← Sûreler
Fâtır Sûresi
45 âyet · Mekki
سُورَةُ فَاطِرٍ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۜ يَز۪يدُ فِي مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

Elhamdu li(A)llâhi fâtiri-ssemâvâti vel-ardi câ’ili-lmelâ-iketi rusulen ulî ecnihatin meśnâ veśulâśe verubâ’(a)(c) yezîdu fî-lḣalki mâ yeşâ(u)(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

Hamd, göklerin ve yerin Fâtır'ı (yoktan yaratanı), melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı resuller yapan Allah'a mahsustur. O, yaratmada dilediğini arttırır. Muhakkak ki Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

2

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ فَلَا لَهَاۚ وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا لَهُ مِنْ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

Mâ yeftehi(A)llâhu linnâsi min rahmetin felâ mumsike lehâ(s) vemâ yumsik felâ mursile lehu min ba’dih(i)(c) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)

Allah, insanlar için ne rahmet açarsa onu tut(up engelley)ecek yoktur. Neyi de tut(up engell)erse bundan sonra onu (salıverip) gönderecek yoktur. O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).

3

يَٓا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۜ هَلْ مِنْ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ وَالْاَرْضِۜ لَٓا اِلَّا هُوَۘ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ

Yâ eyyuhâ-nnâsu-żkurû ni’meta(A)llâhi ‘aleykum(c) hel min ḣâlikin ġayru(A)llâhi yerzukukum mine-ssemâ-i vel-ard(i)(c) lâ ilâhe illâ huv(e)(s) feennâ tu/fekûn(e)

Ey insanlar! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın! Allah'tan başka size gökten ve yerden rızık veren bir yaratıcı mı var? O'ndan başka İlâh yoktur. O hâlde nasıl (oluyor da Allah'a kulluktan) döndürülüyorsunuz?

4

وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ وَاِلَى تُرْجَعُ الْاُمُورُ

Ve-in yukeżżibûke fekad kużżibet rusulun min kablik(e)(c) ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr(u)

(Resulüm!) Eğer o (kâfir)ler seni yalanlıyorlarsa (üzülme), andolsun senden önceki nice resuller de yalanlanmıştı. Bütün işler ancak Allah'a döndürülür (her konuda en son hükmü verecek olan sadece Allah'tır).

5

يَٓا النَّاسُ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا بِاللّٰهِ الْغَرُورُ

Yâ eyyuhâ-nnâsu inne va’da(A)llâhi hakk(un)(s) felâ teġurrannekumu-lhayâtu-ddunyâ(s) velâ yeġurrannekum bi(A)llâhi-lġarûr(u)

Ey insanlar! Muhakkak ki Allah'ın (dünya ve âhiretle ilgili her türlü) vaadi haktır, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve sakın o aldatıcı (şeytan) sizi Allah(ın affına güvendirmek suretiy)le kandırmasın!

6

اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُواًّۜ اِنَّمَا يَدْعُوا حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ السَّع۪يرِۜ

İnne-şşeytâne lekum ‘aduvvun fetteḣiżûhu ‘aduvvâ(en)(c) innemâ yed’û hizbehu liyekûnû min ashâbi-ssa’îr(i)

Muhakkak ki şeytan sizin için (apaçık) bir düşmandır. Artık (siz de) onu düşman olarak bilin! O ancak kendi taraftarlarını alevli ateşin halkından olmaya davet eder.

7

اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ۟

Elleżîne keferû lehum ‘ażâbun şedîd(un)(s) velleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lehum maġfiratun veecrun kebîr(un)

(Kıyamet günü) Kâfirler için şiddetli bir azap vardır. İman edip sâlih ameller işleyenler için ise (geniş) bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

8

اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ فَرَاٰهُ حَسَناًۜ فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۘ فَلَا نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ

Efemen zuyyine lehu sû-u ‘amelihi feraâhu hasenâ(en)(s) fe-inna(A)llâhe yudillu men yeşâu veyehdî men yeşâ(u)(s) felâ teżheb nefsuke ‘aleyhim haserât(in)(c) inna(A)llâhe ‘alîmun bimâ yasne’ûn(e)

Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse (hiç güzel amel işleyen kimse gibi) olur mu! Şüphesiz ki Allah dilediğini (küfründe inat edeni) dalâlette bırakır ve dilediğini (hidâyeti isteyeni) de hidâyete erdirir. O hâlde (resulüm!) onlar için üzüntülere gark olma! Muhakkak ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.

