بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰىۙ
Ve-nnecmi iżâ hevâ
Parıldadığı zaman yıldıza (ve nûr saçan âyetlere) andolsun ki,
مَا صَاحِبُكُمْ وَمَا
Mâ dalle sâhibukum vemâ ġavâ
Arkadaşınız (Muhammed) dalâlete düşmedi ve (bâtıla uyup) azmadı.
وَمَا عَنِ
Vemâ yentiku ‘ani-lhevâ
O, (nefsinin) hevâsından da konuşmaz.
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰىۙ
İn huve illâ vahyun yûhâ
O(nun söyledikleri Allah tarafından ona) vahyedilen bir vahiyden başkası değildir.
عَلَّمَهُ شَد۪يدُ الْقُوٰىۙ
‘Allemehu şedîdu-lkuvâ
(Bu âyetleri) Ona, üstün bir güç sahibi (olan Allah) öğretti.
ذُو مِرَّةٍۜ فَاسْتَوٰىۙ
Żû mirratin festevâ
(6-7) (Resulü için) Tecelli sahibi olan Allah yüce ufuğu istiva ed(ip orada tecelli et)ti.
وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰىۜ
Ve huve bil-ufuki-l-a’lâ
(6-7) (Resulü için) Tecelli sahibi olan Allah yüce ufuğu istiva ed(ip orada tecelli et)ti.
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰىۙ
Śumme denâ fetedellâ
Sonra yaklaştı ve (onu muhatap alıp onun idrak edebileceği seviyeye) indi.
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰىۚ
Fekâne kâbe kavseyni ev ednâ
Sonra (ikisi arasındaki uzaklık) kâbe kavseyn (bir yayın iki ucu kadar) hatta daha yakın oldu.
فَاَوْحٰٓى اِلٰى مَٓا
Fe-evhâ ilâ ‘abdihi mâ evhâ
Sonra (Allah) kuluna vahyedeceğini vahyetti.
مَا الْفُؤٰادُ مَا
Mâ keżebe-lfu-âdu mâ raâ
(Daha önce kalp gözüyle) Gördüğü (Allah'ın tecellisi)ni kalb(i) yalanlamadı.
اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى يَرٰى
Efetumârûnehu ‘alâ mâ yerâ
Şimdi (siz onun) gördükleri hakkında kendisiyle tartışıyor musunuz?
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰىۙ
Ve lekad raâhu nezleten uḣrâ
Andolsun ki onu (daha önce) başka bir (tecelliyle) inerken de görmüştü.
عِنْدَ سِدْرَةِ
‘İnde sidrati-lmuntehâ
Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında. [Sidretü'l-Müntehâ; varlık âleminin bittiği yer.]
عِنْدَهَا جَنَّةُ
‘İndehâ cennetu-lme/vâ
Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır.
اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰىۙ
İż yaġşâ-ssidrate mâ yaġşâ
O zaman Sidre'yi bürüyen bürüyordu.
مَا الْبَصَرُ وَمَا
Mâ zâġa-lbasaru vemâ taġâ
(Önceden gördüğünden dolayı resulümüzün) Göz(ü) ne kaydı ne de haddini aştı.
لَقَدْ رَاٰى مِنْ رَبِّهِ الْـكُبْرٰى
Lekad raâ min âyâti rabbihi-lkubrâ
Andolsun ki o, Rabbinin âyetlerinden en büyüğü (olan Allah isminin tecellisi)ni gördü.
اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰىۙ
Eferaeytumu-llâte vel’uzzâ
Hâl böyleyken (neden taptığınızı) hiç düşündünüz mü Lât ve Uzzâ'ya?
وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى
Ve menâte-śśâliśete-l-uḣrâ
Ve diğer üçüncüsü Menât'a?
اَلَـكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى
Elekumu-żżekeru ve lehu-l-unśâ
Erkek (çocuklar) sizin de kızlar O'nun mu?
تِلْكَ اِذاً قِسْمَةٌ ض۪يزٰى
Tilke iżen kismetun dîzâ
Öyle ise bu çok (kötü ve) saygısızca bir paylaştırmadır.
