بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
يَٓا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَث۪يراً وَنِسَٓاءًۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَٓاءَلُونَ بِه۪ وَالْاَرْحَامَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يباً
Yâ eyyuhâ-nnâsu-ttekû rabbekumu-lleżî ḣalekakum min nefsin vâhidetin veḣaleka minhâ zevcehâ vebeśśe minhumâ ricâlen keśîran venisâ-â(en)(c) vettekû(A)llâhe-lleżî tesâelûne bihi vel-erhâm(e)(c) inna(A)llâhe kâne ‘aleykum rakîbe(n)
Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yaratan ve ondan da eşini (Havvâ'yı) yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)! Adını kullanarak birbirinizden istekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık (haklarına riayetsizlik)ten de sakının! Muhakkak ki Allah sizin üzerinizde Rakîb'dir (yarattıklarına rahmet etmek, ikram etmek için onları koruyup gözetendir).
وَاٰتُوا الْيَتَامٰٓى اَمْوَالَهُمْ وَلَا الْخَب۪يثَ بِالطَّيِّبِۖ وَلَا اَمْوَالَهُمْ اِلٰٓى اِنَّهُ كَانَ حُوباً كَب۪يراً
Veâtû-lyetâmâ emvâlehum velâ tetebeddelû-lḣabîśe bi-ttayyib(i)(s) velâ te/kulû emvâlehum ilâ emvâlikum(c) innehu kâne hûben kebîrâ(n)
Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla (helâli haramla) değiştirmeyin ve onların mallarını kendi mallarınıza (katarak) yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır.
وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا فِي فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَلَّا
Ve-in ḣiftum ellâ tuksitû fî-lyetâmâ fenkihû mâ tâbe lekum mine-nnisâ-i meśnâ veśulâśe verubâ’(a)(s) fe-in ḣiftum ellâ ta’dilû fevâhideten ev mâ meleket eymânukum(c) żâlike ednâ ellâ te’ûlû
Eğer (velisi olduğunuz) yetim (kız)lar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan (isterseniz) ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli olamayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya ellerinizin altında bulunan (cariye)ler (ile yetinin). Bu (tek eş veya cariye, sizin) adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.
وَاٰتُوا النِّسَٓاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةًۜ فَاِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ مِنْهُ نَفْساً فَكُلُوهُ هَن۪ٓيـٔاً مَر۪ٓيـٔاً
Veâtû-nnisâe sadukâtihinne nihle(ten)(c) fe-in tibne lekum ‘an şey-in minhu nefsen fekulûhu henî-en merî-â(n)
(Nikâhınıza aldığınız) Kadınlara mehirlerini gönül rızasıyla (hiçbir karşılık beklemeden) verin; eğer kendi istekleriyle o (mehir)nden bir kısmını size bağışlarlarsa onu da afiyetle, rahatça yiyin.
وَلَا السُّفَـهَٓاءَ اَمْوَالَكُمُ الَّت۪ي جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ قِيَاماً وَارْزُقُوهُمْ ف۪يهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً
Velâ tu/tû-ssufehâe emvâlekumu-lletî ce’ala(A)llâhu lekum kiyâmen verzukûhum fîhâ veksûhum vekûlû lehum kavlen ma’rûfâ(n)
Allah'ın sizin için bir geçim kaynağı kıldığı mallarınızı aklı ermezlere (ve reşit olmayan yetimlere) vermeyin; fakat o mallarla onları besleyin, giydirin, bir de onlara iyi (ve güzel) söz söyleyin!
وَابْتَلُوا الْيَتَامٰى حَتّٰٓى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَۚ فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْداً فَادْفَعُٓوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْۚ وَلَا اِسْرَافاً وَبِدَاراً اَنْ وَمَنْ كَانَ غَنِياًّ فَلْيَسْتَعْفِفْۚ وَمَنْ كَانَ فَق۪يراً فَلْيَاْكُلْ بِالْمَعْرُوفِۜ فَاِذَا دَفَعْتُمْ اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ فَاَشْهِدُوا عَلَيْهِمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً
Vebtelû-lyetâmâ hattâ iżâ belaġû-nnikâha fe-in ânestum minhum ruşden fedfe’û ileyhim emvâlehum(s) velâ te/kulûhâ isrâfen vebidâran en yekberû(c) vemen kâne ġaniyyen felyesta’fif(s) vemen kâne fakîran felye/kul bilma’rûf(i)(c) fe-iżâ defa’tum ileyhim emvâlehum feeşhidû ‘aleyhim(c) vekefâ bi(A)llâhi hasîbâ(n)
Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin, eğer onlarda (akılca) bir olgunluk görürseniz hemen mallarını kendilerine teslim edin! Büyüyecekler (de mallarını geri alacaklar) diye (o malları) israf ve acele ile yemeyin! (Velilerden) Kim zengin ise (yetimin malından yemeye) tenezzül etmesin! Kim de fakir ise (örfe ve adalete) uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin! Sonunda mallarını onlara teslim ettiğiniz zaman da yanlarında şahid bulundurun! Hasîb (mahlûkata muamele ederken onun kazanması için her şeyi bir hesapla yapan ve her şeyin hesabını soran) olarak ise Allah yeter.
لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۖ وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ اَوْ كَثُرَۜ نَص۪يباً مَفْرُوضاً
Lirricâli nasîbun mimmâ terake-lvâlidâni vel-akrabûne velinnisâ-i nasîbun mimmâ terake-lvâlidâni vel-akrabûne mimmâ kalle minhu ev keśur(a)(c) nasîben mefrûdâ(n)
Ana babanın ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana babanın ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. (O mallar) Az olsun çok olsun (bu, Allah tarafından) farz kılınan bir paydır.
وَاِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ اُو۬لُوا الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً
Ve-iżâ hadara-lkismete ulû-lkurbâ velyetâmâ velmesâkînu ferzukûhum minhu vekûlû lehum kavlen ma’rûfâ(n)
Miras taksiminde (mirastan payı olmayan) akrabalar, yetimler ve yoksullar (orada) hazır bulunursa bundan onları da rızıklandırın, bir de onlara iyi (ve güzel) söz söyleyin!
وَلْيَخْشَ الَّذ۪ينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ ذُرِّيَّةً ضِعَافاً خَافُوا عَلَيْهِمْۖ فَلْيَتَّقُوا اللّٰهَ وَلْيَقُولُوا قَوْلاً سَد۪يداً
Velyaḣşe-lleżîne lev terakû min ḣalfihim żurriyyeten di’âfen ḣâfû ‘aleyhim felyettekû(A)llâhe velyekûlû kavlen sedîdâ(n)
Kendileri geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde (hâlleri ne olur diye) onların durumundan endişe edecek olanlar, (yetimler hakkında da aynı endişeyi duysunlar ve onlara haksızlık etmekten) korkup titresinler. Bir de Allah'a karşı takvâ sahibi olsunlar (kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışsınlar) ve (her zaman, hak olan Allah'ın âyetleriyle) sağlam söz söylesinler.
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَاْكُلُونَ اَمْوَالَ الْيَتَامٰى ظُلْماً اِنَّمَا يَاْكُلُونَ ف۪ي نَاراًۜ وَسَيَصْلَوْنَ سَع۪يراً۟
İnne-lleżîne ye/kulûne emvâle-lyetâmâ zulmen innemâ ye/kulûne fî butûnihim nârâ(an)(c) veseyaslevne se’îrâ(n)
Muhakkak ki yetimlerin mallarını zulüm (ve haksızlık)la yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar; zaten onlar yakında alev alev yanan bir ateşe gireceklerdir.
يُوص۪يكُمُ اللّٰهُ ف۪ٓي لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۚ فَاِنْ كُنَّ نِسَٓاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَۚ وَاِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُۜ وَلِاَبَوَيْهِ لِكُلِّ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ اِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌۚ فَاِنْ لَمْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُٓ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُۚ فَاِنْ كَانَ لَهُٓ اِخْوَةٌ فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ مِنْ وَصِيَّةٍ يُوص۪ي بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْۚ لَا اَيُّهُمْ اَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعاًۚ فَر۪يضَةً مِنَ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً
Yûsîkumu(A)llâhu fî evlâdikum(c) liżżekeri miślu hazzi-lunśeyeyn(i)(c) fe-in kunne nisâen fevka-śneteyni felehunne śuluśâ mâ terak(e)(s) ve-in kânet vâhideten felehâ-nnisf(u)(c) ve li-ebeveyhi likulli vâhidin minhumâ-ssudusu mimmâ terake in kâne lehu veled(un)(c) fe-in lem yekun lehu veledun ve veriśehu ebevâhu feli-ummihi-śśuluś(u)(c) fe-in kâne lehu iḣvetun feli-ummihi-ssudus(u)(c) min ba’di vasiyyetin yûsî bihâ ev deyn(in)(k) âbâukum veebnâukum lâ tedrûne eyyuhum akrabu lekum nef’â(an)(c) ferîdaten mina(A)llâh(i)(k) inna(A)llâhe kâne ‘alîmen hakîmâ(n)
Allah size, çocuklarınız(ın alacağı miras) hakkında; erkeğe, kadının payının iki misli (vermenizi) tavsiye eder. Eğer (çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, (ölünün) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa (mirasın) yarısı onundur. Şayet (ölenin) çocuğu varsa, ana babasından her birine, bıraktığı (miras)tan altıda bir düşer. Eğer çocuğu yok da (yalnız) ana babası ona vâris olmuşsa, anasına üçte bir (düşer). Eğer (ölenin) kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin), yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınız(dan) hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. (İşte bu taksimatlar) Allah tarafından farz (olarak konulan hükümler)dir. Muhakkak ki Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ اَزْوَاجُكُمْ اِنْ لَمْ لَهُنَّ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ وَصِيَّةٍ يُوص۪ينَ بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ اِنْ لَمْ لَكُمْ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ وَاِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً اَوِ امْرَاَةٌ وَلَهُٓ اَخٌ اَوْ اُخْتٌ فَلِكُلِّ مِنْهُمَا السُّدُسُۚ فَاِنْ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْ فَهُمْ شُرَكَٓاءُ فِي مِنْ وَصِيَّةٍ يُوصٰى بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۙ غَيْرَ مُضَٓارٍّۚ وَصِيَّةً مِنَ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَل۪يمٌۜ
Velekum nisfu mâ terake ezvâcukum in lem yekun lehunne veled(un)(c) fe-in kâne lehunne veledun felekumu-rrubu’u mimmâ terakn(e)(c) min ba’di vasiyyetin yûsîne bihâ ev deyn(in)(c) velehunne-rrubu’u mimmâ teraktum in lem yekun lekum veled(un)(k) fe-in kâne lekum veledun felehunne-śśumunu mimmâ teraktum(c) min ba’di vasiyyetin tûsûne bihâ ev deyn(in)(k) ve-in kâne raculun yûraśu kelâleten evi-mraetun velehu eḣun ev uḣtun felikulli vâhidin minhumâ-ssudus(u)(c) fe-in kânû ekśera min żâlike fehum şurakâu fî-śśuluś(i)(c) min ba’di vasiyyetin yûsâ bihâ ev deynin ġayra mudâr(rin)(c) vasiyyeten mina(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu ‘alîmun halîm(un)
Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra hanımlarınızın eğer çocukları yoksa, bıraktıkları (malları)nın yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin de yapacağınız vasiyetten veya borçtan sonra eğer çocuğunuz yoksa, bıraktığınız (mallar)ın dörtte biri onlarındır. Çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının babası ve çocukları bulunmadığı hâlde (malı mirasçılara kalırsa ve) bir erkek kardeşi yahut bir kız kardeşi varsa her birine altıda bir düşer. Fakat (kardeşler) bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksimat, vârislere) Zarar vermeksizin yapılan vasiyetten veya borçtan sonra (uygulanır). (İşte bu paylaştırma) Allah'tan (size) bir vasiyettir. Allah Alîm'dir, Halîm'dir (her şeyi, herkesi bilen ve kullarına hilm sahibi olarak yumuşak muamele edendir).
تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
Tilke hudûdu(A)llâh(i)(c) vemen yuti’i(A)llâhe verasûlehu yudḣilhu cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ(c) veżâlike-lfevzu-l’azîm(u)
Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Kim Allah'a ve resulüne itaat ederse (Allah) onu içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.
وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَاراً خَالِداً ف۪يهَاۖ وَلَهُ عَذَابٌ مُه۪ينٌ۟
Vemen ya’si(A)llâhe verasûlehu veyete’adde hudûdehu yudḣilhu nâran ḣâliden fîhâ velehu ‘ażâbun muhîn(un)
Kim de Allah'a ve resulüne isyan eder ve O'nun koyduğu sınırlarını ihlal ederse (Allah) onu içinde ebedi kalacağı bir ateşe koyar ve onun için (orada) aşağılayıcı bir azap vardır.
وَالّٰت۪ي يَاْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلاً
Vellâtî ye/tîne-lfâhişete min nisâ-ikum festeşhidû ‘aleyhinne erbe’aten minkum(s) fe-in şehidû feemsikûhunne fî-lbuyûti hattâ yeteveffâhunne-lmevtu ev yec’ala(A)llâhu lehunne sebîlâ(n)
Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahid getirin! Eğer onlar şahidlik ederlerse o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara (evlenme veya tövbe imkânı gibi) bir (çıkış) yol(u) açıncaya kadar onları evlerde alıkoyun (dışarı çıkarmayın)!
وَالَّذَانِ يَاْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَاٰذُوهُمَاۚ فَاِنْ تَابَا وَاَصْلَحَا فَاَعْرِضُوا عَنْهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ تَـوَّاباً رَح۪يماً
Velleżâni ye/tiyânihâ minkum feâżûhumâ(s) fe-in tâbâ ve aslehâ fea’ridû ‘anhumâ inna(A)llâhe kâne tevvâben rahîmâ(n)
İçinizden onu yapanların her ikisine de eziyet edin. Eğer tövbe eder ve (nefislerini) ıslah ederlerse artık onlar(a eziyet etmek)ten vazgeçin; çünkü Allah Tevvâb'tır, Rahîm'dir (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
İnnemâ-ttevbetu ‘ala(A)llâhi lilleżîne ya’melûne-ssû-e bicehâletin śümme yetûbûne min karîbin feulâ-ike yetûbu(A)llâhu ‘aleyhim(k) vekâna(A)llâhu ‘alîmen hakîmâ(n)
Allah katında (kabul olacak) tövbe, ancak bilmeden bir kötülük edip de sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte, Allah bunların tövbesini kabul eder. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً
Veleyseti-ttevbetu lilleżîne ya’melûne-sseyyi-âti hattâ iżâ hadara ehadehumu-lmevtu kâle innî tubtu-l-âne velâ-lleżîne yemûtûne vehum kuffâr(un)(c) ulâ-ike a’tednâ lehum ‘ażâben elîmâ(n)
Yoksa kötülükleri (ısrarla) yapıp da onlardan birine ölüm gelip çatınca, "ben şimdi tövbe ettim" diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tövbe yoktur. İşte Biz onlar için (âhirette) elem verici (iç yakan) bir azap hazırlamışızdır.
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا لَكُمْ اَنْ النِّسَٓاءَ كَرْهاًۜ وَلَا لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّٓا اَنْ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۚ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسٰٓى اَنْ شَيْـٔاً وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْراً كَث۪يراً
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ yahillu lekum en teriśû-nnisâe kerhâ(en)(s) velâ ta’dulûhunne liteżhebû biba’di mâ âteytumûhunne illâ en ye/tîne bifâhişetin mubeyyine(tin)(c) ve’âşirûhunne bilma’rûf(i)(c) fe-in kerihtumûhunne fe’asâ en tekrahû şey-en veyec’ala(A)llâhu fîhi ḣayran keśîrâ(n)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir hayâsızlık yapmadıkça onlara verdiğiniz (mehr)in bir kısmını (alıp) götürmek (onlardan geri almak) için onları sıkıştırmayın! Onlarla iyi geçinin! Eğer onlardan hoşlanmazsanız (sabredin ve bilin ki) hoşlanmadığınız bir şeyi Allah hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.
