← Sûreler
Fussilet Sûresi
54 âyet · Mekki
سُورَةُ فُصِّلَتْ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

حٰمٓۜ

Hâ-Mîm

Hâ. Mîm.

2

تَنْز۪يلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۚ

Tenzîlun mine-rrahmâni-rrahîm(i)

(Bu Kur'ân) Rahmân, Rahîm (rahmeti herkesi ve her şeyi kuşatan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden Allah) katından indirilmiştir.

3

كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَۙ

Kitâbun fussilet âyâtuhu kur-ânen ‘arabiyyen likavmin ya’lemûn(e)

(Bu) Bilen (anlayıp idrak eden) bir kavim için Arapça bir Kur'ân olarak âyetleri ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.

4

بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۚ فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا

Beşîran ve neżîran fea’rada ekśeruhum fehum lâ yesme’ûn(e)

Bir müjdeci ve uyarıcıdır; fakat (insanların) çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar (âyetlerimizi) işitmezler.

5

وَقَالُوا قُلُوبُنَا ف۪ٓي مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ وَف۪ٓي وَقْرٌ وَمِنْ وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّـنَا عَامِلُونَ

Ve kâlû kulûbunâ fî ekinnetin mimmâ ted’ûnâ ileyhi vefî âżâninâ vakrun vemin beyninâ ve beynike hicâbun fa’mel innenâ ‘âmilûn(e)

(Resulüm!) Onlar (sana) dediler ki: "Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır (sana asla iman etmeyeceğiz). Kulaklarımızda bir ağırlık vardır (seni asla dinlemeyeceğiz) ve seninle bizim aramızda bir perde vardır (senin gösterdiğin hakikate asla bakmayacağız). Onun için sen (istediğini) yap, şüphesiz biz de (istediğimizi) yapanlarız!"

6

قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُـكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَق۪يمُٓوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُۜ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِك۪ينَۙ

Kul innemâ enâ beşerun miślukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhidun festekîmû ileyhi vestaġfirûh(u)(k) ve veylun lilmuşrikîn(e)

(Resulüm!) De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Fakat bana ilâhınızın Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh olduğu vahyediliyor. Artık O'na (iman edip) dosdoğru (yolda) olun ve O'ndan mağfiret dileyin. (Böyle yapmazsanız müşrik olursunuz ve) Müşriklerin vay hâline!"

7

اَلَّذ۪ينَ لَا الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ

Elleżîne lâ yu/tûne-zzekâte vehum bil-âḣirati hum kâfirûn(e)

Onlar ki zekâtı ver(ip nefislerinin cimriliğini temizlemeye çalış)mazlar ve onlar âhireti (yok sayıp o gün hiç gelmeyecekmiş gibi yaşayan ve onu) inkâr edenlerin ta kendileridir.

8

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ

İnne-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti lehum ecrun ġayru memnûn(in)

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.

9

قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ي وَتَجْعَلُونَ لَـهُٓ اَنْدَاداًۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۚ

Kul e-innekum letekfurûne billeżî ḣaleka-l-arda fî yevmeyni ve tec’alûne lehu endâdâ(en)(s) żâlike rabbu-l’âlemîn(e)

De ki: "Gerçekten siz, arzı iki günde (safhada) yaratanı inkâr edip O'na (mülkünde ortak olan) eşler mi koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir."

10

وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ مِنْ وَبَارَكَ ف۪يهَا وَقَدَّرَ ف۪يهَٓا اَقْوَاتَهَا ف۪ٓي اَرْبَعَةِ اَيَّامٍۜ سَوَٓاءً لِلسَّٓائِل۪ينَ

Ve ce’ale fîhâ ravâsiye min fevkihâ ve bârake fîhâ ve kaddera fîhâ akvâtehâ fî erbe’ati eyyâmin sevâen lissâ-ilîn(e)

O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi, orada bereketler meydana getirdi ve dört günde (dört safhada) orada (rızık) arayanlar için ihtiyaçlarına uygun gıdalar takdir etti.

