← Sûreler
Secde Sûresi
30 âyet · Mekki
سُورَةُ السَّجْدَةِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

الٓـمٓ۠

Elif-Lâm-Mîm

Elif. Lâm. Mîm.

2

تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ لَا ف۪يهِ مِنْ الْعَالَم۪ينَۜ

Tenzîlu-lkitâbi lâ raybe fîhi min rabbi-l’âlemîn(e)

Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitâb'ın indirilmesi âlemlerin Rabbi (Allah) tarafındandır.

3

اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۚ بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِنْ لِتُنْذِرَ قَوْماً مَٓا اَتٰيهُمْ مِنْ مِنْ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

Em yekûlûne-fterâh(u)(c) bel huve-lhakku min rabbike litunżira kavmen mâ etâhum min neżîrin min kablike le’allehum yehtedûn(e)

(Resulüm!) Yoksa "onu (Kur'ân'ı, Muhammed) uydurdu" mu diyorlar? Hayır! O, belki hidâyete ererler diye senden önce kendilerine bir uyarıcıdan gelen o şeyle (âyetlerle) bir kavmi uyarman için Rabbinden (sana indirilen) Hakk (Kitâb)tır.

4

اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى مَا مِنْ مِنْ وَلَا اَفَلَا

(A)llâhu-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ-l’arş(i)(s) mâ lekum min dûnihi min veliyyin velâ şefî’(in)(c) efelâ teteżekkerûn(e)

Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (safhada) yaratan sonra Arş'a hükümran olan Allah'tır. Sizin için O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefâatçi vardır. Hâlâ (bunu) tezekkür ed(erek düşünüp ibret al)mayacak mısınız?

5

يُدَبِّرُ الْاَمْرَ مِنَ اِلَى ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ي كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

Yudebbiru-l-emra mine-ssemâ-i ilâ-l-ardi śümme ya’rucu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhu elfe senetin mimmâ te’uddûn(e)

Gökten yere kadar olan (her) işi (O) sevk (ve idare) eder. Sonra (bütün bu işler), süresi sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl olan bir günde O(nun huzuru)na çıkar.

6

ذٰلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُۙ

Żâlike ‘âlimu-lġaybi ve-şşehâdeti-l’azîzu-rrahîm(u)

İşte O, gaybı da şehadeti de (görünmeyeni de görüneni de en ince ayrıntısına kadar) bilen Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şerefin ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

7

اَلَّـذ۪ٓي اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ

Elleżî ahsene kulle şey-in ḣalekah(u)(s) vebedee ḣalka-l-insâni min tîn(in)

O ki yarattığı her şeyi (en mükemmel şekilde) güzel yaptı ve insanı yaratmaya (ilk olarak) çamurdan başladı.

8

ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ مِنْ مَه۪ينٍۚ

Śumme ce’ale neslehu min sulâletin min mâ-in mehîn(in)

Sonra onun neslini, basit bir sudan (süzülmüş) bir özden meydana getirdi.

9

ثُمَّ سَوّٰيهُ وَنَفَخَ ف۪يهِ مِنْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَل۪يلاً تَشْكُرُونَ

Śumme sevvâhu venefeḣa fîhi min rûhih(i)(s) vece’ale lekumu-ssem’a vel-ebsâra vel-ef-ide(te)(c) kalîlen mâ teşkurûn(e)

Sonra onu (insan suretinde) düzenleyip ona kendi rûhundan nefhetti (üfledi). Ve sizin için kulaklar, gözler ve kalpler var etti. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!

10

وَقَالُٓوا ءَاِذَا ضَلَلْنَا فِي الْاَرْضِ ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ بَلْ هُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّهِمْ كَافِرُونَ

Ve kâlû e-iżâ dalâlnâ fî-l-ardi e-innâ lefî ḣalkin cedîd(in)(c) bel hum bilikâ-i rabbihim kâfirûn(e)

(Kâfirler) Dediler ki: "Biz (ölüp) yerin içinde kaybolduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi (ondan sonra) yeniden yaratılacağız?" Gerçek şu ki onlar Rabblerine kavuşmayı inkâr eden kimselerdir.

11

قُلْ يَتَوَفّٰيكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذ۪ي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ اِلٰى تُرْجَعُونَ۟

Kul yeteveffâkum meleku-lmevti-lleżî vukkile bikum śümme ilâ rabbikum turce’ûn(e)

(Resulüm!) De ki: "Size vekil kılınan (bu konuda görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacak sonra Rabbinize döndürüleceksiniz."

