بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ
İkterabeti-ssâ’atu venşakka-lkamer(u)
(Kıyamet) Saat(i) yaklaştı ve Ay yarıldı.
وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ
Ve-in yerav âyeten yu’ridû ve yekûlû sihrun mustemir(run)
Fakat onlar (ne zaman) bir âyet (ve mucize) görseler hemen yüz çevirirler ve, "(bu) süregelen bir sihirdir" derler.
وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ وَكُلُّ اَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ
Ve keżżebû vettebe’û ehvâehum(c) ve kullu emrin mustakir(run)
(Onlar resullerimizi ve âyetlerimizi) Yalanladılar ve kendi (nefislerinin) hevâlarına uydular. Ama tüm işler (Allah'ın takdir ettiği şekilde) kararlaştırılmıştır.
وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنَ مَا ف۪يهِ مُزْدَجَرٌۙ
Ve lekad câehum mine-l-enbâ-i mâ fîhi muzdecer(un)
Andolsun ki onlara (bu Kur'ân ile kendilerini küfürden ve şirkten) men eden nice önemli haberler geldi.
حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا النُّذُرُۙ
Hikmetun bâliġa(tun)(s) femâ tuġnî-nnużur(u)
(Bu Kur'ân, iman etmek isteyenler için) Kâmil bir hikmettir; fakat (kâfirlere) uyarılar fayda vermiyor!
فَتَوَلَّ عَنْهُمْۢ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ اِلٰى نُكُرٍۙ
Fetevelle ‘anhum(m) yevme yed’u-ddâ’i ilâ şey-in nukur(in)
(Resulüm!) Sen de onlardan yüz çevir! (Ta ki kıyamet gününe kadar.) O gün davetçi hiç görülmemiş bir şeye davet eder.
خُشَّعاً اَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ كَاَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌۙ
Ḣuşşe’an ebsâruhum yaḣrucûne mine-l-ecdâśi ke-ennehum cerâdun munteşir(un)
(O gün) Onlar, etrafa saçılmış çekirge sürüleri gibi gözleri öne düşmüş (korku ve dehşetli) bir hâlde kabirlerinden kalkarlar.
مُهْطِع۪ينَ اِلَى يَقُولُ الْـكَافِرُونَ هٰذَا يَوْمٌ عَسِرٌ
Muhti’îne ilâ-ddâ’(i)(s) yekûlu-lkâfirûne hâżâ yevmun ‘asir(un)
Ve davetçiye (doğru) koşarlar. (O esnada) Kâfirler, "bu, (çok) zor bir gündür!" derler.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَـكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ
Keżżebet kablehum kavmu nûhin fekeżżebû ‘abdenâ ve kâlû mecnûnun vezducir(a)
Onlardan önce Nûh'un kavmi de (resulümüzü ve âyetlerimizi) yalanlamıştı. Onlar kulumuzu yalanlayıp "bu bir mecnundur" dediler ve onu (davetten) men ed(ip incit)tiler.
فَدَعَا رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ
Fede’â rabbehu ennî maġlûbun fentasir
Bunun üzerine o, Rabbine, "(Rabbim) gerçekten ben, (kavmimin Sana iman etmemesine artık dayanamayıp) mağlup oldum, bana yardım et!" diyerek yalvar(ıp dua et)ti.
فَفَتَحْنَٓا اَبْوَابَ السَّمَٓاءِ بِمَٓاءٍ مُنْهَمِرٍۘ
Fefetahnâ ebvâbe-ssemâ-i bimâ-in munhemir(in)
Biz de derhal, sağanak hâlinde boşanan bir su ile göğün kapılarını açtık.
وَفَجَّرْنَا الْاَرْضَ عُيُوناً فَالْتَقَى الْمَٓاءُ عَلٰٓى اَمْرٍ قَدْ
Ve feccernâ-l-arda ‘uyûnen feltekâ-lmâu ‘alâ emrin kad kudir(a)
Ve yerden de (coşkun) kaynaklar fışkırttık. Derken o su(lar) takdir edilmiş bir iş (olan tufan) için birleşti.