11

ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعاً اَوْ كَرْهاًۜ قَالَـتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ

Śumme-stevâ ilâ-ssemâ-i vehiye duḣânun fekâle lehâ velil-ardi-/tiyâ tav’an ev kerhen kâletâ eteynâ tâ-i’în(e)

Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne, "isteyerek veya istemeyerek, gelin!" buyurdu. İkisi de "isteyerek geldik" dediler.

12

فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ف۪ي وَاَوْحٰى ف۪ي كُلِّ سَمَٓاءٍ اَمْرَهَاۜ وَزَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَۗ وَحِفْظاًۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ

Fekadâhunne seb’a semâvâtin fî yevmeyni ve evhâ fî kulli semâ-in emrahâ(c) ve zeyyennâ-ssemâe-ddunyâ bimesâbîha ve hifzâ(an)(s) żâlike takdîru-l’azîzi-l’alîm(i)

Böylece onları, iki günde (safhada) yedi gök olarak (yaratmayı) takdir etti ve her göğe görevini vahyetti. Biz, dünya semâsını kandillerle (yıldızlarla) süsledik ve onu (yıkılmaktan) koruyarak (muhafaza ettik). İşte bu, Azîz, Alîm (bütün şerefin ve kudretin sahibi olan, her şeyi ve herkesi bilen Allah)ın takdiridir.

13

فَاِنْ اَعْرَضُوا فَقُلْ اَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَۜ

Fe-in a’radû fekul enżertukum sâ’ikaten miśle sâ’ikati ‘âdin ve śemûd(e)

(Resulüm!) Buna rağmen onlar (yine de) yüz çevirirlerse (onlara) de ki: "Ben sizi Âd ve Semûd'un (başına gelen) yıldırım gibi bir yıldırım (azabın)a karşı uyardım!"

14

اِذْ جَٓاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ وَمِنْ اَلَّا اِلَّا اللّٰهَۜ قَالُوا لَوْ شَٓاءَ رَبُّنَا لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةً فَاِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ

İż câet-humu-rrusulu min beyni eydîhim vemin ḣalfihim ellâ ta’budû illa(A)llâh(e)(s) kâlû lev şâe rabbunâ le-enzele melâ-iketen fe-innâ bimâ ursiltum bihi kâfirûn(e)

Hani resulleri onlara, önlerinden ve arkalarından gelerek (her türlü delili ve mucizeyi getirerek), "Allah'tan başkasına âbd ol(up kulluk et)meyin" (demişlerdi de) onlar, "eğer Rabbimiz dileseydi (resul olarak) elbette melekler indirirdi. Onun için biz sizinle gönderilenleri inkâr ediyoruz" demişlerdi.

15

فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي بِغَيْرِ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًۜ اَوَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ

Fe-emmâ ‘âdun festekberû fî-l-ardi biġayri-lhakki ve kâlû men eşeddu minnâ kuvve(ten)(s) eve lem yerav enna(A)llâhe-lleżî ḣalekahum huve eşeddu minhum kuvve(ten)(s) ve kânû bi-âyâtinâ yechadûn(e)

Âd (kavmi) ise yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladı ve "bizden daha kuvvetli kim var?" dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Bir de onlar Bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.

16

فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً صَرْصَراً ف۪ٓي نَحِسَاتٍ لِنُذ۪يقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الدُّنْيَاۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَخْزٰى وَهُمْ لَا

Fe-erselnâ ‘aleyhim rîhan sarsaran fî eyyâmin nehisâtin linużîkahum ‘ażâbe-lḣizyi fî-lhayâti-ddunyâ(s) vele’ażâbu-l-âḣirati aḣzâ(s) vehum lâ yunsarûn(e)

Bundan dolayı Biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o (azabı) aralıksız kara bir günde dehşetli bir kasırga gönderdik. Âhiret azabı ise elbette daha rezil (ve rüsva) edicidir. (O gün) Onlara yardım da edilmez.

17

وَاَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمٰى عَلَى فَاَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَۚ

Ve emmâ śemûdu fehedeynâhum festehabbû-l’amâ ‘alâ-lhudâ feeḣażet-hum sâ’ikatu-l’ażâbi-lhûni bimâ kânû yeksibûn(e)

Semûd (kavmin)e gelince, Biz onlara hidâyet vermiştik; ama onlar hidâyete karşı körlüğü sev(ip tercih et)tiler. Böylece kazanmakta oldukları (günahlar) yüzünden aşağılayıcı (ve alçaltıcı) azabın yıldırımı onları yakalayıverdi.