اِنْ هِيَ اِلَّٓا اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اللّٰهُ بِهَا مِنْ اِنْ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُۚ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنْ الْهُدٰىۜ
İn hiye illâ esmâun semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ enzela(A)llâhu bihâ min sultân(in)(c) in yettebi’ûne illâ-zzanne vemâ tehvâ-l-enfus(u)(s) ve lekad câehum min rabbihimu-lhudâ
(Hâlbuki) O (put)lar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın (uydurarak taşlara) taktığı isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir hüccet indirmemiş (ve onlara hiçbir güç vermemiştir). Onlar yalnız zanna ve nefislerinin hevâlarına uyuyorlar. Andolsun ki Rabblerinden onlara (bir hidâyetçi ve) hidâyet gelmiştir.
اَمْ لِلْاِنْسَانِ مَا تَمَنّٰىۘ
Em lil-insâni mâ temennâ
Yoksa insan her arzu ettiğine sahip mi olacaktır (Biz ona böyle bir vaad de mi bulunduk)?
فَلِلّٰهِ الْاٰخِرَةُ وَالْاُو۫لٰى۟
Feli(A)llâhi-l-âḣiratu vel-ûlâ
(Unutmayın!) Son da ilk de (âhiret de dünya da) Allah'ındır.
وَكَمْ مِنْ فِي لَا شَفَاعَتُهُمْ شَيْـٔاً اِلَّا مِنْ اَنْ اللّٰهُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَرْضٰى
Ve kem min melekin fî-ssemâvâti lâ tuġnî şefâ’atuhum şey-en illâ min ba’di en ye/żena(A)llâhu limen yeşâu ve yerdâ
Semalarda nice melekler vardır ki onların şefâati Allah'ın dilediği ve razı olup izin verdikleri müstesna, hiç kimseye fayda vermez.
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا بِالْاٰخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلٰٓئِكَةَ تَسْمِيَةَ الْاُنْثٰى
İnne-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati leyusemmûne-lmelâ-ikete tesmiyete-l-unśâ
Şüphesiz ki âhirete iman etmeyenler, melekleri dişi isimleriyle isimlendirir.
وَمَا بِه۪ مِنْ اِنْ اِلَّا الظَّنَّۚ وَاِنَّ الظَّنَّ لَا مِنَ شَيْـٔاًۚ
Vemâ lehum bihi min ‘ilm(in)(s) in yettebi’ûne illâ-zzan(ne)(s) ve-inne-zzanne lâ yuġnî mine-lhakki şey-â(n)
Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur, onlar sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz, haktan (ve hakikatten yana insana) hiçbir şey kazandırmaz.
فَاَعْرِضْ عَنْ تَوَلّٰى عَنْ وَلَمْ اِلَّا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۜ
Fea’rid ‘an men tevellâ ‘an żikrinâ velem yurid illâ-lhayâte-ddunyâ
Öyle ise (resulüm!) Bizim zikrimiz (olan Kur'ân'dan ve Allah'ın hesabını yapmak)tan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden (sen) yüz çevir!
ذٰلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدٰى
Żâlike meblaġuhum mine-l’ilm(i)(c) inne rabbeke huve a’lemu bimen dalle ‘an sebîlihi ve huve a’lemu bimeni-htedâ
İşte onların, ilimden erişebilecekleri (son noktaları) budur (bu da sadece zandan ibarettir)! Muhakkak ki senin Rabbin, evet O, yolundan sapanı da en iyi bilendir. Yine O, hidâyette olanı da en iyi bilendir.
وَلِلّٰهِ مَا فِي وَمَا فِي لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اَسَٓاؤُ۫ا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا بِالْحُسْنٰىۚ
Veli(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi liyecziye-lleżîne esâû bimâ ‘amilû ve yecziye-lleżîne ahsenû bilhusnâ
Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. (Bütün bunlar) Kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, güzel davrananları da daha güzeliyle mükâfatlandırması içindir.
