← Sûreler
Furkân Sûresi
77 âyet · Mekki
سُورَةُ الْفُرْقَانِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

تَبَارَكَ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يراًۙ

Tebârake-lleżî nezzele-lfurkâne ‘alâ ‘abdihi liyekûne lil’âlemîne neżîrâ(n)

Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı (hakla bâtılı birbirinden ayıran Kur'ân'ı) indiren (Allah) odur ki mübarek (ve şanı yüce olan)dır.

2

اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَمْ وَلَداً وَلَمْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي وَخَلَقَ كُلَّ فَقَدَّرَهُ تَقْد۪يراً

Elleżî lehu mulku-ssemâvâti vel-ardi velem yetteḣiż veleden velem yekun lehu şerîkun fî-lmulki veḣaleka kulle şey-in fekadderahu takdîrâ(n)

O (Allah) ki göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı yalnız) O'nundur. O (ehl-i kitabın iddia ettiği gibi hâşâ), ne bir çocuk edinmiştir ne de mülkünde bir ortağı vardır. O, her şeyi yaratmış ve belli bir ölçüye göre (düzenleyip) takdir etmiştir.

3

وَاتَّخَذُوا مِنْ اٰلِهَةً لَا شَيْـٔاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا لِاَنْفُسِهِمْ ضَراًّ وَلَا وَلَا مَوْتاً وَلَا وَلَا

Vetteḣażû min dûnihi âliheten lâ yaḣlukûne şey-en vehum yuḣlekûne velâ yemlikûne li-enfusihim darran velâ nef’an velâ yemlikûne mevten velâ hayâten velâ nuşûrâ(n)

Hâl böyleyken (kâfirler) O'nu bırakıp hiçbir şey yaratamayan, bilakis kendileri yaratılmış olan, kendilerine ne bir zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye, diriltmeye ve (ölüleri yeniden diriltip kabirden) çıkarmaya güçleri yetmeyen birtakım ilâhlar edindiler.

4

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌ افْتَرٰيهُ وَاَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ اٰخَرُونَۚۛ فَقَدْ جَٓاؤُ۫ ظُلْماً وَزُوراًۚۛ

Vekâle-lleżîne keferû in hâżâ illâ ifkun-(i)fterâhu ve-e’ânehu ‘aleyhi kavmun âḣarûn(e)(s) fekad câû zulmen vezûrâ(n)

Ve (o) kâfirler dediler ki: "Bu (Kur'ân), bir yalandan başka bir şey değildir, onu (Muhammed) uydurmuştur ve ona başka bir kavim de yardım etmiştir." Böylece onlar, hakikaten bir zulüm ve asılsız bir sözle geldiler.

5

وَقَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً

Ve kâlû esâtîru-l-evvelîne-ktetebehâ fehiye tumlâ ‘aleyhi bukraten ve asîlâ(n)

Ayrıca onlar dediler ki: "(Bu âyetler) Öncekilere ait masallardır. (Muhammed) Onları (başkasına) yazdırmış da sabah akşam onlar kendisine okunuyor."

6

قُلْ اَنْزَلَهُ الَّذ۪ي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً

Kul enzelehu-lleżî ya’lemu-ssirra fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) innehu kâne ġafûran rahîmâ(n)

(Resulüm!) De ki: "O (Kur'ân)ı göklerin ve yerin (tüm) sırrını bilen (Allah) indirmiştir. Muhakkak ki O, Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."

7

وَقَالُوا مَالِ هٰذَا الرَّسُولِ يَاْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْش۪ي فِي لَوْلَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذ۪يراًۙ

Ve kâlû mâli hâżâ-rrasûli ye/kulu-tta’âme veyemşî fî-l-esvâki(ﻻ) levlâ unzile ileyhi melekun feyekûne me’ahu neżîrâ(n)

Onlar bir de şöyle dediler: "Bu ne biçim resuldür ki (bizler gibi) yemek yiyor ve çarşı pazarda dolaşıyor! Ona, kendisiyle beraber uyarıcı olsun diye bir melek de indirilmeli değil miydi!"

