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahidliği; kendisinin şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna dört defa (yemin ederek bu yemine) Allah'ı şahid tutmasıdır.
وَالْخَامِسَةُ اَنَّ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَيْهِ اِنْ كَانَ مِنَ
Velḣâmisetu enne la’neta(A)llâhi ‘aleyhi in kâne mine-lkâżibîn(e)
Beşinci (yemin) de eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olması(nı dilemesi)dir.
وَيَدْرَؤُ۬ا عَنْهَا الْعَذَابَ اَنْ اَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بِاللّٰهِۙ اِنَّهُ لَمِنَ
Veyedrau ‘anhâ-l’ażâbe en teşhede erbe’a şehâdâtin bi(A)llâhi(ﻻ) innehu lemine-lkâżibîn(e)
(8-9) Kadının; kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa (yemin ederek bu yemine) Allah'ı şahid tutması, beşinci (yemin)de de eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olması(nı dilemesi) kendisinden cezayı kaldırır.
وَالْخَامِسَةَ اَنَّ غَضَبَ اللّٰهِ عَلَيْهَٓا اِنْ كَانَ مِنَ
Velḣâmisete enne ġadaba(A)llâhi ‘aleyhâ in kâne mine-ssâdikîn(e)
(8-9) Kadının; kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa (yemin ederek bu yemine) Allah'ı şahid tutması, beşinci (yemin)de de eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olması(nı dilemesi) kendisinden cezayı kaldırır.
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَاَنَّ اللّٰهَ تَـوَّابٌ حَك۪يمٌ۟
Velevlâ fadlu(A)llâhi ‘aleykum verahmetuhu veenna(A)llâhe tevvâbun hakîm(un)
(Düşünün) Ya Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı (hâliniz nice olurdu)! Fakat Allah Tevvâb'tır, Hakîm'dir (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, her işinde hikmet ve hayır olandır).
اِنَّ الَّذ۪ينَ جَٓاؤُ۫ بِالْاِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْۜ لَا شَراًّ لَكُمْۜ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْۜ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ وَالَّذ۪ي تَوَلّٰى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
İnne-lleżîne câû bil-ifki ‘usbetun minkum(c) lâ tahsebûhu şerran lekum(s) bel huve ḣayrun lekum(c) likulli-mri-in minhum mâ-ktesebe mine-l-iśm(i)(c) velleżî tevellâ kibrahu minhum lehu ‘ażâbun ‘azîm(un)
(Allah'ın resulünün eşi hakkında zina gibi çirkin bir) İftirayı getir(ip yay)anlar şüphesiz sizin içinizden bir gruptur. Bunu kendiniz için bir şer sanmayın! Aksine o (olay bundan sonra yanlış yapmamayı öğrenmeniz ve sizi gazaba uğramaktan sakındırmasından dolayı) sizin için bir hayırdır. On(u dillendiren)lerden her bir kişiye (âhiret günü) o kazandığı günah vardır. Onlardan (bu iftirayı atarak ve yayarak bu günahın) büyüğünü yüklenen kimseye ise (âhiret günü çok) büyük bir azap vardır.
لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَيْراًۙ وَقَالُوا هٰذَٓا اِفْكٌ مُب۪ينٌ
Levlâ iż semi’tumûhu zanne-lmu/minûne velmu/minâtu bi-enfusihim ḣayran ve kâlû hâżâ ifkun mubîn(un)
Onu işittiğiniz zaman mü'min erkekler ve mü'min kadınların kendi içlerinde hayırlı bir zanda bulunup, "bu, apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?
لَوْلَا جَٓاؤُ۫ عَلَيْهِ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَۚ فَاِذْ لَمْ بِالشُّهَدَٓاءِ فَاُو۬لٰٓئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ
Levlâ câû ‘aleyhi bi-erbe’ati şuhedâ(e)(c) fe-iż lem ye/tû bi-şşuhedâ-i feulâ-ike ‘inda(A)llâhi humu-lkâżibûn(e)
O (iftiracı)ların da (bu iddialarına) dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahidleri getiremediler, öyleyse onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ ف۪ي اَفَضْتُمْ ف۪يهِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۚ
Velevlâ fadlu(A)llâhi ‘aleykum verahmetuhu fî-ddunyâ vel-âḣirati lemessekum fî mâ efadtum fîhi ‘ażâbun ‘azîm(un)
(Düşünün) Eğer dünyada ve âhirette Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız bu şeyden (iftira ve dedikodudan) dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi.
اِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناًۗ وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظ۪يمٌ
İż telakkavnehu bi-elsinetikum vetekûlûne bi-efvâhikum mâ leyse lekum bihi ‘ilmun vetahsebûnehu heyyinen vehuve ‘inda(A)llâhi ‘azîm(un)
Çünkü siz (bu iftirayı), dilden dile dolaştırıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız bu şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz ve bu (yaptığınız)ın önemsiz olduğunu sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir günah)tır.
وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا لَـنَٓا اَنْ بِهٰذَاۗ سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ
Velevlâ iż semi’tumûhu kultum mâ yekûnu lenâ en netekelleme bihâżâ subhâneke hâżâ buhtânun ‘azîm(un)
Onu işittiğiniz zaman, "bu konuda konuş(up bunu yay)mak bize yakışmaz. Sen Subhân'sın (Allah'ım, her türlü noksanlıktan münezzehsin, bizi böyle bir şeyi yapmaktan muhafaza eyle)! Bu çok büyük bir iftiradır" demeniz gerekmez miydi?
