← Sûreler
Şûrâ Sûresi
53 âyet · Mekki
سُورَةُ الشُّورٰى

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

حٰمٓ

Hâ-Mîm

Hâ. Mîm.

2

عٓسٓقٓ۠

‘Ayn-Sîn-Kâf

Ayn. Sîn. Kaf.

3

كَذٰلِكَ يُوح۪ٓي اِلَيْكَ وَاِلَى مِنْ اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

Keżâlike yûhî ileyke ve-ilâ-lleżîne min kablika(A)llâhu-l’azîzu-lhakîm(u)

(Resulüm!) Azîz, Hakîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır) olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.

4

لَهُ مَا فِي وَمَا فِي وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ

Lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(s) vehuve-l’aliyyu-l’azîm(u)

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, Âliyy'dir, Azîm'dir (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, azamete ve büyüklüğe sahip olandır).

5

تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي اَلَٓا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ

Tekâdu-ssemâvâtu yetefattarne min fevkihin(ne)(c) velmelâ-iketu yusebbihûne bihamdi rabbihim ve yestaġfirûne limen fî-l-ard(i)(k) elâ inna(A)llâhe huve-lġafûru-rrahîm(u)

(İnsanların, Rabblerine şirk koşup başka dostlar edinmeleri ve resulü yalanlamalarından ötürü) Neredeyse üstlerinden gökler (çatlayıp) parçalanacak! (Unutmayın!) Melekler Rabblerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündekiler(in yaptıklarından dolayı bağışlanması) için mağfiret dilerler. Dikkat edin! Muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

6

وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهُ حَف۪يظٌ عَلَيْهِمْۘ وَمَٓا عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ

Velleżîne-tteḣażû min dûnihi evliyâa(A)llâhu hafîzun ‘aleyhim vemâ ente ‘aleyhim bivekîl(in)

Allah'tan başka dostlar edinenleri Allah daima gözetlemededir. (Resulüm!) Sen onlara vekil (onların yaptıklarından sorumlu) değilsin.

7

وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ لِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا ف۪يهِۜ فَر۪يقٌ فِي وَفَر۪يقٌ فِي

Ve keżâlike evhaynâ ileyke kur-ânen ‘arabiyyen litunżira umme-lkurâ vemen havlehâ ve tunżira yevme-lcem’i lâ raybe fîh(i)(c) ferîkun fî-lcenneti ve ferîkun fî-ssa’îr(i)

Biz, şehirlerin anası (olan Mekke halkı)nı ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günü (olan kıyamet) ile onları ikaz etmen için sana böyle Arapça bir Kur'ân vahyettik. (O gün) Bir kısım (insanlar) cennette, bir kısım (insanlar) da alevli ateştedir.

8

وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَهُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ ف۪ي وَالظَّالِمُونَ مَا مِنْ وَلَا

Velev şâa(A)llâhu lece’alehum ummeten vâhideten velâkin yudḣilu men yeşâu fî rahmetih(i)(c) ve-zzâlimûne mâ lehum min veliyyin velâ nasîr(in)

Eğer Allah dileseydi onları (iman eden) tek bir ümmet yapardı; fakat O, dilediğini (Allah'ın rahmetiyle hem kendine hem de başkalarına merhamet edenleri) rahmetinin içine alır. (O gün) Zalimlerin ne bir dostu ne de bir yardımcısı vardır.

9

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ اَوْلِيَٓاءَۚ فَاللّٰهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْـيِ الْمَوْتٰىۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ۟

Emi-tteḣażû min dûnihi evliyâ/(e)(s) fa(A)llâhu huve-lveliyyu ve huve yuhyî-lmevtâ ve huve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar mı edindiler? Hâlbuki Veliyy (gerçek ve hakiki dost) yalnız Allah'tır. O, ölüleri diriltir ve O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

10

وَمَا اخْتَلَفْتُمْ ف۪يهِ مِنْ فَحُكْمُهُٓ اِلَى ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبّ۪ي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۗ وَاِلَيْهِ اُن۪يبُ

Vemâ-ḣteleftum fîhi min şey-in fehukmuhu ila(A)llâh(i)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbî ‘aleyhi tevekkeltu ve-ileyhi unîb(u)

Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir. (Resulüm! Onlara de ki) "İşte bu, benim Rabbim Allah'tır. Ben O'na tevekkül ettim ve ancak O'na yönelirim."

