← Sûreler
Rûm Sûresi
60 âyet · Mekki
سُورَةُ الرُّومِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

الٓمٓ۠

Elif-Lâm-Mîm

Elif. Lâm. Mîm.

2

غُلِبَتِ الرُّومُۙ

Ġulibeti-rrûm(u)

(2-5) Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde mağlup oldular; fakat onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç sene içinde galip geleceklerdir. (Onların) Bu (yenilgileri)nden önce de sonra da emir Allah'ındır. (Rumların galip geldikleri) O gün mü'minler de (Bedir'de müşriklere galip gelerek) Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. (Allah) Dilediğine yardım eder. O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

3

ف۪ٓي الْاَرْضِ وَهُمْ مِنْ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَۙ

Fî ednâ-l-ardi vehum min ba’di ġalebihim seyaġlibûn(e)

(2-5) Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde mağlup oldular; fakat onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç sene içinde galip geleceklerdir. (Onların) Bu (yenilgileri)nden önce de sonra da emir Allah'ındır. (Rumların galip geldikleri) O gün mü'minler de (Bedir'de müşriklere galip gelerek) Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. (Allah) Dilediğine yardım eder. O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

4

ف۪ي بِضْعِ سِن۪ينَۜ لِلّٰهِ الْاَمْرُ مِنْ وَمِنْ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ

Fî bid’i sinîne li(A)llâhi-l-emru min kablu vemin ba’d(u)(c) veyevme-iżin yefrahu-lmu/minûn(e)

(2-5) Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde mağlup oldular; fakat onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç sene içinde galip geleceklerdir. (Onların) Bu (yenilgileri)nden önce de sonra da emir Allah'ındır. (Rumların galip geldikleri) O gün mü'minler de (Bedir'de müşriklere galip gelerek) Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. (Allah) Dilediğine yardım eder. O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

5

بِنَصْرِ اللّٰهِۜ يَنْصُرُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ

Binasri(A)llâh(i)(c) yensuru men yeşâ(u)(s) vehuve-l’azîzu-rrahîm(u)

(2-5) Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde mağlup oldular; fakat onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç sene içinde galip geleceklerdir. (Onların) Bu (yenilgileri)nden önce de sonra da emir Allah'ındır. (Rumların galip geldikleri) O gün mü'minler de (Bedir'de müşriklere galip gelerek) Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. (Allah) Dilediğine yardım eder. O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

6

وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا اللّٰهُ وَعْدَهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا

Va’da(A)llâh(i)(s) lâ yuḣlifu(A)llâhu va’dehu velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)

(Bu zafer) Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden (asla) dönmez; fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.

7

يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الدُّنْيَاۚ وَهُمْ عَنِ هُمْ غَافِلُونَ

Ya’lemûne zâhiran mine-lhayâti-ddunyâ vehum ‘ani-l-âḣirati hum ġâfilûn(e)

Onlar, dünya hayatının (sadece) görünen yüzünü bilirler. Âhiretten ise onlar, tamamen gâfildirler.

8

اَوَلَمْ ف۪ٓي مَا اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ بِلِقَٓائِ۬ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ

Eve lem yetefekkerû fî enfusihim(k) mâ ḣaleka(A)llâhu-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ illâ bilhakki veecelin musemmâ(en)(k) ve-inne keśîran mine-nnâsi bilikâ-i rabbihim lekâfirûn(e)

Onlar kendi kendilerine (tefekkür edip) Allah'ın; gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak (her şeyi yerli yerinde) hak (ve hikmet) ile belirli bir süre için yarattığını hiç düşünmediler mi? Gerçekten insanlardan çoğu Rabblerine kavuşmayı inkâr ederler.

9

اَوَلَمْ فِي فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ فَمَا اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَۜ

Eve lem yesîrû fî-l-ardi feyenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lleżîne min kablihim(c) kânû eşedde minhum kuvveten veeśârû-l-arda ve’amerûhâ ekśera mimmâ ‘amerûhâ vecâet-hum rusuluhum bilbeyyinât(i)(s) femâ kâna(A)llâhu liyazlimehum velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)

Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden kuvvet bakımından daha güçlü idiler. Yeryüzünü kazıp (ekinler ekmiş, sular, madenler çıkarmak için orayı) altüst etmişler ve onu, bunların imar ettiklerinden de daha çok imar etmişlerdi. Resulleri, onlara da apaçık deliller (âyetler ve mucizeler) getirmişti. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar (resullerimizi ve âyetlerimizi inkâr ederek) kendi nefislerine zulmettiler.

