← Sûreler
En'âm Sûresi
165 âyet · Mekki
سُورَةُ الْاَنْعَامِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ ثُمَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ

Elhamdu li(A)llâhi-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda vece’ale-zzulumâti ve-nnûr(a)(s) śümme-lleżîne keferû birabbihim ya’dilûn(e)

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. (Bunca âyet ve resulden) Sonra kâfir olanlar (hâlâ başka şeyleri ve başkalarını) Rabblerine denk tutuyorlar.

2

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ثُمَّ قَضٰٓى اَجَلاًۜ وَاَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ اَنْتُمْ تَمْتَرُونَ

Huve-lleżî ḣalekakum min tînin śümme kadâ ecelâ(en)(s) ve ecelun musemmen ‘indeh(u)(s) śümme entum temterûn(e)

O (öyle bir Rabb'dır) ki sizi bir çamurdan yarattı sonra (size) bir ecel takdir etti. Bir de O'nun katında belirli bir ecel (olan kıyamet vakti) vardır. Hâl böyleyken siz hâlâ şüphe ediyorsunuz.

3

وَهُوَ اللّٰهُ فِي وَفِي يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ

Ve huva(A)llâhu fî-ssemâvâti vefî-l-ard(i)(s) ya’lemu sirrakum ve cehrakum ve ya’lemu mâ teksibûn(e)

Hâlbuki O, göklerde ve yerde (âbd olunmaya layık bir tek) Allah'tır. (O) Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. Dahası (O) sizin (hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir.

4

وَمَا مِنْ مِنْ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ

Vemâ te/tîhim min âyetin min âyâti rabbihim illâ kânû ‘anhâ mu’ridîn(e)

(Ama) O (müşrik)lere Rabblerinin âyetlerinden bir âyet gelmeyedursun, mutlaka ondan yüz çevirirler.

5

فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۜ فَسَوْفَ يَاْت۪يهِمْ اَنْبٰٓـؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

Fekad keżżebû bilhakki lemmâ câehum(s) fesevfe ye/tîhim enbâu mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

Andolsun ki onlar, hak (olan âyetlerimiz) kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. Fakat kendisiyle alay edip durdukları şeylerin (azabın) haberleri yakında onlara gelecektir.

6

اَلَمْ كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ مِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي مَا لَمْ لَكُمْ وَاَرْسَلْنَا السَّمَٓاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَاراًۖ وَجَعَلْنَا الْاَنْهَارَ تَجْر۪ي مِنْ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَنْشَاْنَا مِنْ قَرْناً اٰخَر۪ينَ

Elem yerav kem ehleknâ min kablihim min karnin mekkennâhum fî-l-ardi mâ lem numekkin lekum ve erselnâ-ssemâe ‘aleyhim midrâran ve ce’alnâ-l-enhâra tecrî min tahtihim fe-ehleknâhum biżunûbihim ve enşe/nâ min ba’dihim karnen âḣarîn(e)

Onlar görmediler mi ki kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik. Onlara yeryüzünde size vermediğimiz (imkân ve iktidar)ı vermiştik. Gökten üzerlerine bol bol (yağmurlar) indirmiş ve (evlerinin) alt (taraf)larından ırmaklar akıtmıştık. Sonra onları günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka bir nesil meydana getirdik.

7

وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَاباً ف۪ي فَلَمَسُوهُ بِاَيْد۪يهِمْ لَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ

Velev nezzelnâ ‘aleyke kitâben fî kirtâsin felemesûhu bi-eydîhim lekâle-lleżîne keferû in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)

(Resulüm!) Eğer sana bir kâğıt üzerinde (nûrdan yazılı) bir kitap indirseydik ve onlar elleriyle ona dokunsalardı, yine de o kâfirler, "bu, apaçık sihirden başka bir şey değildir" derdi.

8

وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌۜ وَلَوْ اَنْزَلْنَا مَلَكاً لَقُضِيَ الْاَمْرُ ثُمَّ لَا

Ve kâlû levlâ unzile ‘aleyhi melek(un)(s) velev enzelnâ meleken lekudiye-l-emru śümme lâ yunzarûn(e)

Onlar bir de "o (Muhammed)e bir melek indirilseydi ya!" dediler. Eğer Biz (onların istedikleri gibi gökten) bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur (onlar helâka uğrar), artık onlara göz bile açtırılmazdı.