وَاِنْ اَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍۙ وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَاراً فَلَا مِنْهُ شَيْـٔاًۜ اَتَاْخُذُونَهُ بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً
Ve-in eradtumu-stibdâle zevcin mekâne zevcin veâteytum ihdâhunne kintâran felâ te/ḣużû minhu şey-â(en)(c) ete/ḣużûnehu buhtânen ve-iśmen mubînâ(n)
Eğer bir eşin yerine (başka) bir eş almak isterseniz, onlardan birine yığınla (mal) vermiş olsanız (dahi) ondan hiçbir şeyi geri almayın! (Siz şimdi) İftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri mi alacaksınız?
وَكَيْفَ تَاْخُذُونَهُ وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً
Vekeyfe te/ḣużûnehu vekad efdâ ba’dukum ilâ ba’din veaḣażne minkum mîśâkan ġalîzâ(n)
Hem siz birbirinizle içli dışlı olduğunuz ve onlar da sizden pek sağlam bir söz almış olduğu hâlde onu nasıl geri alırsınız!
وَلَا مَا نَكَحَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ مِنَ اِلَّا مَا قَدْ اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتاًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً۟
Velâ tenkihû mâ nekeha âbâukum mine-nnisâ-i illâ mâ kad selef(e)(c) innehu kâne fâhişeten vemakten vesâe sebîlâ(n)
Bir de geçmişte olanlar müstesna, babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin! Çünkü bu bir hayâsızlık, (Allah'ın) gazab(ını) gerektiren (çirkin bir hareket) ve çok kötü bir yoldur.
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ وَبَنَاتُ الْاُخْتِ وَاُمَّهَاتُكُمُ الّٰت۪ٓي اَرْضَعْنَكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ مِنَ وَاُمَّهَاتُ نِسَٓائِكُمْ وَرَبَٓائِبُكُمُ الّٰت۪ي ف۪ي مِنْ الّٰت۪ي دَخَلْتُمْ بِهِنَّۘ فَاِنْ لَمْ دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا عَلَيْكُمْۘ وَحَلَٓائِلُ اَبْنَٓائِكُمُ الَّذ۪ينَ مِنْ وَاَنْ بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۙ
hurrimet ‘aleykum ummehâtukum ve benâtukum ve eḣavâtukum ve ’ammâtukum ve ḣâlâtukum ve benâtu-l-eḣi ve benâtu-l-uḣti ve ummehâtukumu-llâtî erda’nekum ve eḣavâtukum mine-rradâ’ati ve ummehâtu nisâ-ikum ve rabâ-ibukumu-llâtî fî hucûrikum min nisâ-ikumu-llâtî deḣaltum bihinne fe-in lem tekûnû deḣaltum bihinne felâ cunâha ‘aleykum ve halâ-ilu ebnâ-ikumu-lleżîne min aslâbikum ve en tecme’û beyne-l-uḣteyni illâ mâ kad selef(e)(k) inna(A)llâhe kâne ġafûran rahîmâ(n)
Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren (süt) analarınız, süt kız kardeşleriniz, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla (nikâhlanıp da henüz) birleşmemişseniz (onları boşayıp kızlarını almanızda) size bir günah yoktur. Kendi sulbünüzden olan (öz) oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir arada (nikâh altında) toplamanız da (size haram kılındı), ancak geçen geçmiştir. Muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۚ كِتَابَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۘ وَاُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَٓاءَ ذٰلِكُمْ اَنْ بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه۪ مِنْهُنَّ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَر۪يضَةًۜ وَلَا عَلَيْكُمْ ف۪يمَا تَرَاضَيْتُمْ بِه۪ مِنْ الْفَر۪يضَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً
Velmuhsanâtu mine-nnisâ-i illâ mâ meleket eymânukum(s) kitâba(A)llâhi ‘aleykum(c) ve uhille lekum mâ verâe żâlikum en tebteġû bi-emvâlikum muhsinîne ġayra musâfihîn(e)(c) femâ-stemta’tum bihi minhunne feâtûhunne ucûrahunne ferîda(ten)(c) velâ cunâha ‘aleykum fîmâ terâdaytum bihi min ba’di-lferîda(ti)(c) inna(A)llâhe kâne ‘alîmen hakîmâ(n)
(Harp esiri olarak) Ellerinizin altında bulunan (cariye)ler müstesna, evli kadınlar da (size haram kılındı). (Bunlar) Allah'ın üzerinize yazdığı (yasaklar)dır. Bunların dışında kalanları ise iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan (nikâhlanıp) faydalanmanıza karşılık kendilerine bir farz olarak (size yazılmış olan) mehirlerini verin! O farz (olan mehir belirlenmesin)den sonra (daha az veya daha çok vermek üzere) karşılıklı anlaşmanızda size bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَمَنْ لَمْ مِنْكُمْ طَوْلاً اَنْ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ الْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِا۪يمَانِكُمْۜ بَعْضُكُمْ مِنْ فَانْكِحُوهُنَّ بِاِذْنِ اَهْلِهِنَّ وَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ وَلَا اَخْدَانٍۚ فَاِذَٓا اُحْصِنَّ فَاِنْ اَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى مِنَ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْۜ وَاَنْ خَيْرٌ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Vemen lem yestati’ minkum tavlen en yenkiha-lmuhsanâti-lmu/minâti femin mâ meleket eymânukum min feteyâtikumu-lmu/minât(i)(c) va(A)llâhu a’lemu bi-îmânikum(c) ba’dukum min ba’d(in)(c) fenkihûhunne bi-iżni ehlihinne veâtûhunne ucûrahunne bilma’rûfi muhsanâtin ġayra musâfihâtin velâ mutteḣiżâti aḣdân(in)(c) fe-iżâ uhsinne fe-in eteyne bifâhişetin fe’aleyhinne nisfu mâ ‘alâ-lmuhsanâti mine-l’ażâb(i)(c) żâlike limen ḣaşiye-l’anete minkum(c) veen tasbirû ḣayrun lekum(k) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)
İçinizden imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan cariyeleriniz)den alsın! Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Hepiniz birbirinizdensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da edinmemeleri şartı ile onları sahiplerinin izniyle nikâhlayın ve mehirlerini de (örfe ve âdete) uygun olarak verin! Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınların cezasının yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden zorlan(ınca günaha düş)mekten korkanlar içindir. Fakat sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذ۪ينَ مِنْ وَيَتُوبَ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Yurîdu(A)llâhu liyubeyyine lekum veyehdiyekum sunene-lleżîne min kablikum veyetûbe ‘aleykum(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (sâlih kimse)lerin yollarına hidâyet etmek ve tövbelerinizi kabul etmek istiyor. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَاللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ عَلَيْكُمْ وَيُر۪يدُ الَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ اَنْ مَيْلاً عَظ۪يماً
Ve(A)llâhu yurîdu en yetûbe ‘aleykum veyurîdu-lleżîne yettebi’ûne-şşehevâti en temîlû meylen ‘azîmâ(en)
Allah, sizin tövbenizi kabul etmek ister. Şehvetler(in)e (kötü arzu ve isteklerine) tabi olanlar ise sizin büyük bir meyille (şehvete ve nefsinizin isteklerine) meyletmenizi ister.
يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ عَنْكُمْۚ وَخُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَع۪يفاً
Yurîdu(A)llâhu en yuḣaffife ‘ankum veḣulika-l-insânu da’îfâ(n)
Allah, (size âyetlerini böyle beyan ederek yükünüzü) sizden hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّٓا اَنْ تِجَارَةً عَنْ مِنْكُمْ وَلَا اَنْفُسَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ te/kulû emvâlekum beynekum bilbâtili illâ en tekûne ticâraten ‘an terâdin minkum(c) velâ taktulû enfusekum(c) inna(A)llâhe kâne bikum rahîmâ(n)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret olması müstesna, mallarınızı aranızda bâtıl(a uyarak haksız sebepler)le yemeyin ve (böyle yaparak) kendinize kıymayın! Muhakkak ki Allah size karşı çok Rahîm'dir (isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ عُدْوَاناً وَظُلْماً فَسَوْفَ نُصْل۪يهِ نَاراًۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى يَس۪يراً
Vemen yef’al żâlike ‘udvânen vezulmen fesevfe nuslîhi nârâ(an)(c) vekâne żâlike ‘ala(A)llâhi yesîrâ(n)
Artık kim düşmanlık ve haksızlık ile bu (yasaklandığı) şeyleri yaparsa (bilsin ki) yakında onu ateşe koyacağız. Bu ise Allah'a göre pek kolaydır.
اِنْ تَجْتَنِبُوا كَـبَٓائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلاً كَر۪يماً
İn tectenibû kebâ-ira mâ tunhevne ‘anhu nukeffir ‘ankum seyyi-âtikum venudḣilkum mudḣalen kerîmâ(n)
Eğer yasaklandığınız büyük (günah)lardan kaçınırsanız, sizin (küçük) günahlarınızı örteriz ve sizi kerim (olan şerefli) bir yere koyarız.
وَلَا مَا فَضَّلَ اللّٰهُ بِه۪ بَعْضَكُمْ عَلٰى لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ عَل۪يماً
Velâ tetemennev mâ faddala(A)llâhu bihi ba’dakum ‘alâ ba’d(in)(c) lirricâli nasîbun mimmâ-ktesebû velinnisâ-i nasîbun mimmâ-ktesebn(e)(c) ves-elû(A)llâhe min fadlih(i)(k) inna(A)llâhe kâne bikulli şey-in ‘alîmâ(n)
Allah'ın, bazınızı bazınızdan kendisiyle üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı hasetle) arzu etmeyin! Erkeklere kazandıklarından bir nasip vardır, kadınlara da kazandıklarından bir nasip vardır. O hâlde (arzu ettiklerinizi) Allah'ın lütfundan isteyin! Muhakkak ki Allah her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۜ وَالَّذ۪ينَ عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ فَاٰتُوهُمْ نَص۪يبَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَه۪يداً۟
Velikullin ce’alnâ mevâliye mimmâ terake-lvâlidâni vel-akrabûn(e)(c) velleżîne ‘akadet eymânukum feâtûhum nasîbehum(c) inna(A)llâhe kâne ‘alâ kulli şey-in şehîdâ(n)
(Erkek ve kadından) Her biri için ana baba ve akrabanın bıraktığından (hisselerini alacak) vârisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı (kendilerine söz verdiğiniz) kimselere gelince, onlara da nasiplerini verin! Çünkü Allah Şehîd (ismiyle) her şeye (en ince ayrıntısına kadar) şahiddir.
اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُۜ وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي وَاضْرِبُوهُنَّۚ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا عَلَيْهِنَّ سَب۪يلاًۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِياًّ كَب۪يراً
Erricâlu kavvâmûne ‘alâ annisâ-i bimâ faddala(A)llâhu ba’dahum ‘alâ ba’din vebimâ enfekû min emvâlihim(c) fe-ssâlihâtu kânitâtun hâfizâtun lilġaybi bimâ hafiza(A)llâh(u)(c) vellâtî teḣâfûne nuşûzehunne fe’izûhunne vehcurûhunne fî-lmedâci’i vadribûhun(ne)(s) fe-in eta’nekum felâ tebġû ‘aleyhinne sebîlâ(en)(k) inna(A)llâhe kâne ‘aliyyen kebîrâ(n)
Allah'ın, insanlardan bazısını bazısına üstün kılması sebebiyle mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın (kendilerini kocaları vasıtasıyla) korumasına karşılık (onlar da kocalarından başkasına) gizli (kalması gereken namuslarını onların yokluğund)a korurlar. (Size) İtaatsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince, onlara nasihat edin, sonra (bu fayda etmezse) onları yataklar(ın)da yalnız bırakın, sonra (yine sizi dinlemezlerse onları) dövün! Eğer size itaat ederlerse artık onları (incitmek içi)n aleyhlerine (başka) bir yol (ve bahane) aramayın! Muhakkak ki Allah Âliyy'dir, Kebîr'dir (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, azamete ve büyüklüğe sahip olandır).
وَاِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُوا حَكَماً مِنْ وَحَكَماً مِنْ اِنْ يُر۪يدَٓا اِصْلَاحاً يُوَفِّقِ اللّٰهُ بَيْنَهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً خَب۪يراً
Ve-in ḣiftum şikâka beynihimâ feb’aśû hakemen min ehlihi vehakemen min ehlihâ in yurîdâ islâhan yuveffiki(A)llâhu beynehumâ(c) inna(A)llâhe kâne ‘alîmen ḣabîrâ(n)
Bununla beraber (karı kocanın) aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem (kendilerine) gönderin! Eğer iki taraf da barışmak isterlerse Allah onların arasını bulur. Muhakkak ki Allah Alîm'dir, Habîr'dir (her şeyi, herkesi bilen ve onlardan haberdar olandır).
وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا بِه۪ شَيْـٔاً وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَبِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُوراًۙ
Va’budû(A)llâhe velâ tuşrikû bihi şey-â(en)(s) vebilvâlideyni ihsânen vebiżî-lkurbâ velyetâmâ velmesâkîni velcâriżî-lkurbâ velcâri-lcunubi ve-ssâhibi bilcenbi vebni-ssebîli vemâ meleket eymânukum(k) inna(A)llâhe lâ yuhibbu men kâne muḣtâlen feḣûrâ(n)
Allah'a âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve O'na hiçbir şeyi şirk koşmayın! Ana babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunan (kölelere, cariyelere, hizmetçi)lere de güzellikle davranın! Çünkü Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseyi sevmez.
اَلَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ وَيَاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَيَكْتُمُونَ مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناًۚ
Elleżîne yebḣalûne veye/murûne-nnâse bilbuḣli veyektumûne mâ âtâhumu(A)llâhu min fadlih(i)(k) vea’tednâ lilkâfirîne ‘ażâben muhînâ(n)
Onlar ki cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden ve Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği şeyleri gizleyen kimselerdir. Biz, kâfirler için (âhirette) aşağılayıcı bir azap hazırladık.
وَالَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا بِاللّٰهِ وَلَا الْاٰخِرِۜ وَمَنْ يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَر۪يناً فَسَٓاءَ قَر۪يناً
Velleżîne yunfikûne emvâlehum ri-âe-nnâsi velâ yu/minûne bi(A)llâhi velâ bilyevmi-l-âḣir(i)(k) vemen yekuni-şşeytânu lehu karînen fesâe karînâ(n)
(Ayrıca) Onlar, Allah'a ve âhiret gününe iman etmediği hâlde insanlara mallarını gösteriş için infak eden kimselerdir. (İşte) şeytan bir kimseye arkadaş olursa (onun durumu böyle olur) o ne kötü arkadaştır!
وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّٰهُۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِهِمْ عَل۪يماً
Vemâżâ ‘aleyhim lev âmenû bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri veenfekû mimmâ razekahumu(A)llâh(u)(c) vekâna(A)llâhu bihim ‘alîmâ(n)
Hâlbuki (onlar) Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan (gösteriş yapmadan O'nun yolunda) harcasalardı ne olurdu? Allah onları(n yaptıklarını en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
اِنَّ اللّٰهَ لَا مِثْقَالَ ذَرَّةٍۚ وَاِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِنْ اَجْراً عَظ۪يماً
İnna(A)llâhe lâ yazlimu miśkâle żerra(tin)(s) ve-in teku haseneten yudâ’ifhâ veyu/ti min ledunhu ecran ‘azîmâ(n)
Şüphesiz ki Allah (hiç kimseye) zerre kadar zulmetmez. Eğer (yaptığı çok küçük) bir güzellik bile olsa onu kat kat artırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.
فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا مِنْ اُمَّةٍ بِشَه۪يدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شَه۪يداًۜ
Fekeyfe iżâ ci/nâ min kulli ummetin bişehîdin veci/nâ bike ‘alâ hâulâ-i şehîdâ(n)
(Resulüm! Kıyamet günü) Her ümmetten bir şahid getirdiğimiz ve seni de onların üzerine şahid olarak getirdiğimiz zaman (onların) hâlleri nice olur?
يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَعَصَوُا الرَّسُولَ لَوْ تُسَوّٰى بِهِمُ الْاَرْضُۜ وَلَا اللّٰهَ حَد۪يثاً۟
Yevme-iżin yeveddu-lleżîne keferû ve’asavû-rrasûle lev tusevvâ bihimu-l-ardu velâ yektumûna(A)llâhe hadîśâ(n)
O gün kâfir olanlar ve (Allah'ın) resul(ün)e isyan edenler (azaptan kurtulmak için toprağa karışıp) yerle bir olmayı temenni ederler ve (onlar o gün) Allah'tan hiçbir sözü gizleyemezler.
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا اِلَّا عَابِر۪ي حَتّٰى تَغْتَسِلُواۜ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنَ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَع۪يداً طَيِّباً فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ غَفُوراً
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ takrabû-ssalâte veentum sukârâ hattâ ta’lemû mâ tekûlûne velâ cunuben illâ ‘âbirî sebîlin hattâ taġtesilû(c) ve-in kuntum merdâ ev ‘alâ seferin ev câe ehadun minkum mine-lġâ-iti ev lâmestumu-nnisâe felem tecidû mâen feteyemmemû sa’îden tayyiben femsehû bivucûhikum veeydîkum(k) inna(A)llâhe kâne ‘afuvven ġafûrâ(n)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Siz sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de yolcu olan(larınız) müstesna, gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın! Eğer hasta (olur) veya bir yolculuk üzerinde bulunursanız yahut sizden biriniz ayak yolundan gelirse ya da kadınlarla (cinsi) münasebette bulunmuşsanız, (abdest veya gusül almanızı gerektiren bu hâllerde bir de) su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin; yüzlerinizi ve (dirseklere kadar) ellerinizi (onunla ovalayıp) meshedin. Muhakkak ki Allah Afuvv'dur, Ğafûr'dur (affı sonsuz ve sınırsız olan ve her türlü günahı mağfiret edendir).
اَلَمْ اِلَى اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ يَشْتَرُونَ الضَّلَالَةَ وَيُر۪يدُونَ اَنْ السَّب۪يلَۜ
Elem tera ilâ-lleżîne ûtû nasîben mine-lkitâbi yeşterûne-ddalâlete veyurîdûne en tadillû-ssebîl(e)
(Resulüm!) Kendilerine kitaptan bir nasip verilen (Yahudi)leri görmedin mi? (Onlar nasıl da âhiret hayatını dünya malı gibi az bir pahaya satıp) Dalâleti satın alıyorlar ve sizin de (böyle yaparak hak) yoldan sapmanızı istiyorlar!
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَعْدَٓائِكُمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَلِياًّۗ وَكَفٰى بِاللّٰهِ نَص۪يراً
Ve(A)llâhu a’lemu bi-a’dâ-ikum(c) vekefâ bi(A)llâhi veliyyen vekefâ bi(A)llâhi nasîrâ(n)
Allah, sizin düşmanlarınızı çok iyi bilir. Veliyy (gerçek ve hakiki dost) olarak Allah (size) yeter ve Nasîr (yardımcı) olarak da Allah (size) kâfidir.
مِنَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ وَرَاعِنَا لَياًّ بِاَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْناً فِي وَلَوْ اَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَقْوَمَۙ وَلٰكِنْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَلَا اِلَّا قَل۪يلاً
Mine-lleżîne hâdû yuharrifûne-lkelime ‘an mevâdi’ihi veyekûlûne semi’nâ ve’asaynâ vesma’ ġayra musma’in verâ’inâ leyyen bi-elsinetihim veta’nen fî-ddîn(i)(c) velev ennehum kâlû semi’nâ veata’nâ vesma’ venzurnâ lekâne ḣayran lehum veakveme velâkin le’anehumu(A)llâhu bikufrihim felâ yu/minûne illâ kalîlâ(n)
Yahudilerden öyleleri vardır ki (Tevrât'taki) kelimelerin konuldukları yerleri tahrif ed(ip değiştir)irler, (Allah'ın resulüne karşı) dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak, "işittik ve isyan ettik", "dinle, dinlemez olası", "râinâ (bizim isteklerimize uy)" derler. Eğer onlar "işittik ve itaat ettik", "dinle" ve "unzurnâ (bizim haklarımızı gözet)" deselerdi, şüphesiz (bu) kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, onları (hakikati örten) küfürleri sebebiyle lanetlemiştir, bu yüzden pek azı müstesna, iman etmezler.
يَٓا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ مِنْ اَنْ وُجُوهاً فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً
Yâ eyyuhâ-lleżîne ûtû-lkitâbe âminû bimâ nezzelnâ musaddikan limâ me’akum min kabli en natmise vucûhen feneruddehâ ‘alâ edbârihâ ev nel’anehum kemâ le’annâ ashâbe-ssebt(i)(c) vekâne emru(A)llâhi mef’ûlâ(n)
Ey kendilerine kitap verilenler! Biz, birtakım yüzleri silip arkalarına çevirmeden (kör, sağır ve dilsiz bir hâle getirmeden) yahut onları, (hadlerini aşarak balık tutma yasağını çiğneyen) cumartesi halkı gibi lanetlemeden önce yanınızda bulunan (Tevrât)ı doğrulayıcı (ve tasdik edici) olarak indirdiğimiz (Kur'ân)a iman edin! Yoksa, Allah'ın (bu konudaki) emri (mutlaka) yerine gelecektir.
اِنَّ اللّٰهَ لَا اَنْ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً عَظ۪يماً
İnna(A)llâhe lâ yaġfiru en yuşrake bihi veyaġfiru mâ dûne żâlike limen yeşâ(u)(c) vemen yuşrik bi(A)llâhi fekadi-fterâ iśmen ‘azîmâ(n)
Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz, bunun dışında kalan (günah)ları ise (kendi rahmet ve mağfiretinden) dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa gerçekten büyük bir günah (işleyerek O'na) iftira etmiş olur.
اَلَمْ اِلَى يُزَكُّونَ اَنْفُسَهُمْۜ بَلِ اللّٰهُ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُ وَلَا فَت۪يلاً
Elem tera ilâ-lleżîne yuzekkûne enfusehum(c) beli(A)llâhu yuzekkî men yeşâu velâ yuzlemûne fetîlâ(n)
(Resulüm!) Kendilerini (övüp yücelterek) temize çıkaran ("biz, Allah'ın dostları ve sevgilileriyiz", "sayılı birkaç gün dışında ateş bize dokunmayacak" diyen Yahudi)leri görmedin mi? Bilakis (âhiret günü) Allah dilediğini temize çıkarır ve (onlar o gün) kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.
اُنْظُرْ كَيْفَ يَفْتَرُونَ عَلَى الْكَذِبَۜ وَكَفٰى بِه۪ٓ اِثْماً مُب۪يناً۟
Unzur keyfe yefterûne ‘ala(A)llâhi-lkeżib(e)(s) vekefâ bihi iśmen mubînâ(n)
Bak, nasıl da Allah'a karşı yalan uyduru(p iftira edi)yorlar! Apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter!
اَلَمْ اِلَى اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ اٰمَنُوا سَب۪يلاً
Elem tera ilâ-lleżîne ûtû nasîben mine-lkitâbi yu/minûne bilcibti ve-ttâġûti veyekûlûne lilleżîne keferû hâulâ-i ehdâ mine-lleżîne âmenû sebîlâ(n)
(Resulüm!) Kendilerine kitaptan bir nasip verilenleri görmedin mi? Onlar cibt'e (kâhinlere, âlimlere) ve tâğuta (Allah'tan başka herhangi bir varlığa) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için, "bunlar, (Muhammed'e) iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar!
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُۜ وَمَنْ يَلْعَنِ اللّٰهُ فَلَنْ لَهُ نَص۪يراًۜ
Ulâ-ike-lleżîne le’anehumu(A)llâh(u)(s) vemen yel’ani(A)llâhu felen tecide lehu nasîrâ(n)
İşte bunlar, Allah'ın lanetlediği kimselerdir. Allah, kime lanet ederse artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.
اَمْ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِنَ فَاِذاً لَا النَّاسَ نَق۪يراًۙ
Em lehum nasîbun mine-lmulki fe-iżen lâ yu/tûne-nnâse nakîrâ(n)
Yoksa onların mülkten (ve bu mülkün yönetiminden) bir payı mı var? Eğer öyle olsaydı, (onlar) insanlara bir çekirdek kabuğu (kadar) bile (bir şey) vermezlerdi.
اَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلٰى اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَقَدْ اٰتَيْنَٓا اٰلَ اِبْرٰه۪يمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاٰتَيْنَاهُمْ مُلْكاً عَظ۪يماً
Em yahsudûne-nnâse ‘alâ mâ âtâhumu(A)llâhu min fadlih(i)(s) fekad âteynâ âle ibrâhîme-lkitâbe velhikmete veâteynâhum mulken ‘azîmâ(n)
Yoksa onlar, Allah'ın insanlara fazlından (lütuf ve ihsanından) verdiği (maddi, manevi) şeyler için hased mi ediyorlar? Muhakkak ki Biz, İbrâhîm ailesine kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik.
فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ عَنْهُۜ وَكَفٰى بِجَهَنَّمَ سَع۪يراً
Feminhum men âmene bihi veminhum men sadde ‘anh(u)(c) vekefâ bicehenneme sa’îrâ(n)
Buna rağmen onlardan kimi ona iman etti, kimi de ondan yüz çevirdi. Artık (ona iman etmeyenlere) alevli bir ateş olarak cehennem yeter.
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَاراًۜ كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَز۪يزاً حَك۪يماً
İnne-lleżîne keferû bi-âyâtinâ sevfe nuslîhim nâran kullemâ nadicet culûduhum beddelnâhum culûden ġayrahâ liyeżûkû-l’ażâb(e)(k) inna(A)llâhe kâne ‘azîzen hakîmâ(n)
Şüphesiz ki âyetlerimizi inkâr edenleri yakında bir ateşe koyacağız. Ne zaman derileri (yanıp) pişse (ve acı duymaz hâle gelseler) azabı (iyice) tatsınlar diye (onların derilerini) başka derilerle değiştiririz. Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌۘ وَنُدْخِلُهُمْ ظِلاًّ ظَل۪يلاً
Velleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti senudḣiluhum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ ebedâ(en)(s) lehum fîhâ ezvâcun mutahhera(tun)(s) venudḣiluhum zillen zalîlâ(n)
İman edip sâlih ameller işleyenleri ise içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onları (hiç güneş sızmayan) muhteşem bir gölgeye sokacağız.
اِنَّ اللّٰهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ بِالْعَدْلِۜ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعاً بَص۪يراً
İnna(A)llâhe ye/murukum en tu-eddû-l-emânâti ilâ ehlihâ ve-iżâ hakemtum beyne-nnâsi en tahkumû bil’adl(i)(c) inna(A)llâhe ni’immâ ye’izukum bih(i)(k) inna(A)llâhe kâne semî’en basîrâ(n)
Şüphesiz ki Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Doğrusu Allah, size bununla ne kadar güzel nasihat ediyor! Muhakkak ki Allah Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi, herkesi işiten ve gizli, açık her şeyi görendir).
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي فَرُدُّوهُ اِلَى وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَاْو۪يلاً۟
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû atî’û(A)llâhe veatî’û-rrasûle veulî-l-emri minkum(s) fe-in tenâza’tum fî şey-in feruddûhu ila(A)llâhi ve-rrasûli in kuntum tu/minûne bi(A)llâhi velyevmi al-âḣir(i)(c) żâlike ḣayrun veahsenu te/vîlâ(n)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a itaat edin! Resul'e ve sizden olan ulu'l-emre (emri Allah'tan ve resulünden alan yetki sahiplerine) de itaat edin! Eğer herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve âhiret gününe gerçekten iman ediyorsanız, onu Allah'a ve resul(ün)e arz edin (onların hükmüne göre aranızda hüküm verin)! Bu hem daha hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.
اَلَمْ اِلَى يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ يُر۪يدُونَ اَنْ اِلَى وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ بِه۪ۜ وَيُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ ضَلَالاً بَع۪يداً
Elem tera ilâ-lleżîne yez’umûne ennehum âmenû bimâ unzile ileyke vemâ unzile min kablike yurîdûne en yetehâkemû ilâ-ttâġûti vekad umirû en yekfurû bihi veyurîdu-şşeytânu en yudillehum dalâlen ba’îdâ(n)
(Resulüm!) Sana indirilen (Kur'ân)a ve senden önce indirilen (diğer kitap)lara iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Onlar tâğutu (ilâh olarak Allah'tan başka herhangi bir varlığı) tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde (onun önünde) muhakemeleş(ip onun hükmüne tabi ol)mak isterler. Oysa şeytan (böyle yaparak) onları (haktan) uzak (derin) bir dalâlete saptırmak ister.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى رَاَيْتَ الْمُنَافِق۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُوداًۚ
Ve-iżâ kîle lehum te’âlev ilâ mâ enzela(A)llâhu ve-ilâ-rrasûli raeyte-lmunâfikîne yasuddûne ‘anke sudûdâ(n)
Üstelik onlara, "gelin, Allah'ın indirdiği (Kitâb'ı)na ve resul(ün)e (göre aramızda hüküm verelim)" denildiği zaman, (bu) münafıkların senden yüz çevirerek uzaklaştıklarını görürsün.
فَكَيْفَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْ ثُمَّ جَٓاؤُ۫كَ يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنْ اِلَّٓا اِحْسَاناً وَتَوْف۪يقاً
Fekeyfe iżâ esâbet-hum musîbetun bimâ kaddemet eydîhim śümme câûke yahlifûne bi(A)llâhi in eradnâ illâ ihsânen vetevfîkâ(n)
Peki, nasıl oluyor da kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet isabet edince hemen sana gelip, "biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik" diye Allah'a yemin ediyorlar?
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ يَعْلَمُ اللّٰهُ مَا ف۪ي فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُلْ لَهُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَوْلاً بَل۪يغاً
Ulâ-ike-lleżîne ya’lemu(A)llâhu mâ fî kulûbihim fea’rid ‘anhum ve’izhum vekul lehum fî enfusihim kavlen belîġâ(n)
İşte onlar, Allah'ın kalplerinde olan (şirk)i bildiği kimselerdir. (Sen) Onlara aldırma, kendilerine nasihat et ve onların içlerine işley(ip onları kendilerine getir)ecek tesirli söz söyle!
وَمَٓا مِنْ اِلَّا لِيُطَاعَ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ جَٓاؤُ۫كَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَـوَّاباً رَح۪يماً
Vemâ erselnâ min rasûlin illâ liyutâ’a bi-iżni(A)llâh(i)(c) velev ennehum iż zalemû enfusehum câûke festaġferû(A)llâhe vestaġfera lehumu-rrasûlu levecedû(A)llâhe tevvâben rahîmâ(n)
Biz her resulü, Allah'ın izniyle ancak (kendisine) itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler ve Allah'tan mağfiret dileselerdi, resul de onlar için istiğfar etseydi, elbette onlar Allah'ı Tevvâb, Rahîm (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden) olarak bulurlardı.