10

ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذ۪ينَ اَسَٓاؤُا السُّٓوٓاٰى اَنْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟

Śumme kâne ‘âkibete-lleżîne esâû-ssû-â en keżżebû bi-âyâti(A)llâhi vekânû bihâ yestehzi-ûn(e)

Sonunda Allah'ın âyetlerini yalanlayarak ve onlarla alay ederek kötülük yapanların âkıbeti çok kötü oldu.

11

اَللّٰهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

(A)llâhu yebdeu-lḣalka śümme yu’îduhu śümme ileyhi turce’ûn(e)

Allah (her şeyi) ilk defa yaratır, sonra (o yaratmayı Hallak ismiyle sürekli tekrar edip) iade eder. Sonra (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz.

12

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ

Veyevme tekûmu-ssâ’atu yublisu-lmucrimûn(e)

(Kıyamet) Saatin(in) gelip çattığı gün, (nefsinin hevâsına uyan) mücrimler (bütün ümitlerini yitirerek) susarlar.

13

وَلَمْ لَهُمْ مِنْ شُفَعٰٓؤُ۬ا وَكَانُوا بِشُرَكَٓائِهِمْ كَافِر۪ينَ

Velem yekun lehum min şurakâ-ihim şufe’âu vekânû bişurakâ-ihim kâfirîn(e)

Onların, (dünyada Allah'a şirk koştukları) ortaklarından hiçbiri (o gün onlara) şefâatçi olmaz ve onlar (Allah'a şirk koştukları) ortaklarını inkâr ederler.

14

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ

Veyevme tekûmu-ssâ’atu yevme-iżin yeteferrakûn(e)

(Kıyamet) Saatin(in) gelip çattığı gün, işte o gün (mü'minlerle kâfirler) birbirlerinden ayrılırlar.

15

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ ف۪ي يُحْبَرُونَ

Feemmâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti fehum fî ravdatin yuhberûn(e)

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar (cennet) bahçeler(in)de sevinç ve mutluluk içindedirler.

16

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَٓائِ الْاٰخِرَةِ فَاُو۬لٰٓئِكَ فِي مُحْضَرُونَ

Veemmâ-lleżîne keferû vekeżżebû bi-âyâtinâ velikâ-i-l-âḣirati feulâ-ike fî-l’ażâbi muhdarûn(e)

Fakat inkâr edenlere, âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar da (cehennemde) azap için hazır bulundurulacaklardır.

17

فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ

Fesubhâna(A)llâhi hîne tumsûne vehîne tusbihûn(e)

Öyle ise (ey iman edenler!) akşama girdiğinizde ve sabaha erdiğinizde (akşam, yatsı ve sabah namazlarında) Subhân olan Allah'ı tesbih edin!

18

وَلَهُ الْحَمْدُ فِي وَالْاَرْضِ وَعَشِياًّ وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ

Velehu-lhamdu fî-ssemâvâti vel-ardi ve’aşiyyen vehîne tuzhirûn(e)

Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur. Akşama doğru ve öğlene girdiğiniz zaman da (ikindi ve öğle namazlarında da Allah'ı tesbih edin)!

19

يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ وَيُحْـيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ۟

Yuḣricu-lhayye mine-lmeyyiti veyuḣricu-lmeyyite mine-lhayyi veyuhyî-l-arda ba’de mevtihâ(c) vekeżâlike tuḣracûn(e)

(O) Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır, yeryüzünü ölümünden sonra da (O) diriltir. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.

20

وَمِنْ اَنْ مِنْ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ

Vemin âyâtihi en ḣalekakum min turâbin śümme iżâ entum beşerun tenteşirûn(e)

Sizi topraktan yaratması da O'nun âyetlerinden (kudret ve delillerinden)dir. Sonra siz (yeryüzüne) yayılan insanlar oluverdiniz.

21

وَمِنْ اَنْ لَكُمْ مِنْ اَزْوَاجاً لِتَسْكُـنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةًۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

Vemin âyâtihi en ḣaleka lekum min enfusikum ezvâcen liteskunû ileyhâ vece’ale beynekum meveddeten verahme(ten)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yetefekkerûn(e)

Yanında huzur bulmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O'nun âyetlerinden (kudret ve delillerinden)dir. Muhakkak ki bunda (enine boyuna düşünüp) tefekkür eden bir kavim için âyetler (ibret ve dersler) vardır.