يَعِظُكُمُ اللّٰهُ اَنْ لِمِثْلِه۪ٓ اَبَداً اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ
Ya’izukumu(A)llâhu en te’ûdû limiślihi ebeden in kuntum mu/minîn(e)
Eğer mü'min kimseler iseniz Allah böyle bir duruma bir daha asla dönmemeniz için size nasihat ediyor.
وَيُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Veyubeyyinu(A)llâhu lekumu-l-âyât(i)(c) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
Ve Allah size âyetleri(ni) açıklıyor; çünkü Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحِبُّونَ اَنْ الْفَاحِشَةُ فِي اٰمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ فِي وَالْاٰخِرَةِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا
İnne-lleżîne yuhibbûne en teşî’a-lfâhişetu fî-lleżîne âmenû lehum ‘ażâbun elîmun fî-ddunyâ vel-âḣira(ti)(c) va(A)llâhu ya’lemu veentum lâ ta’lemûn(e)
Şüphesiz ki hayâsızlığın iman edenler içinde yayılmasını sev(ip arzu ed)enlere, dünyada da âhirette de elem verici (iç yakan) bir azap vardır. Allah (her şeyin iç yüzünü) bilir, siz ise bilmezsiniz.
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَاَنَّ اللّٰهَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟
Velevlâ fadlu(A)llâhi ‘aleykum verahmetuhu veenna(A)llâhe raûfun rahîm(un)
(Düşünün) Ya Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı (hâliniz nice olurdu)! Fakat Allah Raûf'tur, Rahîm'dir (kullarına karşı şefkatle muamele eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ وَمَنْ يَتَّبِـعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَاِنَّهُ يَاْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا مِنْكُمْ مِنْ اَبَداًۙ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tettebi’û ḣutuvâti-şşeytân(i)(c) vemen yettebi’ ḣutuvâti-şşeytâni fe-innehu ye/muru bilfahşâ-i velmunker(i)(c) velevlâ fadlu(A)llâhi ‘aleykum verahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden velâkinna(A)llâhe yuzekkî men yeşâ/(u)(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! şeytanın adımlarına tabi olmayın! Kim şeytanın adımlarına tabi olursa bilsin ki o, hayâsızlığı ve çirkin işleri emreder. (Düşünün) Eğer Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini (nefsinin şirkinden ve günahından arınmak isteyeni) temize çıkarır; çünkü Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).
وَلَا اُو۬لُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ اَنْ اُو۬لِي الْقُرْبٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَالْمُهَاجِر۪ينَ ف۪ي اللّٰهِۖ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُواۜ اَلَا اَنْ اللّٰهُ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Velâ ye/teli ulû-lfadli minkum ve-sse’ati en yu/tû ulî-lkurbâ velmesâkîne velmuhâcirîne fî sebîli(A)llâh(i)(s) velya’fû velyasfehû(k) elâ tuhibbûne en yaġfira(A)llâhu lekum(k) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)
Sizden (Allah'ın) lütf(un)a nail olmuş ve servet sahibi kimseler; (kendilerine) yakınlığı bulunanlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (mallarından) vermekten geri durmasınlar. Onları(n kusurlarını) affetsinler ve (en güzel şekilde onlara) muamele etsinler. Allah'ın sizi mağfiret etmesini sev(ip arzu et)mez misiniz? Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ لُعِنُوا فِي وَالْاٰخِرَةِۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ
İnne-lleżîne yermûne-lmuhsanâti-lġâfilâti-lmu/minâti lu’inû fî-ddunyâ vel-âḣirati velehum ‘ażâbun ‘azîm(un)
Şüphesiz ki namuslu, (haklarında uydurulan iftiralardan) habersiz mü'min kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve âhirette lanetlenmişlerdir. Ve (âhirette) onlar için büyük bir azap vardır.
يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ اَلْسِنَتُهُمْ وَاَيْد۪يهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Yevme teşhedu ‘aleyhim elsinetuhum veeydîhim veerculuhum bimâ kânû ya’melûn(e)
O gün dilleri, elleri ve ayakları yaptıklarına karşılık aleyhlerinde şahidlik edecektir.
يَوْمَئِذٍ يُوَفّ۪يهِمُ اللّٰهُ د۪ينَهُمُ الْحَقَّ وَيَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُب۪ينُ
Yevme-iżin yuveffîhimu(A)llâhu dînehumu-lhakka veya’lemûne enna(A)llâhe huve-lhakku-lmubîn(u)
O gün Allah, onlara hak ettikleri cezalarını tastamam verecek ve (onlar) Allah'ın Hakk (ve) Mubîn (apaçık hakk) olduğunu bil(ip anlaya)caklardır.
اَلْخَب۪يثَاتُ لِلْخَب۪يث۪ينَ وَالْخَب۪يثُونَ لِلْخَب۪يثَاتِۚ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّب۪ينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِۚ اُو۬لٰٓئِكَ مُبَرَّؤُ۫نَ مِمَّا يَقُولُونَۜ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ۟
Elḣabîśâtu lilḣabîśîne velḣabîśûne lilḣabîśât(i)(s) ve-ttayyibâtu littayyibîne ve-ttayyibûne littayyibât(i)(c) ulâ-ike muberraûne mimmâ yekûlûn(e)(s) lehum maġfiratun verizkun kerîm(un)
Kötü kadınlar kötü erkekler içindir, kötü erkekler de kötü kadınlar içindir (bunlar birbirlerine yaraşırlar). Temiz kadınlar da temiz erkekler içindir, temiz erkekler de temiz kadınlar içindir (bunlar da birbirlerine yaraşırlar). İşte bunlar, (o iftiracıların) söylediklerinden uzak olanlardır. Onlar için (Rabbleri katında büyük) bir mağfiret ve kerim (olan şerefli ve bitmez, tükenmez) bir rızık vardır.