9

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكاً لَجَعَلْنَاهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ

Velev ce’alnâhu meleken lece’alnâhu raculen velelebesnâ ‘aleyhim mâ yelbisûn(e)

Eğer o (insanlar için gönderdiğimiz resul)ü de bir melek kılsaydık, muhakkak onu (yine) bir adam (suretinde) yapardık da onları yine düşmekte olduklarına (resule ve onun getirdiği âyetlere karşı kuşkuya) düşürürdük.

10

وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟

Velekadi-stuhzi-e birusulin min kablike fehâka billeżîne saḣirû minhum mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

(Resulüm!) Andolsun ki senden önceki resullerle de alay edilmişti, bu yüzden onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey (olan o azap) kuşatıverdi.

11

قُلْ س۪يرُوا فِي ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ

Kul sîrû fî-l-ardi śümme-nzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lmukeżżibîn(e)

De ki: "Yeryüzünde dolaşın sonra da (resulleri) yalanlayanların âkıbetinin nasıl olduğuna (bir) bakın!"

12

قُلْ لِمَنْ مَا فِي وَالْاَرْضِۜ قُلْ لِلّٰهِۜ كَتَبَ عَلٰى الرَّحْمَةَۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى الْقِيٰمَةِ لَا ف۪يهِۜ اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا

Kul limen mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) kul li(A)llâh(i)(c) ketebe ‘alâ nefsihi-rrahme(te)(c) leyecme’annekum ilâ yevmi-lkiyâmeti lâ raybe fîh(i)(c) elleżîne ḣasirû enfusehum fehum lâ yu/minûn(e)

(Ve yine) De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" (Onların da cevap verecekleri gibi) "Allah'ındır" de. O, rahmeti kendi zatına yazmıştır. Andolsun hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet günün(d)e sizi elbette (bir araya) toplayacaktır. (Ama) Kendilerini hüsrana uğratan kimseler var ya, işte onlar (bu söylenenlere) iman etmezler.

13

وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي وَالنَّهَارِۜ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

Velehu mâ sekene fî-lleyli ve-nnehâr(i)(c) vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)

Oysa, gecede ve gündüzde mesken tutan her şey O'nundur. O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).

14

قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَتَّخِذُ وَلِياًّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا قُلْ اِنّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ وَلَا مِنَ

Kul eġayra(A)llâhi etteḣiżu veliyyen fâtiri-ssemâvâti vel-ardi vehuve yut’imu velâ yut’am(u)(k) kul innî umirtu en ekûne evvele men eslem(e)(s) velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)

(Resulüm!) De ki: "Göklerin ve yerin Fâtır'ı (yoktan yaratanı) Allah'tan başkasını mı (kendime) Veliyy (gerçek ve hakiki dost) edineyim! O, (herkesi) doyurur; fakat doyurulmaya muhtaç değildir." (Bir de) De ki: "Muhakkak ki bana (Allah'a) teslim olanların ilki (ve önderi) olmam ve müşriklerden olmamam emredildi."

15

قُلْ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

Kul innî eḣâfu in ‘asaytu rabbî ‘ażâbe yevmin ‘azîm(in)

De ki: "Ben eğer Rabbime isyan edersem gerçekten büyük bir gün (olan kıyamet günün)ün azabından korkarım."

16

مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْمُب۪ينُ

Men yusraf ‘anhu yevme-iżin fekad rahimeh(u)(c) veżâlike-lfevzu-lmubîn(u)

O gün kimden azap giderilirse kuşkusuz (Allah) ona rahmet etmiştir. İşte, apaçık kurtuluş (ve saadet) budur.

17

وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ وَاِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ

Ve-in yemseska(A)llâhu bidurrin felâ kâşife lehu illâ hu(ve)(s) ve-in yemseske biḣayrin fehuve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu (senin üzerinden) O'ndan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır dokundurursa (bunu da geri alacak yoktur). (Bil ki) O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

18

وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ

Vehuve-lkâhiru fevka ‘ibâdihi vehuve-lhakîmu-lḣabîr(u)

O, kullarının üzerinde Kâhir'dir (hiçbir kulun O'nun hükmünden çıkma imkânı yoktur). O, Hakîm'dir, Habîr'dir (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyden ve herkesten haberdar olandır).