22

وَمِنْ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ

Vemin âyâtihi ḣalku-ssemâvâti vel-ardi vaḣtilâfu elsinetikum ve elvânikum(c) inne fîżâlike leâyâtin lil’âlimîn(e)

O'nun delillerinden biri de gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin ise farklı olmasıdır. Muhakkak ki bunda (Allah'ı bilen) âlimler için elbette âyetler (ibret ve dersler) vardır.

23

وَمِنْ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَٓاؤُ۬كُمْ مِنْ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ

Vemin âyâtihi menâmukum billeyli ve-nnehâri vebtiġâukum min fadlih(i)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yesme’ûn(e)

Gece olsun gündüz olsun uyumanız ve Allah'ın lütfundan (rızkınızı) aramanız da O'nun âyetlerinden (kudret ve delillerinden)dir. Muhakkak ki bunda (hakkı) işiten bir kavim için âyetler (ibret ve dersler) vardır.

24

وَمِنْ يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنَزِّلُ مِنَ مَٓاءً فَيُحْـي۪ بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Vemin âyâtihi yurîkumu-lberka ḣavfen vetame’an veyunezzilu mine-ssemâ-i mâen feyuhyî bihi-l-arda ba’de mevtihâ(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin ya’kilûn(e)

Size hem korku hem de ümit vermek için şimşeği göstermesi ve gökten bir su indirip ölümünden sonra yeryüzünü onunla diriltmesi de O'nun âyetlerinden (kudret ve delillerinden)dir. Muhakkak ki bunda aklını kullanan bir kavim için âyetler (ibret ve dersler) vardır.

25

وَمِنْ اَنْ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ۜ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ

Vemin âyâtihi en tekûme-ssemâu vel-ardu bi-emrih(i)(c) śümme iżâ de’âkum da’veten mine-l-ardi iżâ entum taḣrucûn(e)

Yine göğün ve yerin O'nun emri ile (sapasağlam) ayakta durması da O'nun âyetlerinden (kudret ve delillerinden)dir. Sonra (hesap günü) sizi yerden (tekrar dirilmeniz için) bir davetle çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki (kabirlerinizden dirilmiş olarak) çıkıyorsunuz.

26

وَلَهُ مَنْ فِي وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ

Velehu men fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) kullun lehu kânitûn(e)

Göklerde ve yerde olanlar (hepsi) O'nundur. Hepsi O'na (gönülden) itaat etmektedir.

27

وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِۜ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟

Vehuve-lleżî yebdeu-lḣalka śümme yu’îduhu vehuve ehvenu ‘aleyh(i)(c) velehu-lmeśelu-l-a’lâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)

O, (her şeyi) ilk defa yaratan sonra (o yaratmayı Hallak ismiyle sürekli tekrar edip) iade edendir ve bu, O'nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde (tecelli eden) en yüce sıfatlar (yalnız) E'Âlâ olan Allah'a aittir; çünkü O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).

28

ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلاً مِنْ هَلْ مِنْ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ ف۪ي رَزَقْنَاكُمْ فَاَنْتُمْ ف۪يهِ سَوَٓاءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخ۪يفَتِكُمْ اَنْفُسَكُمْۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Darabe lekum meśelen min enfusikum(s) hel lekum mimmâ meleket eymânukum min şurakâe fî mâ razeknâkum feentum fîhi sevâun teḣâfûnehum keḣîfetikum enfusekum(c) keżâlike nufassilu-l-âyâti likavmin ya’kilûn(e)

(Bakın, Allah ortağı olmadığına dair) Size kendinizden bir misal getirdi: Size verdiğimiz rızıklarda, ellerinizin altında bulunan (köleler, cariyeler) içinden sizinle eşit olan, birbiriniz(in hakkına dokunmak)dan çekindiğiniz gibi onlar(ın hakkına dokunmak)dan da çekindiğiniz ortaklar var mı (ki tutup kendi mülkümüzde, saltanatımızda bize ortaklar atfediyorsunuz, kendi kullarımızı ve yarattıklarımızı bize şirk koşuyorsunuz)? İşte Biz, aklını kullanan bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz.