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا بُيُوتاً غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتّٰى تَسْتَاْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلٰٓى ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tedḣulû buyûten ġayra buyûtikum hattâ teste/nisû vetusellimû ‘alâ ehlihâ(c) żâlikum ḣayrun lekum le’allekum teżekkerûn(e)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kendi evinizden başka evlere izin almadan ve ev halkına selam vermeden (oraya) girmeyin! Bu (davranış) sizin için daha hayırlıdır. Umulur ki (bunu) tezekkür eder (düşünüp anlar)sınız.
فَاِنْ لَمْ ف۪يهَٓا اَحَداً فَلَا حَتّٰى يُؤْذَنَ لَكُمْۚ وَاِنْ ق۪يلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ اَزْكٰى لَكُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ
Fe-in lem tecidû fîhâ ehaden felâ tedḣulûhâ hattâ yu/żene lekum(s) ve-in kîle lekumu-rci’û ferci’û(s) huve ezkâ lekum(c) va(A)llâhu bimâ ta’melûne ‘alîm(un)
Eğer orada hiçbir kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin! Eğer size, "geri dönün!" denilirse hemen geri dönün! Bu, sizin için (günahtan arınmış) daha temiz (ve münasip bir davranış)tır. Allah, yaptıklarınızı (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ بُيُوتاً غَيْرَ ف۪يهَا مَتَاعٌ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ
Leyse ‘aleykum cunâhun en tedḣulû buyûten ġayra meskûnetin fîhâ metâ’un lekum(c) va(A)llâhu ya’lemu mâ tubdûne vemâ tektumûn(e)
Oturulmayan ve içinde sizin için bir menfaat bulunan (size ait veya herkese açık olan yerler)e girmenizde size (herhangi) bir günah yoktur. Allah sizin açığa vurduklarınızı da gizli tuttuklarınızı da bilir.
قُلْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ يَغُضُّوا مِنْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْۜ ذٰلِكَ اَزْكٰى لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ
Kul lilmu/minîne yaġuddû min ebsârihim veyahfezû furûcehum(c) żâlike ezkâ lehum(k) inna(A)llâhe ḣabîrun bimâ yasne’ûn(e)
(Resulüm!) Mü'min erkeklere söyle, gözlerini (harama dikmekten) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar; çünkü bu, kendileri için (günahtan arınmış) daha temiz (ve münasip bir davranış)tır. Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarından tamamen haberdardır.
وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى وَلَا ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ اٰبَٓائِهِنَّ اَوْ اٰبَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓائِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اَخَوَاتِهِنَّ اَوْ نِسَٓائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ اَوِ التَّابِع۪ينَ غَيْرِ اُو۬لِي الْاِرْبَةِ مِنَ اَوِ الطِّفْلِ الَّذ۪ينَ لَمْ عَلٰى النِّسَٓاءِۖ وَلَا بِاَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْف۪ينَ مِنْ وَتُوبُٓوا اِلَى جَم۪يعاً اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Vekul lilmu/minâti yaġdudne min ebsârihinne veyahfazne furûcehunne velâ yubdîne zînetehunne illâ mâzahera minhâ(s) velyadribne biḣumurihinne ‘alâ cuyûbihin(ne)(s) velâ yubdîne zînetehunne illâ libu’ûletihinne ev âbâ-ihinne ev âbâ-i bu’ûletihinne ev ebnâ-ihinne ev ebnâ-i bu’ûletihinne ev iḣvânihinne ev benî iḣvânihinne ev benî eḣavâtihinne ev nisâ-ihinne ev mâ meleket eymânuhunne evi-ttâbi’îne ġayri ulî-l-irbeti mine-rricâli evi-ttifli-lleżîne lem yazherû ‘alâ ‘avrâti-nnisâ-/(i)(s) velâ yadribne bi-erculihinne liyu’leme mâ yuḣfîne min zînetihin(ne)(c) vetûbû ila(A)llâhi cemî’an eyyuhâ-lmu/minûne le’allekum tuflihûn(e)
Mü'min kadınlara da söyle, (onlar da) gözlerini (harama dikmekten) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. (El ve yüz gibi) Görünen kısımlar müstesna, ziynet (yer)lerini (başkalarına) teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üstün(ü kapatacak şekild)e koy(up örtün)sünler. Kocaları veya babaları veya kocalarının babaları veya (öz) oğulları veya kocalarının (üvey olan) oğulları veya erkek kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya (mü'min) kadınlar veya ellerinin altında bulunan (cariye)ler veya (yaşlılık sebebiyle) kadınlara karşı şehvetleri olmayan erkek hizmetçiler yahut henüz kadınların mahrem yerlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynet (yer)lerini teşhir etmesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri bilinsin diye de ayaklarını (yere) vurmasınlar (dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü'minler! Hep birlikte Allah'a (yönelip) tövbe ediniz ki felaha (kurtuluş ve saadete) eresiniz.