18

وَنَجَّيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟

Ve necceynâ-lleżîne âmenû ve kânû yettekûn(e)

İman edenleri ve takvâ sahibi olanları (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) ise (o azaptan) kurtardık.

19

وَيَوْمَ يُحْشَرُ اَعْدَٓاءُ اللّٰهِ اِلَى فَهُمْ يُوزَعُونَ

Ve yevme yuhşeru a’dâu(A)llâhi ilâ-nnâri fehum yûze’ûn(e)

Allah'ın düşmanları ateşe sevk edilmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler.

20

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَاَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Hattâ iżâ mâ câûhâ şehide ‘aleyhim sem’uhum ve ebsâruhum ve culûduhum bimâ kânû ya’melûn(e)

Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında onların aleyhine şahidlik eder.

21

وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَاۜ قَالُٓوا اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Ve kâlû liculûdihim lime şehidtum ‘aleynâ(s) kâlû entakana(A)llâhu-lleżî entaka kulle şey-in ve huve ḣalekakum evvele merratin ve-ileyhi turce’ûn(e)

Derilerine, "niçin aleyhimize şahidlik ettiniz?" derler. Onlar da derler ki: "Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O'dur ve siz yine O'na döndürülüyorsunuz."

22

وَمَا تَسْتَتِرُونَ اَنْ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَٓا وَلَا وَلٰكِنْ ظَنَنْتُمْ اَنَّ اللّٰهَ لَا كَث۪يراً مِمَّا تَعْمَلُونَ

Vemâ kuntum testetirûne en yeşhede ‘aleykum sem’ukum velâ ebsârukum velâ culûdukum velâkin zanentum enna(A)llâhe lâ ya’lemu keśîran mimmâ ta’melûn(e)

"Siz (günah işlerken) kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahidlik etmesinden sakınmıyordunuz, aksine yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmediğini zannediyordunuz."

23

وَذٰلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذ۪ي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ اَرْدٰيكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ مِنَ

Ve żâlikum zannukumu-lleżî zanentum birabbikum ardâkum feasbahtum mine-lḣâsirîn(e)

"İşte bu sizin, Rabbiniz hakkındaki zannınızdı, o zan sizi mahvetti ve (bugün) hüsrana uğrayanlar olarak (kabirlerinizden dirilip) sabahladınız."

24

فَاِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْۚ وَاِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَمَا مِنَ

Fe-in yasbirû fe-nnâru meśven lehum(s) ve-in yesta’tibû femâ hum mine-lmu’tebîn(e)

(Resulüm!) Şimdi eğer dayanabilirlerse onların yeri ateştir. Ve eğer (yaptıklarından dolayı) hoş görülmek isterlerse onların özürleri de kabul edilecek değildir.

25

وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَٓاءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ مِنَ وَالْاِنْسِۚ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِر۪ينَ۟

Ve kayyadnâ lehum kuranâe fezeyyenû lehum mâ beyne eydîhim vemâ ḣalfehum ve hakka ‘aleyhimu-lkavlu fî umemin kad ḣalet min kablihim mine-lcinni vel-ins(i)(s) innehum kânû ḣâsirîn(e)

Ayrıca (küfürlerinde inat etmelerinden dolayı dünyada) Biz onlara (birtakım kötü) arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında bulunan şeyleri kendilerine süslü gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları ile ilgili o (azap) söz(ü), onlar için de hak oldu. Kuşkusuz onlar hüsrana uğrayanlardır.

26

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَالْغَوْا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ

Ve kâle-lleżîne keferû lâ tesme’û lihâżâ-lkur-âni velġav fîhi le’allekum taġlibûn(e)

Bir de kâfirler: "Bu Kur'ân'ı dinlemeyin, o (okunduğu)nda boş sözler söyley(erek gürültü yap)ın! Belki ona galip gelirsiniz" dediler.

