بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
يٰسٓۜ
Yâ-Sîn
Yâ, Sîn (resulüm)!
وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِۙ
Velkur-âni-lhakîm(i)
Hikmet dolu Kur'ân'a andolsun ki,
اِنَّكَ لَمِنَ
İnneke lemine-lmurselîn(e)
Muhakkak sen elbette resullerdensin.
عَلٰى صِرَاطٍ
‘Alâ sirâtin mustakîm(in)
(Ve) Sırât-ı mustakîm (dosdoğru bir yol) üzere(sin).
تَنْز۪يلَ الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ
Tenzîle-l’azîzi-rrahîm(i)
(Bu Kur'ân da) Azîz, Rahîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden Allah)ın indirmesidir.
لِتُنْذِرَ قَوْماً مَٓا اُنْذِرَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ
Litunżira kavmen mâ unżira âbâuhum fehum ġâfilûn(e)
(O) Atalarının (daha önce) uyarıldıkları (vahiy) ile gâfil bir kavmi uyarman için (sana) indirilmiştir.
لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلٰٓى اَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا
Lekad hakka-lkavlu ‘alâ ekśerihim fehum lâ yu/minûn(e)
Andolsun ki onların çoğu üzerine o (azap) söz(ü) hak olmuştur; çünkü onlar iman etmiyorlar.
اِنَّا جَعَلْنَا ف۪ٓي اَغْلَالاً فَهِيَ اِلَى فَهُمْ مُقْمَحُونَ
İnnâ ce’alnâ fî a’nâkihim aġlâlen fehiye ilâ-l-eżkâni fehum mukmehûn(e)
Şüphesiz Biz, onların (kibirlerinden dolayı) boyunlarına çenelerine dayanacak şekilde (manevi) halkalar geçirdik. Bu yüzden onların başları yukarı kalkıktır.
وَجَعَلْنَا مِنْ سَداًّ وَمِنْ سَداًّ فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا
Vece’alnâ min beyni eydîhim sedden vemin ḣalfihim sedden feaġşeynâhum fehum lâ yubsirûn(e)
Biz, (gelecekte hesap vereceklerini unuttuklarından) hem önlerinden bir set hem de (geçmişlerinden ibret almamalarından dolayı) arkalarından bir set çekerek onları perdeledik. Artık onlar (hakkı) göremezler.
وَسَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ لَا
Vesevâun ‘aleyhim eenżertehum em lem tunżirhum lâ yu/minûn(e)
(Resulüm! Sen) Onları (âyetlerle) uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, onlar iman etmezler.
اِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِۚ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَاَجْرٍ كَر۪يمٍ
İnnemâ tunżiru meni-ttebe’a-żżikra veḣaşiye-rrahmâne bilġayb(i)(s) febeşşirhu bimaġfiratin veecrin kerîm(in)
Sen ancak (mü'minler için bir) Zikir (öğüt ve hatırlatma olan bu Kur'ân)a tabi olan ve gıyâben Rahmân'dan haşyet duyan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini bir mağfiret ve (Allah tarafından kendisine ikram edilecek) güzel bir mükâfatla müjdele!
اِنَّا نَحْنُ نُحْـيِ الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْۜ وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي
İnnâ nahnu nuhyî-lmevtâ venektubu mâ kaddemû ve âśârahum(c) ve kulle şey-in ahsaynâhu fî imâmin mubîn(in)
Muhakkak ki ölüleri Biz diriltiriz. Onların önden takdim ed(ip âhirete gönder)diklerini, (dünyada iyi, kötü her ne bırakmışlarsa o) eserlerini de yazarız. Biz her şeyi İmam-ı Mübin (apaçık ana kitap olan Levh-i Mahfuz)da hesap ed(ip yaz)mışızdır.
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلاً اَصْحَابَ الْقَرْيَةِۢ اِذْ جَٓاءَهَا الْمُرْسَلُونَۚ
Vadrib lehum meśelen ashâbe-lkaryeti iż câehâ-lmurselûn(e)
(Resulüm! Sen) Onlara şu şehir halkının misalini ver! Hani oraya resuller gelmişti.
