← Sûreler
Ahzâb Sûresi
73 âyet · Medeni
سُورَةُ الْاَحْزَابِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

يَٓا النَّبِيُّ اتَّقِ اللّٰهَ وَلَا الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماًۙ

Yâ eyyuhâ-nnebiyyu-tteki(A)llâhe velâ tuti’i-lkâfirîne velmunâfikîn(e)(k) inna(A)llâhe kâne ‘alîmen hakîmâ(n)

Ey Nebî! Allah'a karşı takvâ sahibi ol (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalış), kâfirlere ve münafıklara da asla itaat etme! Muhakkak ki Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).

2

وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ مِنْ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراًۙ

Vettebi’ mâ yûhâ ileyke min rabbik(e)(c) inna(A)llâhe kâne bimâ ta’melûne ḣabîrâ(n)

Rabbinden sana vahyedilene tabi ol! Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

3

وَتَوَكَّلْ عَلَى وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً

Vetevekkel ‘ala(A)llâh(i)(c) vekefâ bi(A)llâhi vekîlâ(n)

(Sen sadece) Allah'a tevekkül et (O'na güvenip dayan), çünkü Vekîl olarak Allah yeter.

4

مَا اللّٰهُ لِرَجُلٍ مِنْ ف۪ي وَمَا اَزْوَاجَكُمُ الّٰٓئ۪ تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ اُمَّهَاتِكُمْۚ وَمَا اَدْعِيَٓاءَكُمْ اَبْنَٓاءَكُمْۜ ذٰلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِاَفْوَاهِكُمْۜ وَاللّٰهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّب۪يلَ

Mâ ce’ala(A)llâhu liraculin min kalbeyni fî cevfih(i)(c) vemâ ce’ale ezvâcekumu-llâ-î tuzâhirûne minhunne ummehâtikum(c) vemâ ce’ale ed’iyâekum ebnâekum(c) żâlikum kavlukum bi-efvâhikum(s) va(A)llâhu yekûlu-lhakka vehuve yehdî-ssebîl(e)

Allah, bir adamın (göğüs) boşluğunda iki kalp yaratmadı. Kendileriyle zıhâr yaptığınız (vücudunu annenizin vücudu gibi kendinize haram kıldığınız) eşlerinizi, sizin anneleriniz saymadı ve evlatlıklarınızı da (öz) oğullarınız olarak tanımadı. Bunlar sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat gerçekliği olmayan boş ve anlamsız) sözlerden ibarettir. Allah ise hakkı söyler ve (kullarını doğru) yola O, hidâyet eder.

5

اُدْعُوهُمْ لِاٰبَٓائِهِمْ هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِۚ فَاِنْ لَمْ اٰبَٓاءَهُمْ فَاِخْوَانُكُمْ فِي وَمَوَال۪يكُمْۜ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ ف۪يمَٓا اَخْطَاْتُمْ بِه۪ۙ وَلٰكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

Ud’ûhum li-âbâ-ihim huve aksetu ‘inda(A)llâh(i)(c) fe-in lem ta’lemû âbâehum fe-iḣvânukum fî-ddîni vemevâlîkum(c) veleyse ‘aleykum cunâhun fîmâ aḣta/tum bihi velâkin mâ te’ammedet kulûbukum(c) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)

(Şu hâlde evlatlıklarınızı kendi) Babalarına nispet ederek çağırın! Bu, Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, o takdirde (bilin ki) onlar, sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Bununla beraber hata ederek yaptıklarınızda size bir günah (ve vebal) yoktur, fakat kalplerinizin bile bile yaptığında (günah) vardır. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

6

اَلنَّبِيُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِن۪ينَ مِنْ وَاَزْوَاجُهُٓ اُمَّهَاتُهُمْۜ وَاُو۬لُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ ف۪ي اللّٰهِ مِنَ وَالْمُهَاجِر۪ينَ اِلَّٓا اَنْ اِلٰٓى مَعْرُوفاًۜ كَانَ ذٰلِكَ فِي مَسْطُوراً

Ennebiyyu evlâ bilmu/minîne min enfusihim(s) veezvâcuhu ummehâtuhum(k) veulû-l-erhâmi ba’duhum evlâ biba’din fî kitâbi(A)llâhi mine-lmu/minîne velmuhâcirîne illâ en tef’alû ilâ evliyâ-ikum ma’rûfâ(en)(c) kâneżâlike fî-lkitâbi mestûrâ(n)

Nebî(miz olan Muhammed), mü'minlere kendi canlarından daha evlâdır (daha önemli ve yakındır). Onun eşleri de mü'minlerin anneleridir. Akraba olanlar Allah'ın Kitâb'ına göre birbirlerine (diğer) mü'minlerden ve muhacirlerden (vâris olmaya) daha uygundurlar. Ancak (vasiyetinizde) dostlarınıza bir iyilik yapmanız başkadır (bunu yapabilirsiniz). Zaten bunlar (da bu) Kitâb'ta yazılmıştır.

7

وَاِذْ اَخَذْنَا مِنَ م۪يثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ وَاِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۖ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاًۙ

Ve-iż eḣażnâ mine-nnebiyyîne mîśâkahum veminke vemin nûhin ve-ibrâhîme vemûsâ ve’îsâ-bni meryem(e)(s) veeḣażnâ minhum mîśâkan ġalîzâ(n)

Hani Biz nebîlerden, senden, Nûh'tan, İbrâhîm'den, Mûsâ'dan ve Meryem oğlu Îsâ'dan (resul olmalarının gereğini yerine getireceklerine, insanları Allah'a imana ve âbd olmaya davet edeceklerine dair) sağlam bir söz almıştık. (Evet) Biz onlardan pek sağlam bir söz aldık.

8

لِيَسْـَٔلَ الصَّادِق۪ينَ عَنْ وَاَعَدَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً اَل۪يماً۟

Liyes-ele-ssâdikîne ‘an sidkihim(c) vea’adde lilkâfirîne ‘ażâben elîmâ(n)

(Allah bu sözü, âhiret günü) Sadıklara sadakatlerinden sormak için (almıştır). Kâfirler için ise (o gün) elem verici (iç yakan) bir azap hazırlamıştır.