27

فَلَنُذ۪يقَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَذَاباً شَد۪يداً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَسْوَاَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ

Felenużîkanne-lleżîne keferû ‘ażâben şedîden velenecziyennehum esvee-lleżî kânû ya’melûn(e)

Biz (âhiret günü) o kâfirlere mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.

28

ذٰلِكَ جَزَٓاءُ اَعْدَٓاءِ اللّٰهِ النَّارُۚ لَهُمْ ف۪يهَا دَارُ الْخُلْدِۜ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ

Żâlike cezâu a’dâ-i(A)llâhi-nnâr(u)(s) lehum fîhâ dâru-lḣuld(i)(s) cezâen bimâ kânû bi-âyâtinâ yechadûn(e)

İşte bu, Allah'ın düşmanlarının cezası olan ateştir. Bizim âyetlerimizi inkâr ettiklerinden dolayı orada onlara ceza olarak ebedi kalacakları yurt (olan cehennem) vardır.

29

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا رَبَّـنَٓا اَرِنَا الَّذَيْنِ اَضَلَّانَا مِنَ وَالْاِنْسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ اَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ

Vekâle-lleżîne keferû rabbenâ erinâ-lleżeyni edallânâ mine-lcinni vel-insi nec’alhumâ tahte akdâminâ liyekûnâ mine-l-esfelîn(e)

Kâfirler (o cehennemde) derler ki: "Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi dalâlete düşürenleri bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım, böylece onlar aşağılıklardan olsunlar!"

30

اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَـتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا وَلَا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

İnne-lleżîne kâlû rabbuna(A)llâhu śümme-stekâmû tetenezzelu ‘aleyhimu-lmelâ-iketu ellâ teḣâfû velâ tahzenû ve ebşirû bilcenneti-lletî kuntum tû’adûn(e)

Öte yandan (o gün), "Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra (ihlâs ile) dosdoğru olanların üzerine melekler iner ve onlara (derler ki), "korkmayın, üzülmeyin ve size vaad olunan cennetle sevinin!"

31

نَحْنُ اَوْلِيَٓاؤُ۬كُمْ فِي الدُّنْيَا وَفِي وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَشْتَـه۪ٓي اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَدَّعُونَۜ

Nahnu evliyâukum fî-lhayâti-ddunyâ ve fî-l-âḣira(ti)(s) velekum fîhâ mâ teştehî enfusukum velekum fîhâ mâ tedde’ûn(e)

"Biz dünya hayatında (olduğu gibi), âhirette de sizin dostlarınızız. Hem orada sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır."

32

نُزُلاً مِنْ غَفُورٍ رَح۪يمٍ۟

Nuzulen min ġafûrin rahîm(in)

"(Bu) Ğafûr (ve) Rahîm (olan; her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden Allah) tarafından bir ağırlamadır!"

33

وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلاً مِمَّنْ دَعَٓا اِلَى وَعَمِلَ صَالِحاً وَقَالَ اِنَّن۪ي مِنَ

Vemen ahsenu kavlen mimmen de’â ila(A)llâhi ve ’amile sâlihan vekâle innenî mine-lmuslimîn(e)

Allah'a davet eden, sâlih amel işleyen ve "ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim vardır?

34

وَلَا الْحَسَنَةُ وَلَا اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ

Velâ testevî-lhasenetu velâ-sseyyi-e(tu)(c) idfa’ billetî hiye ahsenu fe-iżâ-lleżî beyneke ve beynehu ‘adâvetun ke-ennehu veliyyun hamîm(un)

(Resulüm!) İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü, sana yakışan) en güzel şekilde sav. Sonra bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki candan bir dost(un) oluvermiş.

35

وَمَا اِلَّا الَّذ۪ينَ صَبَرُواۚ وَمَا اِلَّا ذُو حَظٍّ عَظ۪يمٍ

Vemâ yulakkâhâ illâ-lleżîne saberû vemâ yulakkâhâ illâ żû hazzin ‘azîm(in)

Bu (güzel davranış)a ancak sabredenler kavuşturulur, yine buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olanlar kavuşturulur.