اِذْ اَرْسَلْـنَٓا اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُٓوا اِنَّٓا اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ
İż erselnâ ileyhimu-śneyni fekeżżebûhumâ fe’azzeznâ biśâliśin fekâlû innâ ileykum murselûn(e)
O vakit onlara iki (resul) göndermiştik de onları yalanlamışlardı. Bunun üzerine Biz de onları bir üçüncüsüyle desteklemiştik. Onlar dediler ki: "Şüphesiz biz size gönderilmiş (resul)leriz."
قَالُوا مَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۙ وَمَٓا الرَّحْمٰنُ مِنْ اِنْ اِلَّا تَكْذِبُونَ
Kâlû mâ entum illâ beşerun miślunâ vemâ enzele-rrahmânu min şey-in in entum illâ tekżibûn(e)
(O şehir halkı ise resullere) Dediler ki: "Siz de ancak bizim gibi bir(er) beşersiniz. Rahmân (size) herhangi bir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz."
قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ اِنَّٓا اِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ
Kâlû rabbunâ ya’lemu innâ ileykum lemurselûn(e)
(Resuller) Dediler ki: "Rabbimiz biliyor, şüphesiz biz, gerçekten size gönderilmiş (resul)leriz."
وَمَا اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
Vemâ ‘aleynâ illâ-lbelâġu-lmubîn(u)
"Bize düşen ancak (size) apaçık bir tebliğdir."
قَالُٓوا اِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْۚ لَئِنْ لَمْ لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Kâlû innâ tetayyernâ bikum(s) le-in lem tentehû lenercumennekum veleyemessennekum minnâ ‘ażâbun elîm(un)
(Bunun üzerine şehir halkı) Dediler ki: "Doğrusu biz, sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Yemin olsun ki eğer (bu davetten) vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız ve bizden size gerçekten elem verici (iç yakan) bir azap dokunur."
قَالُوا طَٓائِرُكُمْ مَعَكُمْۜ اَئِنْ ذُكِّرْتُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ
Kâlû tâ-irukum me’akum(c) e-in żukkirtum(c) bel entum kavmun musrifûn(e)
(Resuller de) "Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size (Allah'a kul olmanız gerektiği) hatırlatıldığı için mi (uğursuzluğa uğradınız)? Bilakis siz, (dünya menfaati uğruna hayatını) israf eden bir kavimsiniz" dediler.
وَجَٓاءَ مِنْ الْمَد۪ينَةِ رَجُلٌ يَسْعٰى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَل۪ينَۙ
Vecâe min aksâ-lmedîneti raculun yes’â kâle yâ kavmi-ttebi’û-lmurselîn(e)
Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi (ve şöyle) dedi: "Ey kavmim! (Bu) Resullere tabi olun!"
اِتَّبِعُوا مَنْ لَا اَجْراً وَهُمْ مُهْتَدُونَ
İttebi’û men lâ yes-elukum ecran vehum muhtedûn(e)
"Sizden hiçbir ücret istemeyen (bu) kimselere uyun! Onlar hidâyette olan kimselerdir."
وَمَا لِيَ لَٓا الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Vemâ liye lâ a’budu-lleżî fetaranî ve-ileyhi turce’ûn(e)
"Ben niçin beni (âbd olma fıtratı üzere) yaratana âbd olmayayım? Siz de O'na döndürüleceksiniz."
ءَاَتَّخِذُ مِنْ اٰلِهَةً اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لَا عَنّ۪ي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـٔاً وَلَا
Eetteḣiżu min dûnihi âliheten in yuridni-rrahmânu bidurrin lâtuġni ‘annî şefâ’atuhum şey-en velâ yunkiżûn(i)
"Ben hiç O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek istese o (şirk koştuk)ların(ızın) şefâati bana hiçbir fayda sağlayamaz ve onlar beni kurtaracak da değillerdir."