9

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَٓاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً وَجُنُوداً لَمْ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يراًۚ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-żkurû ni’meta(A)llâhi ‘aleykum iż câetkum cunûdun feerselnâ ‘aleyhim rîhan vecunûden lem teravhâ(c) vekâna(A)llâhu bimâ ta’melûne basîrâ(n)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani (Hendek Harbi'nde) size ordular gelmişti de Biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

10

اِذْ جَٓاؤُ۫كُمْ مِنْ وَمِنْ مِنْكُمْ وَاِذْ زَاغَتِ الْاَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ الظُّنُونَا

İż câûkum min fevkikum vemin esfele minkum ve-iż zâġati-l-ebsâru vebeleġati-lkulûbu-lhanâcira vetezunnûne bi(A)llâhi-zzunûnâ

Hani onlar size hem üst tarafınızdan hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit gözler (şaşkınlıktan ötürü) kaymış, (korkudan) yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah hakkında çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.

11

هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالاً شَد۪يداً

Hunâlike-btuliye-lmu-minûne vezulzilû zilzâlen şedîdâ(n)

İşte orada mü'minler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı.

12

وَاِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي مَرَضٌ مَا اللّٰهُ وَرَسُولُـهُٓ اِلَّا غُرُوراً

Ve-iż yekûlu-lmunâfikûne velleżîne fî kulûbihim meradun mâ ve’adena(A)llâhu verasûluhu illâ ġurûrâ(n)

Ve o zaman, münafıklarla kalplerinde (şeytanın verdiği vesveseyle) bir hastalık bulunanlar, "Allah ve resulü bize ancak aldatmak için vaadde bulunmuş" diyorlardı.

13

وَاِذْ قَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ يَٓا اَهْلَ يَثْرِبَ لَا لَكُمْ فَارْجِعُواۚ وَيَسْتَاْذِنُ فَر۪يقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍۜ اِنْ اِلَّا فِرَاراً

Ve-iż kâlet tâ-ifetun minhum yâ ehle yeśribe lâ mukâme lekum ferci’û(c) veyeste/żinu ferîkun minhumu-nnebiyye yekûlûne inne buyûtenâ ‘avratun vemâ hiye bi’avra(tin)(s) in yurîdûne illâ firârâ(n)

Yine o vakit onlardan bir grup demişti ki: "Ey Yesrib (Medine) halkı! Artık (burası) sizin için durulacak yer değil, haydi geri dönün!" Onlardan (başka) bir grup da, "gerçekten evlerimiz (saldırılara) açık durumda" diyerek nebîden izin istiyordu; hâlbuki onlar(ın evleri saldırıya) açık değildi, onlar sadece kaçmak istiyorlardı.

14

وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَاٰتَوْهَا وَمَا بِهَٓا اِلَّا يَس۪يراً

Velev duḣilet ‘aleyhim min aktârihâ śümme su-ilû-lfitnete leâtevhâ vemâ telebbeśû bihâ illâ yesîrâ(n)

Eğer onlara (Medine'nin) her yanından saldırılsaydı sonra da (müşrikler tarafından) kendilerinden (mü'minler arasında) fitne (çıkarmaları) istenseydi, mutlaka bunu yaparlardı ve bunda fazla gecikmezlerdi.

15

وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ لَا الْاَدْبَارَۜ وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُ۫لاً

Velekad kânû ‘âhedû(A)llâhe min kablu lâ yuvellûne-l-edbâr(a)(c) vekâne ‘ahdu(A)llâhi mes-ûlâ(n)

Andolsun ki onlar daha önce (herhangi bir savaş durumu karşısında) arkalarına dön(üp kaç)mayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen söz ise mesuliyeti gerektirir!

16

قُلْ لَنْ الْفِرَارُ اِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ اَوِ الْقَتْلِ وَاِذاً لَا اِلَّا قَل۪يلاً

Kul len yenfe’akumu-lfirâru in ferartum mine-lmevti evi-lkatli ve-iżen lâ tumette’ûne illâ kalîlâ(n)

(Resulüm!) De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermez! Şayet o takdirde (eceliniz gelmediği için ölümden kaçmış gözükseniz) bile (dünyada yaşatılarak) istifade ettirileceğiniz süre çok değildir."

17

قُلْ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اِنْ اَرَادَ بِكُمْ سُٓوءاً اَوْ اَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةًۜ وَلَا لَهُمْ مِنْ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا

Kul men żâ-lleżî ya’simukum mina(A)llâhi in erâde bikum sû-en ev erâde bikum rahme(ten)(c) velâ yecidûne lehum min dûni(A)llâhi veliyyen velâ nasîrâ(n)

De ki: "Eğer (Allah) size bir kötülük dilerse, sizi Allah'tan koruyacak kimdir? Yahut size bir rahmet dilerse (buna engel olacak kimdir)?" Onlar kendileri için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulurlar.

18

قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الْمُعَوِّق۪ينَ مِنْكُمْ وَالْقَٓائِل۪ينَ لِاِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ اِلَيْنَاۚ وَلَا الْبَاْسَ اِلَّا قَل۪يلاًۙ

Kad ya’lemu(A)llâhu-lmu’avvikîne minkum velkâ-ilîne li-iḣvânihim helumme ileynâ(s) velâ ye/tûne-lbe/se illâ kalîlâ(n)

Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine, "gelin bize (katılın)" diyenleri elbette biliyor. Zaten onların pek azı savaşa gelir.