8

اَوْ يُلْقٰٓى اِلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَاْكُلُ مِنْهَاۜ وَقَالَ الظَّالِمُونَ اِنْ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً

Ev yulkâ ileyhi kenzun ev tekûnu lehu cennetun ye/kulu minhâ(c) vekâle-zzâlimûne in tettebi’ûne illâ raculen meshûrâ(n)

"Yahut kendisine bir hazine bırakılmalı veya ondan yi(yip zahmet çekmeden geçimini sağla)yacağı bir bahçesi olmalı (değil miydi)?" (Ayrıca) O zalimler (mü'minlere), "siz ancak büyülenmiş bir adama tabi oluyorsunuz" dediler.

9

اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا سَب۪يلاً۟

Unzur keyfe darabû leke-l-emśâle fedallû felâ yestatî’ûne sebîlâ(n)

(Resulüm!) Bak, senin hakkında nasıl misaller getirdiler de dalâlete düştüler. Artık onlar (bu hâlleriyle hidâyete giden doğru) yolu bulamazlar.

10

تَبَارَكَ الَّـذ۪ٓي اِنْ شَٓاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُۙ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً

Tebârake-lleżî in şâe ce’ale leke ḣayran min żâlike cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru veyec’al leke kusûrâ(n)

Eğer dilerse sana bundan daha hayırlısını, altlarından ırmaklar akan cennetleri verecek ve sana saraylar ihsan edecek olan (Allah) odur ki mübarek (ve şanı yüce olan)dır!

11

بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَاَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَع۪يراًۚ

Bel keżżebû bi-ssâ’a(ti)(s) vea’tednâ limen keżżebe bi-ssâ’ati se’îrâ(n)

Üstelik onlar, o (kıyamet) saat(in)i de yalanladılar. Biz ise o (kıyamet) saat(in)i yalanlayanlar için alev alev yanan bir ateş hazırladık.

12

اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ بَع۪يدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَف۪يراً

İżâ raet-hum min mekânin ba’îdin semi’û lehâ teġayyuzan vezefîrâ(n)

(Bu ateş) Ne zaman ki o (kıyameti yalanlayan kâfirler)i uzak bir mesafeden gördü, (kâfirler) onun öfke(li kükreme)sini ve (çok feci) nefes alıp vermesini (dehşet içinde) işitirler.

13

وَاِذَٓا اُلْقُوا مِنْهَا مَكَاناً ضَيِّقاً مُقَرَّن۪ينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُوراًۜ

Ve-iżâ ulkû minhâ mekânen dayyikan mukarranîne de’av hunâlike śubûrâ(n)

(O gün mücrimler, nefsinin hevâsına uyan suçlular zincirlerle) Birbirlerine bağlı olarak o (cehennem)in dar bir yerine atıldıkları zaman orada yok olmak için yalvarırlar.

14

لَا الْيَوْمَ ثُبُوراً وَاحِداً وَادْعُوا ثُبُوراً كَث۪يراً

Lâ ted’û-lyevme śubûran vâhiden ved’û śubûran keśîrâ(n)

(Onlara şöyle denir) "Bugün (yalnız) bir defa yok olmayı istemeyin, birçok defalar yok olmayı isteyin!"

15

قُلْ اَذٰلِكَ خَيْرٌ اَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ كَانَتْ لَهُمْ جَزَٓاءً وَمَص۪يراً

Kul eżâlike ḣayrun em cennetu-lḣuldi-lletî vu’ide-lmuttekûn(e)(c) kânet lehum cezâen ve masîrâ(n)

(Resulüm! O kâfirlere) De ki: "Bu mu daha hayırlı, yoksa muttakilere (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara) vaad edilen ebedilik cenneti mi? (Orası) Onlar için bir mükâfat ve bir varış yeridir."

16

لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَ خَالِد۪ينَۜ كَانَ عَلٰى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُ۫لاً

Lehum fîhâ mâ yeşâûne ḣâlidîn(e)(c) kâne ‘alâ rabbike va’den mes-ûlâ(n)

Ebedi olarak kalacakları orada, kendileri için istedikleri her şey vardır. (Bu) Rabbinin, mesuliyetini üzerine aldığı bir vaaddir.

17

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ اللّٰهِ فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَۜ

Veyevme yahşuruhum vemâ ya’budûne min dûni(A)llâhi feyekûlu eentum adleltum ‘ibâdî hâulâ-i em hum dallû-ssebîl(e)

O gün (Rabbin), o (kâfir)leri ve Allah'tan başka âbd oldukları şeyleri (bir araya) toplar da (âbd olunanlara) buyurur ki: "Şu kullarımı siz mi dalâlete düşürdünüz, yoksa kendileri mi (Benim hak) yol(um)dan saptı?"