11

فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَزْوَاجاً وَمِنَ اَزْوَاجاًۚ يَذْرَؤُ۬كُمْ ف۪يهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ

Fâtiru-ssemâvâti vel-ard(i)(c) ce’ale lekum min enfusikum ezvâcen vemine-l-en’âmi ezvâc(en)(s) yeżraukum fîh(i)(c) leyse kemiślihi şey-un vehuve-ssemî’u-lbasîr(u)

O, göklerin ve yerin Fâtır'ı (yoktan yaratanı)dır. Size kendi cinsinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. (Unutmayın!) O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi, herkesi işiten ve gizli, açık her şeyi görendir).

12

لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ عَل۪يمٌ

Lehu mekâlîdu-ssemâvâti vel-ard(i)(s) yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u)(c) innehu bikulli şey-in ‘alîm(un)

Göklerin ve yerin anahtarları (mutlak hükümranlığı) O'nundur. O, rızkı dilediğine açar, (dilediğine) daraltır. Muhakkak ki O, her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

13

شَرَعَ لَكُمْ مِنَ مَا وَصّٰى بِه۪ نُوحاً وَالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِه۪ٓ اِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسٰٓى اَنْ اَق۪يمُوا الدّ۪ينَ وَلَا ف۪يهِۜ كَبُرَ عَلَى مَا تَدْعُوهُمْ اِلَيْهِۜ اَللّٰهُ يَجْتَب۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يُن۪يبُ

şera’a lekum mine-ddîni mâ vassâ bihi nûhan velleżî evhaynâ ileyke vemâ vassaynâ bihi ibrâhîme ve mûsâ ve ’îsâ(s) en ekîmû-ddîne velâ teteferrakû fîh(i)(c) kebura ‘alâ-lmuşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(i)(c) (A)llâhu yectebî ileyhi men yeşâu veyehdî ileyhi men yunîb(u)

(Allah) "Dini (hayatınızın her anında yaşayarak) ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye Nûh'a vasiyet ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya da vasiyet ettiğimizi size de din kıldı; fakat kendilerini çağırdığın bu (din), müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini (hidâyeti isteyeni) kendisine (kul olarak) seçer ve kendisine yöneleni hidâyete erdirir.

14

وَمَا اِلَّا مِنْ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ اِلٰٓى مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫رِثُوا الْكِتَابَ مِنْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ

Vemâ teferrakû illâ min ba’di mâ câehumu-l’ilmu baġyen beynehum(c) velevlâ kelimetun sebekat min rabbike ilâ ecelin musemmen lekudiye beynehum(c) ve-inne-lleżîne ûriśû-lkitâbe min ba’dihim lefî şekkin minhu murîb(in)

(Ehl-i kitab) Kendilerine ilim (olarak vahyimiz) geldikten sonra sadece aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir (erteleme) söz(ü) geçmiş olmasaydı aralarında hemen hüküm verilirdi. Doğrusu onlardan sonra kitaba vâris kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.

15

فَلِذٰلِكَ فَادْعُۚ وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَۚ وَلَا اَهْوَٓاءَهُمْۚ وَقُلْ اٰمَنْتُ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنْ وَاُمِرْتُ لِاَعْدِلَ بَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۜ لَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۜ لَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَاۚ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُۜ

Feliżâlike fed’u(s) vestakim kemâ umirt(e)(s) velâ tettebi’ ehvâehum(s) ve kul âmentu bimâ enzela(A)llâhu min kitâb(in)(s) ve umirtu li-a’dile beynekum(u)(s) (A)llâhu rabbunâ ve rabbukum(s) lenâ a’mâlunâ velekum a’mâlukum(s) lâhuccete beynenâ vebeynekum(u)(s) (A)llâhu yecme’u beynenâ ve-ileyhi-lmasîr(u)

(Resulüm!) İşte bundan dolayı sen (tevhide) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Onların hevâlarına (nefsani istek ve arzularına) tabi olma ve de ki: "Ben, Allah'ın (her) kitaptan indirdiğine iman ettim ve aranızda adaleti tesis etmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir konu yoktur. Allah (kıyamet günü) hepimizi bir araya toplayacaktır ve dönüş ancak O'nadır.