19

اَشِحَّةً عَلَيْكُمْۚ فَاِذَا جَٓاءَ الْخَوْفُ رَاَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ تَدُورُ اَعْيُنُهُمْ كَالَّذ۪ي يُغْشٰى عَلَيْهِ مِنَ فَاِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُمْ بِاَلْسِنَةٍ حِدَادٍ اَشِحَّةً عَلَى اُو۬لٰٓئِكَ لَمْ فَاَحْبَطَ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى يَس۪يراً

Eşihhaten ‘aleykum(s) fe-iżâ câe-lḣavfu raeytehum yenzurûne ileyke tedûru a’yunuhum kelleżî yuġşâ ‘aleyhi mine-lmevt(i)(s) fe-iżâ żehebe-lḣavfu selekûkum bi-elsinetin hidâdin eşihhaten ‘alâ-lḣayr(i)(c) ulâ-ike lem yu/minû feahbeta(A)llâhu a’mâlehum(c) vekâne żâlike ‘ala(A)llâhi yesîrâ(n)

(Hem savaşa gelseler dahi) Size karşı pek (kıskanç ve) cimri olarak (gelirler). Hele korku(lu bir hâl) geldiği zaman onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. (Savaştan sonra) Korku (hâli) gid(ip de sıra ganimetleri paylaşmaya gel)ince ise (kendileri için) hayır (gördükleri mal)a karşı düşkünlük göstererek sizi sivri dilleriyle incitirler. İşte onlar iman etmemişlerdir, bu yüzden de Allah, onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu ise Allah'a göre pek kolaydır.

20

يَحْسَبُونَ الْاَحْزَابَ لَمْ وَاِنْ يَاْتِ الْاَحْزَابُ يَوَدُّوا لَوْ اَنَّهُمْ بَادُونَ فِي يَسْـَٔلُونَ عَنْ وَلَوْ كَانُوا ف۪يكُمْ مَا اِلَّا قَل۪يلاً۟

Yahsebûne-l-ahzâbe lem yeżhebû(s) ve-in ye/ti-l-ahzâbu yeveddû lev ennehum bâdûne fî-l-a’râbi yes-elûne ‘an enbâ-ikum(s) velev kânû fîkum mâkâtelû illâ kalîlâ(n)

(Onlar korkaklıklarından dolayı düşman) Orduların(ın Medine'den) gitmediklerini sanıyorlardı. Eğer o ordular (ikinci kez yine) gelecek olsalar isterler ki çölde bedevi Araplar içinde bulunsunlar da sizin haberlerinizi (uzaktan) sorsunlar. Zaten (onlar) içinizde bulunsalardı bile pek az savaşırlardı.

21

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ي اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَث۪يراًۜ

Lekad kâne lekum fî rasûli(A)llâhi usvetun hasenetun limen kâne yercû(A)llâhe velyevme-l-âḣira veżekera(A)llâhe keśîrâ(n)

Andolsun ki Allah'ın resulünde sizin için(izden), Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel bir örnek vardır.

22

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَۙ قَالُوا هٰذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُۘ وَمَا اِلَّٓا ا۪يمَاناً وَتَسْل۪يماًۜ

Velemmâ raâ-lmu/minûne-l-ahzâbe kâlû hâżâ mâ ve’adena(A)llâhu verasûluhu vesadeka(A)llâhu verasûluh(u)(c) vemâ zâdehum illâ îmânen veteslîmâ(n)

(Hendek Harbi'nde) Mü'minler ise (düşman) ordularını gördüklerinde, "işte bu, Allah ve resulünün bize vaad ettiği şeydir! Allah ve resulü doğru söylemiştir" dediler. (Bu vaad olundukları şeyi görmeleri) Onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.

23

مِنَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِۚ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضٰى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُۘ وَمَا تَبْد۪يلاًۙ

Mine-lmu/minîne ricâlun sadekû mâ ‘âhedû(A)llâhe ‘aleyh(i)(s) feminhum men kadâ nahbehu veminhum men yentazir(u)(s) vemâ beddelû tebdîlâ(n)

Mü'minlerden öyle (yiğit) adamlar vardır ki (o gün) Allah'a (âbd olacaklarına ve resulüne her anda itaat edeceklerine dair) verdikleri söze sadakat gösterdiler. Onlardan kimi (Allah yolunda şehid edilerek) adağını yerine getirdi, kimi de (Allah'ın kendileri için takdirini) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (Allah'a ve resulüne verdikleri sözü) değiştirmediler.

24

لِيَجْزِيَ اللّٰهُ الصَّادِق۪ينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِق۪ينَ اِنْ شَٓاءَ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۚ

Liyecziya(A)llâhu-ssâdikîne bisidkihim veyu’ażżibe-lmunâfikîne in şâe ev yetûbe ‘aleyhim(c) inna(A)llâhe kâne ġafûran rahîmâ(n)

Çünkü Allah, sadakat gösterenleri sadakatleri sebebiyle mükâfatlandıracak, münafıklara da dilerse azap edecek yahut da (tövbe ederlerse) tövbelerini kabul edecektir. Muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

25

وَرَدَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ خَيْراًۜ وَكَفَى اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ الْقِتَالَۜ وَكَانَ اللّٰهُ قَوِياًّ عَز۪يزاًۚ

Veradda(A)llâhu-lleżîne keferû biġayzihim lem yenâlû ḣayrâ(an)(c) vekefa(A)llâhu-lmu/minîne-lkitâl(e)(c) vekâna(A)llâhu kaviyyen ‘azîzâ(n)

Allah, (o savaşta) kâfirleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleriyle geri çevirdi. Allah(ın yardımı) savaşta mü'minlere yetti. Allah Kaviyy'dir, Azîz'dir (güçlü, kuvvetli, kudretlidir ve bütün şerefin, kudretin kendisine ait olduğu tek zattır).

26

وَاَنْزَلَ الَّذ۪ينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ مِنْ وَقَذَفَ ف۪ي الرُّعْبَ فَر۪يقاً تَقْتُلُونَ وَتَاْسِرُونَ فَر۪يقاًۚ

Veenzele-lleżîne zâherûhum min ehli-lkitâbi min sayâsîhim vekażefe fî kulûbihimu-rru’be ferîkan taktulûne vete/sirûne ferîkâ(n)

Ve (Allah o gün) ehl-i kitaptan, onlara arka çık(ıp yardım ed)en (Kurayza Yahudi)lerini de kalelerinden indirdi ve (onların) kalplerine korku düşürdü. Siz (onlardan) bir kısmını öldürüyordunuz, bir kısmını ise esir alıyordunuz.