19

قُلْ اَيُّ شَيْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةًۜ قُلِ اللّٰهُ شَه۪يدٌ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَاُو۫حِيَ اِلَيَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ لِاُنْذِرَكُمْ بِه۪ وَمَنْ اَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ اَنَّ مَعَ اللّٰهِ اٰلِهَةً اُخْرٰىۜ قُلْ لَٓا قُلْ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَاِنَّن۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۢ

Kul eyyu şey-in ekberu şehâde(ten)(s) kuli(A)llâh(u)(s) şehîdun beynî ve beynekum(c) ve ûhiye ileyye hâżâ-lkur-ânu li-unżirakum bihi vemen belaġ(a)(c) e-innekum leteşhedûne enne me’a(A)llâhi âliheten uḣrâ(c) kul lâ eşhed(u)(c) kul innemâ huve ilâhun vâhidun ve-innenî berî-un mimmâ tuşrikûn(e)

(Resulüm!) De ki: "Şahidlik bakımından hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Allah benimle sizin aranızda şahiddir. Bu Kur'ân bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu. Yoksa siz gerçekten Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahidlik mi ediyorsunuz?" De ki: "Ben (buna asla) şahidlik etmem." (Ve yine) De ki: "O ancak Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh'tır ve ben sizin (Allah'a) şirk koştuklarınızdan kesinlikle uzağım."

20

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۢ اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا

Elleżîne âteynâhumu-lkitâbe ya’rifûnehu kemâ ya’rifûne ebnâehum(m) elleżîne ḣasirû enfusehum fehum lâ yu/minûn(e)

Kendilerine kitap verdiklerimiz (ehl-i kitap) o (resul)ü kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini hüsrana uğratan kimseler var ya, işte onlar (bu söylenenlere) iman etmezler.

21

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اِنَّهُ لَا الظَّالِمُونَ

Vemen ażlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben ev keżżebe bi-âyâtih(i)(k) innehu lâ yuflihu-zzâlimûn(e)

Allah hakkında yalan uydurup iftira eden ya da O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır! Muhakkak ki (nefsinin hevâsına uyan) zalimler iflah olmazlar.

22

وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَيْنَ شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ

Veyevme nahşuruhum cemî’an śümme nekûlu lilleżîne eşrakû eyne şurakâukumu-lleżîne kuntum tez’umûn(e)

O (kıyamet) gün(ü) onların hepsini bir araya toplayacağız sonra da (Allah'a) şirk koşanlara, "hani nerede (ilâh olduğunu) zannedip (Allah'a) şirk koştuklarınız?" diyeceğiz.

23

ثُمَّ لَمْ فِتْنَتُهُمْ اِلَّٓا اَنْ وَاللّٰهِ رَبِّنَا مَا مُشْرِك۪ينَ

Śümme lem tekun fitnetuhum illâ en kâlû va(A)llâhi rabbinâ mâ kunnâ muşrikîn(e)

Sonra da onların, "Rabbimiz! Vallahi, biz sana şirk koşmadık!" demekten başka bir fitneleri (yalanları) kalmayacak.

24

اُنْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلٰٓى وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

Unzur keyfe keżebû ‘alâ enfusihim(c) vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)

(Resulüm!) Bak, kendi kendilerine nasıl da yalan söylediler ve (Allah'a) iftira edip uydurdukları şeyler onlardan kaybolup gitti!

25

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَۚ وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ وَف۪ٓي وَقْراًۜ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ لَا بِهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ

Veminhum men yestemi’u ileyk(e)(s) vece’alnâ ‘alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu vefî âżânihim vakrâ(an)(c) ve-in yerav kulle âyetin lâ yu/minû bihâ(c) hattâ iżâ câûke yucâdilûneke yekûlu-lleżîne keferû in hâżâ illâ esâtîru-l-evvelîn(e)

Onlardan seni (samimiyetsizce) dinleyenler de vardır; fakat (kendileri, âyetleri anlamak istemedikleri için Biz de) onu anlamalarına engel olmak üzere kalplerinin üstüne kılıflar, kulaklarına da bir ağırlık koyarız. Onlar bütün âyetleri (ve mucizeleri) görseler de (yine) ona iman etmezler. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde, "bu (Kur'ân) öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" diyerek seninle tartışırlar.

26

وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْـَٔوْنَ عَنْهُۚ وَاِنْ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا

Vehum yenhevne ‘anhu veyen-evne ‘anh(u)(s) ve-in yuhlikûne illâ enfusehum vemâ yeş’urûn(e)

Onlar hem (insanları) ondan (Kur'ân'dan) men ederler hem de (kendileri) ondan uzaklaşırlar. Oysa onlar farkında olmadan ancak kendilerini helâk ederler.

27

وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا نُرَدُّ وَلَا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ

Velev terâ iż vukifû ‘alâ-nnâri fekâlû yâ leytenâ nuraddu velâ nukeżżibe bi-âyâti rabbinâ ve nekûne mine-lmu/minîn(e)

(Resulüm!) Onların ateşin karşısında durdurulup, "ah, keşke (dünyaya) geri gönderilsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve iman edenlerden olsak!" dediklerini bir görsen!