اِنّ۪ٓي اِذاً لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
İnnî iżen lefî dalâlin mubîn(in)
"Şüphesiz o zaman ben elbette apaçık bir dalâlet içinde olurum."
اِنّ۪ٓي اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِۜ
İnnî âmentu birabbikum fesme’ûn(i)
"Muhakkak ki ben, sizin Rabbinize iman ettim. Gelin, beni dinleyin!"
ق۪يلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَۜ قَالَ يَا قَوْم۪ي يَعْلَمُونَۙ
Kîle-dḣuli-lcenne(te)(s) kâle yâ leyte kavmî ya’lemûn(e)
(26-27) (Bunun üzerine kavmi onu öldürdü. Sonrasında ise kendisine) "Cennete gir!" denildi. (O da) "Keşke kavmim, Rabbimin beni mağfiret ettiğini ve beni ikrama nail olanlardan kıldığını bilseydi!" dedi.
بِمَا غَفَرَ رَبّ۪ي وَجَعَلَن۪ي مِنَ
Bimâ ġafera lî rabbî vece’alenî mine-lmukramîn(e)
(26-27) (Bunun üzerine kavmi onu öldürdü. Sonrasında ise kendisine) "Cennete gir!" denildi. (O da) "Keşke kavmim, Rabbimin beni mağfiret ettiğini ve beni ikrama nail olanlardan kıldığını bilseydi!" dedi.
وَمَٓا عَلٰى قَوْمِه۪ مِنْ مِنْ مِنَ وَمَا مُنْزِل۪ينَ
Vemâ enzelnâ ‘alâ kavmihi min ba’dihi min cundin mine-ssemâ-i vemâ kunnâ munzilîn(e)
Biz onun ardından kavminin üzerine (onları helâk etmesi için) gökten herhangi bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik.
اِنْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ
İn kânet illâ sayhaten vâhideten fe-iżâ hum ḣâmidûn(e)
(Onları helâk eden) Sadece tek bir sayha oldu. Akabinde onlar bir anda (üflenen mum gibi hemen) sönüverdiler.
يَا عَلَى مَا مِنْ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Yâ hasraten ‘alâ-l’ibâd(i)(c) mâ ye/tîhim min rasûlin illâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)
Yazıklar olsun o kullara ki onlara bir resul gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.
اَلَمْ كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ اَنَّهُمْ اِلَيْهِمْ لَا
Elem yerav kem ehleknâ kablehum mine-lkurûni ennehum ileyhim lâ yerci’ûn(e)
Onlardan önce nice kavimleri helâk ettiğimizi, onların artık (bir daha) kendilerine dönemeyeceklerini onlar görmediler mi?
وَاِنْ لَمَّا جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ۟
Ve-in kullun lemmâ cemî’un ledeynâ muhdarûn(e)
Elbette onların hepsi (kıyamet gününde bir araya) toplanıp (hesap için) huzurumuzda hazır bulunacaklardır.
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُۚ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَباًّ فَمِنْهُ يَاْكُلُونَ
Veâyetun lehumu-l-ardu-lmeytetu ahyeynâhâ veaḣracnâ minhâ habben feminhu ye/kulûn(e)
Hâlbuki o ölü yeryüzü (öldükten sonra tekrar dirilme hususunda) onlar için bir âyettir. Biz, ona hayat verir ve ondan daneler çıkarırız da onlardan yerler.
وَجَعَلْنَا ف۪يهَا جَنَّاتٍ مِنْ وَاَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا ف۪يهَا مِنَ
Vece’alnâ fîhâ cennâtin min naḣîlin vea’nâbin vefeccernâ fîhâ mine-l’uyûn(i)
Hem orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından nice bahçeler yaptık. İçlerinde (coşkun) kaynaklar akıttıkça akıttık.