فَلَا وَرَبِّكَ لَا حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ ف۪يمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْۙ ثُمَّ لَا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْل۪يماً
Felâ verabbike lâ yu/minûne hattâ yuhakkimûke fîmâ şecera beynehum śümme lâ yecidû fî enfusihim haracen mimmâ kadayte veyusellimû teslîmâ(n)
Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle (sana) teslim olmadıkça (onlar) iman etmiş olmazlar.
وَلَوْ اَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ اَنِ اقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْ اَوِ اخْرُجُوا مِنْ مَا اِلَّا قَل۪يلٌ مِنْهُمْۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِه۪ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَشَدَّ تَثْب۪يتاًۙ
Velev ennâ ketebnâ ‘aleyhim eni-ktulû enfusekum evi-ḣrucû min diyârikum mâ fe’alûhu illâ kalîlun minhum(s) velev ennehum fe’alû mâ yû’azûne bihi lekâne ḣayran lehum veeşedde teśbîtâ(n)
Eğer Biz onlara, "canlarınızı (Allah yolunda) feda edin" yahut "yurtlarınızdan çık(arak hicret ed)in!" diye (bunu bir farz olarak üzerlerine) yazsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Ama (hiç olmazsa) kendilerine verilen nasihatleri yerine getirselerdi, elbette (bu) onlar için hem daha hayırlı hem de (kalplerindeki imanın) şiddetlenerek daha sağlam ol(masını sağl)ardı.
وَاِذاً لَاٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اَجْراً عَظ۪يـماًۙ
Ve-iżen leâteynâhum min ledunnâ ecran ‘azîmâ(n)
Biz de o vakit, elbette onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik.
وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطاً
Velehedeynâhum sirâtan mustekîmâ(n)
Ve onları, mutlaka sırât-ı mustakîme (Allah'a dosdoğru varan yola) hidâyet ederdik.
وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَف۪يقاًۜ
Vemen yuti’i(A)llâhe ve-rrasûle feulâ-ike me’a-lleżîne en’ama(A)llâhu ‘aleyhim mine-nnebiyyîne ve-ssiddîkîne ve-şşuhedâ-i ve-ssâlihîn(e)(c) vehasune ulâ-ike rafîkâ(n)
Kim Allah'a ve resul(ün)e itaat ederse, işte onlar; Allah'ın kendilerine nimet verdiği nebîler, (Rabblerine âbd olacaklarına dair verdikleri söze sadakat gösteren) sıddıklar, (her anda Allah'ın esmâsına şahidlik eden, canlarıyla, mallarıyla Allah yolunda cihad eden) şahidler ve (nefsini ıslah eden) sâlih kimselerle beraberdirler. Bunlar ne güzel yoldaştırlar!
ذٰلِكَ الْفَضْلُ مِنَ وَكَفٰى بِاللّٰهِ عَل۪يماً۟
Żâlike-lfadlu mina(A)llâh(i)(c) vekefâ bi(A)llâhi ‘alîmâ(n)
Bu lütuf Allah'tandır. (Onları) Bilen olarak Allah (onlara) yeter.
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا خُذُوا حِذْرَكُمْ فَانْفِرُوا ثُبَاتٍ اَوِ انْفِرُوا جَم۪يعاً
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû ḣużû hiżrakum fenfirû śubâtin evi-nfirû cemî’â(n)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! (Düşmanlarınıza karşı) Tedbirinizi alın! Bölük bölük savaşa çıkın yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın!
وَاِنَّ مِنْكُمْ لَمَنْ لَيُبَطِّئَنَّۚ فَاِنْ اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَالَ قَدْ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيَّ اِذْ لَمْ مَعَهُمْ شَه۪يداً
Ve-inne minkum lemen leyubatti-enne fe-in esâbetkum musîbetun kâle kad en’ama(A)llâhu ‘aleyye iż lem ekun me’ahum şehîdâ(n)
Şüphesiz içinizden öyle kimseler vardır ki (cihad konusunda) pek ağır davranır. Eğer size bir musibet isabet ederse, "Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım" der.
وَلَئِنْ اَصَابَكُمْ فَضْلٌ مِنَ لَيَقُولَنَّ كَاَنْ لَمْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُ مَوَدَّةٌ يَا كُنْتُ مَعَهُمْ فَاَفُوزَ فَوْزاً عَظ۪يماً
Vele-in esâbekum fadlun mina(A)llâhi leyekûlenne keen lem tekun beynekum vebeynehu meveddetun yâ leytenî kuntu me’ahum feefûze fevzen ‘azîmâ(n)
Eğer Allah'tan size bir lütuf (olarak zafer) erişirse (bu sefer de) sanki sizinle onun arasında bir sevgi (bağı ve tanışıklık) yokmuş gibi, "keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir kazanca (ve ganimete) ulaşsaydım!" der.
فَلْيُقَاتِلْ ف۪ي اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يَشْرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۜ وَمَنْ يُقَاتِلْ ف۪ي اللّٰهِ فَيُقْتَلْ اَوْ يَغْلِبْ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً
Felyukâtil fî sebîli(A)llâhi-lleżîne yeşrûne-lhayâte-ddunyâ bil-âḣirat(i)(c) vemen yukâtil fî sebîli(A)llâhi feyuktel ev yaġlib fesevfe nu/tîhi ecran ‘azîmâ(n)
O hâlde dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse Biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.
وَمَا لَا ف۪ي اللّٰهِ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْ الظَّالِمِ اَهْلُهَاۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ وَلِياًّۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ نَص۪يراًۜ
Vemâ lekum lâ tukâtilûne fî sebîli(A)llâhi velmustad’afîne mine-rricâli ve-nnisâ-i velvildâni-lleżîne yekûlûne rabbenâ aḣricnâ min hâżihi-lkaryeti-zzâlimi ehluhâ vec’al lenâ min ledunke veliyyen vec’al lenâ min ledunke nasîrâ(n)
Hem size ne oluyor da Allah yolunda ve, "Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize katından bir dost ver ve bize katından bir yardımcı gönder!" diyen zayıf (ve çaresiz) erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي اللّٰهِۚ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُٓوا اَوْلِيَٓاءَ الشَّيْطَانِۚ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفاً۟
Elleżîne âmenû yukâtilûne fî sebîli(A)llâh(i)(s) velleżîne keferû yukâtilûne fî sebîli-ttâġûti fekâtilû evliyâe-şşeytân(i)(s) inne keyde-şşeytâni kâne da’îfâ(n)
İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise tâğut (Allah'tan başka herhangi bir varlık) yolunda savaşırlar. O hâlde (sizler iman ettiğinizi iddia ediyorsanız) şeytanın dostlarıyla savaşın (ve onlardan korkmayın)! Çünkü şeytanın hilesi (pek) zayıftır.
اَلَمْ اِلَى ق۪يلَ لَهُمْ كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۚ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّٰهِ اَوْ اَشَدَّ خَشْيَةًۚ وَقَالُوا رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَۚ لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى قَر۪يبٍۜ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَل۪يلٌۚ وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقٰى وَلَا فَت۪يلاً
Elem tera ilâ-lleżîne kîle lehum kuffû eydiyekum veakîmû-ssalâte veâtû-zzekâte felemmâ kutibe ‘aleyhimu-lkitâlu iżâ ferîkun minhum yaḣşevne-nnâse keḣaşyeti(A)llâhi ev eşedde ḣaşye(ten)(c) ve kâlû rabbenâ lime ketebte ‘aleynâ-lkitâle levlâ aḣḣartenâ ilâ ecelin karîb(in)(k) kul metâ’u-ddunyâ kalîlun vel-âḣiratu ḣayrun limeni-ttekâ velâ tuzlemûne fetîlâ(n)
(Resulüm! Mekke'de iken savaşmayı isteyip de) Kendilerine, "ellerinizi (şimdilik savaştan) çekin, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ın ve zekâtı ver(erek nefsinizin cimriliğini temizley)in" denilen kimseleri görmedin mi? Şimdi (Medine'de) onlara savaş (farz olarak) yazılınca içlerinden bir fırka, Allah'tan korkar gibi hatta daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkmaya başladılar da, "Rabbimiz! Savaşı bize niçin (farz olarak) yazdın! Ne olurdu, bizi yakın bir vakte kadar erteleseydin!" dediler. (Resulüm! Onlara) De ki: "Dünya menfaati (Allah indinde önemsiz derecede) azdır, Allah'a karşı takvâ sahibi olanlar (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için âhiret daha hayırlıdır ve (o gün) size kıl kadar haksızlık edilmez."
اَيْنَ تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ ف۪ي مُشَيَّدَةٍۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ اللّٰهِۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ قُلْ كُلٌّ مِنْ اللّٰهِۜ فَمَالِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الْقَوْمِ لَا يَفْقَهُونَ حَد۪يثاً
Eynemâ tekûnû yudrikkumu-lmevtu velev kuntum fî burûcin muşeyyede(tin)(k) ve-in tusibhum hasenetun yekûlû hâżihi min ‘indi(A)llâh(i)(s) ve-in tusibhum seyyi-etun yekûlû hâżihi min ‘indik(e)(c) kul kullun min ‘indi(A)llâh(i)(s) femâli hâulâ-i-lkavmi lâ yekâdûne yefkahûne hadîśâ(n)
Nerede olursanız olun, (sarp ve) sağlam kalelerde olsanız bile ölüm size ulaşır! (Resulüm!) Eğer o (münafık)lara bir güzellik isabet ederse, "bu, Allah'tandır" derler. Ama onlara bir kötülük gelirse, "bu, senin yüzündendir" derler. De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu kavme ne oluyor ki neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!
مَٓا اَصَابَكَ مِنْ فَمِنَ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ فَمِنْ وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاًۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً
Mâ esâbeke min hasenetin femina(A)llâh(i)(s) ve mâ esâbeke min seyyi-etin femin nefsik(e)(c) ve erselnâke linnâsi rasûlâ(en)(c) ve kefâ bi(A)llâhi şehîdâ(n)
(Ey insan!) Sana isabet eden her güzellik Allah'tandır. Sana isabet eden her kötülük ise kendi nefsindendir. (Resulüm!) Biz seni insanlara (ancak) bir resul olarak gönderdik ve (buna) Şehîd (ismiyle şahid) olarak da Allah yeter.
مَنْ يُطِـعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۜ
Men yuti’i-rrasûle fekad etâ’a(A)llâh(e)(c) vemen tevellâ femâ erselnâke ‘aleyhim hafîzâ(n)
Kim resule itaat ederse doğrusu Allah'a itaat etmiş olur. Kim de (ondan) yüz çevirirse (iyi bilsin ki) Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik.
وَيَقُولُونَ طَاعَةٌۘ فَاِذَا بَرَزُوا مِنْ بَيَّتَ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذ۪ي تَقُولُۜ وَاللّٰهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَۚ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً
Veyekûlûne tâ’atun fe-iżâ berazû min ‘indike beyyete tâ-ifetun minhum ġayra-lleżî tekûl(u)(s) va(A)llâhu yektubu mâ yubeyyitûn(e)(s) fea’rid ‘anhum vetevekkel ‘ala(A)llâh(i)(c) vekefâ bi(A)llâhi vekîlâ(n)
Bununla beraber (münafıklar, kendilerine bir şey söylediğin zaman), "baş üstüne" derler; fakat senin yanından ayrılınca onlardan bir grup senin dediğinden başka bir şeyi geceleyin (gizlice) kurar. Allah da onların geceleyin kurduklarını yazar. (Sen) Onlara aldırma ve Allah'a tevekkül et (O'na güvenip dayan)! Çünkü Vekîl olarak Allah (sana) yeter.
اَفَلَا الْقُرْاٰنَۜ وَلَوْ كَانَ مِنْ غَيْرِ اللّٰهِ لَوَجَدُوا ف۪يهِ اخْتِلَافاً كَث۪يراً
Efelâ yetedebberûne-lkur-ân(e)(c) velev kâne min ‘indi ġayri(A)llâhi levecedû fîhi-ḣtilâfen keśîrâ(n)
Onlar hâlâ Kur'ân'ı tedebbür etmeyecekler mi (akıllarını kullanıp bu Kitâb'ın Allah katından olduğunu düşünmeyecekler mi)? Eğer (o) Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.
وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ اَوِ الْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ۜ وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى وَاِلٰٓى مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً
Ve-iżâ câehum emrun mine-l-emni evi-lḣavfi eżâ’û bih(i)(s) velev raddûhu ilâ-rrasûli ve-ilâ ulî-l-emri minhum le’alimehu-lleżîne yestenbitûnehu minhum(k) velevlâ fadlu(A)llâhi ‘aleykum verahmetuhu letteba’tumu-şşeytâne illâ kalîlâ(n)
Bir de onlara emniyet veya korkuyla ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu, resule veya içlerinden ulu'l-emre (emri Allah'tan ve resulünden alan yetki sahiplerine) götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Eğer sizin üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olma(yıp tövbenizi kabul etme)seydi, pek azınız müstesna, şeytana tabi ol(up cehenneme gid)erdiniz.
فَقَاتِلْ ف۪ي اللّٰهِۚ لَا اِلَّا نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ عَسَى اللّٰهُ اَنْ بَاْسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَاللّٰهُ اَشَدُّ بَاْساً وَاَشَدُّ تَنْك۪يلاً
Fekâtil fî sebîli(A)llâhi lâ tukellefu illâ nefsek(e)(c) veharridi-lmu/minîn(e)(s) ‘asa(A)llâhu en yekuffe be/se-lleżîne keferû(c) va(A)llâhu eşeddu be/sen veeşeddu tenkîlâ(n)
(Resulüm!) Artık sen, Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden mesulsün! Mü'minleri(n gönüllerini de Allah yolunda savaşmaya teşvik et ve) harla! Umulur ki Allah, kâfirlerin gücünü kırar (da size zarar vermelerini önler), çünkü Allah'ın gücü daha şiddetli ve cezası daha çetindir.
مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ مُق۪يتاً
Men yeşfe’ şefâ’aten haseneten yekun lehu nasîbun minhâ(s) vemen yeşfe’ şefâ’aten seyyi-eten yekun lehu kiflun minhâ(k) vekâna(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in mukîtâ(n)
Kim güzel bir (işe) destek olur (veya o işin olmasına) aracılık ederse onun o işten bir nasibi vardır. Kim de kötü bir (işe) destek olur (veya o işin olmasına) aracılık ederse onun da ondan bir payı vardır. Zira Allah her şey üzerine Mukît'tir (her şeye ve herkese gerektiği gibi karşılığını verendir).
وَاِذَا حُيّ۪يتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَٓا اَوْ رُدُّوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ حَس۪يباً
Ve-iżâ huyyîtum bitahiyyetin fehayyû bi-ahsene minhâ ev ruddûhâ(k) inna(A)llâhe kâne ‘alâ kulli şey-in hasîbâ(n)
Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile selam verin yahut (aynı ile) mukabele edin! Muhakkak ki Allah her şeyin üzerinde Hasîb'dir (mahlûkata muamele ederken onun kazanması için her şeyi bir hesapla yapan ve her şeyin hesabını sorandır).
اَللّٰهُ لَٓا اِلَّا هُوَۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى الْقِيٰمَةِ لَا ف۪يهِۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ حَد۪يثاً۟
(A)llâhu lâ ilâhe illâ hu(ve)(c) leyecme’annekum ilâ yevmi-lkiyâmeti lâ raybe fîh(i)(k) vemen asdeku mina(A)llâhi hadîśâ(n)
Allah, kendisinden başka İlâh olmayandır (mabûd, sevilen ve âbd olunmaya layık tek zattır). Andolsun ki (O) sizi, hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde bir araya toplayacaktır. Sözüne Allah'tan daha Sâdık kim vardır!