28

بَلْ بَدَا مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

Bel bedâ lehum mâ kânû yuḣfûne min kabl(u)(s) velev ruddû le’âdû limâ nuhû ‘anhu ve-innehum lekâżibûn(e)

Hayır, (kalplerinde küfür ve nifak gibi) daha önce gizlemekte oldukları şeyler(in neticesi) kendilerine göründü (diye böyle söylüyorlar). Eğer (dünyaya) geri gönderilselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi; zira onlar gerçekten yalancıdırlar.

29

وَقَالُٓوا اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا بِمَبْعُوث۪ينَ

Ve kâlû in hiye illâ hayâtunâ-ddunyâ vemâ nahnu bimeb’ûśîn(e)

Onlar, "hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir, biz (öldükten sonra) bir daha diriltilecek de değiliz!" derdiler.

30

وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلٰى قَالَ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّۜ قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَاۜ قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ۟

Velev terâ iż vukifû ‘alâ rabbihim(c) kâle eleyse hâżâ bilhakk(i)(c) kâlû belâ verabbinâ(c) kâle feżûkû-l’ażâbe bimâ kuntum tekfurûn(e)

Rabblerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! (Rabbleri onlara) "Bu (dirilmeniz) gerçek değil mi?" buyuracak. (Onlar) "Rabbimize yemin olsun ki evet!" diyecekler. (Rabbleri de) "Öyle ise inkâr ettiğinizden dolayı tadın azabı!" buyuracak.

31

قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا عَلٰى فَرَّطْنَا ف۪يهَاۙ وَهُمْ يَحْمِلُونَ اَوْزَارَهُمْ عَلٰى اَلَا سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ

Kad ḣasira-lleżîne keżżebû bilikâ-i(A)llâh(i)(s) hattâ iżâ câet-humu-ssâ’atu baġteten kâlû yâ hasratenâ ‘alâ mâ ferratnâ fîhâ vehum yahmilûne evzârahum ‘alâ zuhûrihim(c) elâ sâe mâ yezirûn(e)

Andolsun ki Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar hüsrana uğramıştır. Nihayet onlara ansızın o (kıyamet) saat(i) gelip çatınca, onlar günahlarını sırtlarına yüklenerek diyecekler ki: "Orada (dünyada Rabbimize karşı) işlediğimiz kusurlardan (ve O'nun emrettiklerini yapmamamızdan) dolayı yazıklar olsun bize!" Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!

32

وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ وَلَلدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا

Vemâ-lhayâtu-ddunyâ illâ la’ibun velehv(un)(s) veleddâru-l-âḣirati ḣayrun lilleżîne yettekûn(e)(k) efelâ ta’kilûn(e)

Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Elbette ki takvâ sahipleri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

33

قَدْ نَعْلَمُ اِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذ۪ي يَقُولُونَ فَاِنَّهُمْ لَا وَلٰكِنَّ الظَّالِم۪ينَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ

Kad na’lemu innehu leyahzunuke-lleżî yekûlûn(e)(s) fe-innehum lâ yukeżżibûneke velâkinne-zzâlimîne bi-âyâti(A)llâhi yechadûn(e)

(Resulüm!) Onların söylediklerinin hakikaten seni üzmekte olduğunu Biz biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.

34

وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ فَصَبَرُوا عَلٰى كُذِّبُوا وَاُو۫ذُوا حَتّٰٓى اَتٰيهُمْ نَصْرُنَاۚ وَلَا لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۚ وَلَقَدْ جَٓاءَكَ مِنْ الْمُرْسَل۪ينَ

Velekad kużżibet rusulun min kablike fesaberû ‘alâ mâ kużżibû veûżû hattâ etâhum nasrunâ(c) velâ mubeddile likelimâti(A)llâh(i)(c) velekad câeke min nebe-i-lmurselîn(e)

Andolsun ki senden önceki resuller de yalanlanmıştı. Onlar, yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler, sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek kimse yoktur (ve Allah sözünden de asla caymaz). Andolsun ki o resullerin haberlerinden (bazısı) sana da geldi.

35

وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ نَفَقاً فِي اَوْ سُلَّماً فِي فَتَاْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى فَلَا مِنَ

Ve-in kâne kebura ‘aleyke i’râduhum fe-ini-steta’te en tebteġiye nefekan fî-l-ardi ev sullemen fî-ssemâ-i fete/tiyehum bi-âye(tin)(c) velev şâa(A)llâhu leceme’ahum ‘alâ-lhudâ(c) felâ tekûnenne mine-lcâhilîn(e)

Buna rağmen eğer onların (imandan) yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa o hâlde yerde bir tünel veya gökte bir merdiven arayıp da onlara bir mucize getirmeye güç yetirebilirsen (haydi getir)! (Onların iman etmeleri sana ait değildir) Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzerinde bir araya toplardı. Öyleyse sakın cahillerden olma!

