بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّكْرِۜ
Sâd(c) velkur-âni żî-żżikr(i)
Sâd. (Şan, şeref ve) Zikir sahibi (hatırlatmalar ve öğütler içeren) Kur'ân'a andolsun ki,
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي وَشِقَاقٍ
Beli-lleżîne keferû fî ‘izzetin veşikâk(in)
İnkâr edenler (sahte) bir gurur ve (haktan) ayrılık içindedirler.
كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ مِنْ فَنَادَوْا وَلَاتَ ح۪ينَ مَنَاصٍ
Kem ehleknâ min kablihim min karnin fenâdev velâte hîne menâs(in)
Biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlar da feryat ettiler. Oysa artık kurtuluş vakti değildi!
وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ
Ve ’acibû en câehum munżirun minhum(s) ve kâle-lkâfirûne hâżâ sâhirun keżżâb(un)
Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcı (resulün) gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: "Bu, yalancı bir sihirbazdır."
اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ
Ece’ale-l-âlihete ilâhen vâhidâ(en)(s) inne hâżâ leşey-un ‘ucâb(un)
"(O, bütün) İlâhları bir tek ilâh mı yaptı (ve Allah'tan başka ilâh yok mu diyor)? Doğrusu bu gerçekten şaşılacak bir şeydir!"
وَانْطَلَقَ الْمَلَاُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُۚ
Ventaleka-lmeleu minhum eni-mşû vasbirû ‘alâ âlihetikum(s) inne hâżâ leşey-un yurâd(u)
Onlardan ileri gelenler öne atılıp, "yürüyün ve ilâhlarınıza bağlılıkta sabredin (dininizden taviz vermeyin)! Elbette (sizden) istenen şey de budur."
مَا بِهٰذَا فِي الْاٰخِرَةِۚ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌۚ
Mâ semi’nâ bihâżâ fî-lmilleti-l-âḣirati in hâżâ illâ-ḣtilâk(un)
"Biz son din (olan Îsâ'nın dininde) de bunu işitmedik. Bu, uydurmadan başka bir şey değildir!"
ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَلْ هُمْ ف۪ي مِنْ بَلْ لَمَّا عَذَابِۜ
E-unzile ‘aleyhi-żżikru min beyninâ(c) bel hum fî şekkin min żikrî(s) bel lemmâ yeżûkû ‘ażâb(i)
"Zikir (olan Kur'ân) aramızdan ona mı indirildi?" (dediler.) Hayır! Onlar Benim Zikrim (olan bu Kur'ân) hakkında şüphe içindedirler. Doğrusu onlar, henüz Benim azabımı tatmadılar!
اَمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَز۪يزِ الْوَهَّابِۚ
Em ‘indehum ḣazâ-inu rahmeti rabbike-l’azîzi-lvehhâb(i)
Yoksa Azîz (ve) Vehhâb (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve karşılıksız hibe eden) Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
اَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا۠ فَلْيَرْتَقُوا فِي
Em lehum mulku-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ(s) felyertekû fî-l-esbâb(i)
Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı) onların mıdır? Öyle ise (ellerinden geleni yapıp) sebeplerle (göğe) yükselsinler (de kâinata hükümran olsunlar bakalım)!
جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ
Cundun mâ hunâlike mehzûmun mine-l-ahzâb(i)
Onlar, çeşitli taraftarlardan (oluşmuş ve) işte şurada (Mekke'de) bozguna uğratılacak (derme çatma) bir ordudur.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْاَوْتَادِۙ
Keżżebet kablehum kavmu nûhin ve ’âdun ve fir’avnu żû-l-evtâd(i)
(12-13) Onlardan önce de Nûh kavmi, Âd (kavmi), sütunlar (üzerine kurulu saraylar) sahibi Firavun, Semûd (kavmi), Lût kavmi ve Eyke halkı da (resullerimizi ve âyetlerimizi) yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) taraftarları olan (kavimlerdi).
وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَاَصْحَابُ اُو۬لٰٓئِكَ الْاَحْزَابُ
Ve śemûdu ve kavmu lûtin ve ashâbu-l-eyke(ti)(c) ulâ-ike-l-ahzâb(u)
(12-13) Onlardan önce de Nûh kavmi, Âd (kavmi), sütunlar (üzerine kurulu saraylar) sahibi Firavun, Semûd (kavmi), Lût kavmi ve Eyke halkı da (resullerimizi ve âyetlerimizi) yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) taraftarları olan (kavimlerdi).