16

وَالَّذ۪ينَ يُحَٓاجُّونَ فِي اللّٰهِ مِنْ مَا اسْتُج۪يبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ

Velleżîne yuhâccûne fi(A)llâhi min ba’di mâ-stucîbe lehu huccetuhum dâhidatun ‘inde rabbihim ve ’aleyhim ġadabun velehum ‘ażâbun şedîd(un)

(İnsanlar tarafından bu din) Kabul edildikten sonra (hâlâ) Allah hakkında tartışanların delilleri ise Rabbleri katında boştur. (Bu dünyada) Onların üzerine bir gazap ve (âhirette) onlar için şiddetli bir azap vardır.

17

اَللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْم۪يزَانَۜ وَمَا لَعَلَّ السَّاعَةَ قَر۪يبٌ

(A)llâhu-lleżî enzele-lkitâbe bilhakki velmîzân(e)(k) vemâ yudrîke le’alle-ssâ’ate karîb(un)

Kitâb'ı ve mizanı (adaleti) hak olarak indiren Allah'tır. Ne biliyorsun, belki de (kıyamet) saat(i çok) yakındır!

18

يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذ۪ينَ لَا بِهَاۚ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَاۙ وَيَعْلَمُونَ اَنَّهَا الْحَقُّۜ اَلَٓا اِنَّ الَّذ۪ينَ يُمَارُونَ فِي لَف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ

Yesta’cilu bihâ-lleżîne lâ yu/minûne bihâ(s) velleżîne âmenû muşfikûne minhâ ve ya’lemûne ennehâ-lhakk(u)(k) elâ inne-lleżîne yumârûne fî-ssâ’ati lefî dalâlin ba’îd(in)

Ona iman etmeyenler, onun aceleyle gelmesini isterler. İman edenler ise ondan korku ile titrerler ve onun hak olduğunu bilirler. Dikkat edin! (Kıyamet) Saat(i) hakkında tartışanlar şüphesiz (haktan) uzak (derin) bir dalâlet içindedirler.

19

اَللّٰهُ لَط۪يفٌ بِعِبَادِه۪ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَز۪يزُ۟

(A)llâhu latîfun bi’ibâdihi yerzuku men yeşâ/(u)(s) ve huve-lkaviyyu-l’azîz(u)

Allah, kullarına (karşı çok) lütufkârdır, dilediğini (dilediği şekilde) rızıklandırır. O Kaviyy'dir, Azîz'dir (güçlü, kuvvetli, kudretlidir ve bütün şerefin, kudretin kendisine ait olduğu tek zattır).

20

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ ف۪ي وَمَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَا وَمَا فِي مِنْ

Men kâne yurîdu harśe-l-âḣirati nezid lehu fî harśih(i)(s) vemen kâne yurîdu harśe-ddunyâ nu/tihi minhâ vemâ lehu fî-l-âḣirati min nasîb(in)

Kim âhiret (için) ekin (eker gibi dünyada sâlih ameller ekip onun kazanc)ını isterse, onun ekinini(n kazancını âhirette) onun için arttırırız. Kim de dünya ekinini (kazancını) isterse ona da ondan (bir şeyler) veririz. Fakat onun âhirette hiçbir nasibi yoktur.

21

اَمْ لَهُمْ شُرَكٰٓؤُ۬ا شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ مَا لَمْ بِهِ اللّٰهُۜ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

Em lehum şurakâu şera’û lehum mine-ddîni mâ lem ye/żen bihi(A)llâh(u)(c) velevlâ kelimetu-lfasli lekudiye beynehum(k) ve-inne-zzâlimîne lehum ‘ażâbun elîm(un)

Yoksa onların, dinden Allah'ın izin vermediklerini kendilerine meşru kılan (Allah'a şirk koştukları) ortakları mı var? Eğer ayrım (günü olan kıyamet için aralarında hüküm verileceğine dair Rabbinin erteleme) sözü olmasaydı, aralarında derhal hüküm verilirdi. Muhakkak ki (o gün) zalimlere elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

22

تَرَى الظَّالِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِـعٌ بِهِمْۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي الْجَنَّاتِۚ لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُ

Terâ-zzâlimîne muşfikîne mimmâ kesebû ve huve vâki’un bihim(k) velleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti fî ravdâti-lcennât(i)(s) lehum mâ yeşâûne ‘inde rabbihim(c) żâlike huve-lfadlu-lkebîr(u)

(O gün) Zalimlerin (dünyadayken yapıp) kazandıkları şeyler başlarına gelirken korkudan titrediklerini görürsün. İman edip sâlih ameller işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rabblerinin yanında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte büyük fazilet (lütuf ve ihsan) budur.