29

بَلِ اتَّبَعَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۚ فَمَنْ يَهْد۪ي مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ وَمَا مِنْ

Beli-ttebe’a-lleżîne zalemû ehvâehum biġayri ‘ilm(in)(s) femen yehdî men edalla(A)llâh(u)(s) vemâ lehum min nâsirîn(e)

Fakat zulmedenler (bunca uyarı ve ikazdan sonra bile) cahilce (nefislerinin) hevâlarına (arzu ve isteklerine) tabi oldular. (Küfürdeki inadı yüzünden) Allah'ın dalâlette bıraktığı kimseyi kim hidâyete erdirebilir! Onlar için (hem dünyada hem de âhirette) hiçbir yardımcı yoktur.

30

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفاًۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا

Feekim vecheke liddîni hanîfâ(en)(c) fitrata(A)llâhi-lletî fetara-nnâse ‘aleyhâ(c) lâ tebdîle liḣalki(A)llâh(i)(c) żâlike-ddînu-lkayyimu velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)

(Resulüm!) Sen (hiçbir şeyi Allah'a şirk koşmadan ve hakka yönelmiş) hanîf olarak yüzünü dine çevir. O ki Allah'ın fıtratı (El Esmâu'l Husnâ'sı)dır ve (Allah) insanları bu (fıtrat)a göre yaratmıştır. Allah'ın yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.

31

مُن۪يب۪ينَ اِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَلَا مِنَ

Munîbîne ileyhi vettekûhu veakîmû-ssalâte velâ tekûnû mine-lmuşrikîn(e)

(O hâlde hepiniz yalnız) O'na yönelin, O'na karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın), namazı ikâme ed(erek her anda O'nun huzurunda durmaya çalış)ın ve sakın müşriklerden olmayın!

32

مِنَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاًۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

Mine-lleżîne ferrakû dînehum vekânû şiye’â(an)(s) kullu hizbin bimâ ledeyhim ferihûn(e)

Onlar ki dinlerini parça parça edip gruplara ayrıldılar. Her grup kendi yanındaki (parça)yla sevin(ip kibirlen)mektedir.

33

وَاِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُن۪يب۪ينَ اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَٓا اَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَۙ

Ve-iżâ messe-nnâse durrun de’av rabbehum munîbîne ileyhi śümme iżâ eżâkahum minhu rahmeten iżâ ferîkun minhum birabbihim yuşrikûn(e)

İnsanlara bir zarar (bir sıkıntı) dokunduğu zaman (hemen) Rabbine yönelerek O'na (yalvarıp) dua ederler. Sonra (Allah) onlara kendinden bir rahmet tattırınca bir de bakarsın ki onlardan bir grup (yine) Rabblerine şirk koşarlar.

34

لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۜ فَتَمَتَّعُوا۠ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

Liyekfurû bimâ âteynâhum(c) fetemette’û fesevfe ta’lemûn(e)

(Onlar) Kendilerine verdiğimiz (nimetler)e nankörlük etmek için (böyle yaparlar). O hâlde (dünyada bir süre daha) faydalanın (bakalım), fakat yakında (buna karşılık hak ettiğiniz azabı) bil(ip gör)eceksiniz!

35

اَمْ اَنْزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِه۪ يُشْرِكُونَ

Em enzelnâ ‘aleyhim sultânen fehuve yetekellemu bimâ kânû bihi yuşrikûn(e)

Yoksa Biz, onlara (kesin) bir delil indirdik de o mu (Allah'a) şirk koşmalarını söylüyor?

36

وَاِذَٓا اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِهَاۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا اَيْد۪يهِمْ اِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ

Ve iżâ eżeknâ-nnâse rahmeten ferihû bihâ(s) ve-in tusibhum seyyi-etun bimâ kaddemet eydîhim iżâ hum yaknetûn(e)

(Gel gör ki) Biz insanlara (kendimizden) bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir (ve şımarır)lar; ama elleriyle yaptıkları yüzünden onlara bir kötülük dokunursa bir de bakarsın ki (Allah'ın rahmetinden) ümitlerini keserler.

37

اَوَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Eve lem yerav enna(A)llâhe yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e)

Onlar görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine açıyor, (dilediğine) daraltıyor. Muhakkak ki bunda iman eden bir kavim için âyetler (ibret ve dersler) vardır.