اِنْ كُلٌّ اِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ۟
İn kullun illâ keżżebe-rrusule fehakka ‘ikâb(i)
(Onlardan) Her biri resulleri(ni) yalanladı da bu yüzden (onlara) azabım hak oldu.
وَمَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ
Vemâ yenzuru hâulâ-i illâ sayhaten vâhideten mâ lehâ min fevâk(in)
Bu (Mekkeli müşrik)ler de ancak bir an gecikmesi olmayan (ve onları helâk edecek olan) tek bir sayha (mı) bekliyorlar!
وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ
Ve kâlû rabbenâ ‘accil lenâ kittanâ kable yevmi-lhisâb(i)
Üstelik onlar, (Bizim azabımızla alay ederek) şöyle dediler: "Rabbimiz! Bizim (azaptan) payımızı hesap gününden önce hemen (şimdi) ver!"
اِصْبِرْ عَلٰى يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّـهُٓ اَوَّابٌ
İsbir ‘alâ mâ yekûlûne veżkur ‘abdenâ dâvûde żâ-l-eyd(i)(s) innehu evvâb(un)
(Resulüm! Sen) O (müşrik)lerin söylediklerine sabret ve kuvvet sahibi kulumuz Dâvûd'u hatırla; çünkü o, evvâb (daima Allah'a yönelen, bağrı yanık ve çokça tövbe eden biri) idi.
اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ
İnnâ seḣḣarnâ-lcibâle me’ahu yusebbihne bil’aşiyyi vel-işrâk(i)
Şüphesiz Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları onun emrine vermiştik.
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَـهُٓ اَوَّابٌ
Ve-ttayra mahşûra(ten)(s) kullun lehu evvâb(un)
Toplanıp gelen kuşları (da onun emrine vermiştik). Hepsi onunla beraber evvâb (Allah'a yönelir, O'nu tesbih eder ve çokça tövbe ederler) idi.
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhu-lhikmete vefasle-lḣitâb(i)
Ve Biz, onun mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve (hak ile bâtılı) ayırt edici (güzel) konuşma (kabiliyeti) verdik.
وَهَلْ نَـبَؤُا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ
Vehel etâke nebeu-lḣasmi iż tesevverû-lmihrâb(e)
(Resulüm!) Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani onlar mâbed(in duvarın)a tırmanmışlardı.
اِذْ دَخَلُوا عَلٰى فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا وَاهْدِنَٓا اِلٰى الصِّرَاطِ
İż deḣalû ‘alâ dâvûde fefezi’a minhum(s) kâlû lâ teḣaf(s) ḣasmâni beġâ ba’dunâ ‘alâ ba’din fahkum beynenâ bilhakki velâ tuştit vehdinâ ilâ sevâ-i-ssirât(i)
Onlar Dâvûd'un yanına girince, (Dâvûd) onlardan ürkmüştü. Onlar, "korkma! Biz, birimiz diğerine haksızlık etmiş iki davacıyız. Şimdi sen aramızda hak ile hüküm ver ve bize haksızlık etme de bizi dümdüz (ve Hakk'a dosdoğru varan) yola hidâyet et!" dediler.
اِنَّ هٰذَٓا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي
İnne hâżâ eḣî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten veliye na’cetun vâhidetun fekâle ekfilnîhâ ve’azzenî fî-lḣitâb(i)
(Onlardan biri şöyle dedi) "İşte bu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise tek bir koyunum var. Hâl böyle iken 'onu da bana ver' dedi ve tartışmada beni yendi."
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعاً وَاَنَابَ
Kâle lekad zalemeke bisu-âli na’cetike ilâ ni’âcih(i)(s) ve-inne keśîran mine-lḣuletâ-i leyebġî ba’duhum ‘alâ ba’din illâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti ve kalîlun mâ hum(k) ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festaġfera rabbehu ve ḣarra râki’an ve enâb(e)
(Dâvûd ona) Dedi ki: "Andolsun (kardeşin), senin koyununu kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Zaten ortakların pek çoğu birbirine gerçekten haksızlık eder; ancak iman edip sâlih ameller işleyenler müstesna! Fakat onlar da pek azdır." Akabinde Dâvûd, Bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve Rabbinden mağfiret dileyerek (öyle bir iki büklüm olarak) rükûya kapandı ve (Bize) yöneldi (ki onun bu istiğfar ve tesbihine dağlar ve kuşlar da iştirak etti).
فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ
Feġafernâ lehu żâlik(e)(s) ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb(in)
Bunun üzerine Biz de bu konuda (yaptığı hatadan dolayı) onu mağfiret ettik. Muhakkak ki Bizim katımızda onun için elbette bir yakınlık ve varılacak güzel bir yer vardır.
يَا اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟
Yâ dâvûdu innâ ce’alnâke ḣalîfeten fî-l-ardi fahkum beyne-nnâsi bilhakki velâ tettebi’i-lhevâ feyudilleke ‘an sebîli(A)llâh(i)(c) inne-lleżîne yadillûne ‘an sebîli(A)llâhi lehum ‘ażâbun şedîdun bimâ nesû yevme-lhisâb(i)
(Bir de ona dedik ki) "Ey Dâvûd! Şüphesiz Biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. O hâlde insanlar arasında hak ile hüküm ver! (Nefsinin) Hevâ(sına arzu ve istekleri)ne de tabi olma, yoksa o seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara hesap gününü unuttukları (ve böyle yaşadıkları) için (çok) şiddetli bir azap vardır."
وَمَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاًۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ
Vemâ ḣaleknâ-ssemâe vel-arda vemâ beynehumâ bâtilâ(en)(c) żâlike zannu-lleżîne keferû feveylun lilleżîne keferû mine-nnâr(i)
Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. Artık (kıyamet günü atılacakları cehennem) ateş(in)den dolayı yazıklar olsun o kâfirlere!
اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِي اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ
Em nec’alu-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti kelmufsidîne fî-l-ardi em nec’alu-lmuttekîne kelfuccâr(i)
Yoksa Biz, iman edip sâlih ameller işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutacağız? Veya muttakileri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları haktan sapan suçlu) fâcirler gibi mi sayacağız?
كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا
Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârakun liyeddebberû âyâtihi veliyeteżekkera ulû-l-elbâb(i)
(Resulüm! Bu Kur'ân, iman edenler) Âyetlerini tedebbür etsinler (arkasındaki manayı tefekkür edip düşünsünler) ve (Rabbine yönelen) gönül (ve akıl) sahipleri öğüt al(ıp Allah'ın muradını anla)sınlar diye sana indirdiğimiz mübarek (şanı yüce ve insanı yücelten) bir Kitâb'tır.
وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ
Ve vehebnâ lidâvûde suleymân(e)(c) ni’me-l’abd(u)(s) innehu evvâb(un)
Bir de Biz Dâvûd'a (oğlu) Süleymân'ı bahşettik. O ne güzel kuldu; çünkü o da evvâb (daima Allah'a yönelen, bağrı yanık ve çokça tövbe eden biri) idi.
اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ
İż ‘urida ‘aleyhi bil’aşiyyi-ssâfinâtu-lciyâd(u)
Hani ona bir akşamüstü, bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran (çalımlı) ve soylu atlar arz edilmişti.
فَقَالَ اِنّ۪ٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ عَنْ رَبّ۪يۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ۠
Fekâle innî ahbebtu hubbe-lḣayri ‘an żikri rabbî hattâ tevârat bilhicâb(i)
O da, "gerçekten ben, (maddi ve manevi her türlü) hayırlı sevgiyi Rabbimi bana zikrettirdiğinden (ve şükrettirdiğinden) dolayı sevdim" dedi. Nihayet (o atlar) gözden kaybolup gittikleri zaman,
رُدُّوهَا عَلَيَّۜ فَطَفِقَ مَسْحاً بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ
Ruddûhâ ‘aley(ye)(s) fetafika meshan bi-ssûki vel-a’nâk(i)
(Süleymân, adamlarına) "Onları bana geri getirin!" dedi. (Atlar gelince de onların) Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı (onları sevdi).
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى جَسَداً ثُمَّ اَنَابَ
Velekad fetennâ suleymâne ve elkaynâ ‘alâ kursiyyihi ceseden śümme enâb(e)
Andolsun ki Biz, Süleymân'ı imtihan ettik ve tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra (o, tövbe edip Bize) yöneldi.