23

ذٰلِكَ الَّذ۪ي يُبَشِّرُ اللّٰهُ عِبَادَهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ قُلْ لَٓا عَلَيْهِ اَجْراً اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ ف۪يهَا حُسْناًۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ شَكُورٌ

Żâlike-lleżî yubeşşiru(A)llâhu ‘ibâdehu-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihât(i)(k) kul lâ es-elukum ‘aleyhi ecran illâ-lmeveddete fî-lkurbâ(k) vemen yakterif haseneten nezid lehu fîhâ husnâ(en)(c) inna(A)llâhe ġafûrun şekûr(un)

İşte bu, iman edip sâlih ameller işleyen kullarına Allah'ın müjdelediği (nimet)tir. (Resulüm!) De ki: "Ben buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden (herhangi) bir ücret istemiyorum. Ancak (Allah'a) yaklaşmayı (O'nun rızasını, yakınlığını ve) muhabbetini (arzu ediyorum)." Kim bir güzellik yaparsa Biz onun güzelliğini (katımızdan bir güzellik vererek daha da) artırırız. Muhakkak ki Allah, Ğafûr'dur, Şekûr'dur (her türlü günahı mağfiret eden ve şükrün karşılığını verendir).

24

اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰى عَلَى كَذِباًۚ فَاِنْ يَشَاِ اللّٰهُ يَخْتِمْ عَلٰى وَيَمْحُ اللّٰهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Em yekûlûne-fterâ ‘ala(A)llâhi keżibâ(en)(s) fe-in yeşe-i(A)llâhu yaḣtim ‘alâ kalbik(e)(k) ve yemhu(A)llâhu-lbâtile ve yuhikku-lhakka bikelimâtih(i)(c) innehu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)

Yoksa onlar, (senin için), "Allah hakkında yalan uydurup iftira etti" mi diyorlar? Eğer (böyle bir şey olsaydı) Allah dilerse senin kalbini de mühürler (idi). Allah bâtılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Muhakkak ki O, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

25

وَهُوَ الَّذ۪ي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ وَيَعْفُوا عَنِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَۙ

Ve huve-lleżî yakbelu-ttevbete ‘an ‘ibâdihi ve ya’fû ‘ani-sseyyi-âti ve ya’lemu mâ tef’alûn(e)

O, kullarının tövbesini kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilendir.

26

وَيَسْتَج۪يبُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ

Ve yestecîbu-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti ve yezîduhum min fadlih(i)(c) velkâfirûne lehum ‘ażâbun şedîd(un)

O, iman edip sâlih ameller işleyenlerin (dualarına) icabet eder ve kendi fazlından onlara (lütuf ve ihsanını) arttırır. Kâfirlere gelince, onlara şiddetli bir azap vardır.

27

وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِه۪ لَبَغَوْا فِي وَلٰكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرٌ بَص۪يرٌ

Velev besata(A)llâhu-rrizka li’ibâdihi lebeġav fî-l-ardi velâkin yunezzilu bikaderin mâ yeşâ/(u)(s) innehu bi’ibâdihi ḣabîrun basîr(un)

Eğer Allah, kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, (rızkı dilediğine) dilediği ölçüde indirir. Muhakkak ki O, kulların(ın her hâlin)den haberdardır, onları görendir.

28

وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُۜ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَم۪يدُ

Vehuve-lleżî yunezzilu-lġayśe min ba’di mâ kanetû ve yenşuru rahmeteh(u)(c) vehuve-lveliyyu-lhamîd(u)

O, (insanlar) umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini (her tarafa) yayandır. (Muhakkak) Ki O, Veliyy'dir, Hamîd'dir (gerçek ve hakiki tek dost, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).