9

وَاللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُث۪يرُ سَحَاباً فَسُقْنَاهُ اِلٰى مَيِّتٍ فَاَحْيَيْنَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ كَذٰلِكَ النُّشُورُ

Ve(A)llâhu-lleżî ersele-rriyâha fetuśîru sehâben fesuknâhu ilâ beledin meyyitin feahyeynâ bihi-l-arda ba’de mevtihâ(c) keżâlike-nnuşûr(u)

Allah O'dur ki rüzgârları gönderip (onlarla) bulut(lar)ı harekete geçirir. Sonra Biz onu (toprağı) ölü bir beldeye süreriz de ölümünden sonra o yere onunla (tekrar) hayat veririz. İşte, (öldükten sonra) diriliş de böyledir.

10

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاًۜ اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ يَرْفَعُهُۜ وَالَّذ۪ينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَمَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ

Men kâne yurîdu-l’izzete feli(A)llâhi-l’izzetu cemî’â(an)(c) ileyhi yas’adu-lkelimu-ttayyibu vel’amelu-ssâlihu yerfe’uh(u)(c) velleżîne yemkurûne-sseyyi-âti lehum ‘ażâbun şedîd(un)(s) vemekru ulâ-ike huve yebûr(u)

Kim izzet (şeref ve üstünlük) istiyorsa (bilsin ki) bütün izzet Allah'a aittir. O'na ancak temiz (ve güzel) sözler yükselir, onları da sâlih amel yükseltir. (İnsanlara) Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için (kıyamet günü) şiddetli bir azap vardır ve onların o tuzak(lar)ı (hep) darmadağın olur.

11

وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ مِنْ ثُمَّ مِنْ ثُمَّ جَعَلَكُمْ اَزْوَاجاًۜ وَمَا مِنْ وَلَا اِلَّا بِعِلْمِه۪ۜ وَمَا مِنْ وَلَا مِنْ اِلَّا ف۪ي اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى يَس۪يرٌ

Va(A)llâhu ḣalekakum min turâbin śümme min nutfetin śümme ce’alekum ezvâcâ(i)(c) vemâ tahmilu min unśâ velâ teda’u illâ bi’ilmih(i)(c) vemâ yu’ammeru min mu’ammerin velâ yunkasu min ‘umurihi illâ fî kitâb(in)(c) inne żâlike ‘ala(A)llâhi yesîr(un)

Allah sizi (önce) topraktan, sonra bir nutfeden (dökülen bir damla sudan) yarattı, sonra sizi (erkek ve dişi olmak üzere) çiftler kıldı. O'nun bilgisi olmadan hiçbir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Herhangi bir kimseye de (uzun) ömür verilmez yahut onun ömrü kısaltılmaz ki (bunların hepsi) bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı) olmasın. Muhakkak ki bu, Allah'a göre kolaydır.

12

وَمَا الْبَحْرَانِۗ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَٓائِـغٌ شَرَابُهُ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۜ وَمِنْ تَاْكُلُونَ لَحْماً طَرِياًّ وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ وَتَرَى الْفُلْكَ ف۪يهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Vemâ yestevî-lbahrâni hâżâ ‘ażbun furâtun sâ-iġun şerâbuhu vehâżâ milhun ucâc(un)(s) vemin kullin te/kulûne lahmen tariyyen vetestaḣricûne hilyeten telbesûnehâ(s) veterâ-lfulke fîhi mevâḣira litebteġû min fadlihi vele’allekum teşkurûn(e)

Dahası iki deniz de bir olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu giderir ve içimi kolaydır. Şu da tuzludur, acıdır (ve boğazı yakar). Bununla beraber (siz) hepsinden taze et (balık) yersiniz ve (inci, mercan gibi) kendisini takınacağınız bir süs eşyası çıkarırsınız. Ayrıca (sen), gemilerin orada (suları) yara yara gittiklerini görürsün. (Bütün bunlar) O'nun fazlından (rızkınızı) aramanız ve (nimetlerine) şükretmeniz içindir.