لِيَاْكُلُوا مِنْ وَمَا اَيْد۪يهِمْۜ اَفَلَا
Liye/kulû min śemerihi vemâ ‘amilet-hu eydîhim(s) efelâ yeşkurûn(e)
(Bunu) Onun meyvelerinden yesinler diye (böyle yaptık). Hâlbuki o (mahsul)ü elleriyle yapmamışlardı. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
سُبْحَانَ الَّذ۪ي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ وَمِمَّا لَا
Subhâne-lleżî ḣaleka-l-ezvâce kullehâ mimmâ tunbitu-l-ardu vemin enfusihim vemimmâ lâ ya’lemûn(e)
Yerin bitirdiklerinden, (insanların) kendi nefislerinden ve (daha) bilmedikleri (nice) şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah) Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir).
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُۚ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَۙ
Veâyetun lehumu-lleylu nesleḣu minhu-nnehâra fe-iżâ hum muzlimûn(e)
Gece de onlar için bir âyettir. Biz ondan gündüzü sıyır(ıp çıkar)ırız da onlar birden karanlıkta kalıverirler.
وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَاۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِۜ
Ve-şşemsu tecrî limustekarrin lehâ(c) żâlike takdîru-l’azîzi-l’alîm(i)
Güneş de kendisi için belirlenen bir yörüngede akıp gitmektedir. İşte bu, Azîz, Alîm (bütün şerefin ve kudretin sahibi olan, her şeyi ve herkesi bilen Allah)ın takdiridir.
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ
Velkamera kaddernâhu menâzile hattâ ‘âde kel’urcûni-lkadîm(i)
Ay'a da (kendi yörüngesinde birtakım) menziller tayin ettik. Nihayet o, (hilal şekline benzer) eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.
لَا يَنْبَغ۪ي لَـهَٓا اَنْ الْقَمَرَ وَلَا سَابِقُ النَّهَارِۜ وَكُلٌّ ف۪ي يَسْبَحُونَ
Lâ-şşemsu yenbeġî lehâ en tudrike-lkamera velâ-lleylu sâbiku-nnehâr(i)(c) ve kullun fî felekin yesbehûn(e)
Ne Güneş Ay'a yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede akıp giderler.
وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْمَشْحُونِۙ
Ve âyetun lehum ennâ hamelnâ żurriyyetehum fî-lfulki-lmeşhûn(i)
Yine onların zürriyetlerin(den olan Nûh)u (akıp giden) dolu bir gemide taşımamız da onlar için bir âyettir.
وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مَا يَرْكَبُونَ
Veḣalaknâ lehum min miślihi mâ yerkebûn(e)
Biz onlar için o gemi gibi binecekleri (daha nice nakil vasıtası olacak) şeyler yarattık.
وَاِنْ نَشَاْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا لَهُمْ وَلَا يُنْقَذُونَۙ
Ve-in neşe/ nuġrikhum felâ sarîḣa lehum velâ hum yunkażûn(e)
Eğer Biz dilesek onları (suda) boğarız da ne onların imdatlarına koşan olur ne de kurtulabilirler.
اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعاً اِلٰى
İllâ rahmeten minnâ vemetâ’an ilâ hîn(in)
Ancak tarafımızdan bir rahmet ve (imtihan gereği belli) bir süreye kadar (onları kurtarıp dünyada) faydalandırmak başkadır.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Ve-iżâ kîle lehumu-ttekû mâ beyne eydîkum vemâ ḣalfekum le’allekum turhamûn(e)
Hâl böyle iken onlara, "önünüzde ve arkanızda olan (yaptığınız ve yapmayıp geride bıraktığınız) şeylere karşı takvâ sahibi olun (Allah'ın ve âhiretin hesabını yaparak, kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ki size merhamet edilsin" denildiği zaman (bu nasihati dinlemezler).
