بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ
Tenzîlu-lkitâbi mina(A)llâhi-l’azîzi-lhakîm(i)
(Bu) Kitâb'ın indirilmesi, Azîz, Hakîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve her işinde hikmetle hayır olan) Allah tarafındandır.
اِنَّٓا اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدّ۪ينَۜ
İnnâ enzelnâ ileyke-lkitâbe bilhakki fa’budi(A)llâhe muḣlisan lehu-ddîn(e)
(Resulüm!) Muhakkak ki Biz, sana bu Kitâb'ı hak ile indirdik. O hâlde (sen de) dini (yalnız) Allah'a has kılarak O'na (ihlâs ile) âbd ol(up kulluk et)!
اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ
Elâ li(A)llâhi-ddînu-lḣâlis(u)(c) velleżîne-tteḣażû min dûnihi evliyâe mâ na’buduhum illâ liyukarribûnâ ila(A)llâhi zulfâ inna(A)llâhe yahkumu beynehum fî mâ hum fîhi yaḣtelifûn(e)(k) inna(A)llâhe lâ yehdî men huve kâżibun keffâr(un)
Dikkat edin! (Şirk bulaşmamış) Hâlis din yalnız(ca) Allah(a âbd olup kulluk yapılan d)indir. O'ndan başka (ayrıca kendilerine birtakım) dostlar edinenler, "onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye âbd ol(up kulluk ed)iyoruz" (derler). Muhakkak ki Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda (kıyamette) aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, (kendi kendine böylesine) yalan söyleyen kâfir kimseyi hidâyete erdirmez.
لَوْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ وَلَداً لَاصْطَفٰى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۙ سُبْحَانَهُۜ هُوَ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
Lev erâda(A)llâhu en yetteḣiże veleden lestafâ mimmâ yaḣluku mâ yeşâ(u)(c) subhâneh(u)(s) huva(A)llâhu-lvâhidu-lkahhâr(u)
Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O Subhân'dır (bundan münezzehtir). O Vâhid, Kahhâr (sıfatlarında, isimlerinde tek olan ve böyle söyleyen herkesi kahredecek) olan Allah'tır.
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۚ يُكَوِّرُ الَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ اَلَا هُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ
Ḣaleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i)(s) yukevviru-lleyle ‘alâ-nnehâri veyukevviru-nnehâra ‘alâ-lleyl(i)(s) vesaḣḣara-şşemse velkamer(a)(s) kullun yecrî li-ecelin musemm(en)(k) alâ huve-l’azîzu-lġaffâr(u)
(O) Gökleri ve yeri (şaşmaz bir düzen ve değişmez bir) hakikat ile yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine (örtüp) sarar, gündüzü de gecenin üzerine (örtüp) sarar. Güneş ve Ay (O'nun) emrindedir. Her biri belirlenmiş bir vak(it olan kıyame)te kadar (yörüngesinde) akıp gider. Dikkat edin! O Azîz'dir, Ğaffâr'dır (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve tekrar tekrar işlenen günahları mağfiret edendir).
خَلَقَكُمْ مِنْ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۜ يَخْلُقُكُمْ ف۪ي اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقاً مِنْ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ لَٓا اِلَّا هُوَۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ
Ḣalekakum min nefsin vâhidetin śümme ce’ale minhâ zevcehâ ve enzele lekum mine-l-en’âmi śemâniyete ezvâc(in)(c) yaḣlukukum fî butûni ummehâtikum ḣalkan min ba’di ḣalkin fî zulumâtin śelâś(in)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbukum lehu-lmulk(u)(s) lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) feennâ tusrafûn(e)
O, sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yarattı sonra da ondan eşini var etti ve sizin için hayvanlardan (erkek ve dişi olmak üzere; koyun, keçi, deve ve sığırdan) sekiz eş (yaratıp katından bir nimet olarak size) indirdi. Ayrıca sizi annelerinizin karınlarında, üç (katlı) karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa (geçirerek) yaratmaktadır. İşte bu, sizin Rabbiniz olan Allah'tır. Mülk O'nundur. O'ndan başka İlâh yoktur. Hâl böyleyken nasıl oluyor da (O'na kulluktan) döndürülüyorsunuz?
اِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا لِعِبَادِهِ الْكُفْرَۚ وَاِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ۬ لَكُمْۜ وَلَا وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ ثُمَّ اِلٰى مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
İn tekfurû fe-inna(A)llâhe ġaniyyun ‘ankum(s) velâ yerdâ li’ibâdihi-lkufr(a)(s) ve-in teşkurû yerdahu lekum(k) velâ teziru vâziratun vizra uḣrâ(k) śümme ilâ rabbikum merci’ukum feyunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)(c) innehu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)
Eğer (kâfir olup bunları) inkâr ederseniz, muhakkak ki Allah sizden Ğaniyy'dir (hiçbir şeye muhtaç olmayan, herkesin ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu zattır). Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Yok eğer şükrederseniz, sizin için buna razı olur. Hiçbir günahkâr başkasının (günah) yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir ve O, yaptıklarınızı size (tek tek) haber verecektir; çünkü O, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُن۪يباً اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُٓوا اِلَيْهِ مِنْ وَجَعَلَ لِلّٰهِ اَنْدَاداً لِيُضِلَّ عَنْ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَل۪يلاًۗ اِنَّكَ مِنْ النَّارِ
Ve-iżâ messe-l-insâne durrun de’â rabbehu munîben ileyhi śümme iżâ ḣavvelehu ni’meten minhu nesiye mâ kâne yed’û ileyhi min kablu vece’ale li(A)llâhi endâden liyudille ‘an sebîlih(i)(c) kul temetta’ bikufrike kalîlâ(en)(s) inneke min ashâbi-nnâr(i)
İnsana bir zarar (bir sıkıntı) dokunduğu zaman (hemen) Rabbine yönelerek O'na (yalvarıp) dua eder. Sonra (Allah) kendinden ona bir nimet verince, önceden O'na (yalvararak) dua ettiğini unutur ve (insanları) Allah'ın yolundan saptırmak için O'na (mülkünde ortak olan) eşler koşar. (Resulüm! Böyle olanlara) De ki: "Sen küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen muhakkak ateş ehlindensin!"
اَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ سَاجِداً وَقَٓائِماً يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّه۪ۜ قُلْ هَلْ الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ۟
Emmen huve kânitun ânâe-lleyli sâciden ve kâ-imen yahżeru-l-âḣirate ve yercû rahmete rabbih(i)(k) kul hel yestevî-lleżîne ya’lemûne velleżîne lâ ya’lemûn(e)(k) innemâ yeteżekkeru ulû-l-elbâb(i)
Hiç o (kâfir olan kimse), geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, âhirete hazırlanan ve Rabbinin rahmetini uman kimse gibi olur mu? (Resulüm!) De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak gönül (ve aklı selim) sahipleri (bunları tefekkür edip düşünür) anlar."
قُلْ يَا عِبَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَاَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةٌۜ اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Kul yâ ‘ibâdi-lleżîne âmenû-ttekû rabbekum(c) lilleżîne ahsenû fî hâżihi-ddunyâ hasene(tun)(k) ve ardu(A)llâhi vâsi’a(tun)(k) innemâ yuveffâ-ssâbirûne ecrahum biġayri hisâb(in)
(Resulüm!) De ki: "(Rabbiniz buyuruyor ki) Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)! Bu dünyada (Allah'ın istediği şekilde) güzel davrananlara (âhirette de) güzellik vardır. Allah'ın arzı geniştir (nerede iman edip güzel işler yapabiliyorsanız oraya gidin)! (Kıyamet günü) Yalnız sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenir."
قُلْ اِنّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدّ۪ينَۙ
Kul innî umirtu en a’buda(A)llâhe muḣlisan lehu-ddîn(e)
(Resulüm!) De ki: "Şüphesiz ben, dini (yalnız) Allah'a has kılarak O'na (ihlâs ile) âbd ol(up kulluk et)mekle emrolundum."
وَاُمِرْتُ لِاَنْ اَوَّلَ الْمُسْلِم۪ينَ
Ve umirtu li-en ekûne evvele-lmuslimîn(e)
"Ve bana Müslümanların (her şeyiyle Allah'a ve onun vahyine teslim olanların) ilki (ve önderi) olmam emredildi."
قُلْ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ
Kul innî eḣâfu in ‘asaytu rabbî ‘ażâbe yevmin ‘azîm(in)
De ki: "Eğer ben Rabbime isyan edersem elbette büyük bir günün azabından korkarım."
قُلِ اللّٰهَ اَعْبُدُ مُخْلِصاً لَهُ د۪ين۪يۙ
Kuli(A)llâhe a’budu muḣlisan lehu dînî
De ki: "Ben dinimi (yalnız) Allah'a has kılarak O'na (ihlâs ile) âbd ol(up kulluk ed)erim."
فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ قُلْ اِنَّ الْخَاسِر۪ينَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْل۪يهِمْ يَوْمَ اَلَا ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ
Fa’budû mâ şi/tum min dûnih(i)(k) kul inne-lḣâsirîne-lleżîne ḣasirû enfusehum ve ehlîhim yevme-lkiyâme(ti)(k) elâ żâlike huve-lḣusrânu-lmubîn(u)
"(Ey müşrikler!) Artık siz de O'ndan başka dilediğinize âbd ol(up kulluk ed)in!" De ki: "Muhakkak ki kıyamet günü (en çok) hüsrana uğrayanlar hem kendilerini hem de ehlini (ve gittiği yolda onu takip edip izinden gidenleri) hüsrana uğratanlardır." Dikkat edin! İşte bu apaçık hüsrandır.
لَهُمْ مِنْ ظُلَلٌ مِنَ وَمِنْ ظُلَلٌۜ ذٰلِكَ يُخَوِّفُ اللّٰهُ بِه۪ عِبَادَهُۜ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ
Lehum min fevkihim zulelun mine-nnâri vemin tahtihim zulel(un)(c) żâlike yuḣavvifu(A)llâhu bihi ‘ibâdeh(u)(c) yâ ‘ibâdi fettekûn(i)
(Cehennemde) Onların üstlerinde ateşten gölgelikler, altlarında da (ateşten) gölgelikler vardır. İşte, Allah, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım! Öyleyse Bana karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)!