38

فَاٰتِ ذَا حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ ذٰلِكَ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِۘ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Feâti żâ-lkurbâ hakkahu velmiskîne vebne-ssebîl(i)(c) żâlike ḣayrun lilleżîne yurîdûne vecha(A)llâh(i)(s) veulâ-ike humu-lmuflihûn(e)

O hâlde sen, akrabaya, yoksula, yolcuya (Allah'ın sana onlar için ikram ettiği) hakkını ver. Bu, Allah'ın vechini (cemâlini müşahede etmeyi ve rızasını) isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar, felaha (kurtuluş ve saadete) erenlerdir.

39

وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ لِيَرْبُوَ۬ا ف۪ٓي النَّاسِ فَلَا عِنْدَ اللّٰهِۚ وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ تُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ

Vemâ âteytum min riben liyerbuve fî emvâli-nnâsi felâ yerbû ‘inda(A)llâh(i)(s) vemâ âteytum min zekâtin turîdûne vecha(A)llâhi feulâ-ike humu-lmud’ifûn(e)

(Unutmayın!) İnsanların mallarında artış olsun diye (zorunlu olarak) verdiğiniz (herhangi) bir faiz, Allah katında artmaz. Fakat Allah'ın vechini (cemâlini müşahede etmeyi ve rızasını) isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte o (zekâtlarını bu şekilde veren)ler, (Allah katında faziletlerini) kat be kat arttıranlardır.

40

اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ هَلْ مِنْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ مِنْ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟

(A)llâhu-lleżî ḣalekakum śümme razekakum śümme yumîtukum śümme yuhyîkum(s) hel min şurakâ-ikum men yef’alu min żâlikum min şey-/(in)(c) subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)

Allah; sizi yaratan, sonra sizi rızıklandıran, sonra sizi öldürecek, sonra da sizi (hesap günü tekrar) diriltecek olandır. Peki, sizin (Allah'a şirk koştuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan herhangi birini yapabilecek var mı? O (Allah), Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir) ve onların şirk koştuklarından yücedir.

41

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

Zahera-lfesâdu fî-lberri velbahri bimâ kesebet eydî-nnâsi liyużîkahum ba’da-lleżî ‘amilû le’allehum yerci’ûn(e)

İnsanların elleriyle kazandığı (kötülükler) yüzünden karada ve denizde fesad çıktı. Belki (yaptıkları kötülüklerden imana) dönerler diye (Allah) yaptıklarının bir kısmını(n cezasını onlara dünyada) tattırır.

42

قُلْ س۪يرُوا فِي فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُشْرِك۪ينَ

Kul sîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lleżîne min kabl(u)(c) kâne ekśeruhum muşrikîn(e)

(Resulüm!) De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da (sizden) öncekilerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna (nasıl helâk edildiklerine bir) bakın!" Onların çoğu müşrik (Allah'a şirk koşan zalimler) idi.

43

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ الْقَيِّمِ مِنْ اَنْ يَوْمٌ لَا لَهُ مِنَ يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ

Feekim vecheke liddîni-lkayyimi min kabli en ye/tiye yevmun lâ meradde lehu mina(A)llâh(i)(s) yevme-iżin yessadde’ûn(e)

Sen, Allah'tan geri çevrilmesi imkânsız bir gün (olan kıyamet) gelmeden önce yüzünü dosdoğru (olan) dine çevir! O gün (insanlar, cennet ve cehennemde) bölük bölük (birbirlerinden) ayrılırlar.

44

مَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۚ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِاَنْفُسِهِمْ يَمْهَدُونَۙ

Men kefera fe’aleyhi kufruh(u)(s) vemen ‘amile sâlihan feli-enfusihim yemhedûn(e)

Kim kâfir olursa küfrü kendi aleyhinedir. Kim de sâlih bir amel işlerse onlar da kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar.

45

لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْ اِنَّهُ لَا الْكَافِر۪ينَ

Liyecziye-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti min fadlih(i)(c) innehu lâ yuhibbu-lkâfirîn(e)

(Allah) İman edip sâlih ameller işleyenleri lütfundan mükâfatlandırmak için (cennete koyar). Muhakkak ki O, kâfirleri sevmez.