29

وَمِنْ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَثَّ ف۪يهِمَا مِنْ وَهُوَ عَلٰى اِذَا يَشَٓاءُ قَد۪يرٌ۟

Vemin âyâtihi ḣalku-ssemâvâti vel-ardi vemâ beśśe fîhimâ min dâbbe(tin)(c) ve huve ‘alâ cem’ihim iżâ yeşâu kadîr(un)

Gökleri, yeri ve onların içine yaydığı hareket eden her canlıyı yaratması da O'nun âyetlerindendir. O, dilediği zaman onları bir araya toplamaya da Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

30

وَمَٓا اَصَابَكُمْ مِنْ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْد۪يكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ

Vemâ esâbekum min musîbetin febimâ kesebet eydîkum ve ya’fû ‘an keśîr(in)

Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle (yapıp) kazandığınız yüzündendir. Bununla beraber (Allah, onların) birçoğunu affeder.

31

وَمَٓا بِمُعْجِز۪ينَ فِي وَمَا مِنْ اللّٰهِ مِنْ وَلَا

Vemâ entum bimu’cizîne fî-l-ard(i)(s) vemâ lekum min dûni(A)llâhi min veliyyin velâ nasîr(in)

Siz yeryüzünde (O'nu) âciz bırakacak değilsiniz! Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

32

وَمِنْ الْجَوَارِ فِي كَالْاَعْلَامِۜ

Vemin âyâtihi-lcevâri fî-lbahri kel-a’lâm(i)

Denizde dağlar gibi akıp giden (gemi)ler de O'nun âyetlerinden (kudretinin delillerinden)dir.

33

اِنْ يَشَاْ يُسْكِنِ الرّ۪يحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلٰى اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍۙ

İn yeşe/ yuskini-rrîha feyazlelne ravâkide ‘alâ zahrih(i)(c) inne fî żâlike leâyâtin likulli sabbârin şekûr(in)

Eğer O dilerse (onlara hareket veren) rüzgârı durdurur da (o gemiler denizin) üstünde hareketsiz kalakalırlar. Elbette bunda sabreden (ve) şükreden herkes için âyetler (ibret ve deliller) vardır.

34

اَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ

Ev yûbikhunne bimâ kesebû ve ya’fu ‘an keśîr(in)

Yahut (yapıp) kazandıkları yüzünden (rüzgârı şiddetli estirir de) onları (batırır) mahveder ve birçoğunu da (boğulmaktan kurtarıp) affeder.

35

وَيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي مَا مِنْ

Ve ya’leme-lleżîne yucâdilûne fî âyâtinâ mâ lehum min mehîs(in)

(Allah böyle yapar ki) Âyetlerimiz hakkında mücadele edenler kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bil(ip öğren)sinler.

36

فَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰى لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى يَتَوَكَّلُونَۚ

Femâ ûtîtum min şey-in femetâ’u-lhayâti-ddunyâ(s) vemâ ‘inda(A)llâhi ḣayrun ve ebkâ lilleżîne âmenû ve ’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)

Size verilen şeyler yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Allah katında bulunanlar ise iman edip Rabblerine tevekkül edenler için hem daha hayırlı hem de bâkidir.

37

وَالَّذ۪ينَ يَجْتَنِبُونَ كَـبَٓائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَاِذَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَۚ

Velleżîne yectenibûne kebâ-ira-l-iśmi velfevâhişe ve-iżâ mâ ġadibû hum yaġfirûn(e)

Onlar ki büyük günahlardan ve fuhşiyattan (aşırılıktan) kaçınırlar, öfkelendikleri zaman da (karşıdakinin hatalarını) bağışlarlar.

38

وَالَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۖ وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْۖ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۚ

Velleżîne-stecâbû lirabbihim ve ekâmû-ssalâte ve emruhum şûrâ beynehum ve mimmâ razeknâhum yunfikûn(e)

Yine onlar, Rabblerin(in davetin)e icabet ederler ve namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ırlar. Onların işleri, aralarında istişare iledir. Onlar kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de (Allah yolunda) infak ederler.

39

وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ

Velleżîne iżâ esâbehumu-lbaġyu hum yentasirûn(e)

Bir zulüm (ve saldırıy)a uğradıkları zaman da (aralarında) yardımlaşırlar.