وَالَّذ۪ينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ وَاَنَابُٓوا اِلَى لَهُمُ الْبُشْرٰىۚ فَبَشِّرْ عِبَادِۙ
Velleżîne-ctenebû-ttâġûte en ya’budûhâ ve enâbû ila(A)llâhi lehumu-lbuşrâ(c) febeşşir ‘ibâd(i)
Tâğuta (Allah'tan başka herhangi bir varlığa) âbd ol(up kulluk et)mekten kaçınıp Allah'a yönelenlere ise müjde(ler) vardır. (Resulüm!) O hâlde, kullarımı müjdele!
اَلَّذ۪ينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
Elleżîne yestemi’ûne-lkavle feyettebi’ûne ahseneh(u)(c) ulâ-ike-lleżîne hedâhumu(A)llâh(u)(s) veulâ-ike hum ulû-l-elbâb(i)
Onlar ki sözü dinlerler ve sözün en güzeli (olan âyetleri)me tabi olurlar. İşte onlar, Allah'ın hidâyete erdirdiği kimselerdir ve yine onlar (Rabbine yönelen) gönül (ve akıl) sahipleridir.
اَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِۜ اَفَاَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي
Efemen hakka ‘aleyhi kelimetu-l’ażâbi efeente tunkiżu men fî-nnâr(i)
(Resulüm!) O hâlde üzerine azap sözü hak olmuş kimseyi ve (gönül itibariyle) ateşte olanı sen mi kurtaracaksın!
لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌۙ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُۜ وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا اللّٰهُ الْم۪يعَادَ
Lâkini-lleżîne-ttekav rabbehum lehum ġurafun min fevkihâ ġurafun mebniyyetun tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(s) va’da(A)llâh(i)(s) lâ yuḣlifu(A)llâhu-lmî’âd(e)
Öte yandan Rabblerine karşı takvâ sahibi olanlar (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için (cennette) üst üste bina edilmiş, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu, Allah'ın vaadidir (ve) Allah, vaadinden (asla) dönmez.
اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ مَٓاءً فَسَلَكَهُ يَنَاب۪يعَ فِي ثُمَّ يُخْرِجُ بِه۪ زَرْعاً مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَـتَرٰيهُ مُصْفَراًّ ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَاماًۜ اِنَّ ف۪ي لَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ۟
Elem tera enna(A)llâhe enzele mine-ssemâ-i mâen feselekehu yenâbî’a fî-l-ardi śümme yuḣricu bihi zer’an muḣtelifen elvânuhu śümme yehîcu feterâhu musferran śümme yec’aluhu hutâmâ(en)(c) inne fî żâlike leżikrâ li-ulî-l-elbâb(i)
Görmedin mi, Allah gökten bir su indirdi de onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi, sonra onunla (yeryüzünde) türlü türlü renklerde ekinler çıkarıyor. Sonra (o ekinler) kurur da onların sapsarı olduklarını görürsün. Sonra da onu kuru bir çer çöp yapar. Şüphesiz bunda (dünya hayatını anlamada) gönül (ve akıl) sahipleri için bir zikir (öğüt ve ibret) vardır.
اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى مِنْ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي مُب۪ينٍ
Efemen şeraha(A)llâhu sadrahu lil-islâmi fehuve ‘alâ nûrin min rabbih(i)(c) feveylun lilkâsiyeti kulûbuhum min żikri(A)llâh(i)(c) ulâ-ike fî dalâlin mubîn(in)
Allah'ın, göğsünü İslâm'a açıp da Rabbinden bir nûr (ve bir hidâyet) üzere olan kimse (hiç küfründe inat edip karanlıklar içinde kalan kimse gibi) olur mu? Allah'ın zikri (olan âyetleri)ne karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte onlar apaçık bir dalâlet içindedirler.
اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَد۪يثِ كِتَاباً مُتَشَابِهاً مَثَانِيَۗ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْۚ ثُمَّ تَل۪ينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا مِنْ
(A)llâhu nezzele ahsene-lhadîśi kitâben muteşâbihen meśâniye takşe’irru minhu culûdu-lleżîne yaḣşevne rabbehum śümme telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ żikri(A)llâh(i)(c) żâlike huda(A)llâhi yehdî bihi men yeşâ/(u)(c) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min hâd(in)
Allah, sözün en güzeli (olan âyetleri)ni birbiriyle uyumlu ve (bıkılmadan) tekrar tekrar okunan bir Kitâb olarak indirdi. Rabblerinden haşyet duyanların, onun etkisinden tenleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah'ın zikrine (ısınıp) yumuşar. İşte bu (Kitâb), Allah'ın hidâyetidir (ve Allah) bununla dilediğini (hidâyeti isteyeni) hidâyete erdirir. Allah kimi de dalâlette bırakırsa artık onun için hiçbir hidâyetçi (ve hidâyet) yoktur.