27

وَاَوْرَثَكُمْ اَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ وَاَرْضاً لَمْ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَد۪يراً۟

Ve evraśekum ardahum ve diyârahum ve emvâlehum ve erdan lem tetaûhâ(c) vekâna(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîrâ(n)

(Allah) Onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız bir yer (olan Hayber')e sizi vâris kıldı. Çünkü Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

28

يَٓا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ اِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَز۪ينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ اُمَتِّعْكُنَّ وَاُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحاً جَم۪يلاً

Yâ eyyuhâ-nnebiyyu kul li-ezvâcike in kuntunne turidne-lhayâte-ddunyâ ve zînetehâ fete’âleyne umetti’kunne ve userrihkunne serâhan cemîlâ(n)

Ey Nebî! Eşlerine de ki: "Eğer dünya hayatını ve ziynetini (süsünü) istiyorsanız, gelin size mut'a (olarak boşanma bedellerinizi) vereyim ve sizi güzellikle salıver(ip boşay)ayım."

29

وَاِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْاٰخِرَةَ فَاِنَّ اللّٰهَ اَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ اَجْراً عَظ۪يماً

Ve-in kuntunne turidna(A)llâhe ve rasûlehu ve-ddâra-l-âḣirate fe-inna(A)llâhe e’adde lilmuhsinâti minkunne ecran ‘azîmâ(n)

"Yok eğer siz, Allah'ı, resulünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız bilin ki Allah, içinizden muhsinlere (güzellik yapıp güzel olanlara) büyük bir mükâfat hazırlamıştır."

30

يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ مَنْ يَاْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى يَس۪يراً

Yâ nisâe-nnebiyyi men ye/ti minkunne bifâhişetin mubeyyinetin yudâ’af lehâ-l’ażâbu di’feyn(i)(c) ve kâne żâlike ‘ala(A)llâhi yesîrâ(n)

Ey nebînin hanımları! Sizden kim apaçık bir hayâsızlık yaparsa (kıyamet günü) onun azabı (diğer günahkârların azabından) iki kat arttırılır. Bu ise Allah'a göre kolaydır.

31

وَمَنْ يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتَعْمَلْ صَالِحاً نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِۙ وَاَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقاً كَر۪يماً

Vemen yaknut minkunne li(A)llâhi ve rasûlihi veta’mel sâlihan nu/tihâ ecrahâ merrateyni ve a’tednâ lehâ rizkan kerîmâ(n)

Sizden kim de Allah'a ve resulüne (gönülden) itaat eder ve sâlih amel işlerse ona da mükâfatını iki misli veririz ve ona (cennette) kerim (olan şerefli ve bitmez, tükenmez) bir rızık hazırlamışızdır.

32

يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلاً مَعْرُوفاًۚ

Yâ nisâe-nnebiyyi lestunne keehadin mine-nnisâ-/(i)(c) ini-ttekaytunne felâ taḣda’ne bilkavli feyatme’a-lleżî fî kalbihi meradun vekulne kavlen ma’rûfâ(n)

Ey nebînin hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvâ sahibi oluyorsanız (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışıyorsanız, yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın sonra kalbinde (şeytanın verdiği vesveseyle) hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Siz (daima ciddi ve ağır başlı bir tarzda) iyilikle söz söyleyin.

33

وَقَرْنَ ف۪ي وَلَا تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْاُو۫لٰى وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ وَاٰت۪ينَ الزَّكٰوةَ وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يراًۚ

Vekarne fî buyûtikunne velâ teberracne teberruce-lcâhiliyyeti-l-ûlâ(s) ve akimne-ssalâte ve âtîne-zzekâte ve ati’na(A)llâhe ve rasûleh(u)(c) innemâ yurîdu(A)llâhu liyużhibe ‘ankumu-rricse ehle-lbeyti veyutahhirakum tathîrâ(n)

Evlerinizde (dahi ağırbaşlı olarak) oturun, önceki cahiliye (kadınları) gibi açılıp saçılmayın! Namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ın, zekâtı ver(erek nefsinizin cimriliğini temizley)in, Allah'a ve resulüne itaat edin! Ey ehl-i beyt! Allah sizden ancak (şirk ve küfür) pisliği(ni) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.

34

وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلٰى ف۪ي مِنْ اللّٰهِ وَالْحِكْمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ لَط۪يفاً خَب۪يراً۟

Veżkurne mâ yutlâ fî buyûtikunne min âyâti(A)llâhi velhikme(ti)(c) inna(A)llâhe kâne latîfen ḣabîrâ(n)

Bir de evlerinizde Allah'ın âyetlerinden ve hikmetten (size) okunanları hatırlayın. Muhakkak ki Allah Latîf'tir, Habîr'dir (her şeye nûruyla tecelli eden, lütufta bulunan ve her şeyden, herkesten haberdar olandır).

35

اِنَّ الْمُسْلِم۪ينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِق۪ينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِر۪ينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِع۪ينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّق۪ينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّٓائِم۪ينَ وَالصَّٓائِمَاتِ وَالْحَافِظ۪ينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِر۪ينَ اللّٰهَ كَث۪يراً وَالذَّاكِرَاتِ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْراً عَظ۪يماً

İnne-lmuslimîne velmuslimâti velmu/minîne velmu/minâti velkânitîne velkânitâti ve-ssâdikîne ve-ssâdikâti ve-ssâbirîne ve-ssâbirâti velḣâşi’îne velḣâşi’âti velmutesaddikîne velmutesaddikâti ve-ssâ-imîne ve-ssâ-imâti velhâfizîne furûcehum velhâfizâti ve-żżâkirîna(A)llâhe keśîran ve-żżâkirâti e’adda(A)llâhu lehum maġfiraten veecran ‘azîmâ(n)

Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, (Allah'a ve resulüne gönülden) itaat eden erkekler ve itaat eden kadınlar, (Rabblerine âbd olacaklarına dair verdikleri söze) sadakat gösteren erkekler ve sadakat gösteren kadınlar, (başlarına gelen imtihanlara) sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, (rızasını kaybetmekten korkarak Rabblerine karşı derin bir) saygı duyan erkekler ve saygı duyan kadınlar, (sadakatını ispatlamak için Allah yolunda) sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, (Rabblerine şükretmek için) oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve (iffetlerini) koruyan kadınlar, Allah'ı çokça zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya, (işte) Allah, onlar için (âhirette geniş) bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

36

وَمَا لِمُؤْمِنٍ وَلَا اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪يناً

Vemâ kâne limu/minin velâ mu/minetin iżâ kada(A)llâhu verasûluhu emran en yekûne lehumu-lḣiyeratu min emrihim(k) vemen ya’si(A)llâhe verasûlehu fekad dalle dalâlen mubînâ(n)

Allah ve resulü bir işe hükmettiği zaman, mü'min olan bir erkek ve mü'min olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim de (bu hakkı kendinde görerek) Allah'a ve resulüne isyan ederse şüphesiz ki o, apaçık bir dalâlet ile (sırât-ı mustakîmden) sapmış olur.

37

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّـذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْف۪ي ف۪ي مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا عَلَى حَرَجٌ ف۪ٓي اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراًۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً

Ve-iż tekûlu lilleżî en’ama(A)llâhu ‘aleyhi veen’amte ‘aleyhi emsik ‘aleyke zevceke vetteki(A)llâhe vetuḣfî fî nefsike ma(A)llâhu mubdîhi vetaḣşâ-nnâse va(A)llâhu ehakku en taḣşâh(u)(s) felemmâ kadâ zeydun minhâ vataran zevvecnâkehâ likey lâ yekûne ‘alâ-lmu/minîne haracun fî ezvâci ed’iyâ-ihim iżâ kadav minhunne vatarâ(an)(c) vekâne emru(A)llâhi mef’ûlâ(n)

(Resulüm!) Hani Allah'ın nimet verdiği, senin de kendisine nimet verdiğin kimseye (Zeyd'e), "eşini (nikâhın) üzerinde tut (onu boşama) ve Allah'a karşı takvâ sahibi ol (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalış)!" diyordun ve Allah'ın açığa vuracağı şeyi insanlar(ın ne söyleyeceklerin)den çekinerek içinde gizliyordun. Oysa Allah, çekinmene daha layık (değil miy)di! Zeyd, o (eşi)nden ilişiğini kesince Biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları eşlerinden ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü'minlere bir güçlük olmasın. Ve Allah'ın emri (böylece) yerine getirilmiş oldu.

38

مَا عَلَى مِنْ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُۜ سُنَّةَ اللّٰهِ فِي خَلَوْا مِنْ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَراً مَقْدُوراًۙ

Mâ kâne ‘alâ-nnebiyyi min haracin fîmâ ferada(A)llâhu leh(u)(s) sunneta(A)llâhi fî-lleżîne ḣalev min kablu vekâne emru(A)llâhi kaderan makdûrâ(n)

Allah'ın, kendisine farz kıldığı bir şey(i yerine getirmesin)de nebîye herhangi bir güçlük (ve vebal) yoktur. Daha önce gelip geçen (nebi)ler hakkında da Allah'ın kanunu (böyle)dir ve Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir.

39

اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا اَحَداً اِلَّا اللّٰهَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً

Elleżîne yubelliġûne risâlâti(A)llâhi veyaḣşevnehu velâ yaḣşevne ehaden illa(A)llâh(e)(k) vekefâ bi(A)llâhi hasîbâ(n)

O (nebî)ler ki Allah'ın (vahiy olarak) gönderdiklerini tebliğ ederler, O'ndan haşyet duyarlar ve Allah'tan başka hiç kimseden korkmazlar. Hasîb (mahlûkata muamele ederken onun kazanması için her şeyi bir hesapla yapan ve her şeyin hesabını soran) olarak Allah yeter.

40

مَا مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً۟

Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum velâkin rasûla(A)llâhi veḣâteme-nnebiyyîn(e)(k) vekâna(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîmâ(n)

Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; fakat o, Allah'ın resulü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

41

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْراً كَث۪يراًۙ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-żkurû(A)llâhe żikran keśîrâ(n)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'ı (dilinizle ve kalbinizle) hatırlay(ıp an)arak çokça zikredin!

42

وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً

Vesebbihûhu bukraten veasîlâ(n)

Ve O'nu sabah akşam tesbih edin!

43

هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ اِلَى وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يماً

Huve-lleżî yusallî ‘aleykum vemelâ-iketuhu liyuḣricekum mine-zzulumâti ilâ-nnûr(i)(c) vekâne bilmu/minîne rahîmâ(n)

Sizi (nefsani) karanlıklardan nûra çıkarmak için melekleriyle destekleyen, üzerinize (rahmetini indiren) O'dur. Çünkü (Allah) mü'minlere karşı çok Rahîm'dir (isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

44

تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌۚ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْراً كَر۪يماً

Tahiyyetuhum yevme yelkavnehu selâm(un)(c) vea’adde lehum ecran kerîmâ(n)

O'na kavuştukları gün (Allah'ın) onlara iltifatı, "selam"dır. (Allah) Onlara (cennette) kerim (olan şerefli ve bitmez, tükenmez) bir mükâfat hazırlamıştır.

45

يَٓا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذ۪يراًۙ

Yâ eyyuhâ-nnebiyyu innâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiran veneżîrâ(n)

Ey nebî! Muhakkak ki Biz seni (ancak insanlar için) bir şahid, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

46

وَدَاعِياً اِلَى بِـاِذْنِه۪ وَسِرَاجاً مُن۪يراً

Ve dâ’iyen ila(A)llâhi bi-iżnihi ve sirâcen munîrâ(n)

Ayrıca O'nun izni ile (insanları) Allah'a (çağıran) bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak (gönderdik).

47

وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ مِنَ فَضْلاً كَب۪يراً

Vebeşşiri-lmu/minîne bi-enne lehum mina(A)llâhi fadlen kebîrâ(n)

O hâlde Allah'tan büyük bir fazilete (kurtuluş ve saadete) ereceklerini (sana böyle bakan ve sana iman eden) mü'minlere müjdele!