وَاَنْكِحُوا الْاَيَامٰى مِنْكُمْ وَالصَّالِح۪ينَ مِنْ وَاِمَٓائِكُمْۜ اِنْ يَكُونُوا فُقَـرَٓاءَ يُغْنِهِمُ اللّٰهُ مِنْ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Veenkihû-l-eyâmâ minkum ve-ssâlihîne min ‘ibâdikum ve-imâ-ikum(c) in yekûnû fukarâe yuġnihimu(A)llâhu min fadlih(i)(k) va(A)llâhu vâsi’un ‘alîm(un)
Sizden bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden sâlih olanları evlendirin! Eğer bunlar fakir iseler (korkmayın), Allah kendi fazlından (lütuf ve ihsanından) onları zenginleştirir. Çünkü Allah Vâsi''dir, Alîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi ve herkesi kuşatan ve bilendir).
وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذ۪ينَ لَا نِكَاحاً حَتّٰى يُغْنِيَهُمُ اللّٰهُ مِنْ وَالَّذ۪ينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ اِنْ عَلِمْتُمْ ف۪يهِمْ خَيْراًۗ وَاٰتُوهُمْ مِنْ اللّٰهِ الَّـذ۪ٓي اٰتٰيكُمْۜ وَلَا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى اِنْ اَرَدْنَ تَحَصُّناً لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَاِنَّ اللّٰهَ مِنْ اِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Velyesta’fifi-lleżîne lâ yecidûne nikâhan hattâ yuġniyehumu(A)llâhu min fadlih(i)(k) velleżîne yebteġûne-lkitâbe mimmâ meleket eymânukum fekâtibûhum in ‘alimtum fîhim ḣayrâ(an)(s) veâtûhum min mâli(A)llâhi-lleżî âtâkum(c) velâ tukrihû feteyâtikum ‘alâ-lbiġâ-i in eradne tehassunen litebteġû ‘arada-lhayâti-ddunyâ(c) vemen yukrihhunne fe-inna(A)llâhe min ba’di ikrâhihinne ġafûrun rahîm(un)
Evlenme (imkânını) bulamayanlar ise Allah kendi fazlından (lütuf ve ihsanından) onları zenginleştirinceye kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariye)lerden mukâtebe (hür olmak için sizinle yazılı sözleşme) yapmak isteyenlere gelince, eğer (bu isteklerinde) onlar için bir hayır görürseniz hemen onlarla mukâtebe yapın. Allah'ın size vermiş olduğu malından (siz de) onlara verin. Bir de iffetli kalmak isteyen cariyelerinizi dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için fuhşa zorlamayın! Kim onları (fuhşa) zorlarsa, (bilinmelidir ki) şüphesiz Allah, (fuhşa) zorlanmalarından sonra (o kadınlara karşı) Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَلَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ اٰيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍ وَمَثَلاً مِنَ خَلَوْا مِنْ وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّق۪ينَ۟
Velekad enzelnâ ileykum âyâtin mubeyyinâtin vemeśelen mine-lleżîne ḣalev min kablikum vemev’izaten lilmuttekîn(e)
Andolsun ki Biz, (bu Kur'ân ile) size (hakikati) açıklayan âyetler, sizden önce gelip geçen (ümmet)lerden örnekler ve muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için bir nasihat indirdik.
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌۜ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا وَلَا يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ نَارٌۜ نُورٌ عَلٰى يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ عَل۪يمٌۙ
(A)llâhu nûru-ssemâvâti vel-ard(i)(c) meśelu nûrihi kemişkâtin fîhâ misbâh(un)(s) elmisbâhu fî zucâce(tin)(s) ezzucâcetu keennehâ kevkebun durriyyun yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkiyyetin velâ ġarbiyyetin yekâdu zeytuhâ yudî-u velev lem temses-hu nâr(un)(c) nûrun ‘alâ nûr(in)(k) yehdi(A)llâhu linûrihi men yeşâ/(u)(c) veyadribu(A)llâhu-l-emśâle linnâs(i)(k) va(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîm(un)
Allah, göklerin ve yerin Nûr'udur. O'nun nûrunun misali; içinde kandil (Allah'ın aşkı ve muhabbeti) bulunan bir oyuk(tan; yani gönülden yayılan ışığ)a benzer. O kandil bir cam (fanus; yani kâmil insanın gönlü) içindedir, o cam da (nefsini temizleyip tezkiye ettiği için) sanki inciden bir yıldız gibidir. (Bu kandil) Ne doğuda ne de batıda olan (ırkı ve dili fark etmeyen, bitmek, tükenmek nedir bilmeyen) mübarek bir zeytin ağacından (çıkan yağla, Allah'ın vahyiyle) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse kendisine ateş değmese dahi ışık verir (böyle bir insanın hem gönlü hem de bedeni nûrlanmıştır. Sen ondan bir talepte bulunmasan bile o rahmetiyle sana muamele eder). (İşte bu) Nûr üstüne nûrdur. Allah, dilediğini (böyle bir insanla nûrunu kazanmak isteyeni) nûruna hidâyet eder. Allah, insanlara işte böyle misaller getirir ve Allah her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
ف۪ي اَذِنَ اللّٰهُ اَنْ وَيُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُۙ يُسَبِّحُ لَهُ ف۪يهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِۙ
Fî buyûtin eżina(A)llâhu en turfe’a veyużkera fîhâ-smuhu yusebbihu lehu fîhâ bilġuduvvi vel-âsâl(i)
(Bu kandil) Birtakım evlerde (ve gönüllerde)dir ki Allah (o evlerin ve gönüllerin) içlerinde isminin yüceltilmesine ve zikredilmesine izin vermiştir. Orada sabah akşam O'nu (öyle kimseler) tesbih eder(ler) ki,
رِجَالٌۙ لَا تِجَارَةٌ وَلَا عَنْ اللّٰهِ وَاِقَامِ وَا۪يتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ
Ricâlun lâ tulhîhim ticâratun velâ bey’un ‘an żikri(A)llâhi ve-ikâmi-ssalâti ve-îtâ-i-zzekâti(ﻻ) yeḣâfûne yevmen tetekallebu fîhi-lkulûbu vel-ebsâr(u)
(Onlar) Ne bir ticaretin ne de bir alışverişin kendilerini Allah'ı zikretmekten, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)maktan ve zekâtı ver(ip nefislerinin cimriliğini temizle)mekten alıkoyamadığı (yiğit) adamlardır. Onlar (bir de) kalplerin ve gözlerin (dehşetle) döneceği bir günden korkarlar.
لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَز۪يدَهُمْ مِنْ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Liyecziyehumu(A)llâhu ahsene mâ ‘amilû veyezîdehum min fadlih(i)(k) va(A)llâhu yerzuku men yeşâu biġayri hisâb(in)
Allah'ın, kendilerini yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandırması ve kendi fazlından onları ziyadeleştirmesi için (dua ederler), çünkü Allah, dilediği kimseye hesapsız rızık verir.
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ شَيْـٔاً وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ
Velleżîne keferû a’mâluhum keserâbin bikî’atin yahsebuhu-zzam-ânu mâen hattâ iżâ câehu lem yecidhu şey-en veveceda(A)llâhe ‘indehu feveffâhu hisâbeh(u)(k) va(A)llâhu serî’u-lhisâb(i)
İnkâr edenlere gelince, onların amelleri (çöllerde bulunan) düz arazideki serap gibidir ki susayan onu su sanır (kendinin güzel yaptığını zanneder), ama (öldükten sonra) o (serab)ın yanına varınca (amellerinden Allah'a göre güzellik ve sevap namına) hiçbir şey bulamaz, onun yanında sadece Allah'ı bulur. O ise onun hesabını tastamam görür. Allah, hesabı süratlice görendir.
اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ مَوْجٌ مِنْ سَحَابٌۜ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍۜ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَرٰيهَاۜ وَمَنْ لَمْ اللّٰهُ لَهُ نُوراً فَمَا مِنْ
Ev kezulumâtin fî bahrin lucciyyin yaġşâhu mevcun min fevkihi mevcun min fevkihi sehâb(un)(c) zulumâtun ba’duhâ fevka ba’din iżâ aḣrace yedehu lem yeked yerâhâ(k) vemen lem yec’ali(A)llâhu lehu nûran femâ lehu min nûr(in)
Yahut (o inkârcıların gönülleri) engin bir denizdeki (yoğun) karanlıklar gibidir (o öyle bir denizdir) ki onu dalga üstüne dalga kaplar, üstünden de onu (kapkara) bir bulut (örter). Birbiri üstüne (yığılmış) karanlıklar! (İnsan) Elini çıkarsa neredeyse onu dahi göremez (işte inkârcılar da kalplerindeki bu karanlık sebebiyle hakkı göremezler. Ayrıca Allah'ın kendinden bir nûr verdiği ve onu insanlara bir nûr kıldığı kâmil insanı görmez, duymaz ve işitmezler, böyle bir insanla beraber olup bu nûru kazanmak istemedikleri için Allah da onlara nûru nasip etmez). Allah, bir kimseye nûr vermemişse artık onun hiçbir nûru yoktur.
اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍۜ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا
Elem tera enna(A)llâhe yusebbihu lehu men fî-ssemâvâti vel-ardi ve-ttayru sâffât(in)(s) kullun kad ‘alime salâtehu vetesbîhah(u)(k) va(A)llâhu ‘alîmun bimâ yef’alûn(e)
(Resulüm!) Göklerde ve yerde bulunanlarla, saf saf (kanatlarını aça kapata uçan) kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmedin mi? Her biri kendi salâtını (Allah'a olan taat, ibadet) ve tesbihini bilmektedir, Allah da onların yaptıklarını (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَاِلَى الْمَص۪يرُ
Veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(s) ve-ila(A)llâhi-lmasîr(u)
Göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı) Allah'a aittir ve dönüş de ancak Allah'adır.
اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يُزْج۪ي سَحَاباً ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَاماً فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ وَيُنَزِّلُ مِنَ مِنْ ف۪يهَا مِنْ فَيُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ يَشَٓاءُۜ يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِۜ
Elem tera enna(A)llâhe yuzcî sehâben śümme yu-ellifu beynehu śümme yec’aluhu rukâmen feterâ-lvedka yaḣrucu min ḣilâlihi veyunezzilu mine-ssemâ-i min cibâlin fîhâ min beradin feyusîbu bihi men yeşâu veyasrifuhu ‘an men yeşâ/(u)(s) yekâdu senâ berkihi yeżhebu bil-ebsâr(i)
Görmez misin ki Allah, bir bulutu (nasıl yaratıp dilediği yere) sevk ediyor, sonra onların arasını (nasıl) birleştiriyor, sonra da onları üst üste (nasıl) yığıyor. Böylece sen, onların arasından yağmur çıktığını görürsün. Ve (Allah) gökten, oradaki dağ (büyüklüğündeki bulut)lardan bir dolu indirir de onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu uzak tutar. (Bu bulutların) Şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri gider(ip kör ed)er!
يُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ي لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ
Yukallibu(A)llâhu-lleyle ve-nnehâr(a)(c) inne fî żâlike le’ibraten li-ulî-l-ebsâr(i)
Allah, gece ile gündüzü (birbiri ardınca) döndürüp durur. Muhakkak ki bunda (hakkı görmek isteyen) basiret sahipleri için elbette bir ibret vardır.
وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى رِجْلَيْنِۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍۜ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ
Va(A)llâhu ḣaleka kulle dâbbetin min mâ-/(in)(s) feminhum men yemşî ‘alâ batnihi veminhum men yemşî ‘alâ ricleyni veminhum men yemşî ‘alâ erba’(in)(c) yaḣluku(A)llâhu mâ yeşâ/(u)(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
Allah, her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üstünde (sürünerek) yürür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi de dört (ayağı) üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Muhakkak ki Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
لَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اٰيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى
Lekad enzelnâ âyâtin mubeyyinât(in)(c) va(A)llâhu yehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustakîm(in)
Andolsun ki Biz, (bu Kur'ân ile size hakikati) açıklayan âyetler indirdik. Allah, dilediğini (Rabbinin rızasını isteyeni, dosdoğru yol olan) sırât-ı mustakîme hidâyet eder.
وَيَقُولُونَ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالرَّسُولِ وَاَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مِنْ ذٰلِكَۜ وَمَٓا بِالْمُؤْمِن۪ينَ
Veyekûlûne âmennâ bi(A)llâhi vebi-rrasûli veeta’nâ śümme yetevellâ ferîkun minhum min ba’di żâlik(e)(c) vemâ ulâ-ike bilmu/minîn(e)
(Bir kısım insanlar) "Allah'a ve resul(ün)e iman ettik ve itaat ettik" derler. Sonra da onlardan bir grup, bu (sözleri)nin ardından (Allah'tan ve resulünden) yüz çevirirler. İşte bunlar, mü'min değildirler.
وَاِذَا دُعُٓوا اِلَى وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ
Ve-iżâ du’û ila(A)llâhi verasûlihi liyahkume beynehum iżâ ferîkun minhum mu’ridûn(e)
Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve resulüne çağırıldıklarında (bir de bakarsın ki) onlardan bir grup hemen (haktan) yüz çevirir.
وَاِنْ يَكُنْ لَهُمُ الْحَقُّ يَاْتُٓوا اِلَيْهِ مُذْعِن۪ينَۜ
Ve-in yekun lehumu-lhakku ye/tû ileyhi muż’inîn(e)
Eğer hak (olan Allah ve resulünün verdiği hüküm) kendi lehlerine olursa, ona itaat ederek (koşa koşa) gelirler.
اَف۪ي مَرَضٌ اَمِ ارْتَابُٓوا اَمْ يَخَافُونَ اَنْ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُۜ بَلْ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ۟
Efî kulûbihim meradun emi-rtâbû em yeḣâfûne en yehîfa(A)llâhu ‘aleyhim verasûluhu bel ulâ-ike humu-zzâlimûn(e)
Onların kalplerinde (şeytanın verdiği vesveseyle) bir hastalık mı var, yoksa onlar (âyetlerimizden ve resulümüzden) şüphe içinde midirler, yahut Allah ve resulünün kendilerine (zulüm ve) haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır! İşte onlar, (nefislerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir!
اِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذَا دُعُٓوا اِلَى وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اَنْ سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
İnnemâ kâne kavle-lmu/minîne iżâ du’û ila(A)llâhi verasûlihi liyahkume beynehum en yekûlû semi’nâ veeta’nâ(c) veulâ-ike humu-lmuflihûn(e)
Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve resulüne davet edildiklerinde mü'minlerin sözü ancak, "işittik ve itaat ettik" demeleridir. İşte onlar felaha (kurtuluş ve saadete) erenlerdir.
وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللّٰهَ وَيَتَّقْهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ
Vemen yuti’i(A)llâhe verasûlehu veyaḣşa(A)llâhe veyettekihi feulâ-ike humu-lfâ-izûn(e)
Her kim de Allah'a ve resulüne itaat eder, Allah'tan haşyet duyar ve O'na karşı takvâ sahibi olur (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışır)sa, işte onlar (asıl) kurtuluşa (ve saadete) erenlerdir.
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ اَمَرْتَهُمْ لَيَخْرُجُنَّۜ قُلْ لَا طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim le-in emertehum leyaḣrucun(ne)(s) kul lâ tuksimû(s) tâ’atun ma’rûfe(tun)(c) inna(A)llâhe ḣabîrun bimâ ta’melûn(e)
(Resulüm!) Bir de (o münafıklar), sen kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair bütün çaba ve gayretleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: "Yemin etmeyin! (Sizden istenen yemin etmeniz değil, güzelce ve) İyilikle itaat etme(niz)dir. Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır."
قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْۜ وَاِنْ تُط۪يعُوهُ تَهْتَدُواۜ وَمَا الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
Kul atî’û(A)llâhe veatî’û-rrasûl(e)(s) fe-in tevellev fe-innemâ ‘aleyhi mâ hummile ve’aleykum mâ hummiltum(s) ve-in tutî’ûhu tehtedû(c) vemâ ‘alâ-rrasûli illâ-lbelâġu-lmubîn(e)
De ki: "Allah'a itaat edin, resul(ün)e de itaat edin!" Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki o (resul)ün sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevi)dir, sizin de sorumluluğunuz size yüklenen (ona itaat)dir. Eğer ona itaat ederseniz hidâyete erersiniz. Resule düşen, apaçık bir tebliğden başkası değildir.
وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا ب۪ي شَيْـٔاًۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Ve’ada(A)llâhu-lleżîne âmenû minkum ve’amilû-ssâlihâti leyestaḣlifennehum fî-l-ardi kemâ-staḣlefe-lleżîne min kablihim veleyumekkinenne lehum dînehumu-lleżî-rtedâ lehum veleyubeddilennehum min ba’di ḣavfihim emnâ(en)(c) ya’budûnenî lâ yuşrikûne bî şey-â(en)(c) vemen kefera ba’de żâlike feulâ-ike humu-lfâsikûn(e)
Allah, sizlerden iman edip sâlih ameller işleyenlere; kendilerinden öncekileri yeryüzünde halife kıldığı gibi mutlaka onları da halife kılacağını ve onlar için razı olduğu dinlerini mutlaka kendilerine sağlamlaştır(ıp bu dini yaşamalarına imkân ver)eceğini ve (yaşadıkları) korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağını vaad etti. Çünkü onlar Bana âbd ol(up kulluk ed)erler, hiçbir şeyi de Bana şirk koşmazlar. Artık bundan sonra kim (âyetlerimi ve resulümü) inkâr ederse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Veakîmû-ssalâte veâtû-zzekâte veatî’û-rrasûle le’allekum turhamûn(e)
Şu hâlde namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ın, zekâtı ver(erek nefsinizin cimriliğini temizley)in ve (içinizde bulunan) resule itaat edin ki rahmete eresiniz.
لَا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي وَمَاْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَلَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟
Lâ tahsebenne-lleżîne keferû mu’cizîne fî-l-ard(i)(c) veme/vâhumu-nnâru velebi/se-lmasîr(u)
İnkâr edenlerin, yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacaklarını sanma! Onların varacağı yer (cehennem) ateş(i)dir. O, ne kötü varılacak yerdir!
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِيَسْتَاْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ مِنْ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ وَمِنْ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّۜ طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû liyeste/żinkumu-lleżîne meleket eymânukum velleżîne lem yebluġû-lhulume minkum śelâśe merrât(in)(c) min kabli salâti-lfecri vehîne teda’ûne śiyâbekum mine-zzahîrati vemin ba’di salâti-l’işâ-/(i)(c) śelâśu ‘avrâtin lekum(c) leyse ‘aleykum velâ ‘aleyhim cunâhun ba’dehun(ne)(c) tavvâfûne ‘aleykum ba’dukum ‘alâ ba’d(in)(c) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekumu-l-âyât(i)(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyeleriniz) ve içinizden henüz bulûğ çağına ermemiş (ama ermek üzere) olanlar, şu üç vakitte (yanınıza girmek için) sizden izin istesinler; sabah namazından önce, öğle vakti elbiselerinizi çıkardığınız zaman ve yatsı namazından sonra. (Bunlar) Mahrem hâlde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu (vakit)lerin dışında, birbirinizin yanına (izinsiz) girip çıkmanızda ne sizin için ne de onlar için bir günah vardır. İşte Allah, âyetleri size böyle açıklar. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَاِذَا بَلَغَ الْاَطْفَالُ مِنْكُمُ الْحُلُمَ فَلْيَسْتَاْذِنُوا كَمَا اسْتَاْذَنَ الَّذ۪ينَ مِنْ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Ve-iżâ beleġa-l-atfâlu minkumu-lhulume felyeste/żinû kemâ-ste/żene-lleżîne min kablihim(c) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekum âyâtih(i)(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
Çocuklarınız bulûğ çağına erdiklerinde kendilerinden önceki (yetişkin)lerin izin istedikleri gibi artık (onlar da) izin istesinler. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَالْقَوَاعِدُ مِنَ الّٰت۪ي لَا نِكَاحاً فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ اَنْ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ بِز۪ينَةٍۜ وَاَنْ خَيْرٌ لَهُنَّۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Velkavâ’idu mine-nnisâ-i-llâtî lâ yercûne nikâhan feleyse ‘aleyhinne cunâhun en yeda’ne śiyâbehunne ġayra muteberricâtin bizîne(tin)(s) veen yesta’fifne ḣayrun lehun(ne)(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)
Bir nikâh ümidi beslemeyen, (âcizlikten dolayı) oturmuş (kalmış, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı) kadınların, ziynetlerini (yabancı erkeklere) teşhir etmeksizin (bazı) elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir günah yoktur. Yine de iffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).