فَمَا فِي فِئَتَيْنِ وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۜ اَتُر۪يدُونَ اَنْ مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ لَهُ سَب۪يلاً
Femâ lekum fî-lmunâfikîne fi-eteyni va(A)llâhu erkesehum bimâ kesebû(c) eturîdûne en tehdû men edalla(A)llâh(u)(s) vemen yudlili(A)llâhu felen tecide lehu sebîlâ(n)
Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz? Hâlbuki Allah onları kazandıkları (günahlar ve şirk) yüzünden tepetaklak etmiştir. Allah'ın (küfürdeki inadı yüzünden) dalâlette bıraktığı kimseyi (siz) hidâyete erdirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi dalâlette bırakırsa artık onun (kurtulması) için asla bir yol bulamazsın!
وَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَوَٓاءً فَلَا مِنْهُمْ اَوْلِيَٓاءَ حَتّٰى يُهَاجِرُوا ف۪ي اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْۖ وَلَا مِنْهُمْ وَلِياًّ وَلَا
Veddû lev tekfurûne kemâ keferû fetekûnûne sevâ-â(en)(s) felâ tetteḣiżû minhum evliyâe hattâ yuhâcirû fî sebîli(A)llâh(i)(c) fe-in tevellev feḣużûhum vaktulûhum hayśu vecedtumûhum(s) velâ tetteḣiżû minhum veliyyen velâ nasîrâ(n)
(Onlar kendilerinin) İnkâr ettikleri gibi sizin de (Allah ve resulünü) inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. Bu sebeple Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Buna rağmen (yine de onlar, imandan) yüz çevirirlerse o takdirde onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün, ayrıca onlardan ne bir dost ne de bir yardımcı edinin!
اِلَّا الَّذ۪ينَ يَصِلُونَ اِلٰى بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ اَوْ جَٓاؤُ۫كُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ اَنْ اَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْۚ فَاِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ وَاَلْقَوْا اِلَيْكُمُ السَّلَمَۙ فَمَا اللّٰهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَب۪يلاً
İllâ-lleżîne yasilûne ilâ kavmin beynekum vebeynehum mîśâkun ev câûkum hasirat sudûruhum en yukâtilûkum ev yukâtilû kavmehum(c) velev şâa(A)llâhu leselletahum ‘aleykum felekâtelûkum(c) fe-ini-’tezelûkum felem yukâtilûkum veelkav ileykumu-sseleme femâ ce’ala(A)llâhu lekum ‘aleyhim sebîlâ(n)
Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut ne sizinle savaşmak ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (istediklerin)den göğüsleri daralarak size gelenler müstesna. Allah dileseydi onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. O hâlde onlar sizden uzak durur ve sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse bu durumda Allah size, onlar aleyhinde (gidebileceğiniz) bir yol (onlarla savaşmak için bir müsaade) vermemiştir.
سَتَجِدُونَ اٰخَر۪ينَ يُر۪يدُونَ اَنْ وَيَاْمَنُوا قَوْمَهُمْۜ كُلَّمَا رُدُّٓوا اِلَى اُرْكِسُوا ف۪يهَاۚ فَاِنْ لَمْ وَيُلْقُٓوا اِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّٓوا اَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْۜ وَاُو۬لٰٓئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً۟
Setecidûne âḣarîne yurîdûne en ye/menûkum veye/menû kavmehum kulle mâ ruddû ilâ-lfitneti urkisû fîhâ(c) fe-in lem ya’tezilûkum veyulkû ileykumu-sseleme veyekuffû eydiyehum feḣużûhum vaktulûhum hayśu śekiftumûhum(c) veulâ-ikum ce’alnâ lekum ‘aleyhim sultânen mubînâ(n)
(Bunların dışında) Hem sizden emin olmak isteyen hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Onlar her ne zaman fitneye çağrılsalar ona (hiç düşünmeden) baş aşağı dalarlar. Eğer (böyleleri) sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez ve (savaştan) ellerini çekmezlerse onları yakalayın ve yakaladığınız yerde öldürün. İşte Biz size, onlara karşı (savaşmak için) apaçık bir yetki verdik.
وَمَا لِمُؤْمِنٍ اَنْ مُؤْمِناً اِلَّا خَطَـٔاًۚ وَمَنْ قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اِلَّٓا اَنْ فَاِنْ كَانَ مِنْ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۜ وَاِنْ كَانَ مِنْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ فَمَنْ لَمْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ تَوْبَةً مِنَ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
Vemâ kâne limu/minin en yaktule mu/minen illâ ḣata-â(en)(c) vemen katele mu/minen ḣataen fetehrîru rakabetin mu/minetin vediyetun musellemetun ilâ ehlihi illâ en yassaddekû(c) fe-in kâne min kavmin ‘aduvvin lekum vehuve mu/minun fetehrîru rakabetin mu/mine(tin)(s) ve-in kâne min kavmin beynekum vebeynehum mîśâkun fediyetun musellemetun ilâ ehlihi vetehrîru rakabetin mu/mine(tin)(s) femen lem yecid fesiyâmu şehrayni mutetâbi’ayni tevbeten mina(A)llâh(i)(k) vekâna(A)llâhu ‘alîmen hakîmâ(n)
Bir mü'minin bir mü'mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması müstesna. Kim de yanlışlıkla bir mü'mini öldürürse mü'min bir köle azat etmesi ve (ölenin) ailesine bir diyet teslim etmesi gereklidir, ancak onların (o diyeti) bağışlaması müstesna (bu takdirde diyet vermez). Eğer o (öldürülen) mü'min olduğu hâlde size düşman olan bir kavimden ise (öldürenin sadece) mü'min bir köle azat etmesi gerekir. Eğer (ölen) kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir kavimden ise (bu takdirde ölenin mü'min mi yoksa gayrimüslim mi olduğuna bakılmaksızın) ailesine bir diyet teslim etmek ve mü'min bir köleyi azat etmek gerekir. Fakat kim (bunları) bulamazsa, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peş peşe oruç tutması lazımdır. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُتَعَمِّداً فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ خَالِداً ف۪يهَا وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَاَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظ۪يماً
Vemen yaktul mu/minen mute’ammiden fecezâuhu cehennemu ḣâliden fîhâ veġadiba(A)llâhu ‘aleyhi vele’anehu vee’adde lehu ‘ażâben ‘azîmâ(n)
Kim bir mü'mini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve (âhiret günü) onun için büyük bir azap hazırlamıştır.
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا ضَرَبْتُمْ ف۪ي اللّٰهِ فَتَبَيَّنُوا وَلَا لِمَنْ اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِناًۚ تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۘ فَعِنْدَ اللّٰهِ مَغَانِمُ كَث۪يرَةٌۜ كَذٰلِكَ كُنْتُمْ مِنْ فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû iżâ darabtum fî sebîli(A)llâhi fetebeyyenû velâ tekûlû limen elkâ ileykumu-sselâme leste mu/minen tebteġûne ‘arada-lhayâti-ddunyâ fe’inda(A)llâhi meġânimu keśîra(tun)(c) keżâlike kuntum min kablu femenna(A)llâhu ‘aleykum fetebeyyenû(c) inna(A)llâhe kâne bimâ ta’melûne ḣabîrâ(n)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman (savaşacağınız toplumları) iyice araştırın! Size (Müslümanca) selam veren (veya teslim olan)a, dünya hayatının geçici menfaatini arzu ederek (ganimet elde etmek için), "sen mü'min değilsin" de(yip onların barış tekliflerini reddet)meyin! (Unutmayın ki asıl ganimet Allah katındadır ve) Allah'ın katında sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size (kendinden hidâyeti) lütfetti, öyleyse (savaşacağınız toplumu) iyi araştırın! Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.
لَا الْقَاعِدُونَ مِنَ غَيْرُ اُو۬لِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ ف۪ي اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ فَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِد۪ينَ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِد۪ينَ دَرَجَةًۜ وَكُلاًّ وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ وَفَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِد۪ينَ عَلَى الْقَاعِد۪ينَ اَجْراً عَظ۪يـماًۙ
Lâ yestevî-lkâ’idûne mine-lmu/minîne ġayru ulî-ddarari velmucâhidûne fî sebîli(A)llâhi bi-emvâlihim veenfusihim(c) faddala(A)llâhu-lmucâhidîne bi-emvâlihim veenfusihim ‘alâ-lkâ’idîne deraceten vekullen ve’ada(A)llâhu-lhusnâ vefaddala(A)llâhu-lmucâhidîne ‘alâ-lkâ’idîne ecran ‘azîmâ(n)
Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın (cihad etmeyip) oturanlarla Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenler bir olmazlar! Allah, malları ve canları ile cihad edenleri derece bakımından (özürleri dahi olsa) oturanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah hepsine (âhiret günü) güzellik (ve cenneti) vaad etmiştir; ama Allah, cihad edenleri oturanlardan çok daha büyük bir ecirle üstün kılmıştır.
دَرَجَاتٍ مِنْهُ وَمَغْفِرَةً وَرَحْمَةًۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟
Deracâtin minhu vemaġfiraten verahme(ten)(c) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)
(Allah onlara) Kendi katından yüksek dereceler, bir mağfiret ve bir rahmet (vermiştir), çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْۜ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَف۪ينَ فِي قَالُٓوا اَلَمْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا ف۪يهَاۜ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراًۙ
İnne-lleżîne teveffâhumu-lmelâ-iketu zâlimî enfusihim kâlû fîme kuntum(s) kâlû kunnâ mustad’afîne fî-l-ard(i)(c) kâlû elem tekun ardu(A)llâhi vâsi’aten fetuhâcirû fîhâ(c) feulâ-ike me/vâhum cehennem(u)(s) vesâet masîrâ(n)
Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken onlara, "(dünyada Allah için ne yapıyordunuz) ne işte idiniz!" derler. Onlar da, "biz yeryüzünde zayıf (ve güçsüz) kimselerdik" diye cevap verirler. (Melekler ise) "Allah'ın arzı geniş değil miydi? (Başka bir yere) Hicret etseydiniz ya!" derler. İşte onların varacakları yer cehennemdir, (orası) ne kötü bir varış yeridir!
اِلَّا الْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا ح۪يلَةً وَلَا سَب۪يلاً
İllâ-lmustad’afîne mine-rricâli ve-nnisâ-i velvildâni lâ yestatî’ûne hîleten velâ yehtedûne sebîlâ(n)
Erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf (ve güçsüz) olup hiçbir çareye gücü yetmeyen ve hiçbir yol bulamayanlar müstesna.
فَاُو۬لٰٓئِكَ عَسَى اللّٰهُ اَنْ عَنْهُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَفُواًّ غَفُوراً
Feulâ-ike ‘asa(A)llâhu en ya’fuve ‘anhum(c) vekâna(A)llâhu ‘afuvven ġafûrâ(n)
İşte, umulur ki Allah bunları affeder; çünkü Allah Afuvv'dur, Ğafûr'dur (affı sonsuz ve sınırsız olan ve her türlü günahı mağfiret edendir).
وَمَنْ يُهَاجِرْ ف۪ي اللّٰهِ يَجِدْ فِي مُرَاغَماً كَث۪يراً وَسَعَةًۜ وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ مُهَاجِراً اِلَى وَرَسُولِه۪ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟
Vemen yuhâcir fî sebîli(A)llâhi yecid fî-l-ardi murâġamen keśîran vese’a(ten)(c) vemen yaḣruc min beytihi muhâciran ila(A)llâhi verasûlihi śümme yudrik-hu-lmevtu fekad veka’a ecruhu ‘ala(A)llâh(i)(k) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)
Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek birçok yer ve (maddi, manevi) birçok genişlik bulur. Kim de evinden Allah ve resulüne hicret etmek için çıkar sonra da kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfatı(nı vermek) Allah'a düşer. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَاِذَا ضَرَبْتُمْ فِي فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ مِنَ اِنْ خِفْتُمْ اَنْ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ اِنَّ الْكَافِر۪ينَ كَانُوا لَكُمْ عَدُواًّ مُب۪يناً
Ve-iżâ darabtum fî-l-ardi feleyse ‘aleykum cunâhun en taksurû mine-ssalâti in ḣiftum en yeftinekumu-lleżîne keferû(c) inne-lkâfirîne kânû lekum ‘aduvven mubînâ(n)
Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız o takdirde namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.
وَاِذَا كُنْتَ ف۪يهِمْ فَاَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلٰوةَ فَلْتَقُمْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَاْخُذُٓوا اَسْلِحَتَهُمْ۠ فَاِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِنْ وَلْتَاْتِ طَٓائِفَةٌ اُخْرٰى لَمْ فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ وَلْيَاْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَاَسْلِحَتَهُمْۚ وَدَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ وَاَمْتِعَتِكُمْ فَيَم۪يلُونَ عَلَيْكُمْ مَيْلَةً وَاحِدَةًۜ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ كَانَ بِكُمْ اَذًى مِنْ اَوْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَنْ اَسْلِحَتَكُمْۚ وَخُذُوا حِذْرَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ اَعَدَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناً
Ve-iżâ kunte fîhim feekamte lehumu-ssalâte feltekum tâ-ifetun minhum me’ake velye/ḣużû eslihatehum fe-iżâ secedû felyekûnû min verâ-ikum velte/ti tâ-ifetun uḣrâ lem yusallû felyusallû me’ake velye/ḣużû hiżrahum veeslihatehum(k) vedde-lleżîne keferû lev taġfulûne ‘an eslihatikum veemti’atikum feyemîlûne ‘aleykum meyleten vâhide(ten)(c) velâ cunâha ‘aleykum in kâne bikum eżen min matarin ev kuntum merdâ en tada’û eslihatekum(s) veḣużû hiżrakum(k) inna(A)llâhe e’adde lilkâfirîne ‘ażâben muhînâ(n)
(Resulüm! Savaşta) Sen içlerinde bulunup da onlara namaz kıldırdığın zaman onlardan bir kısmı seninle beraber (namaza) dursunlar, silahlarını da (yanlarına) alsınlar. (Bu esnada diğer grup düşmanı gözetlesin. Namaz kılan grup) Secdeyi yap(ıp da rekâtı tamamlay)ınca, (düşmanı gözetlemek üzere) arkanıza geçsin. Bu arada namaz kılmamış olan diğer grup gelip seninle beraber namaz kılsın. (Hem namaz kılarken hem de yer değişimi esnasında korunma) Tedbirlerini ve silahlarını (yanlarına) alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gâfil olsanız da birden üzerinize bir baskın yapsalar. Eğer yağmurdan dolayı bir zahmet çeker yahut hasta olursanız (namaz sırasında) silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Fakat (korunma) tedbirlerinizi alın! Muhakkak ki Allah, kâfirler için aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.
فَاِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلٰوةَ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى فَاِذَا اطْمَاْنَنْتُمْ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَۚ اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى كِتَاباً مَوْقُوتاً
Fe-iżâ kadaytumu-ssalâte feżkurû(A)llâhe kiyâmen veku’ûden ve’alâ cunûbikum(c) fe-iżâ-tme/nentum feekîmû-ssalâ(te)(c) inne-ssalâte kânet ‘alâ-lmu/minîne kitâben mevkûtâ(n)
Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta iken, otururken ve yanınız üzerine (yatarken her vakit) Allah'ı zikredin! Güvene kavuştuğunuz zaman da namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü'minler üzerine vakitleri belli (bir farz) olarak yazıldı.