13

يُولِجُ الَّيْلَ فِي وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ مَا مِنْ

Yûlicu-lleyle fî-nnehâri veyûlicu-nnehâra fî-lleyli veseḣḣara-şşemse velkamera kullun yecrî li-ecelin musemmâ(en)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbukum lehu-lmulk(u)(c) velleżîne ted’ûne min dûnihi mâ yemlikûne min kitmîr(in)

(O) Geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar. Güneş ve Ay (O'nun) emrindedir. Her biri belirlenmiş bir vakte (kıyamete) kadar (yörüngesinde) akıp gider. İşte (bütün) bu(nları yapan) Rabbiniz Allah'tır. Mülk O'nundur. O'nu bırakıp da (kendilerine yalvarıp) dua ettikleriniz ise bir çekirdek kabuğuna bile sahip değildir.

14

اِنْ تَدْعُوهُمْ لَا دُعَٓاءَكُمْۚ وَلَوْ سَمِعُوا مَا لَكُمْۜ وَيَوْمَ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْۜ وَلَا مِثْلُ خَب۪يرٍ۟

İn ted’ûhum lâ yesme’û du’âekum velev semi’û mâ-stecâbû lekum(s) ve yevme-lkiyâmeti yekfurûne bişirkikum(c) velâ yunebbi-uke miślu ḣabîr(in)

Eğer onlara (yalvarıp) dua ederseniz sizin duanızı işitmezler. Şayet (sizin dediğiniz gibi) işitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin (onları Allah'a) şirk koşmanızı reddederler. (Bunları) Sana Habîr (her şey ve herkesten haberdar olan Allah) gibi hiç kimse haber veremez.

15

يَٓا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُ اِلَى وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ

Yâ eyyuhâ-nnâsu entumu-lfukarâu ila(A)llâh(i)(s) va(A)llâhu huve-lġaniyyu-lhamîd(u)

Ey insanlar! Siz (maddi ve manevi her türlü konuda) Allah'a (O'nun esmâsının tecellisine) muhtaçsınız. O Allah ise Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).

16

اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ وَيَاْتِ بِخَلْقٍ جَد۪يدٍۚ

İn yeşe/ yużhibkum veye/ti biḣalkin cedîd(in)

Eğer (Allah) dilerse sizi (bu dünyadan) giderir de (sizin yerinize) yeni bir halk getirir.

17

وَمَا ذٰلِكَ عَلَى بِعَز۪يزٍ

Vemâ żâlike ‘ala(A)llâhi bi’azîz(in)

Ve bu, Allah'a göre zor bir şey değildir (O, sizi seçip yaratarak size şeref vermiştir).

18

وَلَا وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى لَا مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۜ اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِه۪ۜ وَاِلَى الْمَص۪يرُ

Velâ teziru vâziratun vizra uḣrâ(c) ve-in ted’u muśkaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey-un velev kâne żâ kurbâ(k) innemâ tunżiru-lleżîne yaḣşevne rabbehum bilġaybi veekâmû-ssalâ(te)(c) vemen tezekkâ fe-innemâ yetezekkâ linefsih(i)(c) ve-ila(A)llâhi-lmasîr(u)

(Kıyamet günü) Hiçbir günahkâr başkasının (günah) yükünü yüklenmez. (O gün günah) Yükü ağır gelen kimse onu taşımaya (başkasını) çağırsa ve (bu çağırdığı onun) yakını bile olsa, o (günahın)dan bir şey yüklenmez. (Resulüm!) Sen ancak gıyâben Rabblerinden haşyet duyanları ve namazı ikâme ed(ip her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)anları uyarabilirsin. Kim (nefsinin küfründen ve şirkinden) temizlenirse o ancak kendisi için temizlenmiş olur ve dönüş ancak Allah'adır.