وَمَا مِنْ مِنْ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ
Vemâ te/tîhim min âyetin min âyâti rabbihim illâ kânû ‘anhâ mu’ridîn(e)
Ve onlara Rabblerinin âyetlerinden bir âyet gelmeyegörsün, mutlaka ondan yüz çevirirler.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ اِنْ اِلَّا ف۪ي مُب۪ينٍ
Ve-iżâ kîle lehum enfikû mimmâ razekakumu(A)llâhu kâle-lleżîne keferû lilleżîne âmenû enut’imu men lev yeşâu(A)llâhu et’amehu in entum illâ fî dalâlin mubîn(in)
Bir de onlara, "Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden (Allah yolunda) infak edin!" denildiği zaman kâfirler iman edenlere derler ki: "Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseyi biz mi doyuracağız? Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz."
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Ve yekûlûne metâ hâżâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)
"Eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) bu vaad (ettiğiniz kıyamet) ne zaman (gerçekleşecek)?" derler.
مَا اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَاْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ
Mâ yenzurûne illâ sayhaten vâhideten te/ḣużuhum vehum yaḣissimûn(e)
(Resulüm!) Onlar ancak (seninle ve Allah'ın âyetleriyle) çekişip dururken kendilerini (ansızın) yakalay(ıp helâk ed)ecek tek bir sayha bekliyorlar.
فَلَا تَوْصِيَةً وَلَٓا اِلٰٓى يَرْجِعُونَ۟
Felâ yestatî’ûne tavsiyeten velâ ilâ ehlihim yerci’ûn(e)
(İşte, o anda) Onlar, (birbirlerine) ne bir tavsiyede bulunabilirler ne de ailelerine (geri) dönebilirler.
وَنُفِـخَ فِي فَاِذَا هُمْ مِنَ اِلٰى يَنْسِلُونَ
Venufiḣa fî-ssûri fe-iżâ hum mine-l-ecdâśi ilâ rabbihim yensilûn(e)
Nihayet Sûr'a (ikinci defa) üfürülür. Bir de bakarsın ki onlar, kabirlerinden (kalkıp akın akın) Rabblerin(in huzuruna doğr)u koşarlar.
قَالُوا يَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ
Kâlû yâ veylenâ men be’aśenâ min merkadinâ(k-s) hâżâ mâ ve’ade-rrahmânu vesadeka-lmurselûn(e)
(İşte o zaman) Derler ki: "Yazıklar olsun bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? Bu, Rahmân'ın vaad ettiği şeydir. Demek ki (bize gelen) resuller doğruyu söylemişler."
اِنْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ
İn kânet illâ sayhaten vâhideten fe-iżâ hum cemî’un ledeynâ muhdarûn(e)
(Resulüm! Onları helâk eden) Sadece tek bir sayha oldu. Akabinde onların hepsi (bir araya) toplanıp (hesap için) huzurumuzda hazır bulundular.
فَالْيَوْمَ لَا نَفْسٌ شَيْـٔاً وَلَا اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Felyevme lâ tuzlemu nefsun şey-en velâ tuczevne illâ mâ kuntum ta’melûn(e)
Artık o gün hiç kimseye hiçbir şekilde zulmedilmez. Size ancak yaptıklarınızın karşılığı verilir.
اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ ف۪ي فَاكِهُونَۚ
İnne ashâbe-lcenneti-lyevme fî şuġulin fâkihûn(e)
Muhakkak ki o gün (dünyadayken cennete koşan) cennet ehli (tatlı) bir uğraş içinde mutlu ve sevinçlidirler.
هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ ف۪ي عَلَى مُتَّكِؤُ۫نَ
Hum ve ezvâcuhum fî zilâlin ‘alâ-l-erâ-iki mutteki-ûn(e)
Onlar ve eşleri gölge(lik)lerde tahtlar üzerine yaslanıp kurulurlar.
لَهُمْ ف۪يهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَۚ
Lehum fîhâ fâkihetun velehum mâ yedde’ûn(e)
Orada onlar için (çeşit çeşit) meyveler ve istedikleri (her) şey vardır.
سَلَامٌ قَوْلاً مِنْ رَح۪يمٍ
Selâmun kavlen min rabbin rahîm(in)
(Bir de onlara) Rahîm olan (isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden) Rabb(lerin)den "selam" hitâbı vardır.
وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ
Vemtâzû-lyevme eyyuhâ-lmucrimûn(e)
(Allah kıyamet günü suçlulara şöyle buyurur) "Ey mücrimler! Bugün (iman edenlerden) ayrılın!"
اَلَمْ اِلَيْكُمْ يَا بَن۪ٓي اَنْ لَا الشَّيْطَانَۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌۙ
Elem a’hed ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budû-şşeytân(e)(s) innehu lekum ‘aduvvun mubîn(un)
"Ey Âdemoğulları! Ben size şeytana âbd olmayın; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır, diye sizden ahid almamış mıydım?"
وَاَنِ هٰذَا صِرَاطٌ
Ve eni-’budûnî(c) hâżâ sirâtun mustekîm(un)
"Bana âbd olun! İşte bu, sırât-ı mustakîm (Bana dosdoğru varan yol)dur (dememiş miydim)?"
وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلاًّ كَث۪يراًۜ اَفَلَمْ تَعْقِلُونَ
Velekad edalle minkum cibillen keśîrâ(an)(s) efelem tekûnû ta’kilûn(e)
Andolsun ki (o şeytan), sizden pek çok nesli dalâlete düşürmüştür. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
Hâżihi cehennemu-lletî kuntum tû’adûn(e)
(Allah, aklını kullanmayıp ahdini bozanlara o gün buyurur ki) "İşte bu, size vaad edilen cehennemdir."
اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ
İslevhâ-lyevme bimâ kuntum tekfurûn(e)
"(Âyetlerimi ve resulümü) İnkâr ettiğinizden dolayı bugün oraya girin!"
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْد۪يهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Elyevme naḣtimu ‘alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn(e)
O gün onların ağızlarını mühürleriz de neler kazandıklarını elleri bize söyler, ayakları da (buna) şahidlik eder.
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ
Velev neşâu letamesnâ ‘alâ a’yunihim festebekû-ssirâta feennâ yubsirûn(e)
Eğer Biz dileseydik, onların gözlerini tamamen kör ederdik de böylece onlar, (bir ışık bulabilmek için) yol(a dökülüp ne yapacaklarını bilemez bir hâl)de koşuşurlardı; fakat nasıl görecekler ki!
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى فَمَا مُضِياًّ وَلَا
Velev neşâu lemesaḣnâhum ‘alâ mekânetihim femâ-stetâ’û mudiyyen velâ yerci’ûn(e)
Yine Biz dileseydik, onları(n durumunu) oldukları yerde (çok kötü bir hâle) dönüştürürdük de (bundan kurtulmak için) ne ileri gitmeye güçleri yeter ne de geri dönebilirlerdi.
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي اَفَلَا
Vemen nu’ammirhu nunekkis-hu fî-lḣalk(i)(s) efelâ ya’kilûn(e)
Biz kime (uzun) ömür verirsek onu yaratılış itibariyle tersine çevirir (gücünü azaltır ve hafızasını zayıflatır)ız. Onlar hâlâ (ibret alıp) akıllarını kullanmayacaklar mı?
وَمَا الشِّعْرَ وَمَا لَهُۜ اِنْ اِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُب۪ينٌۙ
Vemâ ‘allemnâhu-şşi’ra vemâ yenbeġî leh(u)(c) in huve illâ żikrun ve kur-ânun mubîn(un)
Biz o (resulümüz)e şiir öğretmedik. (Zaten bu) Ona yaraşmazdı da. O(nun getirdiği) ancak (tüm âlemler için) bir zikir (öğüt ve hatırlatma) ve apaçık (hakkı beyan eden) bir Kur'ân'dır.
لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَياًّ وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِر۪ينَ
Liyunżira men kâne hayyen ve yahikka-lkavlu ‘alâ-lkâfirîn(e)
(Bu Kur'ân manen) Diri olanları uyarması ve kâfirlerin üzerine o (azap) sözün(ün) hak olması için (ona indirilmiş)tir.