وَلَا فِي الْقَوْمِۜ اِنْ تَكُونُوا تَاْلَمُونَ فَاِنَّهُمْ يَاْلَمُونَ كَمَا تَاْلَمُونَۚ وَتَرْجُونَ مِنَ مَا لَا وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً۟
Velâ tehinû fî-btiġâ-i-lkavm(i)(s) in tekûnû te/lemûne fe-innehum ye/lemûne kemâ te/lemûn(e)(c) vetercûne mina(A)llâhi mâ lâ yercûn(e)(k) vekâna(A)llâhu ‘alîmen hakîmâ(n)
O (size düşman olan) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin! Eğer siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz, Allah'tan onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
اِنَّٓا اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ وَلَا لِلْخَٓائِن۪ينَ خَص۪يماًۙ
İnnâ enzelnâ ileyke-lkitâbe bilhakki litahkume beyne-nnâsi bimâ erâka(A)llâh(u)(c) velâ tekun lilḣâ-inîne ḣasîmâ(n)
(Resulüm!) Muhakkak ki Biz, bu Kitâb'ı sana, Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hüküm veresin diye hak ile indirdik. Sakın hainlerden taraf olma!
وَاسْتَغْفِرِ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۚ
Vestaġfiri(A)llâh(e)(c) inna(A)llâhe kâne ġafûran rahîmâ(n)
Ve Allah'tan mağfiret dile; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَلَا عَنِ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا مَنْ كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماًۚ
Velâ tucâdil ‘ani-lleżîne yaḣtânûne enfusehum(c) inna(A)llâhe lâ yuhibbu men kâne ḣavvânen eśîmâ(n)
(Allah'a âbd olmayı kabul etmemeleri sebebiyle) Kendilerine ihanet edenleri de savunma; çünkü Allah, (ne kendine ne de başkalarına) hainlik eden günahkârları sevmez.
يَسْتَخْفُونَ مِنَ وَلَا مِنَ وَهُوَ مَعَهُمْ اِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لَا مِنَ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يـطاً
Yestaḣfûne mine-nnâsi velâ yestaḣfûne mina(A)llâhi vehuve me’ahum iż yubeyyitûne mâ lâ yerdâ mine-lkavl(i)(c) vekâna(A)llâhu bimâ ya’melûne muhîtâ(n)
Onlar (hainliklerini) insanlardan gizler de Allah'tan gizle(ye)mezler; çünkü (Allah'ın) razı olmayacağı söz(ler)i geceleyin (gizlice) kurarlarken O, onlarla beraberdi. Allah, (onların) yapmakta olduklarını (ilim ve kudretiyle tamamen) kuşatmıştır.
هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ جَادَلْتُمْ عَنْهُمْ فِي الدُّنْيَا فَمَنْ يُجَادِلُ اللّٰهَ عَنْهُمْ يَوْمَ اَمْ مَنْ يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَك۪يلاً
Hâ entum hâulâ-i câdeltum ‘anhum fî-lhayâti-ddunyâ femen yucâdilu(A)llâhe ‘anhum yevme-lkiyâmeti em men yekûnu ‘aleyhim vekîlâ(n)
İşte siz öyle kimselersiniz ki haydi dünya hayatında onları savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut (o gün) onlara kim vekil olacak?
وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُوراً رَح۪يماً
Vemen ya’mel sû-en ev yazlim nefsehu śümme yestaġfiri(A)llâhe yecidi(A)llâhe ġafûran rahîmâ(n)
Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder sonra da Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı Ğafûr, Rahîm (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden) olarak bulur.
وَمَنْ يَكْسِبْ اِثْماً فَاِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلٰى نَفْسِه۪ۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
Vemen yeksib iśmen fe-innemâ yeksibuhu ‘alâ nefsih(i)(c) vekâna(A)llâhu ‘alîmen hakîmâ(n)
Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَمَنْ يَكْسِبْ خَط۪ٓيـَٔةً اَوْ اِثْماً ثُمَّ يَرْمِ بِه۪ بَر۪ٓيـٔاً فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَـاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟
Vemen yeksib ḣatî-eten ev iśmen śümme yermi bihi berî-en fekadi-htemele buhtânen ve-iśmen mubînâ(n)
Kim de bir hata işler veya bir günah kazanır sonra da onu bir suçsuzun üzerine atarsa şüphesiz bir iftira(da bulunmuş) ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ اَنْ وَمَا اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا مِنْ وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَعْلَمُۜ وَكَانَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ عَظ۪يماً
Velevlâ fadlu(A)llâhi ‘aleyke verahmetuhu lehemmet tâ-ifetun minhum en yudillûke vemâ yudillûne illâ enfusehum(s) vemâ yedurrûneke min şey-/(in)(c) veenzela(A)llâhu ‘aleyke-lkitâbe velhikmete ve’allemeke mâ lem tekun ta’lem(u)(c) vekâne fadlu(A)llâhi ‘aleyke ‘azîmâ(n)
(Resulüm!) Allah'ın sana lütfu ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir grup seni dalâlete düşürmeye azmetmişti. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını dalâlete düşüremezler ve sana da hiçbir şekilde zarar veremezler. Çünkü Allah sana (bu) Kitâb'ı ve hikmeti indirmiş, ayrıca sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. (Gerçekten) Allah'ın senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.
لَا ف۪ي مِنْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً
Lâ ḣayra fî keśîrin min necvâhum illâ men emera bisadekatin ev ma’rûfin ev islâhin beyne-nnâs(i)(c) vemen yef’al żâlike-btiġâe merdâti(A)llâhi fesevfe nu/tîhi ecran ‘azîmâ(n)
Onların gizli konuşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka vermeyi veya iyilik yapmayı yahut da insanların arasını düzeltmeyi emreden(in gizli konuşması) müstesna. Kim Allah'ın rızasını kazanmak için bunu yaparsa, Biz de ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.
وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِـعْ غَيْرَ سَب۪يلِ الْمُؤْمِن۪ينَ نُوَلِّه۪ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِه۪ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراً۟
Vemen yuşâkiki-rrasûle min ba’di mâ tebeyyene lehu-lhudâ veyettebi’ ġayra sebîli-lmu/minîne nuvellihi mâ tevellâ venuslihi cehennem(e)(s) vesâet masîrâ(n)
Kendisi için hidâyet belli olduktan sonra kim resule karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan başkasına tabi olursa onu (kendi) tercih ettiği (yol)da bırakırız ve onu cehenneme sokarız. (Orası) Ne kötü bir varış yeridir!
اِنَّ اللّٰهَ لَا اَنْ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً
İnna(A)llâhe lâ yaġfiru en yuşrake bihi veyaġfiru mâ dûne żâlike limen yeşâ-/(u)(c) vemen yuşrik bi(A)llâhi fekad dalle dalâlen be’îdâ(n)
Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz, bunun dışında kalan (günah)ları ise (kendi rahmet ve mağfiretinden) dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa gerçekten (o), (haktan) uzak (derin) bir dalâlete sapmış olur.
اِنْ مِنْ اِلَّٓا اِنَاثاًۚ وَاِنْ اِلَّا شَيْطَاناً مَر۪يداًۙ
İn yed’ûne min dûnihi illâ inâśen ve-in yed’ûne illâ şeytânen merîdâ(n)
O (Allah'a şirk koşa)nlar, O'nu bırakıp yalnızca (Lât ve Uzzâ gibi) bir takım dişi (isimli put)lara (dua edip) yalvarıyorlar. (Onlar aslında Allah'a) İtaat dışına çıkan (inatçı ve isyankâr) şeytandan başkasına (dua edip) yalvarmıyorlar.
لَعَنَهُ اللّٰهُۢ وَقَالَ لَاَتَّخِذَنَّ مِنْ نَص۪يباً مَفْرُوضاًۙ
Le’anehu(A)llâhu vekâle leetteḣiżenne min ‘ibâdike nasîben mefrûdâ(n)
Allah o (şeyta)na lanet etti. Bunun üzerine (o da şöyle) dedi: "Andolsun ki senin kullarından mutlaka belli bir nasip edineceğim."
وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِۜ وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناًۜ
Veleudillennehum veleumenniyennehum veleâmurannehum feleyubettikunne âżâne-l-en’âmi veleâmurannehum feleyuġayyirunne ḣalka(A)llâh(i)(c) vemen yetteḣiżi-şşeytâne veliyyen min dûni(A)llâhi fekad ḣasira ḣusrânen mubînâ(n)
"Ve onları mutlaka dalâlete düşüreceğim, muhakkak onları boş temennilere sevk edeceğim ve kesinlikle onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de şüphesiz Allah'ın (insanlarda âbd olmaları için) yarattığı (Allah'ın fıtratı)nı değiştirecekler." Artık kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette (o) apaçık bir zararla hüsrana uğramış olur.
يَعِدُهُمْ وَيُمَنّ۪يهِمْۜ وَمَا الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُوراً
Ye’iduhum veyumennîhim(s) vemâ ye’iduhumu-şşeytânu illâ ġurûrâ(n)
(şeytan) Onlara (birçok asılsız) vaadde bulunur ve kendilerini boş temennilere sevk eder. Hâlbuki şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.
اُو۬لٰٓئِكَ مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَلَا عَنْهَا مَح۪يصاً
Ulâ-ike me/vâhum cehennemu velâ yecidûne ‘anhâ mehîsâ(n)
İşte onların varacakları yer cehennemdir, ondan kaç(ıp kurtul)acak bir yer de bulamazlar.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ ق۪يلاً
Velleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti senudḣiluhum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ ebedâ(en)(c) va’da(A)llâhi hakkan vemen asdeku mina(A)llâhi kîlâ(n)
İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onları içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. (Bu) Allah'ın hak olan vaadidir. Sözüne Allah'tan daha Sâdık kim vardır!
لَيْسَ بِاَمَانِيِّكُمْ وَلَٓا اَمَانِيِّ اَهْلِ الْكِتَابِۜ مَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً يُجْزَ بِه۪ۙ وَلَا لَهُ مِنْ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا
Leyse bi-emâniyyikum velâ emâniyyi ehli-lkitâb(i)(k) men ya’mel sû-en yucze bihi velâ yecid lehu min dûni(A)llâhi veliyyen velâ nasîrâ(n)
Ne sizin boş temennileriniz ne de ehl-i kitabın asılsız kuruntuları (gerçektir). Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalandırılır ve (kıyamet günü) kendisi için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilir.
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ مِنْ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا نَق۪يراً
Vemen ya’mel mine-ssâlihâti min żekerin ev unśâ vehuve mu/minun feulâ-ike yedḣulûne-lcennete velâ yuzlemûne nakîrâ(n)
Erkek veya kadın, mü'min olarak kim sâlih amellerden işlerse işte onlar cennete girerler ve bir çekirdek kabuğu kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.
وَمَنْ اَحْسَنُ د۪يناً مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلاً
Vemen ahsenu dînen mimmen esleme vechehu li(A)llâhi vehuve muhsinun vettebe’a millete ibrâhîme hanîfâ(en)(k) vetteḣaża(A)llâhu ibrâhîme ḣalîlâ(n)
Muhsin olarak (güzellik yapıp güzel olarak) yüzünü Allah'a teslim eden (her an O'nun huzurundaymış gibi yaşamaya çalışan) ve (hiçbir şeyi Allah'a şirk koşmadan Hakk'a yönelerek) hanîf olan İbrâhîm'in dinine tabi olandan din bakımından daha güzel kim vardır? Allah İbrâhîm'i (ateşe atılmakla, oğlu İsmâîl'i kurban etmekle ve daha birçok imtihana tabi tuttuktan sonra kendisine) dost edinmiştir.
وَلِلّٰهِ مَا فِي وَمَا فِي وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ مُح۪يطاً۟
Veli(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(c) vekâna(A)llâhu bikulli şey-in muhîtâ(n)
Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. Ve Allah her şeyle (onu rahmeti, kudreti ve ilmiyle çepeçevre kuşatarak) Muhît'tir.
وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ ف۪يهِنَّۙ وَمَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ فِي ف۪ي النِّسَٓاءِ الّٰت۪ي لَا مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ اَنْ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ وَاَنْ لِلْيَتَامٰى بِالْقِسْطِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِه۪ عَل۪يماً
Veyesteftûneke fî-nnisâ-/(i)(s) kuli(A)llâhu yuftîkum fîhinne vemâ yutlâ ‘aleykum fî-lkitâbi fî yetâmâ-nnisâ-i-llâtî lâ tu/tûnehunne mâ kutibe lehunne veterġabûne en tenkihûhunne velmustad’afîne mine-lvildâni veen tekûmû lilyetâmâ bilkist(i)(c) vemâ tef’alû min ḣayrin fe-inna(A)llâhe kâne bihi ‘alîmâ(n)
(Resulüm!) Senden kadınlar (ve onların mirasları) hakkında fetva istiyorlar. De ki: "Onlar hakkında Allah size fetva veriyor: (Bu) Kitâb'ta, kendileri için yazılmış olan (miras)ı vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar ile zayıf (ve çaresiz) çocuklar bir de yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan (ve Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koyan âyet)ler vardır." Siz hayır namına (her) ne yaparsanız muhakkak ki Allah onu (en ince ayrıntısına kadar) bilir.
وَاِنِ امْرَاَةٌ خَافَتْ مِنْ نُشُوزاً اَوْ اِعْرَاضاً فَلَا عَلَيْهِمَٓا اَنْ بَيْنَهُمَا صُلْحاًۜ وَالصُّلْحُ خَيْرٌۜ وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّۜ وَاِنْ تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً
Ve-ini-mraetun ḣâfet min ba’lihâ nuşûzen ev i’râdan felâ cunâha ‘aleyhimâ en yuslihâ beynehumâ sulhâ(an)(c) ve-ssulhu ḣayr(un)(k) veuhdirati-l-enfusu-şşuhh(a)(c) ve-in tuhsinû vetettekû fe-inna(A)llâhe kâne bimâ ta’melûne ḣabîrâ(n)
Eğer bir kadın, kocasının geçimsizliğinden yahut (kendisinden) yüz çevir(ip uzaklaş)masından endişe ederse (boşanmaksızın) bir anlaşma ile aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Sulh (ederek anlaşmak daima) hayırlıdır; ama nefisler, kıskanç(lık ve bencil)liğe (her zaman daha) hazırdır. Eğer (siz eşlerinize karşı) güzellik yapar ve (Allah'a karşı) takvâ sahibi olursanız (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız, bu sizin için daha hayırlıdır). Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.
وَلَنْ اَنْ بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِۜ وَاِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً
Velen testatî’û en ta’dilû beyne-nnisâ-i velev harastum(s) felâ temîlû kulle-lmeyli feteżerûhâ kelmu’alleka(ti)(c) ve-in tuslihû vetettekû fe-inna(A)llâhe kâne ġafûran rahîmâ(n)
Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaletli olmaya asla güç yetiremezsiniz; bari (birisine) tamamen yönelip (ilgi göstererek) diğerini (kocasızmış gibi) muallakta bırakmayın. Eğer (siz eşlerinizle aranızı) düzeltir ve (Allah'a karşı) takvâ sahibi olursanız (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız), muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَاِنْ يَتَفَرَّقَا يُغْنِ اللّٰهُ كُلاًّ مِنْ وَكَانَ اللّٰهُ وَاسِعاً حَك۪يماً
Ve-in yeteferrakâ yuġni(A)llâhu kullen min se’atih(i)(c) vekâna(A)llâhu vâsi’en hakîmâ(n)
Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa, Allah her birini kendi (rahmetinin) genişliğinden zengin ed(ip diğerine muhtaç olmaktan kurtar)ır; çünkü Allah Vâsi''dir, Hakîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi kuşatan ve her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَلِلّٰهِ مَا فِي وَمَا فِي وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ وَاِيَّاكُمْ اَنِ اتَّقُوا اللّٰهَۜ وَاِنْ فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي وَمَا فِي وَكَانَ اللّٰهُ غَنِياًّ حَم۪يداً
Veli(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(k) velekad vassaynâ-lleżîne ûtû-lkitâbe min kablikum ve-iyyâkum eni-ttekû(A)llâh(e)(c) ve-in tekfurû fe-inne li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(c) vekâna(A)llâhu ġaniyyen hamîdâ(n)
Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. Andolsun ki Biz, sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size, "Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)!" diye vasiyette bulunduk. Eğer (siz buna rağmen) kâfir olursanız (bilin ki) şüphesiz göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. Allah Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).