لَيْسَ عَلَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى حَرَجٌ وَلَا عَلٰٓى اَنْ مِنْ اَوْ بُيُوتِ اٰبَٓائِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اُمَّهَاتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اِخْوَانِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اَخَوَاتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اَعْمَامِكُمْ اَوْ بُيُوتِ عَمَّاتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اَخْوَالِكُمْ اَوْ بُيُوتِ خَالَاتِكُمْ اَوْ مَا مَلَكْتُمْ مَفَاتِحَهُٓ اَوْ صَد۪يقِكُمْۜ لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ جَم۪يعاً اَوْ اَشْتَاتاًۜ فَاِذَا دَخَلْتُمْ بُيُوتاً فَسَلِّمُوا عَلٰٓى تَحِيَّةً مِنْ اللّٰهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةًۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟
Leyse ‘alâ-l-a’mâ haracun velâ ‘alâ-l-a’raci haracun velâ ‘alâ-lmerîdi haracun velâ ‘alâ enfusikum en te/kulû min buyûtikum ev buyûti âbâ-ikum ev buyûti ummehâtikum ev buyûti iḣvânikum ev buyûti eḣavâtikum ev buyûti a’mâmikum ev buyûti ‘ammâtikum ev buyûti aḣvâlikum ev buyûti ḣâlâtikum ev mâ melektum mefâtihahu ev sadîkikum(c) leyse ‘aleykum cunâhun en te/kulû cemî’an ev eştâtâ(en)(c) fe-iżâ deḣaltum buyûten fesellimû ‘alâ enfusikum tahiyyeten min ‘indi(A)llâhi mubâraketen tayyibe(ten)(c) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekumu-l-âyâti le’allekum ta’kilûn(e)
(Bu hususta) Âmâya güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur (bunların, yanınıza izinsiz girmelerinde veya farkında olmadan üstlerinin açılmasında onlara bir günah yoktur. İzinsiz evlerde yemek yeme hususunda) Sizin kendi evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya annelerinizin evlerinde veya erkek kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya anahtarlarına sahip olduğunuz (evler)de yahut dostlarınız(ın evlerin)de (yemek) yemenizde bir sakınca yoktur. (Bu kişilerle) Bir arada veya ayrı ayrı (yemek) yemenizde de size bir günah yoktur. Evlere girdiğiniz zaman Allah katından bereket, temiz ve bir sağlık temennisi olarak kendinize (ve birbirinize) selam verin. İşte, Allah size umulur ki aklınızı kullan(ır, düşünüp anl)arsınız diye âyetleri böyle açıklar.
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاِذَا كَانُوا مَعَهُ عَلٰٓى جَامِعٍ لَمْ حَتّٰى يَسْتَاْذِنُوهُۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَسْتَاْذِنُونَكَ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۚ فَاِذَا اسْتَاْذَنُوكَ لِبَعْضِ شَاْنِهِمْ فَاْذَنْ لِمَنْ شِئْتَ مِنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمُ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İnnemâ-lmu/minûne-lleżîne âmenû bi(A)llâhi verasûlihi ve-iżâ kânû me’ahu ‘alâ emrin câmi’in lem yeżhebû hattâ yeste/żinûh(u)(c) inne-lleżîne yeste/żinûneke ulâ-ike-lleżîne yu/minûne bi(A)llâhi verasûlih(i)(c) fe-iżâ-ste/żenûke liba’di şe/nihim fe/żen limen şi/te minhum vestaġfir lehumu(A)llâh(e)(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
Mü'minler ancak o kimselerdir ki Allah'a ve resulüne iman ederler ve onunla birlikte topluca bir iş üzerindeyken ondan izin alıncaya kadar (o işi bırakıp) gitmezler. (Resulüm!) Muhakkak ki (şu) senden izin isteyenler var ya, işte onlar Allah'a ve resulüne iman edenlerdir. Öyleyse bazı işleri için senden izin istediklerinde sen de onlardan dilediğine izin ver ve onlar için Allah'tan mağfiret dile; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
لَا دُعَٓاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَٓاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضاًۜ قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذاًۚ فَلْيَحْذَرِ الَّذ۪ينَ يُخَالِفُونَ عَنْ اَنْ فِتْنَةٌ اَوْ يُص۪يبَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Lâ tec’alû du’âe-rrasûli beynekum kedu’â-i ba’dikum ba’dâ(an)(c) kad ya’lemu(A)llâhu-lleżîne yetesellelûne minkum livâżâ(en)(c) felyahżeri-lleżîne yuḣâlifûne ‘an emrihi en tusîbehum fitnetun ev yusîbehum ‘ażâbun elîm(un)
(Ey iman ettiğini iddia edenler!) Resulün (sizi) çağırmasını, aranızda herhangi birinizin diğerini çağırmasıyla bir tutmayın (ve onun davetine hemen icabet edin! Şunu da unutmayın), Allah (siz resulle beraberken) içinizden (birbirinin arkasına) gizlenerek sıvışıp gidenleri muhakkak bilir. Artık onun emrine muhalefet edenler başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine elem verici (iç yakan) bir azabın isabet etmesinden korkup sakınsınlar.
اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي وَالْاَرْضِۜ قَدْ يَعْلَمُ مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِۜ وَيَوْمَ يُرْجَعُونَ اِلَيْهِ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ عَل۪يمٌ
Elâ inne li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) kad ya’lemu mâ entum ‘aleyhi veyevme yurce’ûne ileyhi feyunebbi-uhum bimâ ‘amilû(k) va(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîm(un)
Dikkat edin! Muhakkak ki göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah'ındır. O, sizin ne (iş) üzerinde olduğunuzu mutlaka bilir. Ve (insanlar) O'n(un huzurun)a döndürüldükleri gün (herkese) yapmış olduklarını haber verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.