18

قَالُوا سُبْحَانَكَ مَا يَنْبَغ۪ي لَـنَٓا اَنْ مِنْ مِنْ وَلٰكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى نَسُوا الذِّكْرَۚ وَكَانُوا قَوْماً بُوراً

Kâlû subhâneke mâ kâne yenbeġî lenâ en netteḣiże min dûnike min evliyâe velâkin metta’tehum veâbâehum hattâ nesû-żżikra vekânû kavmen bûrâ(n)

Onlar derler ki: "Sen Subhân'sın (her türlü noksanlıktan münezzehsin), Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz; fakat Sen onlara ve atalarına öylesine nimet verdin ki (sonunda seni) zikretmeyi (ve senin hesabını yapmayı) unuttular da helâkı hak eden bir kavim oldular."

19

فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَۙ فَمَا صَرْفاً وَلَا وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَاباً كَب۪يراً

Fekad keżżebûkum bimâ tekûlûne femâ testatî’ûne sarfen velâ nasrâ(an)(c) vemen yazlim minkum nużikhu ‘ażâben kebîrâ(n)

(Bunun üzerine o kâfirlere şöyle denir) "İşte (âbd olduklarınız), söylediklerinizde sizi yalancı çıkardılar. Artık (kendinizden) ne (azabı) savmaya ne de (kendinize) bir yardım(da bulunmay)a gücünüz yeter." Artık sizden kim (âyetlerime ve resulüme) zulmederse (işte) ona (kıyamet günü) büyük bir azap tattıracağız!

20

وَمَٓا قَبْلَكَ مِنَ اِلَّٓا اِنَّهُمْ لَيَاْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ اَتَصْبِرُونَۚ وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يراً۟

Vemâ erselnâ kableke mine-lmurselîne illâ innehum leye/kulûne-tta’âme veyemşûne fî-l-esvâk(i)(k) vece’alnâ ba’dakum liba’din fitneten etasbirûn(e)(k) vekâne rabbuke basîrâ(n)

(Resulüm!) Senden önce gönderdiğimiz bütün resuller de hiç şüphesiz yemek yerler ve çarşı pazarda dolaşırlardı. (Ey insanlar!) Biz sizin bir kısmınızı diğer bir kısmınız için bir imtihan (vesilesi) kıldık, (bu imtihanlara) sabrediyor musunuz? (Resulüm!) Senin Rabbin (her şeyi) hakkıyla görendir.

21

وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا لِقَٓاءَنَا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ نَرٰى رَبَّـنَاۜ لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا ف۪ٓي وَعَتَوْ عُتُواًّ كَب۪يراً

Vekâle-lleżîne lâ yercûne likâenâ levlâ unzile ‘aleynâ-lmelâ-iketu ev nerâ rabbenâ(k) lekadi-stekberû fî enfusihim ve’atev ‘utuvven kebîrâ(n)

Fakat Bize kavuşacaklarını ummayanlar dediler ki: "Bize de melekler indirilmeli veya Rabbimizi görmeli değil miydik?" Andolsun onlar, kendi kendilerine kibirlendiler ve büyük bir azgınlıkla azdılar.

22

يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ لَا يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِم۪ينَ وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً

Yevme yeravne-lmelâ-ikete lâ buşrâ yevme-iżin lilmucrimîne veyekûlûne hicran mahcûrâ(n)

Onlar, o (kıyamet) gün(ü) melekleri görürler; fakat o gün (nefsinin hevâsına uyan) mücrimlere (hiçbir) müjde yoktur ve (melekler) onlara, "(bugün size sevinmek) yasaktır, yasak!" derler.

23

وَقَدِمْنَٓا اِلٰى عَمِلُوا مِنْ فَجَعَلْنَاهُ هَبَٓاءً مَنْثُوراً

Vekadimnâ ilâ mâ ‘amilû min ‘amelin fece’alnâhu hebâen menśûrâ(n)

Biz (o gün), onların yaptıkları her bir ameli (onlara) takdim ederiz sonra da onu savurarak (dağıtıp) toz duman ederiz.

24

اَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَراًّ وَاَحْسَنُ مَق۪يلاً

Ashâbu-lcenneti yevme-iżin ḣayrun mustekarran veahsenu mekîlâ(n)

O gün cennet ehli (ise) kalınacak en hayırlı yerde ve dinlenilecek en güzel yerdedir.