46

وَمِنْ اَنْ الرِّيَاحَ مُبَشِّرَاتٍ وَلِيُذ۪يقَكُمْ مِنْ وَلِتَجْرِيَ الْفُلْكُ بِاَمْرِه۪ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Vemin âyâtihi en yursile-rriyâha mubeşşirâtin veliyużîkakum min rahmetihi velitecriye-lfulku bi-emrihi velitebteġû min fadlihi vele’allekum teşkurûn(e)

Size rahmetinden tattırması için (yağmurun önünde) rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi O'nun âyetlerinden (kudret ve delillerinden)dir. O'nun fazlından (nasibinizi) aramanız için emriyle gemileri (suda) yüzdürmesi de (O'nun âyetlerindendir). Umulur ki şükredersiniz.

47

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ رُسُلاً اِلٰى فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَانْتَقَمْنَا مِنَ اَجْرَمُواۜ وَكَانَ حَقاًّ عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِن۪ينَ

Velekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fecâûhum bilbeyyinâti fentekamnâ mine-lleżîne ecramû(s) vekâne hakkan ‘aleynâ nasru-lmu/minîn(e)

(Resulüm!) Andolsun ki Biz, senden önce de nice resulleri kendi kavimlerine gönderdik. (Resulleri) Onlara apaçık mucizeler getirdiler (fakat onlar iman etmediler). Bunun üzerine Biz de o (Allah'a karşı suç işleyen) mücrimlerden intikam aldık. Mü'minlere yardım etmek Bizim üzerimize bir haktır.

48

اَللّٰهُ الَّذ۪ي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ فَتُث۪يرُ سَحَاباً فَيَبْسُطُهُ فِي كَيْفَ يَشَٓاءُ وَيَجْعَلُهُ كِسَفاً فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ فَاِذَٓا اَصَابَ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ

(A)llâhu-lleżî yursilu-rriyâha fetuśîru sehâben feyebsutuhu fî-ssemâ-i keyfe yeşâu veyec’aluhu kisefen feterâ-lvedka yaḣrucu min ḣilâlih(i)(s) fe-iżâ esâbe bihi men yeşâu min ‘ibâdihi iżâ hum yestebşirûn(e)

Allah O'dur ki rüzgârları gönderir, (bunlar da) bulut(lar)ı harekete geçirir. Derken onu gökte dilediği gibi yayar ve parça parça eder. Nihayet yağmurun onların arasından çıktığını görürsün. Allah onu, dilediği kullarına isabet ettirince onlar hemen seviniverirler.

49

وَاِنْ كَانُوا مِنْ اَنْ عَلَيْهِمْ مِنْ لَمُبْلِس۪ينَ

Ve-in kânû min kabli en yunezzele ‘aleyhim min kablihi lemublisîn(e)

Oysa onlar, daha önce üzerlerine (yağmur) indirilmesinden evvel (yağmurun yağmasından) ümitlerini tamamen yitirmişlerdi.

50

فَانْظُرْ اِلٰٓى رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْـيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْـيِ الْمَوْتٰىۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

Fenzur ilâ âśâri rahmeti(A)llâhi keyfe yuhyî-l-arda ba’de mevtihâ(c) inne żâlike lemuhyî-lmevtâ(s) vehuve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz ki O, Muhyî (ismiyle), ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

51

وَلَئِنْ اَرْسَلْنَا ر۪يحاً فَرَاَوْهُ مُصْفَراًّ لَظَلُّوا مِنْ يَكْفُرُونَ

Vele-in erselnâ rîhan feraevhu musferran lezallû min ba’dihi yekfurûn(e)

Andolsun eğer Biz, (onların ekinlerine zararlı) bir rüzgâr göndersek ve onu sararmış görseler ardından muhakkak nankörlük etmeye başlarlar.

52

فَاِنَّكَ لَا الْمَوْتٰى وَلَا الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ

Fe-inneke lâ tusmi’u-lmevtâ velâ tusmi’u-ssumme-ddu’âe iżâ vellev mudbirîn(e)

(Resulüm!) Muhakkak ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da (hakka olan bu) daveti duyuramazsın.

53

وَمَٓا بِهَادِ الْعُمْيِ عَنْ اِنْ اِلَّا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ۟

Vemâ ente bihâdi-l’umyi ‘an dalâletihim(s) in tusmi’u illâ men yu/minu bi-âyâtinâ fehum muslimûn(e)

Sen (manevi olarak) kör olanları dalâletlerinden (vazgeçirip) hidâyete de erdiremezsin, sen ancak âyetlerimize iman edip ona teslim olanlara (âyetlerimizi) duyurabilirsin.