اَلَّذ۪ينَ يَجْتَنِبُونَ كَـبَٓائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ اِلَّا اللَّمَمَۜ اِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِۜ هُوَ اَعْلَمُ بِكُمْ اِذْ اَنْشَاَكُمْ مِنَ وَاِذْ اَنْتُمْ اَجِنَّةٌ ف۪ي اُمَّهَاتِكُمْۚ فَلَا اَنْفُسَكُمْۜ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقٰى۟
Elleżîne yectenibûne kebâ-ira-l-iśmi velfevâhişe illâ-llemem(e)(c) inne rabbeke vâsi’u-lmaġfira(ti)(c) huve a’lemu bikum iż enşeekum mine-l-ardi ve-iż entum ecinnetun fî butûni ummehâtikum(s) felâ tuzekkû enfusekum(s) huve a’lemu bimeni-ttekâ
(O mükâfatlandırılacak olanlar) Onlardır ki küçük günahlar müstesna, büyük günahlardan, fuhşiyat (ve aşırılık)tan kaçınırlar. Muhakkak ki Rabbin, mağfireti çok geniş olandır. Sizi, yerden (topraktan) yarattığında da analarınızın karnında ceninler iken de en iyi bilen sadece O'dur. Öyleyse nefislerinizi temize çıkarmayın. O, takvâ sahibi olanları (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) çok iyi bilendir.
اَفَرَاَيْتَ الَّذ۪ي تَوَلّٰىۙ
Eferaeyte-lleżî tevellâ
(Resulüm!) Gördün mü, o (haktan) yüz çevireni?
وَاَعْطٰى قَل۪يلاً وَاَكْدٰى
Ve a’tâ kalîlen ve ekdâ
(Malından ihtiyaç sahiplerine) Pek az verip (gerisini cimrilikle) sımsıkı tutanı!
اَعِنْدَهُ عِلْمُ فَهُوَ يَرٰى
E’indehu ‘ilmu-lġaybi fehuve yerâ
Gaybın ilmi kendi yanındadır da o (doğru yaptığını biliyor ve bunu) görüyor mu?
اَمْ لَمْ بِمَا ف۪ي مُوسٰىۙ
Em lem yunebbe/ bimâ fî suhufi mûsâ
(36-37) Yoksa Mûsâ'nın ve (ahdine) vefa gösteren İbrâhîm'in sahifelerinde olanlar (ona) haber verilmedi mi?
وَاِبْرٰه۪يمَ الَّذ۪ي وَفّٰىۙ
Ve-ibrâhîme-lleżî veffâ
(36-37) Yoksa Mûsâ'nın ve (ahdine) vefa gösteren İbrâhîm'in sahifelerinde olanlar (ona) haber verilmedi mi?
اَلَّا وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۙ
Ellâ teziru vâziratun vizra uḣrâ
Dikkat edin! Hiçbir günahkâr, başkasının (günah) yükünü yüklenmez.
وَاَنْ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ
Ve-en leyse lil-insâni illâ mâ se’â
Doğrusu insana, çalışmasından başka bir şey yoktur.
وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىۖ
Ve enne sa’yehu sevfe yurâ
Muhakkak ki bu çalışması(nın, çaba ve gayretinin hesabı) da yakında görülecektir.
ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَٓاءَ الْاَوْفٰىۙ
Śumme yuczâhu-lcezâe-l-evfâ
Sonra ona (çalışmasının) karşılığı tastamam verilecektir.
وَاَنَّ اِلٰى الْمُنْتَهٰىۙ
Ve enne ilâ rabbike-lmuntehâ
Şüphesiz ki en son varış Rabbinedir.
وَاَنَّهُ هُوَ اَضْحَكَ وَاَبْكٰىۙ
Ve ennehu huve edhake ve ebkâ
Şüphesiz ki güldüren de ağlatan da O'dur.
وَاَنَّهُ هُوَ اَمَاتَ وَاَحْيَاۙ
Ve ennehu huve emâte ve ahyâ
Yine şüphesiz ki öldüren de dirilten de O'dur.
وَاَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰىۙ
Ve ennehu ḣaleka-zzevceyni-żżekera vel-unśâ
(45-46) Muhakkak ki (rahime) atıldığı zaman nutfeden erkeği ve dişiyi çiftler hâlinde yaratan da O'dur.