اَفَمَنْ يَتَّق۪ي بِوَجْهِه۪ سُٓوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ وَق۪يلَ لِلظَّالِم۪ينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ
Efemen yettekî bivechihi sû-e-l’ażâbi yevme-lkiyâme(ti)(c) ve kîle lizzâlimîne żûkû mâ kuntum teksibûn(e)
Kıyamet günü, yüzünü azabın en kötüsünden korumaya çalışan kimse (hiç ondan emin olan kimse gibi) olur mu? (O gün) Zalimlere, "(dünyadayken) kazandıklarınızı (şimdi) tadın!" denilir.
كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ فَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ لَا
Keżżebe-lleżîne min kablihim feetâhumu-l’ażâbu min hayśu lâ yeş’urûn(e)
Onlardan öncekiler de (resullerimizi ve âyetlerimizi) yalanlamışlardı ve böylece farkına varmadıkları bir yerden azap kendilerine geliverdi.
فَاَذَاقَهُمُ اللّٰهُ الْخِزْيَ فِي الدُّنْيَاۚ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Feeżâkahumu(A)llâhu-lḣizye fî-lhayâti-ddunyâ(s) vele’ażâbu-l-âḣirati ekber(u)(c) lev kânû ya’lemûn(e)
Böylece Allah, dünya hayatında onlara rezilliği tattırdı. Âhiret azabı ise pek büyük (ve sürekli)dir. Ne olurdu (bunu anlaya)bilselerdi!
وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَۚ
Velekad darabnâ linnâsi fî hâżâ-lkur-âni min kulli meśelin le’allehum yeteżekkerûn(e)
Andolsun ki Biz, tezekkür ed(erek, düşünüp anla)sınlar diye, bu Kur'ân'da insanlara her türlü misali verdik.
قُرْاٰناً عَرَبِياًّ غَيْرَ ذ۪ي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Kur-ânen ‘arabiyyen ġayra żî ‘ivecin le’allehum yettekûn(e)
Umulur ki takvâ sahibi olurlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışırlar) diye, hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur'ân indirdik.
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً ف۪يهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلاً سَلَماً لِرَجُلٍۜ هَلْ مَثَلاًۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۚ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا
Daraba(A)llâhu meśelen raculen fîhi şurakâu muteşâkisûne ve raculen selemen liraculin hel yesteviyâni meśelâ(en)(c) elhamdu li(A)llâh(i)(c) bel ekśeruhum lâ ya’lemûn(e)
(Resulüm! De ki) "Allah (mülkünde hiçbir ortağı olmadığına dair), çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu (köle) bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal verdi. (Bu iki) Misal(deki adamların durumu) hiçbir olur mu? Hamd, Allah'a mahsustur; fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.
اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَۘ
İnneke meyyitun ve-innehum meyyitûn(e)
Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler.
ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ۟
Śumme innekum yevme-lkiyâmeti ‘inde rabbikum taḣtasimûn(e)
Sonra şüphesiz sizler, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız.
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ اِذْ جَٓاءَهُۜ اَلَيْسَ ف۪ي مَثْوًى لِلْكَافِر۪ينَ
Femen azlemu mimmen keżebe ‘ala(A)llâhi vekeżżebe bi-ssidki iż câeh(u)(c) eleyse fî cehenneme meśven lilkâfirîn(e)
Allah hakkında yalan uydurandan ve kendisine geldiği zaman doğruyu (apaçık beyan eden bu Kur'ân'ı) yalanlayandan daha zalim kim vardır! Kâfirlere cehennemde yer mi yok!
وَالَّذ۪ي جَٓاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
Velleżî câe bi-ssidki ve saddeka bihi(ﻻ) ulâ-ike humu-lmuttekûn(e)
Ama doğruyu (apaçık beyan eden bu Kur'ân'ı) getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte onlar takvâ sahibi olanlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar)dır.
لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ ذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الْمُحْسِن۪ينَۚ
Lehum mâ yeşâûne ‘inde rabbihim(c) żâlike cezâu-lmuhsinîn(e)
Onlar için Rabblerinin yanında diledikleri her şey vardır. İşte bu, muhsinlerin (güzellik yapıp güzel olanların) mükâfatıdır.
لِيُكَفِّرَ اللّٰهُ عَنْهُمْ اَسْوَاَ الَّذ۪ي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ
Liyukeffira(A)llâhu ‘anhum esvee-lleżî ‘amilû ve yecziyehum ecrahum bi-ahseni-lleżî kânû ya’melûn(e)
Allah, onların (dünyada) yaptıkları en kötü amelleri (dahi) örtmek ve yaptıklarının en güzeli ile onlara mükâfatlarını vermek için (böyle yapar).
اَلَيْسَ اللّٰهُ بِكَافٍ عَبْدَهُۜ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذ۪ينَ مِنْ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا مِنْ
Eleysa(A)llâhu bikâfin ‘abdeh(u)(s) ve yuḣavvifûneke billeżîne min dûnih(i)(c) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min hâd(in)
(Resulüm!) Allah, kuluna Kâfi değil midir? Seni O'ndan başkalarıyla korkut(maya çalış)ıyorlar. (Unutma!) Allah kimi dalâlette bırakırsa artık onun için hiçbir hidâyetçi (ve hidâyet) yoktur.
وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَمَا مِنْ اَلَيْسَ اللّٰهُ بِعَز۪يزٍ ذِي
Vemen yehdi(A)llâhu femâ lehu min mudil(lin)(k) eleysa(A)llâhu bi’azîzin żî-ntikâm(in)
Allah kimi de hidâyete erdirirse artık onu da dalâlete düşürecek hiç kimse yoktur. Allah Azîz, Muntakim (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve kimsenin yaptığını yanına kâr bırakmayan intikam sahibi) değil midir?
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَنِيَ اللّٰهُ بِضُرٍّ هَلْ كَاشِفَاتُ ضُرِّه۪ٓ اَوْ اَرَادَن۪ي بِرَحْمَةٍ هَلْ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِه۪ۜ قُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُۜ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ
Vele-in seeltehum men ḣaleka-ssemâvâti vel-arda leyekûlunna(A)llâh(u)(c) kul eferaeytum mâ ted’ûne min dûni(A)llâhi in erâdeniya(A)llâhu bidurrin hel hunne kâşifâtu durrihi ev erâdenî birahmetin hel hunne mumsikâtu rahmetih(i)(c) kul hasbiya(A)llâh(u)(s) ‘aleyhi yetevekkelu-lmutevekkilûn(e)
Andolsun ki eğer onlara, "gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, hiç şüphesiz "Allah" derler. De ki: "Öyleyse bana söyleyin? Allah bana bir zarar vermek isterse Allah'tan başka (dua edip) yalvardıklarınız, O'nun (bana) vereceği zararı giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilerse O'nun rahmetini tutabilir mi?" De ki: "Allah bana yeter. Tevekkül edenler de ancak O'na (güvenip) tevekkül etsinler!"
قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى اِنّ۪ي عَامِلٌۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ
Kul yâ kavmi-’melû ‘alâ mekânetikum innî ‘âmil(un)(s) fesevfe ta’lemûn(e)
(39-40) De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Şüphesiz ben de (elimden geleni) yapacağım! Artık (dünyada) rezil edici bir azabın kime geleceğini ve (âhirette de) devamlı bir azabın kime ineceğini yakında bileceksiniz!"
مَنْ يَاْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُق۪يمٌ
Men ye/tîhi ‘ażâbun yuḣzîhi veyehillu ‘aleyhi ‘ażâbun mukîm(un)
(39-40) De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Şüphesiz ben de (elimden geleni) yapacağım! Artık (dünyada) rezil edici bir azabın kime geleceğini ve (âhirette de) devamlı bir azabın kime ineceğini yakında bileceksiniz!"
اِنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ لِلنَّاسِ بِالْحَقِّۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَلِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ وَمَٓا عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ۟
İnnâ enzelnâ ‘aleyke-lkitâbe linnâsi bilhakk(i)(s) femeni-htedâ felinefsih(i)(s) vemen dalle fe-innemâ yadillu ‘aleyhâ(s) vemâ ente ‘aleyhim bivekîl(in)
(Resulüm!) Şüphesiz Biz (bu) Kitâb'ı sana insanlar için (hakikati beyan etmek üzere bir) hak ile indirdik. Artık kim hidâyete ererse (ancak) kendisi için (hidâyete ermiş) olur, kim de dalâlete düşerse ancak kendi aleyhine dalâlete düşmüş olur ve sen onların üzerine vekil değilsin.
اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ ح۪ينَ مَوْتِهَا وَالَّت۪ي لَمْ ف۪ي فَيُمْسِكُ الَّت۪ي قَضٰى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْاُخْرٰٓى اِلٰٓى مُسَمًّىۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
(A)llâhu yeteveffâ-l-enfuse hîne mevtihâ velletî lem temut fî menâmihâ(s) feyumsiku-lletî kadâ ‘aleyhâ-lmevte ve yursilu-l-uḣrâ ilâ ecelin musemmâ(en)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yetefekkerûn(e)
Allah, (ölüm vakti gelenlerin) canlarını ölüm anında, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Sonra ölümüne hükmettiği (ca)nı (yanında) tutar, ötekilerini ise (ecellerinin geleceği) belirli bir vakte kadar (bedenlerine geri) gönderir. Muhakkak ki bunda (enine boyuna düşünüp) tefekkür eden bir kavim için âyetler (ibret ve dersler) vardır.
اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ اللّٰهِ شُفَعَٓاءَۜ قُلْ اَوَلَوْ لَا شَيْـٔاً وَلَا
Emi-tteḣażû min dûni(A)llâhi şufe’â/(e)(c) kul eve lev kânû lâ yemlikûne şey-en velâ ya’kilûn(e)
Yoksa onlar Allah'tan başkasını şefâatçiler mi edindiler? De ki: "Onlar hiçbir şeye güç yetiremezlerse ve akıl erdiremezlerse de mi (onları şefâatçi edineceksiniz)?"
قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَم۪يعاًۜ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Kul li(A)llâhi-şşefâ’atu cemî’â(an)(s) lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(s) śümme ileyhi turce’ûn(e)
De ki: "Şefâat tümüyle Allah'a aittir. Göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı) O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz."
وَاِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَحْدَهُ اشْمَاَزَّتْ قُلُوبُ الَّذ۪ينَ لَا بِالْاٰخِرَةِۚ وَاِذَا ذُكِرَ الَّذ۪ينَ مِنْ اِذَا يَسْتَبْشِرُونَ
Ve-iżâ żukira(A)llâhu vahdehu-şmeezzet kulûbu-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣira(ti)(s) ve-iżâ żukira-lleżîne min dûnihi iżâ hum yestebşirûn(e)
Allah tek olarak anıldığı zaman, âhirete iman etmeyenlerin kalplerini sıkıntı basar; ama Allah'tan başkası anıldığı zaman hemen sevinirler (ve yüzleri güler).
قُلِ اللّٰهُمَّ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ اَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
Kuli(A)llâhumme fâtira-ssemâvâti vel-ardi ‘âlime-lġaybi ve-şşehâdeti ente tahkumu beyne ‘ibâdike fî mâ kânû fîhi yaḣtelifûn(e)
(Resulüm!) De ki: "Ey göklerin ve yerin Fâtır'ı (yoktan yaratanı), gaybı da aşikârı da bilen Allah'ım! Ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kulların arasında ancak Sen hüküm vereceksin."
وَلَوْ اَنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَا فِي جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ مِنْ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَبَدَا لَهُمْ مِنَ مَا لَمْ يَحْتَسِبُونَ
Velev enne lilleżîne zalemû mâ fî-l-ardi cemî’an vemiślehu me’ahu leftedev bihi min sû-i-l’ażâbi yevme-lkiyâme(ti)(c) ve bedâ lehum mina(A)llâhi mâ lem yekûnû yahtesibûn(e)
Eğer yeryüzünde bulunanların hepsi ve onunla beraber bir misli daha gerçekten o zulmedenlerin olsaydı, kıyamet gününde (o) kötü azaptan (kurtulmak için) elbette onları feda ederlerdi. Çünkü (o gün) hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından karşılarına çıkarılmıştır.
وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Ve bedâ lehum seyyi-âtu mâ kesebû ve hâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)
(O gün) Kazandıkları şeylerin kötülükleri onlara görünmüş ve kendisiyle alay etmekte oldukları şey (olan o azap) onları kuşatmıştır.
فَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَاۘ ثُمَّ اِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّاۙ قَالَ اِنَّـمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا
Fe-iżâ messe-l-insâne durrun de’ânâ śümme iżâ ḣavvelnâhu ni’meten minnâ kâle innemâ ûtîtuhu ‘alâ ‘ilm(in)(c) bel hiye fitnetun velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)
İnsana bir zarar (bir sıkıntı) dokunduğu zaman (o sıkıntının giderilmesi için) Bize (yalvarıp) dua eder sonra kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, "bu bana ancak bilgimden dolayı verildi" der. Hayır (öyle değil)! O bir imtihandır; fakat onların çoğu (bunu) bil(ip idrak et)mezler.
قَدْ قَالَهَا الَّذ۪ينَ مِنْ فَمَٓا عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Kad kâlehâ-lleżîne min kablihim femâ aġnâ ‘anhum mâ kânû yeksibûn(e)
Andolsun onlardan öncekiler de bunu söylemişlerdi; ama kazandıkları şeyler kendilerine fayda vermedi.
فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواۜ وَالَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْ سَيُص۪يبُهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواۙ وَمَا بِمُعْجِز۪ينَ
Feesâbehum seyyi-âtu mâ kesebû(c) velleżîne zalemû min hâulâ-i seyusîbuhum seyyi-âtu mâ kesebû vemâ hum bimu’cizîn(e)
Sonunda kazandıkları şeylerin kötülükleri kendilerine isabet etti. Şunlardan zulmedenlerin de kazandıkları şeylerin kötülükleri yakında kendilerine isabet edecektir ve onlar (Allah'ı) âciz bırakacak değillerdir.
اَوَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟
Eve lem ya’lemû enna(A)llâhe yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e)
Onlar bilmiyorlar mı ki şüphesiz Allah rızkı dilediğine açar, (dilediğine de) kısar. Muhakkak ki bunda iman eden (ve iman etmek isteyen her) bir kavim için âyetler (delil ve ibretler) vardır.
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى لَا مِنْ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعاًۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
Kul yâ ‘ibâdiye-lleżîne esrafû ‘alâ enfusihim lâ taknetû min rahmeti(A)llâh(i)(c) inna(A)llâhe yaġfiru-żżunûbe cemî’â(an)(c) innehu huve-lġafûru-rrahîm(u)
(Resulüm!) De ki: "(Rabbiniz buyuruyor ki) Ey nefisleri aleyhine (günah işlemekle ömürlerini) israf eden kullarım! (Günahlara bulaştık diye) Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Şüphesiz ki Allah bütün günahları mağfiret eder (bağışlar). Muhakkak ki O, Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."
وَاَن۪يبُٓوا اِلٰى وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ اَنْ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا
Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye/tiyekumu-l’ażâbu śümme lâ tunsarûn(e)
Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize yönelin ve O'na teslim olun sonra (o kıyamet gününde) size yardım edilmez.