اَوَلَمْ اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَاماً فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ
Eve lem yerav ennâ ḣalaknâ lehum mimmâ ‘amilet eydînâ en’âmen fehum lehâ mâlikûn(e)
Onlar görmediler mi ki şüphesiz Biz onlar için kudretimizin eseri olan nice hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip olmuşlardır.
وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَاْكُلُونَ
Ve żellelnâhâ lehum feminhâ rakûbuhum veminhâ ye/kulûn(e)
Biz, o (hayvan)ları onlara boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmına binerler, bir kısmını da yerler.
وَلَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ وَمَشَارِبُۜ اَفَلَا
Velehum fîhâ menâfi’u ve meşârib(u)(s) efelâ yeşkurûn(e)
Onlarda kendileri için (daha nice) menfaatler ve içecekler(i süt) vardır. Onlar hâlâ şükretmeyecekler mi?
وَاتَّخَذُوا مِنْ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَۜ
Vetteḣażû min dûni(A)llâhi âliheten le’allehum yunsarûn(e)
(Fakat tam tersine) Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka ilâhlar edindiler.
لَا نَصْرَهُمْۙ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ
Lâ yestatî’ûne nasrahum vehum lehum cundun muhdarûn(e)
Hâlbuki (o ilâh edindiklerinin) onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Kendileri ise onlar(a hizmet etmek) için hazır askerlerdir.
فَلَا قَوْلُهُمْۢ اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
Felâ yahzunke kavluhum(m) innâ na’lemu mâ yusirrûne vemâ yu’linûn(e)
(Resulüm!) Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz ki Biz, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliriz.
اَوَلَمْ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ
Eve lem yerâ-l-insânu ennâ ḣalaknâhu min nutfetin fe-iżâ huve ḣasîmun mubîn(un)
İnsan, gerçekten Bizim kendisini bir nutfeden (dökülen bir damla sudan) yarattığımızı görmedi mi? Buna rağmen bir de bakarsın ki o (nefsini şirk koşarak Bize) apaçık bir hasım kesilmiştir!
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُۜ قَالَ مَنْ يُحْـيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ
Ve darabe lenâ meśelen venesiye ḣalkah(u)(s) kâle men yuhyî-l’izâme vehiye ramîm(un)
Bir de kendi yaratılışını unutarak Bize bir misal getirdi. Dedi ki: "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?"
قُلْ يُحْي۪يهَا الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌۙ
Kul yuhyîhâ-lleżî enşeehâ evvele merra(tin)(s) vehuve bikulli ḣalkin ‘alîm(un)
De ki: "(Tecelli edip) Onları ilk defa inşâ ed(ip yarat)an onu (tekrar) diriltecek; çünkü O, her türlü yaratmayı bilendir."
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَخْضَرِ نَاراً فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ
Elleżî ce’ale lekum mine-şşeceri-l-aḣdari nâran fe-iżâ entum minhu tûkidûn(e)
O, sizin için yeşil ağaçtan bir ateş var edendir. Şimdi siz ondan (kendiniz için ateş) yakıyorsunuz.
اَوَلَيْسَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى مِثْلَهُمْۜ بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ
Eve leyse-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda bikâdirin ‘alâ en yaḣluka miślehum(c) belâ vehuve-lḣallâku-l’alîm(u)
Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini de yaratmaya kâdir değil midir? Elbette (kâdirdir)! Ve O, Hallâk'tır, Alîm'dir (yarattığını yok edip yeni bir yaratılışla tekrar yaratan, her şeyi ve herkesi de bilendir).
اِنَّـمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـٔاً اَنْ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
İnnemâ emruhu iżâ erâde şey-en en yekûle lehu kun feyekûn(u)
Bir şeyi(n olmasını) dilediği zaman O'nun emri ona sadece "Ol" demektir. O da hemen oluverir.
فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Fesubhâne-lleżî biyedihi melekûtu kulli şey-in ve-ileyhi turce’ûn(e)
Her şeyin melekûtu (mülkiyet ve idaresi kudret) elinde olan (Allah), Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir). Siz de (yalnız) O'na döndürüleceksiniz.