بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
الٓمٓ۠۠
Elif-Lâm-Mîm
Elif. Lâm. Mîm.
اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ اَنْ اٰمَنَّا وَهُمْ لَا
Ehasibe-nnâsu en yutrakû en yekûlû âmennâ vehum lâ yuftenûn(e)
İnsanlar, (sadece) "biz iman ettik" demekle imtihan edilmeden bırakılıverileceklerini mi sandılar?
وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذ۪ينَ مِنْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِب۪ينَ
Velekad fetennâ-lleżîne min kablihim(s) feleya’lemenna(A)llâhu-lleżîne sadekû veleya’lemenne-lkâżibîn(e)
Andolsun ki Biz, onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Muhakkak ki Allah, doğru söyleyenleri de bilir, yalancıları da elbette bilir.
اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ اَنْ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ
Em hasibe-lleżîne ya’melûne-sseyyi-âti en yesbikûnâ(c) sâe mâ yahkumûn(e)
Yoksa kötülük yapanlar, Bizden kaç(ıp kurtula)caklarını mı sandılar? (Bak) Ne kötü hüküm veriyorlar?
مَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ اللّٰهِ فَاِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ لَاٰتٍۜ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Men kâne yercû likâa(A)llâhi fe-inne ecela(A)llâhi leât(in)(c) vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)
Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa (bilsin ki) şüphesiz Allah'ın tayin ettiği (o) vakit gelecektir. O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).
وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ
Vemen câhede fe-innemâ yucâhidu linefsih(i)(c) inna(A)llâhe leġaniyyun ‘ani-l’âlemîn(e)
Her kim (Allah yolunda malıyla ve canıyla) cihad ederse ancak kendisi için cihad etmiş olur. Çünkü Allah, âlemlerden müstağnidir (O'nun hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur).
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَحْسَنَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ
Velleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lenukeffiranne ‘anhum seyyi-âtihim velenecziyennehum ahsene-lleżî kânû ya’melûn(e)
Biz, iman edip sâlih ameller işleyenlerin kötülüklerini (âhirette) elbette örteceğiz ve onları, yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandıracağız.
وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْناًۜ وَاِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ فَلَا اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Vevassaynâ-l-insâne bivâlideyhi husnâ(en)(s) ve-in câhedâke lituşrike bî mâ leyse leke bihi ‘ilmun felâ tuti’humâ(c) ileyye merci’ukum feunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)
Biz insana; ana, babasına güzellik yapmasını tavsiye ettik. Bununla beraber eğer onlar, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi Bana şirk koşman için seni zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Dönüşünüz ancak Banadır. (O zaman) Ben de size (dünyada) yaptıklarınızı (bir bir) haber vereceğim.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي
Velleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lenudḣilennehum fî-ssâlihîn(e)
Biz, iman edip sâlih ameller işleyenleri muhakkak sâlihler arasına katarız.
وَمِنَ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ فَاِذَٓا اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ وَلَئِنْ جَٓاءَ نَصْرٌ مِنْ لَيَقُولُنَّ اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْۜ اَوَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِمَا ف۪ي الْعَالَم۪ينَ
Vemine-nnâsi men yekûlu âmennâ bi(A)llâhi fe-iżâ ûżiye fi(A)llâhi ce’ale fitnete-nnâsi ke’ażâbi(A)llâhi vele-in câe nasrun min rabbike leyekûlunne innâ kunnâ me’akum(c) eve leysa(A)llâhu bi-a’leme bimâ fî sudûri-l’âlemîn(e)
İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, "biz Allah'a iman ettik" der; fakat Allah uğrunda bir eziyete uğratıldığı zaman insanların (eziyet ve) fitnesini Allah'ın azabı gibi sayar. Hâlbuki Rabbinden (sana) bir yardım gelecek olsa (böyleleri) mutlaka, "şüphesiz biz de sizinle beraberdik" derler. İyi de Allah âlemlerin sinelerinde bulunanları (herkesin en gizli düşüncelerini dahi) en iyi bilen değil midir?
وَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِق۪ينَ
Veleya’lemenna(A)llâhu-lleżîne âmenû veleya’lemenne-lmunâfikîn(e)
Muhakkak ki Allah, (ihlâsla) iman edenleri de bilir, (iki yüzlülük yapan) münafıkları da elbette bilir.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّبِعُوا سَب۪يلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْۜ وَمَا بِحَامِل۪ينَ مِنْ مِنْ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
Vekâle-lleżîne keferû lilleżîne âmenû-ttebi’û sebîlenâ velnahmil ḣatâyâkum vemâ hum bihâmilîne min ḣatâyâhum min şey-/(in)(s) innehum lekâżibûn(e)
Kâfirler, iman edenlere, "bizim yolumuza tabi olun, sizin hatalarınızı biz yüklenelim" derler. Hâlbuki kendileri, onların hatalarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancıdırlar.
وَلَيَحْمِلُنَّ اَثْقَالَهُمْ وَاَثْقَالاً مَعَ اَثْقَالِهِمْۘ وَلَيُسْـَٔلُنَّ يَوْمَ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
Veleyahmilunne eśkâlehum veeśkâlen me’a eśkâlihim(s) veleyus-elunne yevme-lkiyâmeti ‘ammâ kânû yefterûn(e)
Fakat (gerçek şu ki) onlar hem kendi (şirk ve günah) yüklerini hem de kendi yükleriyle birlikte (başkalarını saptırmanın vebali olan daha) nice yükleri taşıyacaklar ve (Allah'a şirk koşarak) iftira ettikleri şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى فَلَبِثَ ف۪يهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماًۜ فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ
Velekad erselnâ nûhan ilâ kavmihi felebiśe fîhim elfe senetin illâ ḣamsîne ‘âmen feeḣażehumu-ttûfânu vehum zâlimûn(e)
Andolsun ki Biz, Nûh'u kendi kavmine gönderdik de o, bin yıldan elli yıl eksik bir süre (950 sene boyunca) onların arasında kaldı (ve onları imana davet etti). Sonunda onlar (hem kendi nefislerine hem de başkalarına) zulmederlerken tufan onları yakalayıverdi.
فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَصْحَابَ السَّف۪ينَةِ وَجَعَلْنَاهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ
Feenceynâhu veashâbe-ssefîneti vece’alnâhâ âyeten lil’âlemîn(e)
Ama Biz, onu ve gemide bulunanları kurtardık ve onu âlemler için bir âyet (ibret ve mucize) kıldık.
وَاِبْرٰه۪يمَ اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Ve-ibrâhîme iżkâle likavmihi-’budû(A)llâhe vettekûh(u)(s) żâlikum ḣayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e)
İbrâhîm'i de (resul olarak gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti: "Allah'a âbd olun ve O'na karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)! Eğer (idrak ede)bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır."
اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ اللّٰهِ اَوْثَاناً وَتَخْلُقُونَ اِفْكاًۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ اللّٰهِ لَا لَكُمْ رِزْقاً فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُۜ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
İnnemâ ta’budûne min dûni(A)llâhi evśânen vetaḣlukûne ifkâ(en)(c) inne-lleżîne ta’budûne min dûni(A)llâhi lâ yemlikûne lekum rizkan febteġû ‘inda(A)llâhi-rrizka va’budûhu veşkurû leh(u)(s) ileyhi turce’ûn(e)
"Siz ancak Allah'tan başka birtakım putlara tapıyor ve (Allah'a iftira edip) yalan uyduruyorsunuz. Şüphesiz ki Allah'tan başka taptıklarınızın size (herhangi) bir rızık vermeye güçleri yetmez. Öyle ise rızkı Allah'ın katında arayın! O'na âbd ol(up kulluk ed)in ve O'na şükredin! (Çünkü sonunda) Ancak O'na döndürüleceksiniz."
وَاِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ اُمَمٌ مِنْ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
Ve-in tukeżżibû fekad keżżebe umemun min kablikum(s) vemâ ‘alâ-rrasûli illâ-lbelâġu-lmubîn(u)
"Eğer (beni ve size tebliğ ettiğimi) yalanlarsanız iyi bilin ki sizden önceki (birtakım) ümmetler de (kendilerine tebliğ edileni) yalanlamışlardı. Zaten (Allah'ın) resul(ün)e düşen sadece apaçık tebliğdir."