36

وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

Ve-immâ yenzeġanneke mine-şşeytâni nezġun feste’iż bi(A)llâh(i)(s) innehu huve-ssemî’u-l’alîm(u)

(Resulüm!) Eğer şeytan bir kışkırtma ile seni dürtecek olursa hemen Allah'a sığın (O seni korur). Çünkü O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).

37

وَمِنْ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُۜ لَا لِلشَّمْسِ وَلَا وَاسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَهُنَّ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

Vemin âyâtihi-lleylu ve-nnehâru ve-şşemsu velkamer(u)(c) lâ tescudû lişşemsi velâ lilkameri vescudû li(A)llâhi-lleżî ḣalekahunne in kuntum iyyâhu ta’budûn(e)

Gece ve gündüz, Güneş ve Ay O'nun âyetlerindendir. Eğer siz O'na âbd ol(up kulluk ed)iyorsanız, Güneş'e de Ay'a da secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin!

38

فَاِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذ۪ينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لَا

Fe-ini-stekberû felleżîne ‘inde rabbike yusebbihûne lehu billeyli ve-nnehâri vehum lâ yes-emûn(e)

Eğer onlar (buna rağmen yine de) büyüklük taslarlarsa (bilsinler ki) Rabbinin yanında bulunan (melek)ler gece gündüz hiç usanmadan O'nu tesbih ederler.

39

وَمِنْ اَنَّكَ تَرَى الْاَرْضَ خَاشِعَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْۜ اِنَّ الَّـذ۪ٓي اَحْيَاهَا لَمُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

Vemin âyâtihi enneke terâ-l-arda ḣâşi’aten fe-iżâ enzelnâ ‘aleyhâ-lmâe-htezzet verabet(c) inne-lleżî ahyâhâ lemuhyî-lmevtâ(c) innehu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

Senin yeryüzünü boynu bükük (kupkuru) görmen de O'nun âyetlerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman harekete geçip kabarır. Ona hayat veren, elbette ölüleri de Muhyî (ismiyle) diriltir. Muhakkak ki O (Allah), her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

40

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي لَا عَلَيْنَاۜ اَفَمَنْ يُلْقٰى فِي خَيْرٌ اَمْ مَنْ يَاْت۪ٓي اٰمِناً يَوْمَ اِعْمَلُوا مَا شِئْتُمْۙ اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

İnne-lleżîne yulhidûne fî âyâtinâ lâ yaḣfevne ‘aleynâ(k) efemen yulkâ fî-nnâri ḣayrun emmen ye/tî âminen yevme-lkiyâme(ti)(c) i’melû mâ şi/tum(s) innehu bimâ ta’melûne basîr(un)

Şüphesiz âyetlerimiz hakkında ilhad edenler (doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar, zalimler) Bize gizli kalmaz. O hâlde, kıyamet gününde ateşe atılan mı daha hayırlıdır, yoksa (oraya) güven içinde (Rabbinden emin olarak) gelen mi? Siz (dünyada) dilediğinizi yapın! Muhakkak ki O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

41

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّهُ لَكِتَابٌ عَز۪يزٌۙ

İnne-lleżîne keferû bi-żżikri lemmâ câehum(s) ve-innehu lekitâbun ‘azîz(un)

Şüphesiz (o gün) kendilerine zikir (olan bu Kur'ân) geldiğinde onu inkâr edenler (bunun sonucuna katlanacaklardır). Hâlbuki o, elbette azîz (şerefli ve insanı şereflendiren) bir Kitâb'tır.

42

لَا الْبَاطِلُ مِنْ وَلَا مِنْ تَنْز۪يلٌ مِنْ حَك۪يمٍ حَم۪يدٍ

Lâ ye/tîhi-lbâtilu min beyni yedeyhi velâ min ḣalfih(i)(s) tenzîlun min hakîmin hamîd(in)

Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, Hakîm, Hamîd (her işinde hikmet ve hayır olan ve bütün hamdların, övgülerin kendisine ait olduğu Allah) tarafından indirilmiştir.

43

مَا لَكَ اِلَّا مَا قَدْ ق۪يلَ لِلرُّسُلِ مِنْ اِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ اَل۪يمٍ

Mâ yukâlu leke illâ mâ kad kîle lirrusuli min kablik(e)(c) inne rabbeke leżû maġfiratin ve żû ‘ikâbin elîm(in)

(Resulüm!) Sana söylenen, senden önceki resullere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Şüphesiz ki senin Rabbin, hem mağfiret sahibi hem de elem verici (iç yakan) bir azap sahibidir.