19

وَمَا الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ

Vemâ yestevî-l-a’mâ velbasîr(u)

(Hakikate karşı) Körle gören bir olmaz.

20

وَلَا وَلَا

Velâ-zzulumâtu velâ-nnûr(u)

Karanlıkla nûr (bâtıl ile hak bir olmaz).

21

وَلَا وَلَا

Velâ-zzillu velâ-lharûr(u)

Gölgeyle sıcaklık (cennet ile cehennem bir olmaz).

22

وَمَا الْاَحْيَٓاءُ وَلَا الْاَمْوَاتُۜ اِنَّ اللّٰهَ يُسْمِــعُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَٓا بِمُسْمِــعٍ مَنْ فِي

Vemâ yestevî-l-ahyâu velâ-l-emvât(u)(c) inna(A)llâhe yusmi’u men yeşâ(u)(s) vemâ ente bimusmi’in men fî-lkubûr(i)

Dirilerle ölüler (kâfir ile mü'min) de bir olmaz. Muhakkak ki Allah, (hakkı) dilediğine (duymak isteyene) işittirir. (Resulüm!) Sen kabirdekilere (manen ölmüş olanlara hakkı) işittiremezsin!

23

اِنْ اِلَّا نَذ۪يرٌ

İn ente illâ neżîr(un)

Sen ancak bir uyarıcısın.

24

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۜ وَاِنْ مِنْ اِلَّا خَلَا ف۪يهَا نَذ۪يرٌ

İnnâ erselnâke bilhakki beşîran veneżîrâ(an)(c) ve-in min ummetin illâ ḣalâ fîhâ neżîr(un)

Şüphesiz ki Biz seni bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinde(n) bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.

25

وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ

Ve-in yukeżżibûke fekad keżżebe-lleżîne min kablihim câet-hum rusuluhum bilbeyyinâti vebi-zzuburi vebilkitâbi-lmunîr(i)

(Resulüm!) Eğer o (kâfir)ler seni yalanlıyorlarsa (üzülme), andolsun onlardan öncekiler de (kendilerine gelen resullerini) yalanlamışlardı. (Oysa) Onlara da resulleri apaçık deliller, (kutsal) sahifeler ve nûrlandırıcı (bir) kitapla gelmişlerdi.

26

ثُمَّ اَخَذْتُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ۟

Śumme eḣażtu-lleżîne keferû(s) fekeyfe kâne nekîr(i)

Sonra Ben, o kâfirleri yakaladım ve Beni inkâr (etmenin sonucu) nasılmış (gördüler)!

27

اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهَاۜ وَمِنَ جُدَدٌ ب۪يضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا وَغَرَاب۪يبُ سُودٌ

Elem tera enna(A)llâhe enzele mine-ssemâ-i mâen feaḣracnâ bihi śemerâtin muḣtelifen elvânuhâ(c) vemine-lcibâli cudedun bîdun vehumrun muḣtelifun elvânuhâ veġarâbîbu sûd(un)

Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi de Biz onunla (yerden) renkleri çeşit çeşit mahsuller çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı (birbirinden farklı) çeşitli renklerde ve siyahın her tonunda yollar (yaptık).

28

وَمِنَ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَۜ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ غَفُورٌ

Vemine-nnâsi ve-ddevâbbi vel-en’âmi muḣtelifun elvânuhu keżâlik(e)(k) innemâ yaḣşa(A)llâhe min ‘ibâdihi-l’ulemâ(u)(k) inna(A)llâhe ‘azîzun ġafûr(un)

İnsanlardan, (yeryüzünde) hareket eden (bütün) canlılardan ve hayvanlardan da yine böyle türlü renkte olanlar vardır. Kulları içinden ancak (O'nu bilen) âlimler Allah'tan haşyet duyarlar. Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Ğafûr'dur (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve her türlü günahı mağfiret edendir).