25

وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَٓاءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلٰٓئِكَةُ تَنْز۪يلاً

Veyevme teşakkaku-ssemâu bilġamâmi venuzzile-lmelâ-iketu tenzîlâ(n)

O gün, gökyüzü bulutlarla (parça parça) yarılır ve melekler (peş peşe) bir inişle indirilir.

26

اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمٰنِۜ وَكَانَ يَوْماً عَلَى عَس۪يراً

Elmulku yevme-iżin(i)-lhakku lirrahmân(i)(c) vekâne yevmen ‘alâ-lkâfirîne ‘asîrâ(n)

İşte o gün mülk (hakimiyet ve hükümranlık, rahmetiyle herkesi ve her şeyi kuşatan) hak olan Rahmân'a aittir. (O gün) Kâfirler için çok zorlu bir gündür.

27

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَقُولُ يَا اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَب۪يلاً

Veyevme ye’addu-zzâlimu ‘alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenî-tteḣażtu me’a-rrasûli sebîlâ(n)

O gün, zalim (kimse) ellerini ısırıp şöyle der: "Keşke ben de (insanları Allah'ın hidâyetine davet eden) resulle beraber bir yol tutsaydım!"

28

يَا لَيْتَن۪ي لَمْ فُلَاناً خَل۪يلاً

Yâ veyletâ leytenî lem etteḣiż fulânen ḣalîlâ(n)

"Yazıklar olsun bana, keşke (haktan yüz çeviren) falancayı dost edinmeseydim!"

29

لَقَدْ اَضَلَّن۪ي عَنِ بَعْدَ اِذْ جَٓاءَن۪يۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُولاً

Lekad edallenî ‘ani-żżikri ba’de iż câenî(k) vekâne-şşeytânu lil-insâni ḣażûlâ(n)

"Andolsun ki (iman edenler için bir) Zikir (olan Kur'ân) bana geldikten sonra o beni dalâlete düşürdü." Zaten şeytan, insanı (uçuruma sürükler sonra da) yüzüstü bırakır.

30

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا اِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُوراً

Vekâle-rrasûlu yâ rabbi inne kavmî-tteḣażû hâżâ-lkur-âne mehcûrâ(n)

(O gün) Resul der ki: "Ya Rabbi! Muhakkak ki benim kavmim (nefislerinin hevâsını ilâh edinerek) bu Kur'ân'ı (terk edip) muhacir bıraktı."

31

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ عَدُواًّ مِنَ وَكَفٰى بِرَبِّكَ هَادِياً وَنَص۪يراً

Vekeżâlike ce’alnâ likulli nebiyyin ‘aduvven mine-lmucrimîn(e)(k) vekefâ birabbike hâdiyen venasîrâ(n)

İşte böyle, Biz her bir nebî için (nefsinin hevâsını ilâh edinen) mücrimlerden bir (kısmını vahye) düşman kıldık. Hâdî ve Nasîr (kulunu hidâyete erdiren, hidâyet yolunu gösteren ve kulundan yana olup hayırda kuluna her daim yardım eden) olarak senin Rabbin yeter.

32

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ جُمْلَةً وَاحِدَةًۚ كَذٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِه۪ فُؤٰادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْت۪يلاً

Vekâle-lleżîne keferû levlâ nuzzile ‘aleyhi-lkur-ânu cumleten vâhide(ten)(c) keżâlike linuśebbite bihi fu-âdeke ve rattelnâhu tertîlâ(n)

Bir de kâfirler, "Kur'ân ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?" dediler. (Resulüm!) Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için onu böyle (tedrici olarak kısım kısım sana indirdik) ve tertil üzere (tane tane) sana okuduk.

33

وَلَا بِمَثَلٍ اِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْس۪يراًۜ

Velâ ye/tûneke bimeśelin illâ ci/nâke bilhakki veahsene tefsîrâ(n)

Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki (buna karşılık) Biz sana hak olan ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım.

34

اَلَّذ۪ينَ يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ سَب۪يلاً۟

Elleżîne yuhşerûne ‘alâ vucûhihim ilâ cehenneme ulâ-ike şerrun mekânen ve edallu sebîlâ(n)

(Kıyamet günü) Yüzüstü cehenneme sürüklenecek olanlar var ya, işte onlar (âhirette) yerleri en kötü ve yolca (haktan) en çok sapanlardır.