48

وَلَا الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَدَعْ اَذٰيهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً

Velâ tuti’i-lkâfirîne velmunâfikîne veda’ eżâhum vetevekkel ‘ala(A)llâh(i)(c) vekefâ bi(A)llâhi vekîlâ(n)

Kâfirlere ve münafıklara ise itaat etme! Onların eziyetlerine aldırma! (Sen sadece) Allah'a tevekkül et (O'na güvenip dayan)! Çünkü Vekîl olarak Allah (sana) yeter.

49

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ اَنْ فَمَا عَلَيْهِنَّ مِنْ تَعْتَدُّونَهَاۚ فَمَتِّعُوهُنَّ وَسَرِّحُوهُنَّ سَرَاحاً جَم۪يلاً

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû iżâ nekahtumu-lmu/minâti śümme tallaktumûhunne min kabli en temessûhunne femâ lekum ‘aleyhinne min ‘iddetin ta’teddûnehâ(s) femetti’ûhunne veserrihûhunne serâhan cemîlâ(n)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Mü'min kadınları nikâhlayıp da sonra kendilerine el sürmeden onları boşarsanız, bu durumda sizin için onların üzerinde sayacağınız bir iddet (süresi bekletme hakkınız) yoktur. Hemen onları (nikâhta mehir belirtmişseniz mehrin yarısıyla, mehir belirtmemişseniz hediye cinsinden bir şeyle) faydalandırın ve onları güzelce bir bırakmayla (incitmeden) salıver(ip boşay)ın!

50

يَٓا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَحْلَلْنَا لَكَ اَزْوَاجَكَ الّٰـت۪ٓي اٰتَيْتَ اُجُورَهُنَّ وَمَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَ مِمَّٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلَيْكَ وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ الّٰت۪ي هَاجَرْنَ مَعَكَۘ وَامْرَاَةً مُؤْمِنَةً اِنْ وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ اِنْ اَرَادَ النَّبِيُّ اَنْ خَالِصَةً لَكَ مِنْ الْمُؤْمِن۪ينَۜ قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ ف۪ٓي اَزْوَاجِهِمْ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ لِكَيْلَا عَلَيْكَ حَرَجٌۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

Yâ eyyuhâ-nnebiyyu innâ ahlelnâ leke ezvâceke-llâtî âteyte ucûrahunne vemâ meleket yemînuke mimmâ efâa(A)llâhu ‘aleyke vebenâti ‘ammike vebenâti ‘ammâtike vebenâti ḣâlike vebenâti ḣâlâtike-llâtî hâcerne me’ake vemraeten mu/mineten in vehebet nefsehâ linnebiyyi in erâde-nnebiyyu en yestenkihahâ ḣâlisaten leke min dûni-lmu/minîn(e)(k) kad ‘alimnâ mâ feradnâ ‘aleyhim fî ezvâcihim vemâ meleket eymânuhum likeylâ yekûne ‘aleyke harac(un)(k) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)

Ey nebî! Ücret (olarak mehir)lerini verdiğin hanımlarını, Allah'ın sana ganimet olarak verdiğ(i savaş esir)lerinden elinin altında bulunan (cariye)leri, seninle beraber hicret eden; amcanın kızlarını, halanın kızlarını, dayının kızlarını ve teyzenin kızlarını (istersen nikâhlamayı) Biz sana helâl kıldık. Bir de kendisini nebîye (mehir istemeden) hibe eden mü'min bir kadını, eğer nebî de kendisiyle evlenmek isterse, diğer mü'minlere değil sadece sana mahsus olmak üzere (onu mehirsiz olarak nikâhlamayı sana helâl kıldık). Kuşkusuz Biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan (cariye)leri hakkında mü'minlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları gerektiğini onlara daha önce açıkladık) Ki sana bir güçlük olmasın. Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

51

تُرْج۪ي مَنْ تَشَٓاءُ مِنْهُنَّ وَتُــْٔـو۪ٓي اِلَيْكَ مَنْ تَشَٓاءُۜ وَمَنِ ابْتَغَيْتَ مِمَّنْ عَزَلْتَ فَلَا عَلَيْكَۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ اَعْيُنُهُنَّ وَلَا وَيَرْضَيْنَ بِمَٓا اٰتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا ف۪ي وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَل۪يماً

Turcî men teşâu minhunne vetu/vî ileyke men teşâ(u)(s) vemeni-bteġayte mimmen ‘azelte felâ cunâha ‘aleyk(e)(c) żâlike ednâ en tekarra a’yunuhunne velâ yahzenne veyerdayne bimâ âteytehunne kulluhun(ne)(c) va(A)llâhu ya’lemu mâ fî kulûbikum(c) vekâna(A)llâhu ‘alîmen halîmâ(n)

(Ey nebî!) Onlardan (eşlerinden) dilediğini(n sırasını) bekletir, dilediğini yanına alırsın. Uzak durduklarından arzu ettiğini (ise tekrar yanına almanda) sana bir günah yoktur. Böyle yapman onların gözleri aydın olup üzülmemelerine ve hepsinin, senin verdiklerine razı olmalarına daha uygundur. Allah, kalplerinizde olanı (en ince ayrıntısına kadar) bilir. Çünkü Allah Alîm'dir, Halîm'dir (her şeyi, herkesi bilen ve kullarına hilm sahibi olarak yumuşak muamele edendir).

52

لَا لَكَ النِّسَٓاءُ مِنْ وَلَٓا بِهِنَّ مِنْ وَلَوْ اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ اِلَّا مَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ رَق۪يـباً۟

Lâ yahillu leke-nnisâu min ba’du velâ en tebeddele bihinne min ezvâcin velev a’cebeke husnuhunne illâ mâ meleket yemînuk(e)(k) vekâna(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in rakîbâ(n)

Bundan sonra artık sana başka kadınlarla evlenmen, bunları başka eşlerle değiştirmen, güzellikleri hoşuna gitse bile sana helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler müstesna. Allah her şey üzerine Rakîb'dir (yarattıklarına rahmet etmek ve ikram etmek için onları koruyup gözetendir).