29

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ

İnne-lleżîne yetlûne kitâba(A)llâhi ve ekâmû-ssalâte ve enfekû mimmâ razeknâhum sirran ve’alâniyeten yercûne ticâraten len tebûr(a)

Şüphesiz ki Allah'ın kitabını okuyanlar, namazı ikâme edenler (her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalışanlar) ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) gizli, açık infak edenler, asla zarara uğramayacak bir ticaret umabilirler.

30

لِيُوَفِّيَهُمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدَهُمْ مِنْ اِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ

Liyuveffiyehum ucûrahum veyezîdehum min fadlih(i)(c) innehu ġafûrun şekûr(un)

Ki (Allah) onların mükâfatlarını tastamam olarak verir ve kendi fazlından onlara (lütuf ve ihsanını) arttırır. Çünkü O, Ğafûr'dur, Şekûr'dur (her türlü günahı mağfiret eden ve şükrün karşılığını verendir).

31

وَالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ مِنَ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ اِنَّ اللّٰهَ بِعِبَادِه۪ لَخَب۪يرٌ بَص۪يرٌ

Velleżî evhaynâ ileyke mine-lkitâbi huve-lhakku musaddikan limâ beyne yedeyh(i)(k) inna(A)llâhe bi’ibâdihi leḣabîrun basîr(un)

(Resulüm!) Sana bu Kitâb'ta vahyettiğimiz (şeyler), kendisinden önceki (kitap)ları tasdik eden bir hakikattir. Muhakkak ki Allah, kulların(ın her hâlin)den haberdardır, (onları) hakkıyla görendir.

32

ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذ۪ينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۚ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُۜ

Śumme evraśnâ-lkitâbe-lleżîne-stafeynâ min ‘ibâdinâ(s) feminhum zâlimun linefsihi veminhum muktesidun veminhum sâbikun bilḣayrâti bi-iżni(A)llâh(i)(c) żâlike huve-lfadlu-lkebîr(u)

Sonra Biz, kullarımızdan seçtiğimiz kimseleri kitaba vâris kıldık. Onlardan kimi nefsine zulmeder, kimi orta yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle (öne geçmek için) hayırlarda yarışır. İşte büyük fazilet (lütuf ve ihsan) budur.

33

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ مِنْ وَلُؤْلُؤً۬اۚ وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ

Cennâtu ‘adnin yedḣulûnehâ yuhallevne fîhâ min esâvira min żehebin velu/lu-â(en)(s) ve libâsuhum fîhâ harîr(un)

(Onların mükâfatı) Adn cennetleridir, oraya girerler. Onlar orada altın bilezikler ve inciler takınırlar. Oradaki elbiseleri de ipektir.

34

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَۜ اِنَّ رَبَّـنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌۙ

Ve kâlû-lhamdu li(A)llâhi-lleżî eżhebe ‘annâ-lhazen(e)(s) inne rabbenâ leġafûrun şekûr(un)

Ve onlar şöyle derler: "Bizden hüznü (ve endişeyi) gideren Allah'a hamdolsun. Muhakkak ki Rabbimiz Ğafûr'dur, Şekûr'dur (her türlü günahı mağfiret eden ve şükrün karşılığını verendir)."

35

اَلَّـذ۪ٓي اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ لَا ف۪يهَا نَصَبٌ وَلَا ف۪يهَا لُغُوبٌ

Elleżî ehallenâ dâra-lmukâmeti min fadlihi lâ yemessunâ fîhâ nesabun velâ yemessunâ fîhâ luġûb(un)

"O ki lütfundan bizi kalınacak (bu cennet) yurd(un)a yerleştirdi. (Artık) Burada bize ne bir yorgunluk dokunur ne de burada bize bir usanç dokunur."

36

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَۚ لَا عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلَا عَنْهُمْ مِنْ كَذٰلِكَ نَجْز۪ي كُلَّ كَفُورٍۚ

Velleżîne keferû lehum nâru cehenneme lâ yukdâ ‘aleyhim feyemûtû velâ yuḣaffefu ‘anhum min ‘ażâbihâ(c) keżâlike neczî kulle kefûr(in)

Kâfirler için ise cehennem ateşi vardır. Onlara ne (ölüp yok olmaları için) hüküm verilir ki ölsünler (de kurtulsunlar) ne de onlardan o (cehennem ateşinin) azabı hafifletilir (ki biraz olsun rahat etsinler). İşte Biz, bütün kâfirleri böyle cezalandırırız.