44

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰناً اَعْجَمِياًّ لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُۜ ءَاَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّۜ قُلْ هُوَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌۜ وَالَّذ۪ينَ لَا ف۪ٓي وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًىۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ بَع۪يدٍ۟

Velev ce’alnâhu kur-ânen a’cemiyyen lekâlû levlâ fussilet âyâtuh(u)(s) e-a’cemiyyun ve ’arabiy(yun)(k) kul huve lilleżîne âmenû huden ve şifâ/(un)(s) velleżîne lâ yu/minûne fî âżânihim vakrun ve huve ‘aleyhim ‘amâ(en)(c) ulâ-ike yunâdevne min mekânin ba’îd(in)

Eğer Biz onu, yabancı (dilde) bir Kur'ân kılsaydık, "onun âyetleri (anlayacağımız bir dilde olmalı ve ayrıntılı bir biçimde) açıklanmalı değil miydi? Arap olana yabancı (dilden Kitâb) olur mu?" diyeceklerdi. De ki: "O, (sadece) iman edenler için bir hidâyet ve (onların gönülleri için) bir şifadır. İman etmeyenlere gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur'ân) onlara bir körlüktür (tamamen kapalıdır). (Sanki) Onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar (da Kur'ân'da ne söylendiğini anlamıyorlar)."

45

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ ف۪يهِۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ

Ve lekad âteynâ mûsâ-lkitâbe faḣtulife fîh(i)(k) ve levlâ kelimetun sebekat min rabbike lekudiye beynehum(c) ve-innehum lefî şekkin minhu murîb(in)

Andolsun Biz Mûsâ'ya kitabı (Tevrât'ı) verdik; fakat onda ihtilafa düşüldü (bazısı iman etti, bazısı etmedi). Eğer Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir söz (hüküm) olmasaydı, elbette (ihtilafa düştükleri konuda) onların arasında (hemen) hüküm verilirdi. Muhakkak ki o (kâfir)ler de bu (Kur'ân hakkın)da derin bir şüphe içindedirler.

46

مَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِنَفْسِه۪ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاۜ وَمَا بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ

Men ‘amile sâlihan felinefsih(i)(s) vemen esâe fe’aleyhâ(k) vemâ rabbuke bizallâmin lil’abîd(i)

Kim sâlih bir amel işlerse (bu) kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa (o da) kendi aleyhinedir. Senin Rabbin kullar(ın)a asla zulmedici değildir.

47

اِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِۜ وَمَا مِنْ مِنْ وَمَا مِنْ وَلَا اِلَّا بِعِلْمِه۪ۜ وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ اَيْنَ شُرَكَٓاء۪يۙ قَالُٓوا اٰذَنَّاكَۙ مَا مِنْ

İleyhi yuraddu ‘ilmu-ssâ’a(ti)(c) vemâ taḣrucu min śemerâtin min ekmâmihâ vemâ tahmilu min unśâ velâ teda’u illâ bi’ilmih(i)(c) ve yevme yunâdîhim eyne şurakâ-î kâlû âżennâke mâ minnâ min şehîd(in)

(Kıyamet) Saatin(in ne zaman kopacağı) bilgisi O'na havale edilir (bu bilgi sadece O'na aittir). O'nun bilgisi dışında meyveler tomurcuklarından çıkamaz, hiçbir dişi, gebe kalamaz ve doğuramaz. (Allah) Onlara, "(Bana şirk koştuğunuz) ortaklarım (hani) nerede!" diye seslendiği gün (onlar), "(senin ortağın olduğuna dair) bizden hiçbir şahid olmadığını sana arz ederiz" derler.

48

وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَدْعُونَ مِنْ وَظَنُّوا مَا مِنْ

Ve dalle ‘anhum mâ kânû yed’ûne min kabl(u)(s) ve zannû mâ lehum min mehîs(in)

Böylece önceden (kendisine) yalvarıp durdukları şeyler onlardan sapmış (kaybolup gitmiş)tir ve kendileri için kaçacak bir yer olmadığını (kesin olarak) anlamışlardır.