وَلِلّٰهِ مَا فِي وَمَا فِي وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً
Veli(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(c) vekefâ bi(A)llâhi vekîlâ(n)
Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. Vekîl olarak Allah yeter.
اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ اَيُّهَا النَّاسُ وَيَاْتِ بِاٰخَر۪ينَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى قَد۪يراً
İn yeşe/ yużhibkum eyyuhâ-nnâsu veye/ti bi-âḣarîn(e)(c) vekâna(A)llâhu ‘alâ żâlike kadîrâ(n)
Ey insanlar! Eğer (Allah) dilerse sizi (bu dünyadan) giderir de (sizin yerinize) başkalarını getirir. (Hiç şüphe yok ki) Allah buna Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا فَعِنْدَ اللّٰهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً۟
Men kâne yurîdu śevâbe-ddunyâ fe’inda(A)llâhi śevâbu-ddunyâ vel-âḣira(ti)(c) vekâna(A)llâhu semî’an basîrâ(n)
Kim dünya sevabını (ve kazancını) isterse (bilsin ki) dünyanın da âhiretin de sevabı (ve kazancı yalnız) Allah katındadır. Muhakkak ki Allah Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi, herkesi işiten ve gizli, açık her şeyi görendir).
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَۚ اِنْ يَكُنْ غَنِياًّ اَوْ فَق۪يراً فَاللّٰهُ اَوْلٰى بِهِمَا فَلَا الْهَوٰٓى اَنْ وَاِنْ تَلْـوُٓ۫ا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû kûnû kavvâmîne bilkisti şuhedâe li(A)llâhi velev ‘alâ enfusikum evi-lvâlideyni vel-akrabîn(e)(c) in yekun ġaniyyen ev fakîran fa(A)llâhu evlâ bihimâ(s) felâ tettebi’û-lhevâ en ta’dilû(c) ve-in telvû ev tu’ridû fe-inna(A)llâhe kâne bimâ ta’melûne ḣabîrâ(n)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahidlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun! (Haklarında şahidlik ettikleriniz) İster zengin ister fakir olsunlar Allah, ikisine de (sizden) daha yakındır. Öyleyse hevânıza (nefsinizin arzu ve isteklerine) tabi olarak adaletten şaşmayın! Eğer (şahidlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahidlikten) kaçınırsanız, (bilin ki) muhakkak Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ي نَزَّلَ عَلٰى وَالْكِتَابِ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنْ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû âminû bi(A)llâhi verasûlihi velkitâbi-lleżî nezzele ‘alâ rasûlihi velkitâbi-lleżî enzele min kabl(u)(c) vemen yekfur bi(A)llâhi vemelâ-iketihi vekutubihi verusulihi velyevmi-l-âḣiri fekad dalle dalâlen ba’îdâ(n)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a, resulüne, resulüne indirdiği Kitâb'a ve daha önce indirdiği kitap(lar)a iman edin! Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, resullerini ve âhiret gününü inkâr ederse gerçekten (o, haktan) uzak (derin) bir dalâlete sapmış olur.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَمْ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ وَلَا سَب۪يلاًۜ
İnne-lleżîne âmenû śümme keferû śümme âmenû śümme keferû śümme-zdâdû kufran lem yekuni(A)llâhu liyaġfira lehum velâ liyehdiyehum sebîlâ(n)
İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne mağfiret edecek ne de onları (hak) yola hidâyet edecektir.
بَشِّرِ الْمُنَافِق۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماًۙ
Beşşiri-lmunâfikîne bi-enne lehum ‘ażâben elîmâ(n)
(Resulüm!) Münafıklara, şüphesiz (âhiret günü) kendileri için elem verici (iç yakan) bir azap olduğunu müjdele!
اَلَّذ۪ينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ الْمُؤْمِن۪ينَۜ اَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَاِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۜ
Elleżîne yetteḣiżûne-lkâfirîne evliyâe min dûni-lmu/minîn(e)(c) eyebteġûne ‘indehumu-l’izzete fe-inne-l’izzete li(A)llâhi cemî’â(n)
Onlar ki mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinirler. Onlar izzet (şeref ve üstünlüğ)ü onların yanında mı arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet (şeref ve üstünlük yalnızca) Allah'a aittir.
وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي اَنْ اِذَا سَمِعْتُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ يُكْفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَاُ بِهَا فَلَا مَعَهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا ف۪ي غَيْرِه۪ۘ اِنَّكُمْ اِذاً مِثْلُهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ جَامِـعُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْكَافِر۪ينَ ف۪ي جَم۪يعاًۙ
Vekad nezzele ‘aleykum fî-lkitâbi en iżâ semi’tum âyâti(A)llâhi yukferu bihâ veyustehzeu bihâ felâ tak’udû me’ahum hattâ yeḣûdû fî hadîśin ġayrih(i)(c) innekum iżen miśluhum(k) inna(A)llâhe câmi’u-lmunâfikîne velkâfirîne fî cehenneme cemî’â(n)
Andolsun ki (Allah), size (bu) Kitâb'ta, "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuyu değiştirinceye) kadar onlarla beraber oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz" diye (bir hüküm) indirmiştir. Şüphesiz ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin tümünü cehennemde bir araya toplayacaktır.
اَلَّذ۪ينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْۚ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِنَ قَالُٓوا اَلَمْ مَعَكُمْۘ وَاِنْ كَانَ لِلْكَافِر۪ينَ نَص۪يبٌۙ قَالُٓوا اَلَمْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُمْ مِنَ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ وَلَنْ اللّٰهُ لِلْكَافِر۪ينَ عَلَى سَب۪يلاً۟
Elleżîne yeterabbasûne bikum fe-in kâne lekum fethun mina(A)llâhi kâlû elem nekun me’akum ve-in kâne lilkâfirîne nasîbun kâlû elem nestahviż ‘aleykum venemna’kum mine-lmu/minîn(e)(c) fa(A)llâhu yahkumu beynekum yevme-lkiyâme(ti)(c) velen yec’ala(A)llâhu lilkâfirîne ‘alâ-lmu/minîne sebîlâ(n)
O (münâfık)lar (öyle kimselerdir) ki sizi gözetleyip dururlar. Eğer size Allah'tan bir fetih (zafer nasip) olursa, "(biz de) sizinle beraber değil miydik? (bize de ganimetten bir pay verin)" derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir nasibi olursa (bu sefer de onlara), "biz size üstünlük sağlayıp (mü'minlere yardım edebilecekken onlara yardım etmeyerek) sizi mü'minlerden korumadık mı?" derler. Artık Allah, kıyamet günü aranızda hüküm verecek ve Allah, kâfirler için mü'minler aleyhine asla bir yol vermeyecektir.
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْۚ وَاِذَا قَامُٓوا اِلَى قَامُوا كُسَالٰىۙ يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ وَلَا اللّٰهَ اِلَّا قَل۪يلاًۘ
İnne-lmunâfikîne yuḣâdi’ûna(A)llâhe vehuve ḣâdi’uhum ve-iżâ kâmû ilâ-ssalâti kâmû kusâlâ yurâûne-nnâse velâ yeżkurûna(A)llâhe illâ kalîlâ(n)
Şüphe yok ki münafıklar (kendi akıllarınca) Allah'ı (ve iman edenleri) aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki Allah, onları aldatır (da bunun farkında değillerdir). Onlar namaza kalktıkları zaman da üşenerek kalkarlar, (ibadetleriyle) insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak pek az zikrederler.
مُذَبْذَب۪ينَ بَيْنَ ذٰلِكَۗ لَٓا اِلٰى وَلَٓا اِلٰى وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ لَهُ سَب۪يلاً
Mużebżebîne beyne żâlike lâ ilâ hâulâ-i velâ ilâ hâulâ-/(i)(c) vemen yudlili(A)llâhu felen tecide lehu sebîlâ(n)
Bu (münafıklar iman ile küfür) arasında bocalay(arak zıplay)ıp durmaktadırlar. (Onlar) Ne bu (mü'mi)nlere ne de şu (kâfir)lere (tam manasıyla gönülden bağlanırlar). Allah'ın (içinde sakladığı küfrü yüzünden) dalâlette bıraktığı kimseye asla bir (kurtuluş) yol(u) bulamazsın.
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ الْمُؤْمِن۪ينَۜ اَتُر۪يدُونَ اَنْ لِلّٰهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tetteḣiżû-lkâfirîne evliyâe min dûni-lmu/minîn(e)(c) eturîdûne en tec’alû li(A)llâhi ‘aleykum sultânen mubînâ(n)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin! (Yoksa siz bunu yaparak) Kendi aleyhinize Allah'a apaçık bir delil vermek (ve O'nun azabını üzerinize çekmek) mi istiyorsunuz?
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِي الْاَسْفَلِ مِنَ وَلَنْ لَهُمْ نَص۪يراًۙ
İnne-lmunâfikîne fî-dderki-l-esfeli mine-nnâri velen tecide lehum nasîrâ(n)
Şüphe yok ki münafıklar (cehennem) ateşin(in) en alt tabakasındadırlar. (Orada) Onlara asla bir yardımcı da bulamazsın!
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ وَاَخْلَصُوا د۪ينَهُمْ لِلّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ وَسَوْفَ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ اَجْراً عَظ۪يماً
İllâ-lleżîne tâbû veaslehû va’tesamû bi(A)llâhi veaḣlesû dînehum li(A)llâhi feulâ-ike me’a-lmu/minîn(e)(s) vesevfe yu/ti(A)llâhu-lmu/minîne ecran ‘azîmâ(n)
Ancak tövbe edip (nefislerini) ıslah edenler, Allah'a (O'nun muhabbetine) sımsıkı sarılanlar ve dinlerini (O'na hiçbir şeyi şirk koşmayarak yalnız) Allah'a has kılanlar müstesna. İşte onlar mü'minlerle beraberdirler ve Allah, mü'minlere büyük bir mükâfat verecektir.
مَا اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِراً عَل۪يماً
Mâ yef’alu(A)llâhu bi’ażâbikum in şekertum veâmentum(c) vekâna(A)llâhu şâkiran ‘alîmâ(n)
Eğer siz (Allah'tan size gelen her türlü nimete) şükreder ve (O'na) iman ederseniz Allah size ne diye azap etsin ki! Allah Şâkir'dir, Alîm'dir (şükredilmeye layık hakiki zattır ve her şeyi, herkesi bilendir).
لَا اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ مِنَ اِلَّا مَنْ ظُلِمَۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً عَل۪يماً
Lâ yuhibbu(A)llâhu-lcehra bi-ssû-i mine-lkavli illâ men zulim(e)(c) vekâna(A)llâhu semî’an ‘alîmâ(n)
Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak zulme uğrayan müstesna. Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).
اِنْ تُبْدُوا خَيْراً اَوْ تُخْفُوهُ اَوْ تَعْفُوا عَنْ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ قَد۪يراً
İn tubdû ḣayran ev tuḣfûhu ev ta’fû ‘an sû-in fe-inna(A)llâhe kâne ‘afuvven kadîrâ(n)
Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz yahut (kendinize yapılan) bir kötülüğü affederseniz, (bilin ki) muhakkak ki Allah Afuvv'dur, Kadîr'dir (affı sonsuz ve sınırsız olan, kudretiyle de her şeyi hükmü altında tutandır).
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيُر۪يدُونَ اَنْ بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍۙ وَيُر۪يدُونَ اَنْ بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلاًۙ
İnne-lleżîne yekfurûne bi(A)llâhi verusulihi veyurîdûne en yuferrikû beyna(A)llâhi verusulihi veyekûlûne nu/minu biba’din venekfuru biba’din veyurîdûne en yetteḣiżû beyne żâlike sebîlâ(n)
Şüphesiz ki Allah'ı ve resullerini inkâr edenler, Allah ile resullerinin arasını ayırmak (Allah'a inanıp resullerini inkâr etmek) isteyenler ve, "(biz resullerin) bir kısmına iman ederiz, bir kısmını da inkâr ederiz" diyenler ve böylece bu (ikisinin; yani imanla küfr)ün arasında bir yol tutmak isteyenler var ya,
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقاًّۚ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناً
Ulâ-ike humu-lkâfirûne hakk(an)(c) vea’tednâ lilkâfirîne ‘ażâben muhînâ(n)
İşte onlar hakiki kâfirlerdir. Ve Biz, kâfirler için (âhirette) aşağılayıcı bir azap hazırladık.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَلَمْ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ اُو۬لٰٓئِكَ سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟
Velleżîne âmenû bi(A)llâhi verusulihi velem yuferrikû beyne ehadin minhum ulâ-ike sevfe yu/tîhim ucûrahum(k) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)
Allah'a ve resullerine iman eden ve onlardan hiçbirinin arasında ayrım yapmayanlara gelince, işte (Allah) onlara yakında mükâfatlarını verecektir. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ اَنْ عَلَيْهِمْ كِتَاباً مِنَ فَقَدْ سَاَلُوا مُوسٰٓى اَكْبَرَ مِنْ فَقَالُٓوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَنْ وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَاناً مُب۪يناً
Yes-eluke ehlu-lkitâbi en tunezzile ‘aleyhim kitâben mine-ssemâ-/(i)(c) fekad seelû mûsâ ekbera min żâlike fekâlû erina(A)llâhe cehraten feaḣażet-humu-ssâ’ikatu bizulmihim(c) śümme-tteḣażû-l’icle min ba’di mâ câet-humu-lbeyyinâtu fe’afevnâ ‘an żâlik(e)(c) veâteynâ mûsâ sultânen mubînâ(n)
(Resulüm!) Ehl-i kitap(tan olan Yahudiler) senden; gökten kendilerine bir kitap indirmeni istiyor. Andolsun ki onlar Mûsâ'dan bunun daha büyüğünü istemişler de, "bize Allah'ı (zahiri gözlerimizle) açıkça göster" demişlerdi. (Böyle söyleyerek nefislerine) Zulmetmeleri sebebiyle hemen onları (bir) yıldırım yakalayıverdi. Sonra kendilerine apaçık deliller gelmesinin ardından buzağıyı (ilâh) edindiler. Biz (onları) bu (yaptıkları)ndan (sonra yine de) affettik. Ve Mûsâ'ya apaçık bir yetki (ve hâkimiyet) verdik.
وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِم۪يثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُلْنَا لَهُمْ لَا فِي وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً
Verafa’nâ fevkahumu-ttûra bimîśâkihim vekulnâ lehumu-dḣulû-lbâbe succeden vekulnâ lehum lâ ta’dû fî-ssebti veeḣażnâ minhum mîśâkan ġalîzâ(n)
(Tevrât ile amel edeceklerine dair) Verdikleri sağlam söz sebebiyle Tûr (Dağı'n)ı da üstlerine kaldırdık ve onlara, "(fethedeceğiniz şu kentin) kapı(sın)dan secde ederek girin" dedik. Yine onlara, "cumartesi (günü çalışma yasağı) konusunda haddi aşmayın" dedik ve onlardan pek sağlam bir söz aldık.
فَبِمَا م۪يثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِمْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَقَتْلِهِمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ طَبَعَ اللّٰهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلَا اِلَّا قَل۪يلاًۖ
Febimâ nakdihim mîśâkahum vekufrihim bi-âyâti(A)llâhi vekatlihimu-l-enbiyâe biġayri hakkin vekavlihim kulûbunâ ġulf(un)(c) bel tabe’a(A)llâhu ‘aleyhâ bikufrihim felâ yu/minûne illâ kalîlâ(n)
Fakat (Allah'a) verdikleri sağlam sözü bozmaları, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere nebîleri öldürmeleri ve, "(senin bize anlattığın şeye karşı) bizim kalplerimiz perdelidir" demelerinden dolayı (onları lanetledik, onlara türlü belalar verdik. Onların kalpleri perdeli değildir). Bilakis küfürleri sebebiyle Allah onların (kalplerinin) üzerine mühür vurmuştur, bu yüzden pek azı müstesna, iman etmezler.
وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلٰى بُهْتَاناً عَظ۪يماًۙ
Vebikufrihim vekavlihim ‘alâ meryeme buhtânen ‘azîmâ(n)
(Onların kalplerinin mühürlenmesinin sebebi, Îsâ'yı) İnkâr etmeleri ve Meryem'e büyük bir iftirada bulunmaları,
وَقَوْلِهِمْ اِنَّا قَتَلْنَا الْمَس۪يحَ ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّٰهِۚ وَمَا وَمَا وَلٰكِنْ شُبِّهَ لَهُمْۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا ف۪يهِ لَف۪ي مِنْهُۜ مَا بِه۪ مِنْ اِلَّا اتِّبَاعَ الظَّنِّۚ وَمَا يَق۪يناًۙ
Vekavlihim innâ katelnâ-lmesîha ‘îsâ-bne meryeme rasûla(A)llâhi vemâ katelûhu vemâsalebûhu velâkin şubbihe lehum(c) ve-inne-lleżîne-ḣtelefû fîhi lefî şekkin minh(u)(c) mâ lehum bihi min ‘ilmin illâ-ttibâ’a-zzanni vemâ katelûhu yakînâ(n)
Ve "doğrusu biz, Allah'ın resulü (olan) Meryem oğlu Îsâ Mesîh'i öldürdük" demelerindendir. Hâlbuki onu ne öldürdüler ne de onu astılar; fakat kendilerine öyle (olmuş gibi) geldi. Gerçekten onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir şüphe içindedirler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur, sadece zanna uyuyorlar ve (biliniz ki) onu kesin olarak öldürmediler.
بَلْ رَفَعَهُ اللّٰهُ اِلَيْهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً
Bel rafe’ahu(A)llâhu ileyh(i)(c) vekâna(A)llâhu ‘azîzen hakîmâ(n)
Bilakis Allah onu kendi (katı)na yükseltti. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَاِنْ مِنْ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪ۚ وَيَوْمَ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَه۪يداًۚ
Ve-in min ehli-lkitâbi illâ leyu/minenne bihi kable mevtih(i)(s) veyevme-lkiyâmeti yekûnu ‘aleyhim şehîdâ(n)
Ehl-i kitaptan hiç kimse yoktur ki ölümünden önce (sekerat hâlinde onu Allah'ın resulü olarak tanıyıp kendilerine fayda vermeyecek bir imanla) ona mutlaka iman etmeyecek olsun. Kıyamet gününde ise o, onların aleyhine şahidlik edecektir.
فَبِظُلْمٍ مِنَ هَادُوا حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ اُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَنْ اللّٰهِ كَث۪يراًۙ
Febizulmin mine-lleżîne hâdû harramnâ ‘aleyhim tayyibâtin uhillet lehum vebisaddihim ‘an sebîli(A)llâhi keśîrâ(n)
Biz, Yahudilerin (hem kendilerine hem de başkalarına) zulmetmeleri sebebiyle kendilerine (daha önce) helâl kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık. Çünkü onlar (insanlardan) birçoklarını Allah'ın yolundan alıkoyuyor,
وَاَخْذِهِمُ الرِّبٰوا وَقَدْ نُهُوا عَنْهُ وَاَكْلِهِمْ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِۜ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ مِنْهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً
Veaḣżihimu-rribâ vekad nuhû ‘anhu veeklihim emvâle-nnâsi bilbâtil(i)(c) vea’tednâ lilkâfirîne minhum ‘ażâben elîmâ(n)
Men edildikleri hâlde faizi alıyor ve bâtıl (olan haram yollar)la insanların mallarını yiyorlardı. Biz, onlardan (küfürlerinde inat edip) kâfir olanlar için (âhiret günü) elem verici (iç yakan) bir azap hazırladık.
لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ وَالْمُق۪يم۪ينَ الصَّلٰوةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَنُؤْت۪يهِمْ اَجْراً عَظ۪يماً۟
Lâkini-rrâsiḣûne fî-l’ilmi minhum velmu/minûne yu/minûne bimâ unzile ileyke vemâ unzile minkablik(e)(c) velmukîmîne-ssalâ(te)(c) velmu/tûne-zzekâte velmu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri ulâ-ike senu/tîhim ecran ‘azîmâ(n)
Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar, sana indirilen (Kur'ân)a ve senden önce indirilen (diğer kitap)lara iman eden mü'minler, salâtı ikâme ed(erek hem Allah'ın resulünü hem de dinini destekleyerek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)anlar, zekâtı ver(erek nefsinin cimriliğini temizley)enler, Allah'a ve âhiret gününe iman edenler var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.
اِنَّٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ كَمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلٰى وَالنَّبِيّ۪نَ مِنْ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَع۪يسٰى وَاَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهٰرُونَ وَسُلَيْمٰنَۚ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُوراًۚ
İnnâ evhaynâ ileyke kemâ evhaynâ ilâ nûhin ve-nnebiyyîne min ba’dih(i)(c) veevhaynâ ilâ ibrâhîme ve-ismâ’île ve-ishâka veya’kûbe vel-esbâti ve’îsâ veeyyûbe veyûnuse vehârûne vesuleymân(e)(c) veâteynâ dâvûde zebûrâ(n)
(Resulüm!) Biz Nûh'a ve ondan sonraki nebîlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Yakûb'a, (onun) torunlar(ın)a ve Îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleymân'a da vahyettik. Dâvûd'a da Zebûr'u verdik.
وَرُسُلاً قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ وَرُسُلاً لَمْ عَلَيْكَۜ وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْل۪يماًۚ
Ve rusulen kad kasasnâhum ‘aleyke min kablu ve rusulen lem naksushum ‘aleyk(e)(t) ve kellema(A)llâhu mûsâ teklîmâ(n)(c)
Daha önce sana anlattığımız resullere ve sana anlatmadığımız (daha nice) resullere de (vahyettik). Ve Allah, Mûsâ ile (diğer resullerden farklı olarak bir de) kelimelerle konuştu.
رُسُلاً مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ لِئَلَّا لِلنَّاسِ عَلَى حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً
Rusulen mubeşşirîne vemunżirîne li-ellâ yekûne linnâsi ‘ala(A)llâhi huccetun ba’de-rrusul(i)(c) vekâna(A)llâhu ‘azîzen hakîmâ(n)
(Biz) Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak resuller (gönderdik) ki insanların (kendilerine gelen) resullerden sonra (iman etmemek için) Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
لٰكِنِ اللّٰهُ يَشْهَدُ بِمَٓا اَنْزَلَ اِلَيْكَ اَنْزَلَهُ بِعِلْمِه۪ۚ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَشْهَدُونَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً
Lâkini(A)llâhu yeşhedu bimâ enzele ileyk(e)(s) enzelehu bi’ilmih(i)(s) velmelâ-iketu yeşhedûn(e)(c) vekefâ bi(A)llâhi şehîdâ(n)
(Resulüm! Müşrikler senin Allah'ın resulü olduğuna ve bu Kitâb'ın O'nun tarafından indirildiğine iman etmiyorlar) Fakat Allah sana indirdiği (bu Kur'ân)ı kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahidlik eder. Melekler de (buna) şahidlik ederler. Kaldı ki şahid olarak Allah yeter.
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ اللّٰهِ قَدْ ضَلُّوا ضَلَالاً بَع۪يداً
İnne-lleżîne keferû vesaddû ‘an sebîli(A)llâhi kad dallû dalâlen ba’îdâ(n)
(Resulümüzü ve âyetlerimizi) İnkâr edip de (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya, gerçekten onlar, (haktan) uzak (derin) bir dalâlete sapmışlardır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَظَلَمُوا لَمْ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا طَر۪يقاًۙ
İnne-lleżîne keferû vezalemû lem yekuni(A)llâhu liyaġfira lehum velâ liyehdiyehum tarîkâ(n)
Şüphesiz ki (resulünü ve âyetlerini) inkâr edip (onlara) zulmedenleri, Allah (âhiret günü) ne mağfiret edecek ne de onları (hakiki kurtuluş olan cennetin) yol(un)a iletecektir.
اِلَّا طَر۪يقَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى يَس۪يراً
İllâ tarîka cehenneme ḣâlidîne fîhâ ebedâ(en)(c) vekâne żâlike ‘ala(A)llâhi yesîrâ(n)
(Allah onları) Ancak içinde ebedi kalacakları cehennemin yoluna iletecektir. Bu ise Allah'a göre pek kolaydır.
يَٓا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِنْ فَاٰمِنُوا خَيْراً لَكُمْۜ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
Yâ eyyuhâ-nnâsu kad câekumu-rrasûlu bilhakki min rabbikum feâminû ḣayran lekum(c) ve-in tekfurû fe-inne li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) vekâna(A)llâhu ‘alîmen hakîmâ(n)
Ey insanlar! Andolsun ki resul size Rabbinizden Hakk (olan âyetler)le gelmiştir (bunda hiçbir şüphe yoktur). O hâlde (hemen ona) iman edin, sizin için hayırlı olan (budur). Eğer (onu ve getirdiği âyetleri) inkâr ederseniz, (bilin ki) şüphesiz, göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah'ındır (O'nun sizin iman etmenize ihtiyacı yoktur). Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
يَٓا اَهْلَ لَا ف۪ي وَلَا عَلَى اِلَّا الْحَقَّۜ اِنَّمَا الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّٰهِ وَكَلِمَتُهُۚ اَلْقٰيهَٓا اِلٰى وَرُوحٌ مِنْهُۘ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ وَلَا ثَلٰثَةٌۜ اِنْتَهُوا خَيْراً لَكُمْۜ اِنَّمَا اللّٰهُ اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ سُبْحَانَهُٓ اَنْ لَهُ وَلَدٌۢ لَهُ مَا فِي وَمَا فِي وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً۟
Yâ ehle-lkitâbi lâ taġlû fî dînikum velâ takûlû ‘ala(A)llâhi illâ-lhakk(a)(c) innemâ-lmesîhu ‘îsâ-bnu meryeme rasûlu(A)llâhi vekelimetuhu elkâhâ ilâ meryeme verûhun minh(u)(s) feâminû bi(A)llâhi verusulih(i)(s) velâ takûlû śelâśe(tun)(c) intehû ḣayran lekum(c) innema(A)llâhu ilâhun vâhid(un)(s) subhânehu en yekûne lehu veledun lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(k) vekefâ bi(A)llâhi vekîlâ(n)
Ey ehl-i kitap! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah'a karşı haktan başkasını söylemeyin! Meryem oğlu Îsâ Mesîh, ancak Allah'ın resulü, Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve O'ndan bir rûhtur. Öyleyse Allah'a ve resullerine iman edin! "(Allah) Üçtür" demeyin, kendi hayrınıza (bundan) vazgeçin! Allah ancak Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh'tır. O, Subhân'dır, çocuk sahibi olmaktan (münezzehtir). Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey O'nundur. Vekîl olarak Allah yeter.
لَنْ الْمَس۪يحُ اَنْ عَبْداً لِلّٰهِ وَلَا الْمُقَرَّبُونَۜ وَمَنْ يَسْتَنْكِفْ عَنْ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ اِلَيْهِ جَم۪يعاً
Len yestenkife-lmesîhu en yekûne ‘abden li(A)llâhi velâ-lmelâ-iketu-lmukarrabûn(e)(c) vemen yestenkif ‘an ‘ibâdetihi veyestekbir feseyahşuruhum ileyhi cemî’â(n)
Ne (Îsâ) Mesîh ne de (Allah'a) yakın melekler, Allah'a âbd ol(up kulluk et)mekten asla çekinmezler. Kim O'na âbd ol(up kulluk et)mekten çekinir ve (kibirlenerek) büyüklük taslarsa (bilsin ki Allah, bu söylediklerinin hesabını sormak için) onların hepsini yakında huzuruna toplayacaktır.
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْتَنْكَفُوا وَاسْتَكْبَرُوا فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً اَل۪يماًۙ وَلَا لَهُمْ مِنْ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا
Feemmâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti feyuveffîhim ucûrahum veyezîduhum min fadlih(i)(s) veemmâ-lleżîne-stenkefû vestekberû feyu’ażżibuhum ‘ażâben elîmen velâ yecidûne lehum min dûni(A)llâhi veliyyen velâ nasîrâ(n)
İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını tastamam verecek ve kendi fazlından onlara (lütuf ve ihsanını) arttıracaktır. (Allah'a kulluk etmekten) Çekinenlere ve (kibirlenerek) büyüklük taslayanlara gelince, onlara da elem verici (iç yakan) bir azap ile azap edecektir. Onlar, (âhiret günü) kendileri için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklardır.
يَٓا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ نُوراً مُب۪يناً
Yâ eyyuhâ-nnâsu kad câekum burhânun min rabbikum veenzelnâ ileykum nûran mubînâ(n)
Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil (olan Allah'ın resulü) geldi ve Biz size apaçık bir Nûr (olan Kur'ân'ı) indirdik.
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَاعْتَصَمُوا بِه۪ فَسَيُدْخِلُهُمْ ف۪ي مِنْهُ وَفَضْلٍۙ وَيَهْد۪يهِمْ اِلَيْهِ صِرَاطاً
Feemmâ-lleżîne âmenû bi(A)llâhi va’tasamû bihi feseyudḣiluhum fî rahmetin minhu vefadlin veyehdîhim ileyhi sirâtan mustekîmâ(n)
Allah'a iman edip O'na (O'nun muhabbetine) sımsıkı sarılanlar var ya, (işte Allah) onları kendinden bir rahmet ve lütfun içine koyacak ve onları kendisine varan sırât-ı mustakîme (dosdoğru yola) hidâyet edecektir.
يَسْتَفْتُونَكَۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ فِي اِنِ امْرُؤٌا هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُٓ اُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَۚ وَهُوَ يَرِثُـهَٓا اِنْ لَمْ لَهَا وَلَدٌۜ فَاِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَۜ وَاِنْ كَانُٓوا اِخْوَةً رِجَالاً وَنِسَٓاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۜ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اَنْ وَاللّٰهُ بِكُلِّ عَل۪يمٌ
Yesteftûneke kuli(A)llâhu yuftîkum fî-lkelâle(ti)(c) ini-mruun heleke leyse lehu veledun velehu uḣtun felehâ nisfu mâ terak(e)(c) vehuve yeriśuhâ in lem yekun lehâ veledun fe-in kânetâ-śneteyni felehumâ-śśuluśâni mimmâ terak(e)(c) ve-in kânû iḣveten ricâlen venisâen feliżżekeri miślu hazzi-lunśeyeyn(i)(k) yubeyyinu(A)llâhu lekum en tadillû(k) va(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîm(un)
(Resulüm!) Senden (babası ve çocuğu bulunmayanların mirası hakkında) fetva istiyorlar. De ki: "Babası ve çocuğu bulunmayan kimsenin (mirası) hakkındaki fetvayı Allah size veriyor: 'Eğer çocuğu olmayan bir kişi ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa bıraktığının yarısı onundur. Eğer (ölen kadın ise ve onun da) çocuğu yoksa (sadece erkek kardeşi varsa bu sefer erkek kardeşi tamamen) ona vâris olur. Fakat (ölenin vârisleri) iki kız (kardeş) iseler, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli, kadınlı daha fazla kardeş mevcut ise erkeğe, kadının payının iki misli vardır.' Dalâlete düşmeyesiniz diye Allah size (bunları) açıklıyor." Allah, her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.