37

وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ ف۪يهَاۚ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحاً غَيْرَ الَّذ۪ي كُنَّا نَعْمَلُۜ اَوَلَمْ مَا يَتَذَكَّرُ ف۪يهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَٓاءَكُمُ النَّذ۪يرُۜ فَذُوقُوا فَمَا مِنْ

Vehum yastariḣûne fîhâ rabbenâ aḣricnâ na’mel sâlihan ġayra-lleżî kunnâ na’mel(u)(c) eve lem nu’ammirkum mâ yeteżekkeru fîhi men teżekkera vecâekumu-nneżîr(u)(s) feżûkû femâ lizzâlimîne min nasîr(in)

Onlar orada şöyle feryat ederler: "Rabbimiz! Bizi (bu cehennemden) çıkar(ıp dünyaya geri gönder) ki (daha önce) yapmakta olduğumuz (ameller)den başka, sâlih bir amel yapalım!" (Onlara şöyle nidâ edilir) "Biz size orada (düşünüp) öğüt alabilecek birinin (anlayıp) öğüt alacağı kadar bir ömür vermedik mi? Size (bugünü haber veren bir) uyarıcı da gelmişti. Şimdi tadın (azabı)! Çünkü (bugün) zalimler için hiçbir yardımcı yoktur."

38

اِنَّ اللّٰهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

İnna(A)llâhe ‘âlimu ġaybi-ssemâvâti vel-ard(i)(c) innehu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)

Muhakkak ki Allah, göklerin ve yerin gaybını (size görünmeyen tüm sırlarını) bilendir. Şüphesiz O, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

39

هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ فِي فَمَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۜ وَلَا الْكَافِر۪ينَ كُفْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ اِلَّا مَقْتاًۚ وَلَا الْكَافِر۪ينَ كُفْرُهُمْ اِلَّا خَسَاراً

Huve-lleżî ce’alekum ḣalâ-ife fî-l-ard(i)(c) femen kefera fe’aleyhi kufruh(u)(s) velâ yezîdu-lkâfirîne kufruhum ‘inde rabbihim illâ maktâ(en)(s) velâ yezîdu-lkâfirîne kufruhum illâ ḣasârâ(n)

O, sizi yeryüzünde halifeler kılandır. Artık kim (bunu unutup) kâfir olursa küfrü kendi aleyhinedir. Zira kâfirlerin küfrü, Rabbleri katında ancak (onlar için) gazabı arttırır ve (elbette) kâfirlerin küfrü (kendileri için) hüsrandan başka bir şeyi arttırmaz.

40

قُلْ اَرَاَيْتُمْ شُرَكَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ اللّٰهِۜ اَرُون۪ي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَاباً فَهُمْ عَلٰى بَيِّنَتٍ مِنْهُۚ بَلْ اِنْ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُمْ بَعْضاً اِلَّا غُرُوراً

Kul eraeytum şurakâekumu-lleżîne ted’ûne min dûni(A)llâhi erûnî mâżâ ḣalekû mine-l-ardi em lehum şirkun fî-ssemâvâti em âteynâhum kitâben fehum ‘alâ beyyinetin minh(u)(c) bel in ya’idu-zzâlimûne ba’duhum ba’dan illâ ġurûrâ(n)

(Resulüm!) De ki: "Allah'tan başka (O'na) şirk koşup yalvardığınız şeyleri(n nasıl bir hâlde olduklarını hiç) gördünüz mü! Gösterin bana, (onlar) yeryüzünden neyi yaratmışlardır? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Yahut Biz onlara bir kitap verdik de onlar, o (kitap)tan bir delil üzerinde midirler?" Hayır! O zalimler birbirlerine aldatmadan başka bir şey vaad etmezler.