وَحَمَلْنَاهُ عَلٰى اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍۙ
Ve hamelnâhu ‘alâ żâti elvâhin ve dusur(in)
Nûh'u da çivilerle çakılmış tahta(dan oluşan bir gemi) üzerinde taşıdık.
تَجْر۪ي بِاَعْيُنِنَاۚ جَزَٓاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ
Tecrî bi-a’yuninâ cezâen limen kâne kufir(a)
İnkâr edilmiş olan (Nûh)a bir mükâfat olarak (gemi) Bizim nezaretimizde (o suda) akıp gidiyordu.
وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَٓا اٰيَةً فَهَلْ مِنْ
Ve lekad teraknâhâ âyeten fehel min muddekir(in)
Andolsun ki Biz, (Nûh ve kavminin) bu (kıssası)nı (insanlara) bir âyet (öğüt ve ibret vesilesi) olarak bıraktık. Öğüt alan var mı?
فَـكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ي وَنُذُرِ
Fekeyfe kâne ‘ażâbî ve nużur(i)
Nitekim (onlar), Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ
Ve lekad yessernâ-lkur-âne liżżikri fehel min muddekir(in)
Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı (üzerinde düşünüp) öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan var mı?
كَذَّبَتْ عَادٌ فَـكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ي وَنُذُرِ
Keżżebet ‘âdun fekeyfe kâne ‘ażâbî ve nużur(i)
Âd (kavmi de resulümüzü ve âyetlerimizi) yalanladı. Nitekim (onlar da), Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً صَرْصَراً ف۪ي نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّۙ
İnnâ erselnâ ‘aleyhim rîhan sarsaran fî yevmi nahsin mustemir(rin)
Şüphesiz Biz onların üstüne (azabı) aralıksız kara bir günde (uğultusu) dehşetli bir kasırga gönderdik.
تَنْزِعُ النَّاسَۙ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ
Tenzi’u-nnâse ke-ennehum a’câzu naḣlin munka’ir(in)
(O kasırga sanki) İnsanları, köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi (havaya kaldırıp) savuruyordu.
فَـكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ي وَنُذُرِ
Fekeyfe kâne ‘ażâbî ve nużur(i)
Sonunda (onlar), Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ
Ve lekad yessernâ-lkur-âne liżżikri fehel min muddekir(in)
Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı (üzerinde düşünüp) öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan var mı?
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ
Keżżebet śemûdu bi-nnużur(i)
Semûd (kavmi de onlara resulümüz ve âyetlerimizle gönderdiğimiz) uyarılarımızı yalanladı.
فَقَالُٓوا اَبَشَراً مِنَّا وَاحِداً نَتَّبِعُهُٓۙ اِنَّٓا اِذاً لَف۪ي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ
Fekâlû ebeşeran minnâ vâhiden nettebi’uhu innâ iżen lefî dalâlin ve su’ur(in)
Ve dediler ki: "Biz içimizden bir beşere mi tabi olacağız? Şüphesiz ki o zaman biz apaçık bir dalâlet ve çılgınlık içine düşmüş oluruz."
ءَاُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَلْ هُوَ كَذَّابٌ اَشِرٌ
E-ulkiye-żżikru ‘aleyhi min beyninâ bel huve keżżâbun eşir(un)
"(Biz dururken) İçimizden zikir (olan vahiy) ona mı indirildi? Hayır! O, mağrur bir yalancıdır."
سَيَعْلَمُونَ غَداً مَنِ الْـكَذَّابُ الْاَشِرُ
Seya’lemûne ġaden meni-lkeżżâbu-l-eşir(u)
Onlar yarın (âhirette) kimin mağrur bir yalancı olduğunu (görüp) bilecekler.
اِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْۘ
İnnâ mursilû-nnâkati fitneten lehum fertekibhum vastabir
(Akabinde Sâlih'e şöyle buyurduk) "Şüphesiz ki bir imtihan olmak üzere onlara dişi deveyi gönderen Biziz. Şimdi sen onları(n yaptıklarını) gözetle ve sabret!"