40

وَجَزٰٓؤُ۬ا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَاۚ فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اِنَّهُ لَا الظَّالِم۪ينَ

Ve cezâu seyyi-etin seyyi-etun miśluhâ(s) femen ‘afâ ve asleha fe-ecruhu ‘ala(A)llâh(i)(c) innehu lâ yuhibbu-zzâlimîn(e)

Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim (kendine yapılan kötülüğü) affeder ve ıslah ed(ip arayı düzelt)irse, onun mükâfatı Allah'a aittir. Muhakkak ki O, (hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalimleri sevmez.

41

وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَا مِنْ

Velemeni-ntesara ba’dezulmihi feulâ-ike mâ ‘aleyhim min sebîl(in)

Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onların aleyhinde (ceza vermek için) herhangi bir yol yoktur.

42

اِنَّمَا السَّب۪يلُ عَلَى يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي بِغَيْرِ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

İnnemâ-ssebîlu ‘alâ-lleżîne yazlimûne-nnâse ve yebġûne fî-l-ardi biġayri-lhakk(i)(c) ulâ-ike lehum ‘ażâbun elîm(un)

Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere (ceza) yol(u) vardır. İşte onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

43

وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ اِنَّ ذٰلِكَ لَمِنْ

Velemen sabera ve ġafera inne żâlike lemin ‘azmi-l-umûr(i)

Her kim de sabreder ve (kendisine yapılan kötülüğü) bağışlarsa şüphesiz, işte bu (hareketi) azmedilmeye değer işlerdendir.

44

وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا مِنْ مِنْ وَتَرَى الظَّالِم۪ينَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَ يَقُولُونَ هَلْ اِلٰى مِنْ

Vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min veliyyin min ba’dih(i)(k) ve terâ-zzâlimîne lemmâ raevû-l’ażâbe yekûlûne hel ilâ meraddin min sebîl(in)

Allah kimi (küfründeki inadı yüzünden) dalâlette bırakırsa bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde ise o zalimlerin, "(dünyaya) geri dönecek bir yol var mı?" dediklerini görürsün.

45

وَتَرٰيهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا خَاشِع۪ينَ مِنَ يَنْظُرُونَ مِنْ خَفِيٍّۜ وَقَالَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ الْخَاسِر۪ينَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْل۪يهِمْ يَوْمَ اَلَٓا اِنَّ الظَّالِم۪ينَ ف۪ي مُق۪يمٍ

Veterâhum yu’radûne ‘aleyhâ ḣâşi’îne mine-żżulli yenzurûne min tarfin ḣafiyy(in)(k) ve kâle-lleżîne âmenû inne-lḣâsirîne-lleżîne ḣasirû enfusehum ve ehlîhim yevme-lkiyâme(ti)(k) elâ inne-zzâlimîne fî ‘ażâbin mukîm(in)

Ateşe arz olunurlarken yine onların, zilletten başlarını öne eğmiş, göz ucuyla gizli gizli (etrafa) baktıklarını görürsün. (Bu durumu gören) İman edenler ise der ki: "İşte asıl hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem de ehlini (ve gittiği yolda onu takip edip izinden gidenleri) hüsrana uğratanlardır." Dikkat edin! Şüphesiz ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler.

46

وَمَا لَهُمْ مِنْ يَنْصُرُونَهُمْ مِنْ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا مِنْ

Vemâ kâne lehum min evliyâe yensurûnehum min dûni(A)llâh(i)(k) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min sebîl(in)

(O gün) Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek bir dostları yoktur. Allah kimi (küfründeki inadı yüzünden) dalâlette bırakırsa artık onun (kurtulması) için hiçbir yol yoktur.

47

اِسْتَج۪يبُوا لِرَبِّكُمْ مِنْ اَنْ يَوْمٌ لَا لَهُ مِنَ مَا مِنْ يَوْمَئِذٍ وَمَا مِنْ

İstecîbû lirabbikum min kabli en ye/tiye yevmun lâ meradde lehu mina(A)llâh(i)(c) mâ lekum min melce-in yevme-iżin vemâ lekum min nekîr(in)

Allah'tan geri çevrilmesi imkânsız bir gün (olan kıyamet) gelmeden önce Rabbiniz(in davetin)e icabet edin; çünkü o gün sizin için ne sığınacak bir yer vardır ne de sizin için (işlediğiniz günahlarınızı) inkâr (etmeye bir imkân) vardır.