54

اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ قُوَّةٍ ضَعْفاً وَشَيْبَةًۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۚ وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْقَد۪يرُ

(A)llâhu-lleżî ḣalekakum min da’fin śümme ce’ale min ba’di da’fin kuvveten śümme ce’ale min ba’di kuvvetin da’fen veşeybe(ten)(c) yaḣluku mâ yeşâ/(u)(s) vehuve-l’alîmu-lkadîr(u)

Allah O'dur ki sizi zayıf (ve zaaf sahibi olarak bir nutfe)den yarattı, sonra zayıf (olan çocukluk çağın)ın ardından (size) bir kuvvet (gençlik hâli), sonra da kuvvetin ardından (yine) bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi. (O) Dilediğini yaratır. O, Alîm'dir, Kadîr'dir (her şeyi, herkesi bilen ve kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

55

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَۙ مَا غَيْرَ سَاعَةٍۜ كَذٰلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ

Veyevme tekûmu-ssâ’atu yuksimu-lmucrimûne mâ lebiśû ġayra sâ’a(tin)(c) keżâlike kânû yu/fekûn(e)

(Kıyamet) Saatin(in) gelip çattığı gün, (nefsinin hevâsına uyan) mücrimler (dünyada) bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. İşte onlar, (dünyada hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamalarına rağmen azaptan kurtulmak için) böyle (laflarını) çevirirler.

56

وَقَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَالْا۪يمَانَ لَقَدْ لَبِثْتُمْ ف۪ي اللّٰهِ اِلٰى الْبَعْثِۘ فَهٰذَا يَوْمُ الْبَعْثِ وَلٰكِنَّكُمْ كُنْتُمْ لَا

Vekâle-lleżîne ûtû-l’ilme vel-îmâne lekad lebiśtum fî kitâbi(A)llâhi ilâ yevmi-lba’ś(i)(s) fehâżâ yevmu-lba’śi velâkinnekum kuntum lâ ta’lemûn(e)

Kendilerine (Allah tarafından) ilim ve iman verilmiş olanlar ise (onlara) şöyle derler: "Andolsun ki siz (dünyada) Allah'ın Kitâb'ında (vaad ettiği gibi) yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bugün yeniden dirilme günüdür; fakat siz onu (dünyada) bil(ip anlamak iste)miyordunuz.

57

فَيَوْمَئِذٍ لَا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلَا يُسْتَعْتَبُونَ

Feyevme-iżin lâ yenfe’u-lleżîne zalemû ma’żiratuhum velâ hum yusta’tebûn(e)

Artık o gün, (Allah'ın âyetlerini yalanlayıp kendilerine) zulmedenlerin mazeretleri (onlara) fayda vermez. Onların (yaptıkları yanlışlardan dolayı) özür dilemeleri de kabul edilmez.

58

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ مَثَلٍۜ وَلَئِنْ جِئْتَهُمْ بِاٰيَةٍ لَيَقُولَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ اِلَّا مُبْطِلُونَ

Velekad darabnâ linnâsi fî hâżâ-lkur-âni min kulli meśel(in)(c) vele-in ci/tehum bi-âyetin leyekûlenne-lleżîne keferû in entum illâ mubtilûn(e)

(Resulüm!) Andolsun ki Biz, bu Kur'ân'da insanlara her türlü misali verdik. Şayet sen onlara bir âyet getirsen de inkâr edenler kesinlikle şöyle derler: "Siz ancak bâtıl şeyler ortaya atmaktasınız."

59

كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى الَّذ۪ينَ لَا

Keżâlike yatbe’u(A)llâhu ‘alâ kulûbi-lleżîne lâ ya’lemûn(e)

İşte (hakkı) bilmeyen (ve anlamak istemeyen)lerin kalplerini Allah böyle mühürler.

60

فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلَا الَّذ۪ينَ لَا

Fasbir inne va’da(A)llâhi hakk(un)(s) velâ yestaḣiffenneke-lleżîne lâ yûkinûn(e)

(Resulüm!) Şimdi sen sabret! Muhakkak ki Allah'ın vaadi haktır. (Bunca âyete rağmen yine de) İkna olmayan kimseler, (sakın) seni (âyetlerimizi tebliğde) gevşekliğe sevk etmesin!