49

لَا الْاِنْسَانُ مِنْ الْخَيْرِۘ وَاِنْ مَسَّهُ الشَّرُّ فَيَؤُ۫سٌ قَنُوطٌ

Lâ yes-emu-l-insânu min du’â-i-lḣayri ve-in messehu-şşerru feyeûsun kanût(un)

İnsan (kendisi için) hayır (gördüğünü) istemekten (asla) usanmaz; fakat kendisine (şer zannettiği) bir kötülük dokunursa hemen umutsuzluğa düşer, ümidini yitirir.

50

وَلَئِنْ اَذَقْنَاهُ رَحْمَةً مِنَّا مِنْ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ هٰذَا ل۪يۙ وَمَٓا السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُجِعْتُ اِلٰى اِنَّ ل۪ي عِنْدَهُ لَلْحُسْنٰىۚ فَلَنُنَبِّئَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِمَا عَمِلُواۘ وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنْ غَل۪يظٍ

Vele-in eżaknâhu rahmeten minnâ min ba’di darrâe messet-hu leyekûlenne hâżâ lî vemâ ezunnu-ssâ’ate kâ-imeten vele-in ruci’tu ilâ rabbî inne lî ‘indehu lelhusnâ(c) felenunebbi-enne-lleżîne keferû bimâ ‘amilû velenużîkannehum min ‘ażâbin ġalîz(in)

Ve eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra Biz ona bir rahmet tattırırsak da muhakkak, "bu benim (hakkım)dır, (kıyamet) saatin(in) geleceğini de zannetmiyorum, hem Rabbime döndürülecek olsam dahi muhakkak O'nun katında benim için daha güzel şeyler vardır" der. Biz, (o gün) kâfirlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve şüphesiz onlara sağlam (kurtuluşu imkânsız) bir azaptan tattıracağız.

51

وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَٓاءٍ عَر۪يضٍ

Ve-iżâ en’amnâ ‘alâ-l-insâni a’rada ve neâ bicânibihi ve-iżâ messehu-şşerru feżû du’â-in ‘arîd(in)

Biz insana (dünyevi bir) nimet verdiğimiz zaman (Bizi unutur ve Bizden) yüz çevirip yan çizer. Ona (fakirlik ve hastalık gibi bir) şer dokunduğu zaman da (hemen menfaati için) çokça dua sahibi ol(up Bize yalvarır dur)ur.

52

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ اللّٰهِ ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِه۪ مَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ ف۪ي بَع۪يدٍ

Kul eraeytum in kâne min ‘indi(A)llâhi śümme kefertum bihi men edallu mimmen huve fî şikâkin ba’îd(in)

(Resulüm!) De ki: "Hiç düşündünüz mü? Eğer o (Kur'ân), Allah katındansa ve siz onu inkâr etmişseniz (o zaman haktan) uzak bir ayrılığa düşen o kimseden daha dalâlette kim vardır?"

53

سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي وَف۪ٓي حَتّٰى يَتَبَـيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَه۪يدٌ

Senurîhim âyâtinâ fî-l-âfâki vefî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehu-lhakk(u)(k) eve lem yekfi birabbike ennehu ‘alâ kulli şey-in şehîd(un)

Biz onlara, afakta (tüm kâinatta) ve enfüste (kendi nefislerinde) âyetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur'ân)ın hak olduğu onlara (iyice) belli olsun. Hâlbuki Rabbinin Şehîd (ismiyle) her şeye şahid olması kâfi değil midir?

54

اَلَٓا اِنَّهُمْ ف۪ي مِنْ رَبِّهِمْۜ اَلَٓا اِنَّهُ بِكُلِّ مُح۪يطٌ

Elâ innehum fî miryetin min likâ-i rabbihim(k) elâ innehu bikulli şey-in muhît(un)

Dikkat edin! Onlar, Rabblerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. (Yine) Dikkat edin! O (Allah), her şeyle (onu rahmeti, kudreti ve ilmiyle çepeçevre kuşatarak) Muhît'tir.