وَاتَّبِعُٓوا اَحْسَنَ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ مِنْ اَنْ الْعَذَابُ بَغْتَةً وَاَنْتُمْ لَا
Vettebi’û ahsene mâ unzile ileykum min rabbikum min kabli en ye/tiyekumu-l’ażâbu baġteten veentum lâ teş’urûn(e)
Siz farkında değilken o azabın size ansızın gelmesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzeli (olan Kur'ân)a tabi olun!
اَنْ نَفْسٌ يَا عَلٰى فَرَّطْتُ ف۪ي اللّٰهِ وَاِنْ كُنْتُ لَمِنَ
En tekûle nefsun yâ hasratâ ‘alâ mâ ferrattu fî cenbi(A)llâhi ve-in kuntu lemine-ssâḣirîn(e)
Kişinin (yana yakıla), "Allah'a yakınlık konusunda yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun bana! Gerçekten ben (Allah'ın resulleriyle ve âyetlerle) alay edenlerdendim" diyeceği,
اَوْ تَقُولَ لَوْ اَنَّ اللّٰهَ هَدٰين۪ي لَكُنْتُ مِنَ
Ev tekûle lev enna(A)llâhe hedânî lekuntu mine-lmuttekîn(e)
Veya "Allah bana hidâyet verseydi, elbette (ben de) muttakilerden (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlardan) olurdum" diyeceği,
اَوْ تَقُولَ ح۪ينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ اَنَّ ل۪ي كَرَّةً فَاَكُونَ مِنَ
Ev tekûle hîne terâ-l’ażâbe lev enne lî kerraten feekûne mine-lmuhsinîn(e)
Yahut azabı gördüğü zaman, "keşke benim için bir kez daha (dünyaya dönmeye imkân) bulunsa da muhsinlerden (güzellik yapıp güzel olanlardan) olsaydım" diyeceği (o günden sakınıp Kur'ân'a tabi olun)!
بَلٰى قَدْ جَٓاءَتْكَ اٰيَات۪ي فَكَذَّبْتَ بِهَا وَاسْتَكْبَرْتَ وَكُنْتَ مِنَ
Belâ kad câetke âyâtî fekeżżebte bihâ vestekberte vekunte mine-lkâfirîn(e)
(Onlara o gün, şöyle diyeceğiz) "Hayır (dönemeyeceksin)! Andolsun âyetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, (onlara karşı kibirlenip) büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştun."
وَيَوْمَ تَرَى الَّذ۪ينَ كَذَبُوا عَلَى وُجُوهُهُمْ مُسْوَدَّةٌۜ اَلَيْسَ ف۪ي مَثْوًى لِلْمُتَكَبِّر۪ينَ
Veyevme-lkiyâmeti terâ-lleżîne keżebû ‘ala(A)llâhi vucûhuhum musvedde(tun)(c) eleyse fî cehenneme meśven lilmutekebbirîn(e)
(Resulüm!) Kıyamet gününde Allah hakkında yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. (Allah'a karşı büyüklük taslayıp) Kibirlenenlere cehennemde yer mi yok!
وَيُنَجِّي اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا بِمَفَازَتِهِمْۘ لَا السُّٓوءُ وَلَا يَحْزَنُونَ
Veyunecci(A)llâhu-lleżîne-ttekav bimefâzetihim lâ yemessuhumu-ssû-u velâ hum yahzenûn(e)
Ama Allah (o gün), takvâ sahiplerini (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) kurtuluş vesileleri (olan imanları ve amelleri) sebebiyle kurtuluşa erdirir. Onlara hiçbir kötülük dokunmaz ve onlar mahzun da olmazlar.
اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ وَك۪يلٌ
(A)llâhu ḣâliku kulli şey-/(in)(s) vehuve ‘alâ kulli şey-in vekîl(un)
Allah her şeyin (yoktan yaratıcısı) Hâlık'ıdır ve O, her şeye Vekîl'dir (her konuda güvenilmesi gereken tek zattır).
لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟
Lehu mekâlîdu-ssemâvâti vel-ard(i)(k) velleżîne keferû bi-âyâti(A)llâhi ulâ-ike humu-lḣâsirûn(e)
Göklerin ve yerin anahtarları (mutlak hükümranlığı) O'nundur. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
قُلْ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَاْمُرُٓونّ۪ٓي اَعْبُدُ اَيُّهَا الْجَاهِلُونَ
Kul efeġayra(A)llâhi te/murûnnî a’budu eyyuhâ-lcâhilûn(e)
De ki: "Ey cahiller! Bana Allah'tan başkasına âbd ol(up kulluk et)memi mi emrediyorsunuz?"
وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ
Velekad ûhiye ileyke ve-ilâ-lleżîne min kablike le-in eşrakte leyahbetanne ‘ameluke veletekûnenne mine-lḣâsirîn(e)
(Resulüm!) Andolsun sana ve senden önceki (resul)lere şöyle vahyedildi: "Eğer (Allah'a) şirk koşarsan amelin mutlaka boşa gider ve elbette hüsrana uğrayanlardan olursun!"
بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ
Beli(A)llâhe fa’bud vekun mine-şşâkirîn(e)
Hayır (asla böyle yapma)! Yalnız Allah'a âbd ol(up kulluk et) ve şükredenlerden ol!