اَوَلَمْ كَيْفَ يُبْدِئُ اللّٰهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى يَس۪يرٌ
Eve lem yerav keyfe yubdi-u(A)llâhu-lḣalka śümme yu’îduh(u)(c) inne żâlike ‘ala(A)llâhi yesîr(un)
Onlar, Allah'ın (her şeyi) ilk defa nasıl yarattığını sonra (o yaratmayı Hallak ismiyle sürekli tekrar edip) iade ettiğini görmediler mi! Muhakkak ki bu, Allah'a göre kolaydır.
قُلْ س۪يرُوا فِي فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللّٰهُ يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌۚ
Kul sîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe bedee-lḣalk(a)(c) śümma(A)llâhu yunşi-u-nneş-ete-l-âḣira(te)(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
(Resulüm!) De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da (Allah'ın her şeyi) ilk defa nasıl yarattığına bir bakın! Sonra Allah, âhiret hayatında da (dilediğini tekrar) vücuda getirecektir. Muhakkak ki Allah, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır)."
يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَاِلَيْهِ تُقْلَبُونَ
Yu’ażżibu men yeşâu veyerhamu men yeşâ(u)(s) ve-ileyhi tuklebûn(e)
O, dilediğine (hak ettiği üzere) azap eder, dilediğine de (rahmetinden dolayı) merhamet eder. Ve (hepiniz sonunda) O'na döndürüleceksiniz.
وَمَٓا بِمُعْجِز۪ينَ فِي وَلَا فِي وَمَا مِنْ اللّٰهِ مِنْ وَلَا
Vemâ entum bimu’cizîne fî-l-ardi velâ fî-ssemâ-/(i)(s) vemâ lekum min dûni(A)llâhi min veliyyin velâ nasîr(in)
Siz ne yerde ne de gökte (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Ve sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَلِقَٓائِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ يَـئِسُوا مِنْ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Velleżîne keferû bi-âyâti(A)llâhi velikâ-ihi ulâ-ike ye-isû min rahmetî veulâ-ike lehum ‘ażâbun elîm(un)
Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar Benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve işte onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
فَمَا جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ اقْتُلُوهُ اَوْ حَرِّقُوهُ فَاَنْجٰيهُ اللّٰهُ مِنَ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Femâ kâne cevâbe kavmihi illâ en kâlû-ktulûhu ev harrikûhu feencâhu(A)llâhu mine-nnâr(i)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e)
Kavminin (İbrâhîm'e) cevabı ise, "onu öldürün yahut onu yakın!" demelerinden başka bir şey olmadı. Fakat Allah onu ateşten kurtardı. Muhakkak ki bunda iman eden bir kavim için âyetler (ibret ve dersler) vardır.
وَقَالَ اِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ اللّٰهِ اَوْثَاناًۙ مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الدُّنْيَاۚ ثُمَّ يَوْمَ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضاًۘ وَمَاْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا مِنْ
Vekâle innemâ-tteḣażtum min dûni(A)llâhi evśânen meveddete beynikum fî-lhayâti-ddunyâ(s) śümme yevme-lkiyâmeti yekfuru ba’dukum biba’din veyel’anu ba’dukum ba’dan veme/vâkumu-nnâru vemâ lekum min nâsirîn(e)
(İbrâhîm onlara) Dedi ki: "Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has (muhabbet ve) sevgi uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi (tanımazlıktan gelip) inkâr edecek ve birbirinize lanet okuyacaksınız. (O gün) Sizin yeriniz ateştir ve size yardım edecek hiç kimse de yoktur!"
فَاٰمَنَ لَهُ لُوطٌۢ وَقَالَ اِنّ۪ي مُهَاجِرٌ اِلٰى اِنَّهُ هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Feâmene lehu lût(un)(m) vekâle innî muhâcirun ilâ rabbî(s) innehu huve-l’azîzu-lhakîm(u)
Bunun üzerine Lût ona iman etti ve (İbrâhîm) dedi ki: "Muhakkak ki ben, Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır)."
وَوَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا ف۪ي النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ وَاٰتَيْنَاهُ اَجْرَهُ فِي وَاِنَّهُ فِي لَمِنَ
Vevehebnâ lehu ishâka veya’kûbe vece’alnâ fîżurriyyetihi-nnubuvvete velkitâbe veâteynâhu ecrahu fî-ddunyâ(s) ve-innehu fî-l-âḣirati lemine-ssâlihîn(e)
Biz ona İshâk ve (İshâk'ın oğlu) Yakûb'u lütfettik. Onun zürriyeti içinden (dilediğimize) nübüvvet ve kitap verdik. Ayrıca ona dünyada mükâfatını da verdik. Hiç şüphesiz o, âhirette de sâlih kimselerdendir.