41

اِنَّ اللّٰهَ يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ اَنْ وَلَئِنْ زَالَتَٓا اِنْ مِنْ مِنْ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً

İnna(A)llâhe yumsiku-ssemâvâti vel-arda en tezûlâ(c) vele-in zâletâ in emsekehumâ min ehadin min ba’dih(i)(c) innehu kâne halîmen ġafûrâ(n)

Muhakkak ki Allah, gökleri ve yeri nizamları bozulmasın diye (her an kudreti altında) tutar. Andolsun eğer onların nizamı bozulursa bundan sonra (Allah'tan başka) hiç kimse onları (dengede) tutamaz. Gerçekten O, Halîm'dir, Ğafûr'dur (kullarına hilm sahibi olarak yumuşak muamele eden ve her türlü günahı mağfiret edendir).

42

وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ لَيَكُونُنَّ اَهْدٰى مِنْ الْاُمَمِۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ مَا اِلَّا نُفُوراًۙ

Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim le-in câehum neżîrun leyekûnunne ehdâ min ihdâ-l-umem(i)(s) felemmâ câehum neżîrun mâ zâdehum illâ nufûrâ(n)

(Müşrikler) Kendilerine bir uyarıcı (resul) gelirse herhangi bir ümmetten daha çok hidâyette olacaklarına dair bütün çaba ve gayretleriyle Allah'a yemin ettiler. Fakat onlara uyarıcı (olan resulümüz) gelince (bu) onlarda nefretten başka bir şey arttırmadı.

43

اِسْتِكْبَاراً فِي وَمَكْرَ السَّيِّئِۜ وَلَا الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِه۪ۜ فَهَلْ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ فَلَنْ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاًۚ وَلَنْ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْو۪يلاً

İstikbâran fî-l-ardi vemekra-sseyyi-/(i)(c) velâ yahîku-lmekru-sseyyi-u illâ bi-ehlih(i)(c) fehel yenzurûne illâ sunnete-l-evvelîn(e)(c) felen tecide lisunneti(A)llâhi tebdîlâ(en)(s) velen tecide lisunneti(A)llâhi tahvîlâ(n)

(Onlar) Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak(lar) kurmak (için böyle söylüyorlardı). Hâlbuki kötü tuzak ancak sahibini kuşatır (tuzak kuran, kendi tuzağına düşer). Onlar (kendilerinden) önceki (ümmet)lere uygulanan kanundan başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın ve Allah'ın kanununda bir değişme de bulamazsın.

44

اَوَلَمْ فِي فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ وَكَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَمَا اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ فِي وَلَا فِي اِنَّهُ كَانَ عَل۪يماً قَد۪يراً

Eve lem yesîrû fî-l-ardi feyenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lleżîne min kablihim vekânû eşedde minhum kuvve(ten)(c) vemâ kâna(A)llâhu liyu’cizehu min şey-in fî-ssemâvâti velâ fî-l-ard(i)(c) innehu kâne ‘alîmen kadîrâ(n)

Bunlar yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Hâlbuki onlar, kendilerinden kuvvet bakımından daha güçlü idiler. Ne göklerdeki ne de yerdeki hiçbir şey Allah'ı âciz bırakacak değildir. Muhakkak ki O, Alîm'dir, Kadîr'dir (her şeyi, herkesi bilendir ve kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

45

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا عَلٰى مِنْ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى مُسَمًّىۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِعِبَادِه۪ بَص۪يراً

Velev yu-âḣiżu(A)llâhu-nnâse bimâ kesebû mâ terake ‘alâ zahrihâ min dâbbetin velâkin yu-aḣḣiruhum ilâ ecelin musemmâ(en)(s) fe-iżâ câe eceluhum fe-inna(A)llâhe kâne bi’ibâdihi basîrâ(n)

Eğer Allah, kazandıkları (günahları) yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı (yerkürenin) sırtında hiçbir canlı bırakmazdı; fakat (Allah), onları(n cezasını) belirlenmiş bir süreye kadar erteler. Nihayet ecelleri geldiği zaman (gereğini yapar). Muhakkak ki Allah, kullarını(n her hâlini) görendir.