12

وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ رَبَّـنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَـالِحاً اِنَّا مُوقِنُونَ

Velev terâ iżi-lmucrimûne nâkisû ruûsihim ‘inde rabbihim rabbenâ ebsarnâ vesemi’nâ ferci’nâ na’mel sâlihan innâ mûkinûn(e)

(Resulüm!) Mücrimlerin; Rabblerinin huzurunda başlarını öne eğerek, "Rabbimiz! (Hakikati) Gördük ve işittik, şimdi bizi (dünyaya) geri döndür de sâlih amel(ler) işleyelim, artık biz kesin olarak (yeniden diriltilip sana hesap vereceğimize) ikna olduk" (diyecekleri) zaman onları bir görsen!

13

وَلَوْ شِئْنَا لَاٰتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدٰيهَا وَلٰكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنّ۪ي لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ

Velev şi/nâ leâteynâ kulle nefsin hudâhâ velâkin hakka-lkavlu minnî leemleenne cehenneme mine-lcinneti ve-nnâsi ecma’în(e)

Eğer Biz dileseydik elbette herkese hidâyetini verirdik; fakat (herkesi kendi tercihinde serbest bırakarak) Benden, "andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım" sözü hak olmuştur.

14

فَذُوقُوا بِمَا نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۚ اِنَّا نَس۪ينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Feżûkû bimâ nesîtum likâe yevmikum hâżâ innâ nesînâkum(s) veżûkû ‘ażâbe-lḣuldi bimâ kuntum ta’melûn(e)

(O gün onlara şöyle deriz) "Bugüne kavuşmayı unuttuğunuzdan dolayı (şimdi azabı) tadın (bakalım)! Çünkü (bugün) Biz de sizi unuttuk, yaptıklarınızdan ötürü tadın ebedi azabı!"

15

اِنَّمَا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّداً وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا

İnnemâ yu/minu bi-âyâtinâ-lleżîne iżâ żukkirû bihâ ḣarrû succeden vesebbehû bihamdi rabbihim vehum lâ yestekbirûn(e)

Bizim âyetlerimize ancak o kimseler iman ederler ki onlar, kendilerine (âyetlerimizle) nasihat edildiği zaman hemen secdeye kapanırlar ve Rabblerini hamd ile tesbih ederler; çünkü onlar asla kibirlenmezler.

16

تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفاً وَطَمَعاًۘ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

Tetecâfâ cunûbuhum ‘ani-lmedâci’i yed’ûne rabbehum ḣavfen vetame’an vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)

Onların yanları (vücutları geceleyin) yataklarından uzaklaşır. Rabblerin(in azabın)dan korkarak ve (rahmetini) umarak O'na dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) infak ederler.

17

فَلَا نَفْسٌ مَٓا اُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ اَعْيُنٍۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Felâ ta’lemu nefsun mâ uḣfiye lehum min kurrati a’yunin cezâen bimâ kânû ya’melûn(e)

Hiç kimse (dünyada) yaptıkları (güzel amelleri)ne karşılık mükâfat olarak (âhirette) onlar için göz aydınlığı olacak (nimetler)den nelerin gizlendiğini bilemez (bunu hayal bile edemez).

18

اَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِناً كَمَنْ كَانَ فَاسِقاًۜ لَا

Efemen kâne mu/minen kemen kâne fâsikâ(an)(c) lâ yestevûn(e)

Hiç mü'min olan bir kimse, fâsık olan (kâfir) bir kimse gibi olur mu? (Bunlar elbette) Bir olmazlar.

19

اَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَاْوٰىۘ نُزُلاً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Emmâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti felehum cennâtu-lme/vâ nuzulen bimâ kânû ya’melûn(e)

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar (dünyada) yaptıklarına karşılık Cennetü'l-Me'vâ'da ağırlanırlar.

20

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ فَسَقُوا فَمَاْوٰيهُمُ النَّارُۜ كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ مِنْهَٓا اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَق۪يلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ

Veemmâ-lleżîne fesekû feme/vâhumu-nnâr(u)(s) kullemâ erâdû en yaḣrucû minhâ u’îdû fîhâ vekîle lehum żûkû ‘ażâbe-nnâri-lleżî kuntum bihi tukeżżibûn(e)

Fakat fâsıklık edenlere gelince, onların varacakları yer de ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri döndürülürler ve onlara, "(haydi, dünyada) yalanlamakta olduğunuz ateş azabını (şimdi) tadın!" denir.