35

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُٓ اَخَاهُ هٰرُونَ وَز۪يراًۚ

Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe vece’alnâ me’ahu eḣâhu hârûne vezîrâ(n)

Andolsun ki Biz Mûsâ'ya kitabı (Tevrât'ı) verdik ve onunla birlikte kardeşi Hârûn'u da (tebliğ görevinde) ona yardımcı kıldık.

36

فَقُلْنَا اذْهَبَٓا اِلَى الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْم۪يراًۜ

Fekulnâ-żhebâ ilâ-lkavmi-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ fedemmernâhum tedmîrâ(n)

Ve onlara, "âyetlerimizi yalanlayan kavme gidin!" dedik. (Fakat onlar resullerimizi yalanladılar) Bunun üzerine Biz de onları (helâk ederek büyük) bir yıkılışla darmadağın ettik.

37

وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةًۜ وَاَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ عَـذَاباً اَل۪يماًۚ

Vekavme nûhin lemmâ keżżebû-rrusule aġraknâhum vece’alnâhum linnâsi âye(ten)(s) vea’tednâ lizzâlimîne ‘ażâben elîmâ(n)

Nûh'un kavmini de (helâk ettik), resulleri(ni) yalanladıkları vakit onları (suda) boğduk ve onları insanlar için bir ibret kıldık. Biz, (âyetlerimize ve resullerimize zulmeden) zalimler için (kıyamet günü) elem verici (iç yakan) bir azap hazırlamışızdır.

38

وَعَـاداً وَثَمُودَا۬ وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُوناً بَيْنَ ذٰلِكَ كَث۪يراً

Ve ’âden ve śemûde ve ashâbe-rrassi vekurûnen beyne żâlike keśîrâ(n)

Âd'ı, Semûd'u, Ress halkını ve bunlar arasındaki pek çok nesilleri de (âyetlerimizi ve resullerimizi yalanladıkları için helâk ettik).

39

وَكُلاًّ ضَرَبْنَا لَهُ الْاَمْثَالَۘ وَكُلاًّ تَبَّرْنَا تَتْب۪يراً

Vekullen darabnâ lehu-l-emśâl(e)(s) vekullen tebbernâ tetbîrâ(n)

Onların her birine (âyet ve mucizelerimizle) misaller getirdik, (fakat öğüt almadıkları için sonunda) hepsini darmadağın edip helâk ettik.

40

وَلَقَدْ اَتَوْا عَلَى الَّت۪ٓي اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِۜ اَفَلَمْ يَرَوْنَهَاۚ بَلْ كَانُوا لَا نُشُوراً

Velekad etev ‘alâ-lkaryeti-lletî umtirat metara-ssev-/(i)(c) efelem yekûnû yeravnehâ(c) bel kânû lâ yercûne nuşûrâ(n)

(Resulüm!) Andolsun ki (bu Mekkeliler), bela yağmuruna tutulmuş (ve harab olmuş) olan o şehre uğramışlardır. Peki, onlar bunu (gözleriyle) görmüyorlar mıydı (ki bundan ibret almadılar)? Bilakis, (onlar o şehri gördüler; fakat öldükten sonra tekrar) dirilmeyi ummuyorlar.

41

وَاِذَا رَاَوْكَ اِنْ اِلَّا هُزُواًۜ اَهٰذَا الَّذ۪ي بَعَثَ اللّٰهُ رَسُولاً

Ve-iżâ raevke in yetteḣiżûneke illâ huzuven ehâżâ-lleżî be’aśa(A)llâhu rasûlâ(n)

Onlar seni gördükleri zaman, "Allah'ın resul olarak gönderdiği bu mu?" (diyerek) seni ancak alaya alırlar.

42

اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ لَوْلَٓا اَنْ عَلَيْهَاۜ وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ح۪ينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلاً

İn kâde leyudillunâ ‘an âlihetinâ levlâ en sabernâ ‘aleyhâ(c) vesevfe ya’lemûne hîne yeravne-l’ażâbe men edallu sebîlâ(n)

(Ve onlar) "Eğer biz ilâhlarımız üzerinde sebât etmeseydik (ısrarla bağlılığımızı sürdürmeseydik), neredeyse bizi onlardan saptıracaktı" (derler). Onlar yakında azabı gördükleri zaman yolca (haktan) asıl sapanın kim olduğunu bilecekler.