48

فَاِنْ اَعْرَضُوا فَمَٓا عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۜ اِنْ عَلَيْكَ اِلَّا الْبَلَاغُۜ وَاِنَّٓا اِذَٓا اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً فَرِحَ بِهَاۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْ فَاِنَّ الْاِنْسَانَ كَفُورٌ

Fe-in a’radû femâ erselnâke ‘aleyhim hafîzâ(an)(s) in ‘aleyke illâ-lbelâġ(u)(k) ve-innâ iżâ eżaknâ-l-insâne minnâ rahmeten feriha bihâ(s) ve-in tusibhum seyyi-etun bimâ kaddemet eydîhim fe-inne-l-insâne kefûr(un)

(Resulüm! Bu anlatılanlardan sonra) Eğer onlar (yine de) yüz çevirirlerse (bilesin ki), Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece (hakkı) tebliğdir. Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir (ve şımarır), ama elleriyle yaptıkları (işler) yüzünden onlara bir kötülük dokunursa, işte o zaman insan pek nankör olur!

49

لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ يَهَبُ لِمَنْ يَشَٓاءُ اِنَاثاً وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَٓاءُ الذُّكُورَۙ

Li(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(c) yaḣluku mâ yeşâ/(u)(s) yehebu limen yeşâu inâśen ve yehebu limen yeşâu-żżukûr(a)

Göklerin ve yerin mülkü Allah'a aittir. O, dilediğini yaratır. Dilediğine kız (çocuk)lar ihsan eder ve dilediğine erkek (çocuk)lar bahşeder.

50

اَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَاناً وَاِنَاثاًۚ وَيَجْعَلُ مَنْ يَشَٓاءُ عَق۪يماًۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ قَد۪يرٌ

Ev yuzevvicuhum żukrânen ve-inâśâ(en)(s) ve yec’alu men yeşâu ‘akîmâ(en)(c) innehu ‘alîmun kadîr(un)

Yahut onları hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift olarak verir. Kimini de kısır kılar. Çünkü O, Alîm'dir, Kadîr'dir (her şeyi, herkesi bilen ve kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

51

وَمَا لِبَشَرٍ اَنْ اللّٰهُ اِلَّا وَحْياً اَوْ مِنْ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِـاِذْنِه۪ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ عَلِيٌّ حَك۪يمٌ

Vemâ kâne libeşerin en yukellimehu(A)llâhu illâ vahyen ev min verâ-i hicâbin ev yursile rasûlen feyûhiye bi-iżnihi mâ yeşâ/(u)(c) innehu ‘aliyyun hakîm(un)

Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir resul (elçi) gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. Muhakkak ki O, Âliyy'dir, Hakîm'dir (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, hikmete ve hayra sahip olandır).

52

وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ رُوحاً مِنْ مَا تَدْر۪ي مَا الْكِتَابُ وَلَا وَلٰكِنْ جَعَلْنَاهُ نُوراً نَهْد۪ي بِه۪ مَنْ نَشَٓاءُ مِنْ وَاِنَّكَ لَتَهْد۪ٓي اِلٰى مُسْتَق۪يمٍۙ

Ve keżâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ(c) mâ kunte tedrî mâ-lkitâbu velâ-l-îmânu velâkin ce’alnâhu nûran nehdî bihi men neşâu min ‘ibâdinâ(c) ve-inneke letehdî ilâ sirâtin mustakîm(in)

(Resulüm!) İşte böylece sana da emrimizden bir Rûh (olan bu Kur'ân'ı) vahyettik. (Bundan önce sen) Kitâb nedir, iman nedir bilmezdin; fakat Biz o (Kur'ân)ı kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidâyete erdirdiğimiz bir nûr kıldık. Şüphesiz ki sen (de bu Kur'ân ile insanları) dosdoğru bir yola hidâyet etmektesin.

53

صِرَاطِ اللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي وَمَا فِي اَلَٓا اِلَى تَص۪يرُ الْاُمُورُ

Sirâti(A)llâhi-lleżî lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(k) elâ ila(A)llâhi tasîru-l-umûr(u)

Göklerdeki ve yerdeki her şeyin sahibi olan Allah'ın yoluna. Dikkat edin! (Bütün) İşler sonunda Allah'a döner (her konuda en son hükmü verecek olan yalnız Allah'tır).