وَنَبِّئْهُمْ اَنَّ الْمَٓاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْۚ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ
Ve nebbi/hum enne-lmâe kismetun beynehum(s) kullu şirbin muhtedar(un)
"Ve onlara, suyun kendi aralarında (bir gün kendilerine, bir gün deveye olmak üzere) kesin olarak taksim edildiğini haber ver! Her (kiminse su) içme sırası (orada) hazır bulunsun."
فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطٰى فَعَقَرَ
Fenâdev sâhibehum fete’âtâ fe’akar(a)
Sonunda (buna dayanamayıp deveyi öldürmeye karar verdiler ve kavmin en azgını olan) arkadaşlarını çağırdılar. Bunun üzerine (o da kılıcını) çekti ve (deveyi vahşice biçip) kesti.
فَـكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ي وَنُذُرِ
Fekeyfe kâne ‘ażâbî ve nużur(i)
Sonunda (onlar), Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَـكَانُوا كَـهَش۪يمِ الْمُحْتَظِرِ
İnnâ erselnâ ‘aleyhim sayhaten vâhideten fekânû keheşîmi-lmuhtazir(i)
Muhakkak ki Biz, onların üzerine (helâk edici) tek bir sayha gönderdik de onlar, ağıldaki (hayvan)ların (çiğneyip ufaladıkları) kuru otlar gibi oldular.
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ
Ve lekad yessernâ-lkur-âne liżżikri fehel min muddekir(in)
Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı (üzerinde düşünüp) öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan var mı?
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ
Keżżebet kavmu lûtin bi-nnużur(i)
Lût'un kavmi (de onlara resulümüz ve âyetlerimizle gönderdiğimiz) uyarılarımızı yalanladı.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِباً اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍۜ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍۙ
İnnâ erselnâ ‘aleyhim hâsiben illâ âle lût(in)(s) necceynâhum bisehar(in)
Şüphesiz Biz de onların üzerlerine (taş yağdıran) bir fırtına gönderdik; ancak Lût ailesini (karısı müstesna) bir seher vakti kurtardık.
نِعْمَةً مِنْ كَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ شَكَرَ
Ni’meten min ‘indinâ keżâlike neczî men şeker(a)
Katımızdan bir nimet olarak. İşte Biz, şükreden(ler)i böyle mükâfatlandırırız.
وَلَقَدْ اَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ
Ve lekad enżerahum batşetenâ fetemârav bi-nnużur(i)
Andolsun ki (Lût) onları bizim (azapla) yakalamamıza karşı uyarmıştı; fakat onlar (resulümüze inanmadılar ve) bu uyarıları kuşkuyla karşıladılar.
وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ فَطَمَسْنَٓا اَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَاب۪ي وَنُذُرِ
Ve lekad râvedûhu ‘an dayfihi fetamesnâ a’yunehum feżûkû ‘ażâbî ve nużur(i)
Yine andolsun ki onlar, (Lût'un meleklerden olan) misafirlerinden (bir hayâsızlık olan nefislerinin istediğini) almayı murad ettiler. Bunun üzerine Biz de onların gözlerini tamamen kör ettik, sonra da, "haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" (dedik)
وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّۚ
Ve lekad sabbehahum bukraten ‘ażâbun mustekir(run)
Andolsun, onları sabahın erken vakitlerinde kalıcı bir azap yakalayıverdi.
فَذُوقُوا عَذَاب۪ي وَنُذُرِ
Feżûkû ‘ażâbî ve nużur(i)
Onlara, "haydi, azabımı ve uyarılarımı tadın!" (dedik).
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ
Ve lekad yessernâ-lkur-âne liżżikri fehel min muddekir(in)
Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı (üzerinde düşünüp) öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan var mı?
وَلَقَدْ جَٓاءَ اٰلَ النُّذُرُۚ
Ve lekad câe âle fir’avne-nnużur(u)
Andolsun, Firavun ailesine (ve onun yolundan gidenlere) de uyarıcılarımız gelmişti.
كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا كُلِّهَا فَاَخَذْنَاهُمْ اَخْذَ عَز۪يزٍ مُقْتَدِرٍ
Keżżebû bi-âyâtinâ kullihâ fe-eḣażnâhum aḣże ‘azîzin muktedir(in)
Fakat onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları Azîz, Muktedir (bütün kudret kendisine ait olan ve dilediği gibi yapan olarak kesin bir) yakalayışıyla (tutup) yakaladık.
اَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ اَمْ لَـكُمْ بَرَٓاءَةٌ فِي
Ekuffârukum ḣayrun min ulâ-ikum em lekum berâetun fî-zzubur(i)
Şimdi sizin kâfirleriniz onlardan daha mı hayırlı? Yoksa (onlara gelen azabın size de uğramayacağına dair) sizin için kitaplarda bir berat mı var?
اَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَم۪يعٌ مُنْتَصِرٌ
Em yekûlûne nahnu cemî’un muntasir(un)
Yoksa onlar, "biz yardımlaşan (güçlü ve yenilmez) bir topluluğuz" mu diyorlar?
سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ
Seyuhzemu-lcem’u ve yuvellûne-ddubur(a)
O topluluk (yakında) hezimete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar.
بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ اَدْهٰى وَاَمَرُّ
Beli-ssâ’atu mev’iduhum ve-ssâ’atu edhâ ve emer(ru)
Asıl onlara vaad edilen (kıyamet) saat(i onlar için büyük hezimet)tir. Ve o saat çok dehşetli ve çok acıdır.
اِنَّ الْمُجْرِم۪ينَ ف۪ي وَسُعُرٍۢ
İnne-lmucrimîne fî dalâlin ve su’ur(in)
Muhakkak ki mücrimler (nefsinin hevâsına uyan suçlular, apaçık) bir dalâlet ve çılgınlık içindedirler.
يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي عَلٰى وُجُوهِهِمْۜ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ
Yevme yushabûne fî-nnâri ‘alâ vucûhihim żûkû messe sekar(a)
O gün yüzüstü ateşe sürüklendiklerinde onlara, "tadın Sekar'ın (alevli cehennem ateşinin acı) dokunuşunu!" (denir)
اِنَّا كُلَّ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ
İnnâ kulle şey-in ḣaleknâhu bikader(in)
Şüphesiz ki Biz her şeyi bir takdir ile yarattık.
وَمَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ
Vemâ emrunâ illâ vâhidetun kelemhin bilbasar(i)
Bizim emrimiz gözü sadece tek bir sefer açıp kapama gibidir (anında gerçekleşir).
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَٓا اَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِنْ
Ve lekad ehleknâ eşyâ’akum fehel min muddekir(in)
Andolsun ki Biz, sizin gibi olanları(n hepsini) helâk ettik. Öğüt alan var mı?
وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي
Ve kullu şey-in fe’alûhu fî-zzubur(i)
Onların yaptıkları her şey (kendi amel) kitaplar(ın)da mevcuttur.
وَكُلُّ صَغ۪يرٍ وَكَب۪يرٍ مُسْتَطَرٌ
Ve kullu saġîrin ve kebîrin mustetar(un)
Küçük, büyük her şey (orada) satır satır yazılıdır.
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي وَنَهَرٍۙ
İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve nehar(in)
Şüphesiz ki muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar, âhiret günü nûrlar içinde) cennetlerde ve ırmak (başların)dadırlar.
ف۪ي صِدْقٍ عِنْدَ مَل۪يكٍ مُقْتَدِرٍ
Fî mak’adi sidkin ‘inde melîkin muktedir(in)
Muktedir bir Melîk'in (dilediğini yaratan, dilediğini yok eden, dilediği gibi yapan ve melekût âleminin sahibi olan Allah'ın) yanında sadakat(ini ispatlayanların) makamındadırlar.