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكاً لَا لِاَحَدٍ مِنْ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
Kâle rabbi-ġfir lî veheb lî mulken lâ yenbeġî li-ehadin min ba’dî(s) inneke ente-lvehhâb(u)
(Süleymân) "Rabbim! Beni mağfiret et ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk (ve hükümranlık) ikram et! Muhakkak ki Sen Vehhâb'sın (karşılıksız veren ve hibe edensin)" dedi. [Hz. Süleymân insanların büyük iktidar ve servetle imtihan edilip kaybetmemeleri için böyle dua etmiştir.]
فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ
Feseḣḣarnâ lehu-rrîha tecrî bi-emrihi ruḣâen hayśu esâb(e)
Biz de rüzgârı onun emrine amade kıldık. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere (dilediği şeyi ulaştırmak için süratli; fakat) yumuşak olarak eserdi.
وَالشَّيَاط۪ينَ كُلَّ بَنَّٓاءٍ وَغَوَّاصٍۙ
Ve-şşeyâtîne kulle bennâ-in ve ġavvâs(in)
Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan (cinlerden) her bir şeytanı,
وَاٰخَر۪ينَ مُقَرَّن۪ينَ فِي
Ve âḣarîne mukarranîne fî-l-asfâd(i)
(Ayrıca) Zincirlerle bağlı olarak diğerlerini de (onun emrine verdik).
هٰذَا عَطَٓاؤُ۬نَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Hâżâ ‘atâunâ femnun ev emsik biġayri hisâb(in)
(Ve ona şöyle dedik) "İşte bu, Bizim (sana) ihsanımızdır. Artık (sen dilersen başkalarına) ver veya verme (sen ne yapacağını bizim ihsanımızla biliyorsun). (Ve sen bundan dolayı) Hesaba çekilmeyeceksin."
وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟
Ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb(in)
Muhakkak ki Bizim katımızda onun için elbette bir yakınlık ve varılacak güzel bir yer vardır.
وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ
Veżkur ‘abdenâ eyyûbe iż nâdâ rabbehu ennî messeniye-şşeytânu binusbin ve ’ażâb(in)
(Resulüm!) Kulumuz Eyyûb'u da an! Hani o, Rabbine, "doğrusu şeytan (bana verdiğin imtihanlar üzerinden benimle alay ederek) bana bir eziyet ve azap dokundurdu" diye nidâ etmişti.
اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ
Urkud biriclik(e)(s) hâżâ muġteselun bâridun ve şerâb(un)
(Biz de ona) "Ayağınla (yere) vur! İşte (sana şifa olması için) yıkanılacak ve içilecek serin (bir su)" (buyurduk).
وَوَهَبْنَا لَهُٓ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي
Ve vehebnâ lehu ehlehu ve miślehum me’ahum rahmeten minnâ ve żikrâ li-ulî-l-elbâb(i)
Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve (Rabbine yönelen) gönül (ve akıl) sahipleri için bir öğüt (ve örnek) olmak üzere hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini daha bahşettik.
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِراًۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ
Veḣuż biyedike diġśen fadrib bihi velâ tahneś(k) innâ vecednâhu sâbirâ(an)(c) ni’me-l’abd(u)(s) innehu evvâb(un)
(Akabinde, hastalığı esnasında hanımının yaptığı bir hatadan dolayı, eğer sağlığı yerine gelirse ona yüz değnek vuracağına yemin eden Eyyûb'a şöyle buyurduk) "Eline bir demet sap al ve onunla (hanımına) vur, yeminini bozma!" Hakikaten Biz onu sabreden (bir kul) olarak bulduk. O ne güzel kuldu; çünkü o da evvâb (daima Allah'a yönelen, bağrı yanık ve çokça tövbe eden biri) idi.
وَاذْكُرْ عِبَادَنَٓا اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُو۬لِي الْاَيْد۪ي وَالْاَبْصَارِ
Veżkur ‘ibâdenâ ibrâhîme ve-ishâka ve ya’kûbe ulî-l-eydî vel-ebsâr(i)
(Resulüm!) Kuvvet ve basiret sahibi olan kullarımız İbrâhîm, İshâk ve Yakûb'u da an!
اِنَّٓا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِۚ
İnnâ aḣlasnâhum biḣâlisatin żikrâ-ddâr(i)
Şüphesiz Biz onları samimi bir şekilde (asıl varılacak yer olan âhiret) yurdu(nu) zikreden (ve onun hesabını yapan) ihlâslı (kullar) kıldık.
وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْاَخْيَارِ
Ve-innehum ‘indenâ lemine-lmustafeyne-l-aḣyâr(i)
Muhakkak ki onlar, Bizim katımızda elbette seçkin, hayırlı kimselerdendir.
وَاذْكُرْ اِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَذَا وَكُلٌّ مِنَ
Veżkur ismâ’île ve-lyese’a ve żâ-lkifl(i)(s) vekullun mine-l-aḣyâr(i)
İsmâîl'i, Elyesa'yı, Zülkifl'i de an! Hepsi de (seçkin ve) hayırlı kimselerdendi.
هٰذَا ذِكْرٌۜ وَاِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ لَحُسْنَ مَاٰبٍۙ
Hâżâ żikr(un)(c) ve-inne lilmuttekîne lehusne meâb(in)
İşte bu (mü'minler için) bir hatırlatmadır! Şüphesiz ki muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için (âhiret günü) varılacak güzel bir yer vardır.
جَنَّاتِ عَدْنٍ مُفَتَّحَةً لَهُمُ الْاَبْوَابُۚ
Cennâti ‘adnin mufettehaten lehumu-l-ebvâb(u)
Kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri!
مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا يَدْعُونَ ف۪يهَا بِفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍ وَشَرَابٍ
Mutteki-îne fîhâ yed’ûne fîhâ bifâkihetin keśîratin ve şerâb(in)
Onlar orada (tahtlar üzerine) yaslanıp kurulurlar, orada (onlara hizmet için hazır bekleyenlerden) birçok meyveler ve içecekler isterler.
وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ اَتْرَابٌ
Ve ’indehum kâsirâtu-ttarfi etrâb(un)
Yanlarında da bakışlarını (eşlerinden) ayırmayan yaşıt güzeller vardır.
هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ
Hâżâ mâ tû’adûne liyevmi-lhisâb(i)
İşte bu(nlar), hesap günü için size vaad olunmuş şeylerdir.
اِنَّ هٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ
İnne hâżâ lerizkunâ mâ lehu min nefâd(in)
Muhakkak ki bu, Bizim (sizin için âhirette hazırladığımız) rızkımızdır, onun bitip tükenmesi de yoktur.
هٰذَاۜ وَاِنَّ لِلطَّاغ۪ينَ لَشَرَّ مَاٰبٍۙ
Hâżâ(c) ve-inne littâġîne leşerra meâb(in)
İşte bu(nlar muttakiler için hazırlanmış nimetlerdir)! Fakat (haddini bilmez) azgınlar için (âhiret günü) varılacak kötü bir yer vardır.
جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۚ فَبِئْسَ الْمِهَادُ
Cehenneme yaslevnehâ febi/se-lmihâd(u)
(O yer de) Cehennem(dir)! Onlar oraya yaslanırlar. Orası ne kötü (ateşten) bir döşektir!
هٰذَاۙ فَلْيَذُوقُوهُ حَم۪يمٌ وَغَسَّاقٌۙ
Hâżâ felyeżûkûhu hamîmun ve ġassâk(un)
(Cehennemdekilerin durumu) İşte budur. (Bir de onlar için) Kaynar su ve irin vardır. Onu tatsınlar!
وَاٰخَرُ مِنْ اَزْوَاجٌۜ
Ve âḣaru min şeklihi ezvâc(un)
Ve ona daha başka benzer çeşitli (azaplar da) vardır.
هٰذَا فَوْجٌ مُقْتَحِمٌ مَعَكُمْۚ لَا بِهِمْۜ اِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ
Hâżâ fevcun muktehimun me’akum(s) lâ merhaben bihim(c) innehum sâlû-nnâr(i)
(O gün, kendilerine azgınlıkta tabi olunanlara melekler şöyle derler) "İşte bu(nlar), sizinle beraber (cehenneme) tıkılacak bir grup." (Tabi olunanlar da derler ki) "(Küfürde bizi öne sürdükleri için) Onlara merhaba (rahat ve huzur) olmasın! Şüphesiz (burada olmaları bizim yüzümüzden değil) onlar (da bizim gibi) ateşe yaslanacaklardır."