43

اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلاًۙ

Eraeyte meni-tteḣaże ilâhehu hevâhu efeente tekûnu ‘aleyhi vekîlâ(n)

(Resulüm! Nefsinin) Hevâsını (arzu ve isteklerini) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? Artık ona sen mi vekil ol(up onu azaptan kurtar)acaksın?

44

اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْـعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَب۪يلاً۟

Em tahsebu enne ekśerahum yesme’ûne ev ya’kilûn(e)(c) in hum illâ kel-en’âm(i)(s) bel hum edallu sebîlâ(n)

Yoksa sen onların çoğunu (âyetleri) dinler yahut akıllarını kullan(arak düşünüp anl)ar mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidir, hatta (idrakten daha yoksun ve) yolca daha şaşkındırlar.

45

اَلَمْ اِلٰى كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِناًۚ ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلاًۙ

Elem tera ilâ rabbike keyfe medde-zzille velev şâe lece’alehu sâkinen śümme ce’alnâ-şşemse ‘aleyhi delîlâ(n)

Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra Biz, Güneş'i onun üzerine bir delil kıldık.

46

ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضاً

Śumme kabednâhu ileynâ kabdan yesîrâ(n)

Ardından onu kolay bir çekişle kendi (tecelli edip yarattığı)mıza çektik.

47

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاساً وَالنَّوْمَ سُبَاتاً وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُوراً

Vehuve-lleżî ce’ale lekumu-lleyle libâsen ve-nnevme subâten vece’ale-nnehâra nuşûrâ(n)

Sizin için geceyi bir örtü, uykuyu bir dinlenme kılan da gündüzü dağılma (ve çalışma zamanı) yapan da O'dur.

48

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ رَحْمَتِه۪ۚ وَاَنْزَلْنَا مِنَ مَٓاءً طَهُوراًۙ

Vehuve-lleżî ersele-rriyâha buşran beyne yedey rahmetih(i)(c) veenzelnâ mine-ssemâ-i mâen tahûrâ(n)

Rüzgârları rahmetinin önünde bir müjde(ci) olarak gönderen (yine) O'dur. Biz, gökten tertemiz bir su da indirdik.

49

لِنُحْيِيَ بِه۪ بَلْدَةً مَيْتاً وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَٓا اَنْعَاماً وَاَنَاسِيَّ كَث۪يراً

Linuhyiye bihi beldeten meyten venuskiyehu mimmâ ḣalaknâ en’âmen ve enâsiyye keśîrâ(n)

Onunla ölü bir belde(deki toprağ)a hayat vermek, yarattığımız nice hayvanları ve insanları suya kavuşturmak için (böyle yaptık).

50

وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُواۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ اِلَّا كُفُوراً

Velekad sarrafnâhu beynehum liyeżżekkerû feebâ ekśeru-nnâsi illâ kufûrâ(n)

Ve andolsun ki Biz, (insanlar) bunu aralarında (düşünüp) ibret alsınlar diye tekrar tekrar açıkladık; ama insanların çoğu (hakkı inkârda ve) nankörlükte diretirler.

51

وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ نَذ۪يراًۘ

Velev şi/nâ lebe’aśnâ fî kulli karyetin neżîrâ(n)

Eğer Biz dileseydik, elbette her beldeye bir uyarıcı (resul) gönderirdik.

52

فَلَا الْكَافِر۪ينَ وَجَاهِدْهُمْ بِه۪ جِهَاداً كَب۪يراً

Felâ tuti’i-lkâfirîne vecâhidhum bihi cihâden kebîrâ(n)

(Resulüm!) Artık sen kâfirlere itaat etme ve bu (Kur'ân) ile onlara karşı büyük bir cihadla mücadele et!

53

وَهُوَ الَّذ۪ي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخاً وَحِجْراً مَحْجُوراً

Vehuve-lleżî merace-lbahrayni hâżâ ‘ażbun furâtun vehâżâ milhun ucâcun vece’ale beynehumâ berzeḣan vehicran mahcûrâ(n)

Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıverip aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan da O'dur.