وَمَا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۗ وَالْاَرْضُ جَم۪يعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Vemâ kaderû(A)llâhe hakka kadrihi vel-ardu cemî’an kabdatuhu yevme-lkiyâmeti ve-ssemâvâtu matviyyâtun biyemînih(i)(c) subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)
O (kâfir)ler Allah'ın hakkını takdir edemediler. Fakat kıyamet günü (onlar görecekler ki), yer tamamen O'nun avucunda (mülkü ve tasarrufunda)dır, gökler de O'nun sağ eli (olan kudreti)yle dürülmüştür. O (Allah) Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir) ve onların şirk koştuklarından yücedir.
وَنُفِـخَ فِي فَصَعِقَ مَنْ فِي وَمَنْ فِي اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۚ ثُمَّ نُفِـخَ ف۪يهِ اُخْرٰى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ
Venufiḣa fî-ssûri fesa’ika men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ardi illâ men şâa(A)llâh(u)(s) śümme nufiḣa fîhi uḣrâ fe-iżâ hum kiyâmun yenzurûn(e)
Sûr'a (ilk kez) üflenince Allah'ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üflenince bir de bakarsın ki onlar ayağa kalkmış (etraflarına) bakınıp duruyorlar.
وَاَشْرَقَتِ الْاَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَج۪ٓيءَ بِالنَّبِيّ۪نَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا
Ve eşrakati-l-ardu binûri rabbihâ ve vudi’a-lkitâbu vecî-e bi-nnebiyyîne ve-şşuhedâ-i ve kudiye beynehum bilhakki vehum lâ yuzlemûn(e)
(O gün) Yeryüzü, Rabbinin nûru ile aydınlanmıştır. Kitap (amel defteri ortaya) konulmuş, nebîler ve şahidler getirilmiş ve aralarında hak ile hüküm verilmiştir. Onlar (o gün) haksızlığa da uğratılmazlar.
وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ۟
Ve vuffiyet kullu nefsin mâ ‘amilet ve huve a’lemu bimâ yef’alûn(e)
(O gün) Herkese yaptığı(nın karşılığı) tam olarak verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.
وَس۪يقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى زُمَراًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا فُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُـهَٓا اَلَمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ اٰيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۜ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ
Vesîka-lleżîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(an)(s) hattâ iżâ câûhâ futihat ebvâbuhâ ve kâle lehum ḣazenetuhâ elem ye/tikum rusulun minkum yetlûne ‘aleykum âyâti rabbikum veyunżirûnekum likâe yevmikum hâżâ(c) kâlû belâ velâkin hakkat kelimetu-l’ażâbi ‘alâ-lkâfirîn(e)
(O gün) Kâfirler, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıkları zaman (cehennemin) kapıları açılır ve (cehennemin) bekçileri onlara, "size içinizden, Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve bu (hesap vereceğiniz) güne kavuşacağınıza dair sizi uyaran resuller gelmedi mi?" derler. Onlar da, "evet (geldi), lakin (bugün) kâfirler üzerine azap sözü hak olmuştur" derler.
ق۪يلَ ادْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ
Kîle-dḣulû ebvâbe cehenneme ḣâlidîne fîhâ(s) febi/se meśvâ-lmutekebbirîn(e)
Onlara, "içinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin!" denilir. (Rabbine karşı) Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür!
وَس۪يقَ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ اِلَى زُمَراًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا وَفُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ
Vesîka-lleżîne-ttekav rabbehum ilâ-lcenneti zumerâ(an)(s) hattâ iżâ câûhâ vefutihat ebvâbuhâ ve kâle lehum ḣazenetuhâ selâmun ‘aleykum tibtum fedḣulûhâ ḣâlidîn(e)
Rabblerine karşı takvâlı olanlar (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) ise bölük bölük cennete sevk edilir. Oraya vardıkları zaman (cennetin) kapıları açılır ve (cennetin) bekçileri onlara, "selamun aleykum (selam sizin üzerinize olsun)! Tertemiz geldiniz. Artık ebedi kalmak üzere girin buraya" derler.
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي صَدَقَنَا وَعْدَهُ وَاَوْرَثَنَا الْاَرْضَ نَتَبَوَّاُ مِنَ حَيْثُ نَشَٓاءُۚ فَنِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَ
Ve kâlû-lhamdu li(A)llâhi-lleżî sadekanâ va’dehu ve evraśenâ-l-arda netebevveu mine-lcenneti hayśu neşâ/(u)(s) feni’me ecru-l’âmilîn(e)
Onlar, "hamd, bize olan vaadini gerçekleştiren ve bizi dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah'a mahsustur" derler. (Allah'ın emrettiği şekilde) Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!
وَتَرَى الْمَلٰٓئِكَةَ حَٓافّ۪ينَ مِنْ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْۚ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَق۪يلَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Veterâ-lmelâ-ikete hâffîne min havli-l’arşi yusebbihûne bihamdi rabbihim(s) ve kudiye beynehum bilhakki vekîle-lhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)
(O gün bir de) Melekleri, Rabblerini hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmış (bir) hâlde görürsün. Artık (onların da tüm mahlûkatın da) aralarında adaletle hüküm verilmiş ve "hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur" denilmiştir.