وَلُوطاً اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اِنَّكُمْ لَتَاْتُونَ الْفَاحِشَةَۘ مَا بِهَا مِنْ مِنَ
Velûtan iżkâle likavmihi innekum lete/tûne-lfâhişete mâ sebekakum bihâ min ehadin mine-l’âlemîn(e)
Lût'u da (resul olarak gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti: "Gerçekten siz, sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?"
اَئِنَّكُمْ لَتَاْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّب۪يلَ وَتَاْتُونَ ف۪ي الْمُنْكَرَۜ فَمَا جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ ائْتِنَا بِعَذَابِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتَ مِنَ
E-innekum lete/tûne-rricâle vetakta’ûne-ssebîle vete/tûne fî nâdîkumu-lmunker(a)(s) femâ kâne cevâbe kavmihi illâ en kâlû-/tinâ bi’ażâbi(A)llâhi in kunte mine-ssâdikîn(e)
"Siz (hâlâ şehvetle) erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapıp duracak mısınız!" Kavminin (Lût'a) cevabı ise, "eğer doğru söyleyenlerden isen haydi Allah'ın azabını bize getir!" demelerinden başka bir şey olmadı.
قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي عَلَى الْمُفْسِد۪ينَ۟
Kâle rabbi unsurnî ‘alâ-lkavmi-lmufsidîn(e)
(Lût) Dedi ki: "Rabbim! Bu (yeryüzünde fesad çıkaran) müfsid kavme karşı bana yardım et!"
وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُـنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰىۙ قَالُٓوا اِنَّا مُهْلِكُٓوا اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِۚ اِنَّ اَهْلَهَا كَانُوا ظَالِم۪ينَۚ
Velemmâ câet rusulunâ ibrâhîme bilbuşrâ kâlû innâ muhlikû ehli hâżihi-lkarye(ti)(s) inne ehlehâ kânû zâlimîn(e)
Resullerimiz (olan melekler) İbrâhîm'e (oğlu olacağına dair) müjde ile geldiklerinde dediler ki: "Biz şu (Sodom) şehrin(in) halkını helâk edeceğiz; çünkü oranın halkı zalim kimseler oldular."
قَالَ اِنَّ ف۪يهَا لُـوطاًۜ قَالُوا نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَنْ ف۪يهَاۘ لَنُنَجِّيَنَّهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ
Kâle inne fîhâ lûtâ(an)(c) kâlû nahnu a’lemu bimen fîhâ(s) lenunecciyennehu veehlehu illâ-mraetehu kânet mine-lġâbirîn(e)
(İbrâhîm) Dedi ki: "Ama orada Lût var!" Onlar, "orada kimin olduğunu biz iyi biliriz. Onu ve ailesini elbette kurtaracağız. (Yalnız) Karısı müstesna; o, geride (azaba uğrayacaklarla beraber) kalanlardan olacak" dediler.
وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُـوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالُوا لَا وَلَا اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ كَانَتْ مِنَ
Velemmâ en câet rusulunâ lûtan sî-e bihim vedâka bihim żer’an ve kâlû lâ teḣaf velâ tahzen(s) innâ muneccûke veehleke illâ-mraeteke kânet mine-lġâbirîn(e)
Resullerimiz (olan melekler) Lût'a gelince (Lût, kavminin onlara bir şey yapmasından korktu) onlar için endişeye kapıldı ve onlardan dolayı içi daraldı (ne yapacağını bilemedi). Bunun üzerine (melekler ona), "korkma ve üzülme! Çünkü biz seni de aileni de kurtaracağız. (Yalnız) Karın müstesna; o, geride (azaba uğrayacaklarla beraber) kalanlardan olacak" dediler.
اِنَّا مُنْزِلُونَ عَلٰٓى اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزاً مِنَ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
İnnâ munzilûne ‘alâ ehli hâżihi-lkaryeti riczen mine-ssemâ-i bimâ kânû yefsukûn(e)
"Şüphesiz biz, bu şehrin halkının üzerine fâsıklık ettiklerinden dolayı gökten (feci) bir azap indireceğiz."
وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَٓا اٰيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Velekad teraknâ minhâ âyeten beyyineten likavmin ya’kilûn(e)
(Resulüm!) Andolsun ki Biz, aklını kullanan bir kavim için o (şehrin kalıntıları)ndan (geriye) apaçık bir âyet (ibret ve dersler) bırakmışızdır.
وَاِلٰى اَخَاهُمْ شُعَيْباًۙ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَلَا فِي مُفْسِد۪ينَ
Ve-ilâ medyene eḣâhum şu’ayben fekâle yâkavmi-’budû(A)llâhe vercû-lyevme-l-âḣira velâ ta’śev fî-l-ardi mufsidîn(e)
Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun, (dünyanın geçici menfaatlerini bırakıp asıl saadet için) âhiret gününe umut bağlayın ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (Allah'a) asi olmayın!"
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي جَاثِم۪ينَۘ
Fekeżżebûhu feeḣażet-humu-rracfetu feasbehû fî dârihim câśimîn(e)
Fakat (kavmi) onu yalanladı. Bunun üzerine onları o (helâk edici) sarsıntı yakaladı da yurtlarında (tir tir titreyerek) yere yığılıp kaldılar.
وَعَاداً وَثَمُودَا۬ وَقَدْ تَبَيَّنَ لَكُمْ مِنْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ وَكَانُوا مُسْتَبْصِر۪ينَۙ
Ve’âden veśemûde vekad tebeyyene lekum min mesâkinihim(s) vezeyyene lehumu-şşeytânu a’mâlehum fesaddehum ‘ani-ssebîli vekânû mustebsirîn(e)
Âd ve Semûd (kavimlerini de resullerimizi ve âyetlerimizi yalanladıkları için helâk ettik). Sizin için (onların başına nelerin geldiği) oturdukları yerlerden elbette apaçık belli olmaktadır. şeytan onlara amellerini süslü gösterdi ve onları (hak) yoldan alıkoydu. Oysa onlar, (hakikati) görebilecek (akıl sahibi) kimselerdi.
وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي وَمَا سَابِق۪ينَۚ
Vekârûne vefir’avne vehâmân(e)(s) velekad câehum mûsâ bilbeyyinâti festekberû fî-l-ardi vemâ kânû sâbikîn(e)
Kârûn'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da (helâk ettik). Andolsun ki Mûsâ onlara apaçık mucizeler getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa onlar (kendilerine isabet edecek olan azabımızın) önüne geçebilecek değillerdi.
فَكُلاًّ اَخَذْنَا بِذَنْبِه۪ۚ فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَـلَيْهِ حَـاصِباًۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُۚ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَاۚ وَمَا اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Fekullen eḣażnâ biżenbih(i)(s) feminhum men erselnâ ‘aleyhi hâsiben veminhum men eḣażet-hu-ssayhatu veminhum men ḣasefnâ bihi-l-arda veminhum men aġraknâ(c) vemâ kâna(A)llâhu liyazlimehum velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)
Bunların her birini günahları sebebiyle yakala(yıp cezalandır)dık. Kiminin üzerine (taş yağdıran) bir fırtına gönderdik, kimini (helâk edici tek bir) sayha yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de (suda) boğduk. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar (resullerimizi ve âyetlerimizi inkâr ederek) kendi nefislerine zulmettiler.
مَثَلُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِۚ اِتَّخَذَتْ بَيْتاًۜ وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Meśelu-lleżîne-tteḣażû min dûni(A)llâhi evliyâe kemeśeli-l’ankebûti-tteḣażet beytâ(en)(s) ve-inne evhene-lbuyûti lebeytu-l’ankebût(i)(s) lev kânû ya’lemûn(e)
Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, (kendi ürettiği ağından kendisine) bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Hâlbuki evlerin en zayıfı (ve çürüğü) şüphesiz örümceğin evidir. Ne olurdu (bunu) bil(ip idrak et)selerdi!
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ مِنْ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
İnna(A)llâhe ya’lemu mâ yed’ûne min dûnihi min şey-/(in)(c) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)
Muhakkak ki Allah, onların kendisinden başka hangi şeylere (dua edip) yalvardıklarını bilir. O Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِۚ وَمَا اِلَّا الْعَالِمُونَ
Vetilke-l-emśâlu nadribuhâ linnâsi vemâ ya’kiluhâ illâ-l’âlimûn(e)
İşte Biz bu misalleri insanlar için getiriyoruz; fakat bunları (Allah'ı bilen) âlimlerden başkası akled(ip anlay)amaz.
خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَ۟
Ḣaleka(A)llâhu-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i)(c) inne fî żâlike leâyeten lilmu/minîn(e)
Allah, gökleri ve yeri (yerli yerince) hak (ve hikmet) ile yaratmıştır. Şüphesiz ki bunda mü'minler için bir âyet (ibret ve delil) vardır.
اُتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
Utlu mâ ûhiye ileyke mine-lkitâbi veakimi-ssalâ(te)(s) inne-ssalâte tenhâ ‘ani-lfahşâ-i velmunker(i)(k) veleżikru(A)llâhi ekber(u)(k) va(A)llâhu ya’lemu mâ tasne’ûn(e)
(Resulüm!) Kitâb'tan sana vahyedileni oku (insanlara tebliğde bulun) ve namazı ikâme et (hem namazda hem de hayatı yaşarken Allah'ın huzurunda durmaya çalış). Muhakkak ki namaz, (insanı) hayâsızlıktan ve çirkin işlerden alıkoyar. Allah'ı zikir elbette en büyüktür ve Allah, yaptıklarınızı (en ince ayrıntısına kadar) bilir.
وَلَا اَهْلَ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُٓوا اٰمَنَّا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَاُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَاِلٰهُنَا وَاِلٰهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Velâ tucâdilû ehle-lkitâbi illâ billetî hiye ahsenu illâ-lleżîne zalemû minhum(s) vekûlû âmennâ billeżî unzile ileynâ veunzile ileykum ve-ilâhunâ ve-ilâhukum vâhidun venahnu lehu muslimûn(e)
İçlerinden zulmedenler hariç, ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde mücadele edin ve onlara deyin ki: "Biz, bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim İlâh'ımız da sizin İlâh'ınız da Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek olan Allah)tır ve biz O'na teslim olanlarız."
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَۜ فَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۚ وَمِنْ مَنْ يُؤْمِنُ بِه۪ۜ وَمَا بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الْكَافِرُونَ
Vekeżâlike enzelnâ ileyke-lkitâb(e)(c) felleżîne âteynâhumu-lkitâbe yu/minûne bih(i)(s) vemin hâulâ-i men yu/minu bih(i)(c) vemâ yechadu bi-âyâtinâ illâ-lkâfirûn(e)
(Resulüm!) İşte böylece sana (önceki kitapları tasdik eden bu) Kitâb'ı indirdik. Bu yüzdendir ki (önceden) kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler. Şu (Arap)lardan da ona iman eden (nice) kimseler vardır. Kâfirlerden başkası bizim âyetlerimizi inkâr etmez.
وَمَا تَتْلُوا مِنْ مِنْ وَلَا بِيَم۪ينِكَ اِذاً لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ
Vemâ kunte tetlû min kablihi min kitâbin velâ teḣuttuhu biyemînik(e)(s) iżen lertâbe-lmubtilûn(e)
(Resulüm!) Sen bu (Kur'ân)dan önce ne bir yazı okur ne de elinle onu yazardın. (Eğer) Öyle olsaydı bâtıla dalanlar (bu Kur'ân'ı senin uydurduğun hakkında) şüpheye düşerlerdi.
بَلْ هُوَ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ ف۪ي الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَۜ وَمَا بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الظَّالِمُونَ
Bel huve âyâtun beyyinâtun fî sudûri-lleżîne ûtû-l’ilm(e)(c) vemâ yechadu bi-âyâtinâ illâ-zzâlimûn(e)
Aksine o, kendilerine (Allah tarafından) ilim verilen (nebîlerin, resullerin, sıddıkların ve şahid)lerin sinelerinde (yer eden) apaçık âyetlerdir. Zalimlerden başkası bizim âyetlerimizi inkâr etmezler.
وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَاتٌ مِنْ قُلْ اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاِنَّـمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
Ve kâlû levlâ unzile ‘aleyhi âyâtun min rabbih(i)(s) kul innemâ-l-âyâtu ‘inda(A)llâhi ve-innemâ enâ neżîrun mubîn(un)
(Kâfirler) Dediler ki: "Ona Rabbinden (başkaca) mucizeler indirilmeli değil miydi?" De ki: "Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım."