53

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا بُيُوتَ النَّبِيِّ اِلَّٓا اَنْ لَكُمْ اِلٰى غَيْرَ اِنٰيهُۙ وَلٰكِنْ اِذَا دُع۪يتُمْ فَادْخُلُوا فَاِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلَا لِحَد۪يثٍۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْـي۪ مِنْكُمْۘ وَاللّٰهُ لَا مِنَ وَاِذَا سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعاً فَسْـَٔلُوهُنَّ مِنْ حِجَابٍۜ ذٰلِكُمْ اَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّۜ وَمَا لَكُمْ اَنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَلَٓا اَنْ اَزْوَاجَهُ مِنْ اَبَداًۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ عِنْـدَ اللّٰهِ عَظ۪يـماً

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tedḣulû buyûte-nnebiyyi illâ en yu/żene lekum ilâ ta’âmin ġayra nâzirîne inâhu velâkin iżâ du’îtum fedḣulû fe-iżâ ta’imtum fenteşirû velâ muste/nisîne lihadîś(in)(c) inne żâlikum kâne yu/żî-nnebiyye feyestahyî minkum(s) va(A)llâhu lâ yestahyî mine-lhakk(i)(c) ve-iżâ seeltumûhunne metâ’an fes-elûhunne min verâ-i hicâb(in)(c) żâlikum atheru likulûbikum ve kulûbihin(ne)(c) vemâ kâne lekum en tu/żû rasûla(A)llâhi velâ en tenkihû ezvâcehu min ba’dihi ebedâ(en)(c) inne żâlikum kâne ‘inda(A)llâhi ‘azîmâ(n)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Size izin verilmedikçe nebînin evlerine girmeyin! Bununla beraber (sizi yemeğe davet ederse de erkenden gidip) yemeğin pişmesini beklemeyin! Fakat davet edildiğiniz vakit (o evlere) girin! Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalanlardan olmayın; çünkü bu hareketiniz nebîyi üzmekte; fakat o (size bunu söylemekten) hayâ etmektedir. Ama Allah, hak(kı söylemek)ten çekinmez. (Nebînin hanımlarına nasıl davranacağınız hususuna gelince) Onlardan bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin! Bu hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha temiz (bir davranış)tır. Sizin Allah'ın resulünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız ebediyen (size helâl) olmaz; çünkü bu, Allah katında çok büyük (bir günah)tır.

54

اِنْ تُبْدُوا شَيْـٔاً اَوْ تُخْفُوهُ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ عَل۪يماً

İn tubdû şey-en ev tuḣfûhu fe-inna(A)llâhe kâne bikulli şey-in ‘alîmâ(n)

Şayet siz bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de şüphesiz ki Allah her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

55

لَا عَلَيْهِنَّ ف۪ٓي اٰبَٓائِهِنَّ وَلَٓا وَلَٓا وَلَٓا اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَخَوَاتِهِنَّ وَلَا وَلَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّۚ وَاتَّق۪ينَ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَه۪يداً

Lâ cunâha ‘aleyhinne fî âbâ-ihinne velâ ebnâ-ihinne velâ iḣvânihinne velâ ebnâ-i iḣvânihinne velâ ebnâ-i eḣavâtihinne velâ nisâ-ihinne velâ mâ meleket eymânuhun(ne)(k) vettekîna(A)llâh(e)(c) inna(A)llâhe kâne ‘alâ kulli şey-in şehîdâ(n)

(Nebînin hanımlarının) Babalarına, oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, (mü'min) kadınlara ve ellerinin altında bulunan (cariye)lere (perdesiz, serbestçe görünmelerinden) dolayı bir günah yoktur. (Ey nebînin hanımları!) Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)! Çünkü Allah Şehîd (ismiyle) her şeye (en ince ayrıntısına kadar) şahiddir.

56

اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يماً

İnna(A)llâhe vemelâ-iketehu yusallûne ‘alâ-nnebiy(yi)(c) yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû sallû ‘aleyhi vesellimû teslîmâ(n)

Muhakkak ki Allah ve melekleri, nebîye salât ed(ip dinine yardım ederek onu destekl)erler. Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Siz de ona salât ed(ip dine yardım ederek onu destekley)in ve tam bir teslimiyetle (onun örnekliğine) teslim olun!

57

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فِي وَالْاٰخِرَةِ وَاَعَدَّ لَهُمْ عَذَاباً مُه۪يناً

İnne-lleżîne yu/żûna(A)llâhe verasûlehu le’anehumu(A)llâhu fî-ddunyâ vel-âḣirati vea’adde lehum ‘ażâben muhînâ(n)

Şüphesiz Allah ve resulünü incitenlere, Allah dünyada da âhirette de lanet etmiş ve onlar için (âhirette) aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.

58

وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟

Velleżîne yu/żûne-lmu/minîne velmu/minâti biġayri mâ-ktesebû fekadi-htemelû buhtânen ve-iśmen mubînâ(n)

Mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler de şüphesiz bir iftira(da bulunmuş) ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.

59

يَٓا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ فَلَا وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

Yâ eyyuhâ-nnebiyyu kul li-ezvâcike vebenâtike venisâ-i-lmu/minîne yudnîne ‘aleyhinne min celâbîbihin(ne)(c) żâlike ednâ en yu’rafne felâ yu/żeyn(e)(k) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)

Ey nebî! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına (dışarı çıktıkları zaman vücut hatlarını belli etmeyen) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle! Onların tanınması ve incitilmemesi için en uygun davranış budur. Bununla beraber Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

60

لَئِنْ لَمْ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي مَرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ ثُمَّ لَا ف۪يهَٓا اِلَّا قَل۪يلاًۚۛ

Le-in lem yentehi-lmunâfikûne velleżîne fî kulûbihim meradun velmurcifûne fî-lmedîneti lenuġriyenneke bihim śümme lâ yucâvirûneke fîhâ illâ kalîlâ(n)

Andolsun ki eğer münafıklar ve kalplerinde (şeytanın verdiği vesveseyle) bir hastalık bulunanlar ve Medine'de kötü haber yay(ıp dedikodu yap)anlar (bu hâllerinden) vazgeçmezlerse seni onlara musallat ederiz (onlarla savaşmanı ve onları şehirden sürüp çıkarmanı sana emrederiz) de sonra orada ancak pek az (bir süre) sana komşu kalabilirler!