54

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ مِنَ بَشَراً فَجَعَلَهُ نَسَباً وَصِهْراًۜ وَكَانَ رَبُّكَ قَد۪يراً

Vehuve-lleżî ḣaleka mine-lmâ-i beşeran fece’alehu neseben ve sihrâ(an)(k) vekâne rabbuke kadîrâ(n)

(Rahime dökülen nutfeden, bir damla) Sudan bir beşer yaratıp ondan nesep ve akrabalık meydana getiren de (yine) O'dur. Ve senin Rabbin Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

55

وَيَعْبُدُونَ مِنْ اللّٰهِ مَا لَا وَلَا وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّه۪ ظَه۪يراً

Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’uhum velâ yedurruhum(k) vekâne-lkâfiru ‘alâ rabbihi zahîrâ(n)

Hâl böyleyken o (kâfir)ler Allah'ı bırakıp da kendilerine ne faydası ne de zararı olan şeylere âbd ol(up kulluk ed)iyorlar. Zaten kâfir, Rabbine karşı (şeytana ve ona tabi olanlara) arka çıkandır!

56

وَمَٓا اِلَّا مُبَشِّراً وَنَذ۪يراً

Vemâ erselnâke illâ mubeşşiran veneżîrâ(n)

(Resulüm!) Biz seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

57

قُلْ مَٓا عَلَيْهِ مِنْ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اَنْ اِلٰى سَب۪يلاً

Kul mâ es-elukum ‘aleyhi min ecrin illâ men şâe en yetteḣiże ilâ rabbihi sebîlâ(n)

De ki: "Ben buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık, dileyen kimsenin Rabbine (varan) bir yol tutması dışında sizden herhangi bir ücret istemiyorum."

58

وَتَوَكَّلْ عَلَى الَّذ۪ي لَا وَسَبِّـحْ بِحَمْدِه۪ۜ وَكَفٰى بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراًۚۛ

Vetevekkel ‘alâ-lhayyi-lleżî lâ yemûtu vesebbih bihamdih(i)(c) vekefâ bihi biżunûbi ‘ibâdihi ḣabîrâ(n)

(Resulüm! Sen, O) Ölümsüz ve Hayy (diri, her şeyin kendisiyle diri olduğu Allah)a tevekkül et ve O'nu hamd ile tesbih et! Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter!

59

اَلَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يراً

Elleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ-l’arş(i)(c) errahmânu fes-el bihi ḣabîrâ(n)

O, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (safhada) yaratan sonra Arş'a hükümran olan Rahmân'dır. Sen bunu (bu konuda bilgisi olup bundan) haberdar olana sor!

60

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا اَنَسْجُدُ لِمَا تَاْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُوراً۟

Ve-iżâ kîle lehumu-scudû lirrahmâni kâlû vemâ-rrahmânu enescudu limâ te/murunâ vezâdehum nufûrâ(n)

Bir de o (kâfir)lere, "Rahmân'a secde edin!" denildiği zaman, "Rahmân da neymiş! Bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç!" derler ve (bu emir sadece) onların nefretini arttırır.

61

تَبَارَكَ الَّذ۪ي جَعَلَ فِي بُرُوجاً وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجاً وَقَمَراً مُن۪يراً

Tebârake-lleżî ce’ale fî-ssemâ-i burûcen vece’ale fîhâ sirâcen vekameran munîrâ(n)

Gökte burçları var eden, orada bir kandil (gibi yanan Güneş'i) ve (nûr saçan) aydınlatıcı bir Ay'ı meydana getiren (Allah) odur ki mübarek (ve şanı yüce olan)dır.

62

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ اَوْ اَرَادَ شُكُوراً

Vehuve-lleżî ce’ale-lleyle ve-nnehâra ḣilfeten limen erâde en yeżżekkera ev erâde şukûrâ(n)

Öğüt almak isteyen veya şükretmek isteyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de O'dur.

63

وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى هَوْناً وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً

Ve’ibâdu-rrahmâni-lleżîne yemşûne ‘alâ-l-ardi hevnen ve-iżâ ḣâtabehumu-lcâhilûne kâlû selâmâ(n)

Rahmân'a âbd olan (has kul)lar öyle kimselerdir ki yeryüzünde tevazu (ve vakar) ile yürürler, cahiller onlara laf attığı vakit "selam!" de(yip geçe)rler.

64

وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّداً وَقِيَاماً

Velleżîne yebîtûne lirabbihim succeden vekiyâmâ(n)

Onlar ki gecelerini Rabbleri(nin rızasını kazanmak) için secdede ve kıyamda geçirirler.