اَوَلَمْ اَنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلٰى عَلَيْهِمْۜ اِنَّ ف۪ي لَرَحْمَةً وَذِكْرٰى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟
Eve lem yekfihim ennâ enzelnâ ‘aleyke-lkitâbe yutlâ ‘aleyhim(c) inne fî żâlike lerahmeten veżikrâ likavmin yu/minûn(e)
Kendilerine okunmakta olan (bu) Kitâb'ı sana indirmemiz onlara (mucize olarak) yetmedi mi? Muhakkak ki bu (Kur'ân)da iman eden (ve iman etmek isteyen) bir kavim için (sınırsız) bir rahmet ve nasihat vardır.
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداًۚ يَعْلَمُ مَا فِي وَالْاَرْضِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Kul kefâ bi(A)llâhi beynî vebeynekum şehîdâ(en)(s) ya’lemu mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(k) velleżîne âmenû bilbâtili vekeferû bi(A)llâhi ulâ-ike humu-lḣâsirûn(e)
De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir. Bâtıla inanıp Allah'ı inkâr edenler ise, işte (hesap günü asıl) hüsrana uğrayanlar onlardır."
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَلَوْلَٓا اَجَلٌ مُسَمًّى لَجَٓاءَهُمُ الْعَذَابُۜ وَلَيَاْتِيَنَّهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا
Veyesta’cilûneke bil’ażâb(i)(c) velevlâ ecelun musemmen lecâehumu-l’ażâbu veleye/tiyennehum baġteten vehum lâ yeş’urûn(e)
Bir de senden azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer (önceden) belirlenmiş bir süre olmasaydı, (o) azap onlara mutlaka gelirdi. Fakat onlar farkında değilken o ansızın kendilerine gelecektir.
يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَۙ
Yesta’cilûneke bil’ażâbi ve-inne cehenneme lemuhîtatun bilkâfirîn(e)
(Evet) Senden azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Hiç şüphesiz (hesap günü) cehennem, kâfirleri (çepeçevre) kuşatıcıdır.
يَوْمَ يَغْشٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ وَمِنْ اَرْجُلِهِمْ وَيَقُولُ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Yevme yaġşâhumu-l’ażâbu min fevkihim vemin tahti erculihim veyekûlu żûkû mâ kuntum ta’melûn(e)
O gün azap onları hem üstlerinden hem ayaklarının altından saracak ve (Allah) onlara, "(dünyadayken) yaptıklarınızı(n cezasını şimdi) tadın!" buyuracaktır.
يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ اَرْض۪ي وَاسِعَةٌ فَاِيَّايَ فَاعْبُدُونِ
Yâ ‘ibâdiye-lleżîne âmenû inne ardî vâsi’atun fe-iyyâye fa’budûn(i)
Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki Benim arzım geniştir. O hâlde (nerede güven içinde olacaksanız orada) yalnız Bana âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın).
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Kullu nefsin żâ-ikatu-lmevt(i)(s) śümme ileynâ turce’ûn(e)
Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda (hepiniz) Bize döndürüleceksiniz.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ غُرَفاً تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ نِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَۗ
Velleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lenubevvi-ennehum mine-lcenneti ġurafen tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ(c) ni’me ecru-l’âmilîn(e)
(Dünyadayken) İman edip sâlih ameller işleyenler var ya, (o gün) elbette onları, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennet köşklerine yerleştireceğiz. (Allah'ın emrettiği şekilde) Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!
اَلَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَلٰى يَتَوَكَّلُونَ
Elleżîne saberû ve’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)
Onlar ki sabreden ve yalnız Rabblerine tevekkül edenlerdir.
وَكَاَيِّنْ مِنْ لَا رِزْقَهَاۗ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Vekeeyyin min dâbbetin lâ tahmilu rizkaha(A)llâhu yerzukuhâ ve-iyyâkum(c) vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)
(Yeryüzünde) Hareket eden nice canlı vardır ki rızkını (yanında) taşıyamaz. Onlara da size de rızık veren Allah'tır. O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۚ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ
Vele-in seeltehum men ḣaleka-ssemâvâti vel-arda veseḣḣara-şşemse velkamera leyekûlunna(A)llâh(u)(s) feennâ yu/fekûn(e)
Andolsun ki eğer onlara, "gökleri ve yeri yaratan, Güneş'i ve Ay'ı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan, (hiç) şüphesiz "Allah" derler. O hâlde nasıl (oluyor da Allah'a iman etmekten) döndürülüyorlar?
اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ وَيَقْدِرُ لَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
(A)llâhu yebsutu-rrizka limen yeşâu min ‘ibâdihi veyakdiru leh(u)(c) inna(A)llâhe bikulli şey-in ‘alîm(un)
Allah, kullarından dilediğine rızkı açar, (dilediğine de) daraltır. Muhakkak ki Allah, her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ نَزَّلَ مِنَ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ مِنْ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا
Vele-in seeltehum men nezzele mine-ssemâ-i mâen feahyâ bihi-l-arda min ba’di mevtihâ leyekûlunna(A)llâh(u)(c) kuli-lhamdu li(A)llâh(i)(c) bel ekśeruhum lâ ya’kilûn(e)
Andolsun ki eğer onlara, "gökten bir su indirip, yeryüzünü ölümünden sonra onunla dirilten kimdir?" diye sorsan, (hiç) şüphesiz "Allah" derler. (O hâlde) De ki: "Hamd, Allah'a mahsustur." Fakat onların çoğu akıllarını kullan(arak bunu düşünüp anla)mazlar.
وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Vemâ hâżihi-lhayâtu-ddunyâ illâ lehvun vela’ib(un)(c) ve-inne-ddâra-l-âḣirate lehiye-lhayevân(u)(c) lev kânû ya’lemûn(e)
Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Şüphesiz âhiret yurdu ise, işte asıl hayat odur. Ne olurdu (bunu) bil(ip idrak et)selerdi!
فَاِذَا رَكِبُوا فِي دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ اِلَى اِذَا يُشْرِكُونَۙ
Fe-iżâ rakibû fî-lfulki de’avû(A)llâhe muḣlisîne lehu-ddîne felemmâ neccâhum ilâ-lberri iżâ hum yuşrikûn(e)
Bununla beraber onlar, gemiye bindikleri (sonra da şiddetli bir fırtınaya yakalandıkları) zaman dini yalnız Allah'a has kılarak (ihlâsla) O'na (dua edip) yalvarırlar; fakat (Allah) onları karaya (çıkararak) kurtardığı vakit, bir de bakarsın ki onlar (Allah'a) şirk koşuyorlar.
لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۙ وَلِيَتَمَتَّعُوا۠ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Liyekfurû bimâ âteynâhum veliyetemette’û(s) fesevfe ya’lemûn(e)
(Onlar) Kendilerine verdiğimiz (nimetler)e nankörlük etsinler ve bir süre daha faydalansınlar (bakalım)! Ama yakında (buna karşılık hak ettikleri azabı) bil(ip gör)ecekler!
اَوَلَمْ اَنَّا جَعَلْنَا حَرَماً اٰمِناً وَيُتَخَطَّفُ النَّاسُ مِنْ اَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَكْفُرُونَ
Eve lem yerav ennâ ce’alnâ haramen âminen veyuteḣattafu-nnâsu min havlihim(c) efebilbâtili yu/minûne vebini’meti(A)llâhi yekfurûn(e)
Bir de o (Mekkeli)ler, çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken (kimisi öldürülüp kimisi esir edilirken), Bizim (Mekke'yi) dokunulmaz, güvenli bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hâl böyleyken (onlar hâlâ) bâtıla inanıp Allah'ın (üzerlerindeki) nimetini inkâr mı ediyorlar?
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُۜ اَلَيْسَ ف۪ي مَثْوًى لِلْكَافِر۪ينَ
Vemen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben ev keżżebe bilhakki lemmâ câeh(u)(c) eleyse fî cehenneme meśven lilkâfirîn(e)
Allah hakkında yalan uydurup iftira edenden ya da kendisine gelen Hakk'ı (bu Kur'ân'ı) yalanlayandan daha zalim kim vardır! Kâfirlere cehennemde yer mi yok!
وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ
Velleżîne câhedû fînâ lenehdiyennehum subulenâ(c) ve-inna(A)llâhe leme’a-lmuhsinîn(e)
Bizim için cihad ed(ip mücadele ed)enlere gelince, elbette Biz onları (rızamıza kavuşacakları) yollarımıza hidâyet edeceğiz. Muhakkak ki Allah, muhsinlerle (güzellik yapıp güzel olanlarla her daim) beraberdir.