61

مَلْعُون۪ينَۚۛ اَيْنَ ثُقِفُٓوا اُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْت۪يلاً

Mel’ûnîn(e)(s) eyne mâ śukifû uḣiżû vekuttilû taktîlâ(n)

(Onlar) Lanetlenmiş kimseler olarak nerede bulunurlarsa yakalanırlar ve mutlak bir ölümle öldürülürler.

62

سُنَّةَ اللّٰهِ فِي خَلَوْا مِنْ وَلَنْ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاً

Sunneta(A)llâhi fî-lleżîne ḣalev min kabl(u)(s) velen tecide lisunneti(A)llâhi tebdîlâ(n)

Bundan önce gelip geçen (ümmet)ler hakkında da Allah'ın kanunu (böyle)dir. Ve Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.

63

يَسْـَٔلُكَ النَّاسُ عَنِ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِۜ وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَر۪يباً

Yes-eluke-nnâsu ‘ani-ssâ’a(ti)(s) kul innemâ ‘ilmuhâ ‘inda(A)llâh(i)(c) vemâ yudrîke le’alle-ssâ’ate tekûnu karîbâ(n)

(Resulüm!) İnsanlar sana o (kıyamet) saati(nin ne zaman geleceğini) soruyorlar. De ki: "Onun ilmi ancak Allah katındadır." Ne bilirsin, belki de o (kıyamet) saat(i çok) yakındır.

64

اِنَّ اللّٰهَ لَعَنَ الْكَافِر۪ينَ وَاَعَدَّ لَهُمْ سَع۪يراًۙ

İnna(A)llâhe le’ane-lkâfirîne ve e’adde lehum se’îrâ(n)

Şu muhakkak ki Allah, kâfirlere lanet etmiş ve (kıyamet günü) onlar için alev alev yanan bir ateş hazırlamıştır.

65

خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۚ لَا وَلِياًّ وَلَا

Ḣâlidîne fîhâ ebedâ(en)(s) lâ yecidûne veliyyen velâ nasîrâ(n)

(Onlar) Orada ebedi olarak kalacaklardır. (O gün kendilerini koruyacak) Ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklardır.

66

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي يَقُولُونَ يَا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا

Yevme tukallebu vucûhuhum fî-nnâri yekûlûne yâ leytenâ eta’na(A)llâhe veeta’nâ-rrasûlâ

O gün, yüzleri ateşin içinde (bir taraftan diğer bir tarafa) çevrilirken, "keşke Allah'a itaat etseydik, (O'nun bize gönderdiği) resule de itaat etseydik!" derler.

67

وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُـبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا

Ve kâlû rabbenâ innâ eta’nâ sâdetenâ vekuberâenâ feedallûnâ-ssebîlâ

Ve (yine) derler ki: "Rabbimiz! Şüphesiz biz, efendilerimize (tabi olduğumuz önderlerimize) ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi (hak) yoldan saptırdılar."

68

رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً۟

Rabbenâ âtihim di’feyni mine-l’ażâbi vel’anhum la’nen kebîrâ(n)

"Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et!"

69

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا كَالَّذ۪ينَ اٰذَوْا مُوسٰى فَبَرَّاَهُ اللّٰهُ مِمَّا قَالُواۜ وَكَانَ عِنْدَ اللّٰهِ وَج۪يهاً

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tekûnû kelleżîne âżev mûsâ feberraehu(A)llâhu mimmâ kâlû(c) vekâne ‘inda(A)llâhi vecîhâ(n)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Siz (Allah'ın resulüne itaat edin ve onu üzmeyin) de Mûsâ'ya eziyet eden kimseler gibi olmayın! Nihayet Allah onu, dedikleri şeyden temize çıkardı. Çünkü (o) Allah katında itibarlı (ve şerefli) idi.

70

يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَد۪يداًۙ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ttekû(A)llâhe ve kûlû kavlen sedîdâ(n)

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve (her zaman, hak olan Allah'ın âyetleriyle) sağlam söz söyleyin!

71

يُصْلِحْ لَكُمْ اَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزاً عَظ۪يماً

Yuslih lekum a’mâlekum veyaġfir lekum żunûbekum(k) vemen yuti’i(A)llâhe verasûlehu fekad fâze fevzen ‘azîmâ(n)

(Böyle yaparsanız Allah) Sizin işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı mağfiret eder. Kim Allah ve resulüne itaat ederse muhakkak büyük bir kurtuluşa (ve saadete) ermiş olur.

72

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ اِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاًۙ

İnnâ ‘aradnâ-l-emânete ‘alâ-ssemâvâti vel-ardi velcibâli feebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehâ-l-insân(u)(s) innehu kâne zalûmen cehûlâ(n)

Biz (Allah'ın, rûhundan nefhedip kendisine halife olarak kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışma) emaneti(ni) göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (bu sorumluluk karşısında haşyet ve) korkuya kapıldılar; ama insan onu yüklendi. Çünkü o (nefsine karşı) çok zalim, (Rabbine karşı ise) çok cahildir (O'nun vahyine ve resulüne her anda itaat edip boyun bükmeye muktedirdir).

73

لِيُعَذِّبَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ وَيَتُوبَ اللّٰهُ عَلَى وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

Liyu’ażżiba(A)llâhu-lmunâfikîne velmunâfikâti velmuşrikîne velmuşrikâti veyetûba(A)llâhu ‘alâ-lmu/minîne velmu/minât(i)(k) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)

(Allah bu emaneti insana verdikten sonra kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışmayan) Münafık erkeklere ve münafık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara azap edecek, (Allah ve resulüne) iman eden erkeklerin ve iman eden kadınların da tövbesini kabul buyuracaktır. Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).