مِنْ اِذَا تُمْنٰىۖ
Min nutfetin iżâ tumnâ
(45-46) Muhakkak ki (rahime) atıldığı zaman nutfeden erkeği ve dişiyi çiftler hâlinde yaratan da O'dur.
وَاَنَّ عَلَيْهِ النَّشْاَةَ الْاُخْرٰىۙ
Ve enne ‘aleyhi-nneş-ete-l-uḣrâ
Şüphesiz (insanı, öldükten sonra) tekrar diriltmek de O'na aittir.
وَاَنَّهُ هُوَ اَغْنٰى وَاَقْنٰىۙ
Ve ennehu huve aġnâ ve aknâ
Muhakkak (zahiri olarak) zengin eden de (manevi olarak) memnun eden de O'dur.
وَاَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرٰىۙ
Ve ennehu huve rabbu-şşi’râ
Doğrusu O, Şi'râ'nın (imanı ve marifetiyle bir yıdız gibi parlayan mukarrebunun) Rabbidir.
وَاَنَّـهُٓ اَهْلَكَ عَاداً الْاُو۫لٰىۙ
Ve ennehu ehleke ‘âden(i)l-ûlâ
(50-51) Şüphesiz O, önce gelen Âd ve Semûd (kavmin)i de helâk etti de (onlardan hiç kimseyi sağ) bırakmadı.
وَثَمُودَا۬ فَمَٓا
Ve śemûde femâ ebkâ
(50-51) Şüphesiz O, önce gelen Âd ve Semûd (kavmin)i de helâk etti de (onlardan hiç kimseyi sağ) bırakmadı.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ اِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ اَظْلَمَ وَاَطْغٰىۜ
Ve kavme nûhin min kabl(u)(s) innehum kânû hum azleme ve atġâ
Daha önce Nûh'un kavmini de (helâk etmişti). Şüphesiz onlar daha zalim ve daha azgındı.
وَالْمُؤْتَفِكَةَ اَهْوٰىۙ
Velmu/tefikete ehvâ
(Lût kavmine ait) Altüst olan (şehirler)i de O, yerin dibine geçirdi.
فَغَشّٰيهَا مَا
Feġaşşâhâ mâ ġaşşâ
Onlar(ın başların)a (azap olarak) sardırdığını sardırdı.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكَ تَتَمَارٰى
Febi-eyyi âlâ-i rabbike tetemârâ
O hâlde Rabbinin nimetlerinin hangisinden şüphe ediyorsun!
هٰذَا نَذ۪يرٌ مِنَ الْاُو۫لٰى
Hâżâ neżîrun mine-nnużuri-l-ûlâ
İşte bu (resul de sizin için gelen) önceki uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.
اَزِفَتِ الْاٰزِفَةُۚ
Ezifeti-l-âzife(tu)
Yaklaşmakta olan (kıyamet saati iyice) yaklaştı.
لَيْسَ لَهَا مِنْ اللّٰهِ كَاشِفَةٌ
Leyse lehâ min dûni(A)llâhi kâşife(tun)
Onu Allah'tan başka açığa çıkaracak (geldiği zaman vaktini erteleyecek veya onun ne zaman geleceğini belirleyecek hiç kimse) yoktur.
اَفَمِنْ الْحَد۪يثِ تَعْجَبُونَۙ
Efemin hâżâ-lhadîśi ta’cebûn(e)
Şimdi siz, (vahyimiz olan) bu söze mi şaşırıyorsunuz?
وَتَضْحَكُونَ وَلَا
Ve tadhakûne velâ tebkûn(e)
Ve (ağlanacak hâlinize) gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz!
وَاَنْتُمْ سَامِدُونَ
Ve entum sâmidûn(e)
Ve siz (hiç düşünmeden Allah'a ve resulüne mi) baş kaldırıyorsunuz!
فَاسْجُدُوا لِلّٰهِ وَاعْبُدُوا
Fescudû li(A)llâhi va’budû
Artık (tövbe edip hemen) Allah'a secde edin ve ona âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)!