قَالُوا بَلْ اَنْتُمْ۠ لَا بِكُمْۜ اَنْتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَاۚ فَبِئْسَ الْقَرَارُ
Kâlû bel entum lâ merhaben bikum(s) entum kaddemtumûhu lenâ(s) febi/se-lkarâr(u)
(Onlara tabi olanlar ise) "Hayır! Asıl size merhaba (rahat ve huzur) olmasın. (Dünyada iken) Bu (cehennem)i bize siz sundunuz. Orası ne kötü varılacak yerdir!" derler.
قَالُوا رَبَّنَا مَنْ قَدَّمَ لَنَا هٰذَا فَزِدْهُ عَذَاباً ضِعْفاً فِي
Kâlû rabbenâ men kaddeme lenâ hâżâ fezidhu ‘ażâben di’fen fî-nnâr(i)
(Devamında) "Rabbimiz! (Dünyada iken) Bu (cehennem)i bize kim sundu ise onun ateşteki azabını kat be kat arttır!" derler.
وَقَالُوا مَا لَا رِجَالاً كُنَّا نَعُدُّهُمْ مِنَ
Ve kâlû mâ lenâ lâ nerâ ricâlen kunnâ ne’udduhum mine-l-eşrâr(i)
Yine onlar derler ki: "Bize ne oluyor da (dünyada) kendilerini kötülerden saydığımız adamları (acaba neden burada) göremiyoruz?"
اَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِياًّ اَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْاَبْصَارُ
Etteḣażnâhum siḣriyyen em zâġat ‘anhumu-l-ebsâr(u)
"Hani onlarla alay ediyorduk. (Onlar hakkında yanıldık mı) Yoksa gözler(imiz) onlardan (başka tarafa) kaydı (da onları gözden) mi (kaçırdık)?"
اِنَّ ذٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ اَهْلِ
İnne żâlike lehakkun teḣâsumu ehli-nnâr(i)
Şüphesiz ki işte bu ateş ehlinin (birbirleriyle) tartışması elbette haktır.
قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ مُنْذِرٌۗ وَمَا مِنْ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۚ
Kul innemâ enâ munżir(un)(s) vemâ min ilâhin illa(A)llâhu-lvâhidu-lkahhâr(u)
(Resulüm!) De ki: "Ben ancak bir uyarıcıyım ve Vâhid, Kahhâr (sıfatlarında, isimlerinde tek olan ve nefsi kahredip temizleyen, uyaran, ikaz eden) Allah'tan başka İlâh yoktur."
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ
Rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ-l’azîzu-lġaffâr(u)
"(O) Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. Azîz'dir, Ğaffâr'dır (bütün şeref, kudret kendisine ait olan ve tekrar tekrar işlenen günahları mağfiret edendir)."
قُلْ هُوَ نَبَؤٌا عَظ۪يمٌۙ
Kul huve nebeun ‘azîm(un)
(Resulüm!) De ki: "Bu (Kur'ân'da size anlattıklarım), büyük bir haberdir."
اَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ
Entum ‘anhu mu’ridûn(e)
"(Ama) Siz ondan yüz çeviriyorsunuz."
مَا لِيَ مِنْ بِالْمَلَاِ اِذْ يَخْتَصِمُونَ
Mâ kâne liye min ‘ilmin bilmele-i-l-a’lâ iż yaḣtasimûn(e)
"(İleri gelen melekler topluluğu olan) Mele-i A'lâ'da (melekler, insanın yaratılışı üzerine) tartışıp dururken benim (aralarında neler geçtiği) hakkında bir bilgim yoktur."
اِنْ اِلَيَّ اِلَّٓا اَنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
İn yûhâ ileyye illâ ennemâ enâ neżîrun mubîn(un)
"Doğrusu bana yalnızca apaçık bir uyarıcı olduğum vahyediliyor."
اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ
İż kâle rabbuke lilmelâ-iketi innî ḣâlikun beşeran min tîn(in)
(Resulüm! Hani) Rabbin o zaman meleklere buyurmuştu: "Muhakkak ki Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım."
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ
Fe-iżâ sevveytuhu venefaḣtu fîhi min rûhî feka’û lehu sâcidîn(e)
"Nihayet onu (bir insan suretinde yaratarak ona bir şekil verip) düzenlediğim ve ona rûhumdan nefhettiğim (üflediğim) zaman hemen onun için secdeye kapanın!"
فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ
Fesecede-lmelâ-iketu kulluhum ecme’ûn(e)
Bunun üzerine bütün melekler (Allah'ın, rûhundan nefhettiği insana) topluca secde ettiler.
اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اِسْتَكْـبَرَ وَكَانَ مِنَ
İllâ iblîse-stekbera vekâne mine-lkâfirîn(e)
Ancak (cinlerden olan) iblis hariç. O, kibirlendi ve (Allah'ın insana nefhettiği rûhu görmezden gelip secde etmediği için) kâfirlerden oldu.
قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّۜ اَسْتَكْـبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ
Kâle yâ iblîsu mâ mene’ake en tescude limâ ḣalektu biyedey(ye)(s) estekberte em kunte mine-l’âlîn(e)
(Allah) "Ey iblis! (Celâl ve cemâl tecellim olarak) İki elimle yarattığıma seni secde etmekten men eden nedir? Kibirlendin mi, yoksa yücelerden mi oldu(ğunu sanıyorsu)n" buyurdu.
قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۜ خَلَقْتَن۪ي مِنْ وَخَلَقْتَهُ مِنْ
Kâle enâ ḣayrun minh(u)(s) ḣalektenî min nârin ve ḣalektehu min tîn(in)
(iblis) "Ben ondan daha hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın" dedi.
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌۚ
Kâle faḣruc minhâ fe-inneke racîm(un)
(Allah) Buyurdu ki: "Öyle ise çık oradan; çünkü sen kovulmuş olanlardansın."
وَاِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَت۪ٓي اِلٰى الدّ۪ينِ
Ve-inne ‘aleyke la’netî ilâ yevmi-ddîn(i)
"Şüphesiz (herkesin hesaba çekileceği) din gününe kadar lanetim senin üzerinedir."
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يُبْعَثُونَ
Kâle rabbi feenzirnî ilâ yevmi yub’aśûn(e)
(iblis) "Rabbim! O hâlde (insanların secdeye layık olmadıklarını ispatlamam için) tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver!" dedi.
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ
Kâle fe-inneke mine-lmunzarîn(e)
(80-81) (Allah) "Haydi, sen vakti (sadece Bizim tarafımızdan) bilinen (kıyamet) gün(ün)e kadar mühlet verilenlerdensin" buyurdu.
اِلٰى الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
İlâ yevmi-lvakti-lma’lûm(i)
(80-81) (Allah) "Haydi, sen vakti (sadece Bizim tarafımızdan) bilinen (kıyamet) gün(ün)e kadar mühlet verilenlerdensin" buyurdu.
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
Kâle febi’izzetike leuġviyennehum ecma’în(e)
(iblis) Dedi ki: "Senin izzetine yemin ederim ki mutlaka onların hepsini (şaşırtıp yoldan çıkararak) azdıracağım."
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ
İllâ ‘ibâdeke minhumu-lmuḣlasîn(e)
"Ancak onlardan (hiçbir şeyi Sana şirk koşmayan ve gönülden bağlanan) ihlâslı kulların müstesna."
قَالَ فَالْحَقُّۘ وَالْحَقَّ اَقُولُۚ
Kâle felhakku velhakka ekûl(u)
(Allah) Buyurdu ki: "İşte bu haktır ve Ben, hakkı söylerim."
لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَع۪ينَ
Leemleenne cehenneme minke vemimmen tebi’ake minhum ecma’în(e)
"Andolsun cehennemi seninle (olan cinlerle) ve o (insa)nlardan sana tabi olanların hepsiyle dolduracağım!"
قُلْ مَٓا عَلَيْهِ مِنْ وَمَٓا مِنَ
Kul mâ es-elukum ‘aleyhi min ecrin vemâ enâ mine-lmutekellifîn(e)
(Resulüm!) De ki: "Ben bu (Kur'ân'ı size tebliğ etmem)e karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum ve ben kendiliğinden bir şey iddia eden kimselerden de değilim."
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ
İn huve illâ żikrun lil’âlemîn(e)
"Bu (Kur'ân) ancak âlemler için bir zikir (öğüt ve hatırlatma)dır."
وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَاَهُ بَعْدَ ح۪ينٍ
Veleta’lemunne nebeehu ba’de hîn(in)
"Ve onun haber(ler)ini(n doğruluğunu kısa) bir zaman sonra mutlaka (hepiniz) bil(ip öğren)eceksiniz!"