65

وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماًۗ

Velleżîne yekûlûne rabbenâ-srif ‘annâ ‘ażâbe cehennem(e)(s) inne ‘ażâbehâ kâne ġarâmâ(n)

Ve onlar şöyle derler: "Rabbimiz! Cehennem azabını bizden uzaklaştır; çünkü onun azabı kaçınılmaz bir borç (ve bitmeyen bir helâk)tir!"

66

اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً

İnnehâ sâet mustekarran vemukâmâ(n)

Gerçekten orası ne kötü kalınacak bir yer ve (ne kötü) bir makamdır!

67

وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ وَلَمْ وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً

Velleżîne iżâ enfekû lem yusrifû velem yakturû vekâne beyne żâlike kavâmâ(n)

Üstelik onlar (ellerindekini) harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik ederler, bu ikisi arasında dengeli (bir yol izlerler).

68

وَالَّذ۪ينَ لَا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ وَلَا النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ

Velleżîne lâ yed’ûne me’a(A)llâhi ilâhen âḣara velâ yaktulûne-nnefse-lletî harrama(A)llâhu illâ bilhakki velâ yeznûn(e)(c) vemen yef’al żâlike yelka eśâmâ(n)

Yine onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha dua ed(ip yalvar)mazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları kim yaparsa (kıyamet günü) o günah(ın cezasıy)la karşı karşıya kalır.

69

يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪۫ مُهَاناًۗ

Yudâ’af lehu-l’ażâbu yevme-lkiyâmeti veyaḣlud fîhi muhânâ(n)

Kıyamet günü onun azabı kat kat arttırılır ve ebediyen orada hor ve hakir olarak kalır.

70

اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

İllâ men tâbe ve âmene ve’amile ‘amelen sâlihan feulâ-ike yubeddilu(A)llâhu seyyi-âtihim hasenât(in)(k) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)

Ancak tövbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyen müstesna. İşte Allah, onların kötülüklerini güzelliklere çevirir. Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

71

وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى مَتَاباً

Vemen tâbe ve’amile sâlihan fe-innehu yetûbu ila(A)llâhi metâbâ(n)

Zaten kim tövbe eder ve sâlih bir amel işlerse şüphesiz o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.

72

وَالَّذ۪ينَ لَا الزُّورَۙ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَاماً

Velleżîne lâ yeşhedûne-zzûra ve-iżâ merrû billaġvi merrû kirâmâ(n)

Ayrıca onlar, yalana şahidlik ed(ip onu dinle)mezler, boş sözlerle karşılaştıklarında ise vakarla (oradan) geçip giderler.

73

وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ عَلَـيْـهَا صُـماًّ وَعُمْيَـاناً

Velleżîne iżâ żukkirû bi-âyâti rabbihim lem yeḣirrû ‘aleyhâ summen ve’umyânâ(n)

Yine kendilerine Rabblerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı kör ve sağır davranmazlar.

74

وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا هَبْ لَنَا مِنْ وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَاماً

Velleżîne yekûlûne rabbenâ heb lenâ min ezvâcinâ veżurriyyâtinâ kurrate a’yunin vec’alnâ lilmuttekîne imâmâ(n)

Onlar, "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve neslimizden göz aydınlığı olacak (çocuklar) lütfeyle ve bizi muttakilere (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara) imam kıl!" derler.

75

اُو۬لٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا وَيُلَقَّوْنَ ف۪يهَا تَحِيَّةً وَسَلَاماًۙ

Ulâ-ike yuczevne-lġurfete bimâ saberû veyulakkavne fîhâ tehiyyeten veselâmâ(n)

İşte onlar, (sıkıntılara) sabretmelerine karşılık (âhirette) köşklerle mükâfatlandırılırlar ve orada selam ve hürmetle karşılanırlar.

76

خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ حَسُنَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً

Ḣâlidîne fîhâ(c) hasunet mustekarran vemukâmâ(n)

(Onlar) Orada ebedi kalacaklardır. (Orası) Ne güzel kalınacak bir yer ve (ne güzel) bir makamdır.

77

قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَاماً

Kul mâ ya’beu bikum rabbî levlâ du’âukum(s) fekad keżżebtum fesevfe yekûnu lizâmâ(n)

(Resulüm!) De ki: "Eğer duanız (istediklerinizi mülkün Mâlik'i ve Melik'inden istemeniz) olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!" Fakat (Ey kâfirler!) siz (âyetlerimi ve resulümü) yalanladınız. Öyle ise yakında (kıyamet azabı sizin için) kaçınılmaz olacaktır.