21

وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنَ الْاَدْنٰى دُونَ الْعَذَابِ الْاَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

Velenużîkannehum mine-l’ażâbi-l-ednâ dûne-l’ażâbi-l-ekberi le’allehum yerci’ûn(e)

Biz (küfürden) belki (imana) dönerler diye büyük azap (olan âhiretteki azap)tan ayrı olarak onlara yakın azap (olan dünya azabın)dan tattıracağız.

22

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ ثُمَّ اَعْرَضَ عَنْهَاۜ اِنَّا مِنَ مُنْتَقِمُونَ۟

Vemen azlemu mimmen żukkira bi-âyâti rabbihi śümme a’rada ‘anhâ(c) innâ mine-lmucrimîne muntakimûn(e)

Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim vardır! Muhakkak ki Biz, (nefsinin hevâsına uyan) mücrimlerden (böyle) intikam alırız.

23

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا ف۪ي مِنْ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي

Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe felâ tekun fî miryetin min likâ-ih(i)(s) vece’alnâhu huden libenî isrâ-îl(e)

Andolsun ki Biz Mûsâ'ya kitabı (Tevrât'ı) verdik, (Resulüm!) sen de ona (Mûsâ'ya vahyedilen âyetlere) kavuşacağından sakın şüphe içinde olma! Biz o (Tevrât)ı İsrâîloğulları için bir hidâyet (rehberi) kıldık.

24

وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُواۜ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يُوقِنُونَ

Vece’alnâ minhum e-immeten yehdûne bi-emrinâ lemmâ saberû(s) vekânû bi-âyâtinâ yûkinûn(e)

Ve onların içinden, sabrettikleri zaman emrimizle (insanları) hidâyete erdiren önderler çıkardık; çünkü onlar âyetlerimize kesinkes (görüyormuşçasına) iman ediyorlardı.

25

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

İnne rabbeke huve yafsilu beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yaḣtelifûn(e)

Muhakkak ki Rabbin, kıyamet günü (İsrâîloğulları'nın) ihtilafa düştükleri şeyler hakkında aralarını ayıracak (ve hüküm verecek)tir.

26

اَوَلَمْ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ مِنَ يَمْشُونَ ف۪ي اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍۜ اَفَلَا

Eve lem yehdi lehum kem ehleknâ min kablihim mine-lkurûni yemşûne fî mesâkinihim(c) inne fî żâlike leâyât(in)(s) efelâ yesme’ûn(e)

(Resulüm!) Yurtlarında dolaşıp durdukları, kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları hidâyete erdirmedi mi? Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) âyetler (ibret ve dersler) vardır. Onlar hâlâ (âyetlerimizi) işitmeyecekler mi?

27

اَوَلَمْ اَنَّا نَسُوقُ الْمَٓاءَ اِلَى الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِه۪ زَرْعاً تَاْكُلُ مِنْهُ اَنْعَامُهُمْ وَاَنْفُسُهُمْۜ اَفَلَا

Eve lem yerav ennâ nesûku-lmâe ilâ-l-ardi-lcuruzi fenuḣricu bihi zer’an te/kulu minhu en’âmuhum ve enfusuhum(s) efelâ yubsirûn(e)

(Onlar) Görmediler mi ki Biz kupkuru yerlere suyu sevk ediyoruz da onunla hayvanlarının ve kendilerinin ondan yiyecekleri ekinler çıkarıyoruz. Onlar hâlâ (Bizim kudretimizi ve rahmetimizi) görmeyecekler mi?

28

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْفَتْحُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Veyekûlûne metâ hâżâ-lfethu in kuntum sâdikîn(e)

Hâl böyleyken onlar derler ki: "Eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) bu fetih (aramızda hüküm verilecek kıyamet günü) ne zaman (gerçekleşecek)?"

29

قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَا الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ا۪يمَانُهُمْ وَلَا يُنْظَرُونَ

Kul yevme-lfethi lâ yenfe’u-lleżîne keferû îmânuhum velâ hum yunzarûn(e)

De ki: "Fetih (aramızda hüküm verilecek kıyamet) günü (vuku bulduğunda), inkârcılara ne (o gün dile getirdikleri) imanları fayda verir ne de onlara göz açtırılır."

30

فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ اِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ

Fea’rid ‘anhum ventazir innehum muntazirûn(e)

(Resulüm!) Artık sen onlardan yüz çevir ve (onların başına gelecek olan azabı) bekle! Zaten onlar da beklemektedirler.