36

اِنَّمَا يَسْتَج۪يبُ الَّذ۪ينَ يَسْمَعُونَۜ وَالْمَوْتٰى يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ ثُمَّ اِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

İnnemâ yestecîbu-lleżîne yesme’ûn(e)(m) velmevtâ yeb’aśuhumu(A)llâhu śümme ileyhi yurce’ûn(e)

Ancak (samimiyetle seni) dinleyenler (benim davetime) icabet eder. (Kalben) Ölüleri ise (yalnızca) Allah diriltir sonra da (hepsi) O'na döndürülürler.

37

وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ اٰيَةً وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا

Ve kâlû levlâ nuzzile ‘aleyhi âyetun min rabbih(i)(c) kul inna(A)llâhe kâdirun ‘alâ en yunezzile âyeten velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)

(Müşrikler) "Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya" dediler. De ki: "Muhakkak ki Allah (her türlü) mucize(yi) indirmeye Kâdir'dir." Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.

38

وَمَا مِنْ فِي وَلَا يَط۪يرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلَّٓا اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْۜ مَا فِي مِنْ ثُمَّ اِلٰى يُحْشَرُونَ

Vemâ min dâbbetin fî-l-ardi velâ tâ-irin yatîru bicenâhayhi illâ umemun emśâlukum(c) mâ ferratnâ fî-lkitâbi min şey-/(in)(c) śümme ilâ rabbihim yuhşerûn(e)

Yeryüzünde hiçbir canlı ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki (hepsi) ancak sizin gibi bir ümmet olmasın. Biz (bu) Kitâb'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (onların hepsi) Rabblerinin huzurunda toplanacaklardır.

39

وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي مَنْ يَشَاِ اللّٰهُ يُضْلِلْهُۜ وَمَنْ يَشَاْ يَجْعَلْهُ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

Velleżîne keżżebû bi-âyâtinâ summun vebukmun fî-zzulumât(i)(k) men yeşe-i(A)llâhu yudlilhu vemen yeşe/ yec’alhu ‘alâ sirâtin mustekîm(in)

Âyetlerimizi yalanlayanlar karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu (âyetlerini dinlemediği için) dalâlette bırakır, kimi de dilerse onu (âyetlerine iman ettiği için) doğru yola iletir.

40

قُلْ اَرَاَيْتَكُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ اَوْ اَتَتْكُمُ السَّاعَةُ اَغَيْرَ اللّٰهِ تَدْعُونَۚ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Kul eraeytekum in etâkum ‘ażâbu(A)llâhi ev etetkumu-ssâ’atu eġayra(A)llâhi ted’ûne in kuntum sâdikîn(e)

(Resulüm!) De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz söyleyin bakalım! Size Allah'ın azabı gelse veya o (kıyamet) saat(i) gelip çatsa siz Allah'tan başkasına mı (dua edip) yalvarırsınız?"

41

بَلْ اِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ اِلَيْهِ اِنْ شَٓاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ۟

Bel iyyâhu ted’ûne feyekşifu mâ ted’ûne ileyhi in şâe vetensevne mâ tuşrikûn(e)

Bilâkis yalnız Allah'a (dua edip) yalvarırsınız. O da (kaldırılması için) kendisine yalvardığınız (sıkıntıy)ı dilerse (üzerinizden) kaldırır ve siz (o vakit ona) şirk koştuklarınızı unutursunuz.

42

وَلَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰٓى مِنْ فَاَخَذْنَاهُمْ بِالْبَاْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ

Velekad erselnâ ilâ umemin min kablike feeḣażnâhum bilbe/sâ-i ve-ddarrâ-i le’allehum yetedarra’ûn(e)

Andolsun ki senden önceki ümmetlere de resuller gönderdik (fakat onlar kendilerine gelen resullerimizi yalanladılar). Bunun üzerine Biz de onları darlık ve sıkıntılarla yakaladık. Ta ki (tövbe edip iman etmek için) yalvarıp yakarsınlar.

43

فَلَوْلَٓا اِذْ جَٓاءَهُمْ بَاْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلٰكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Felevlâ iż câehum be/sunâ tedarra’û velâkin kaset kulûbuhum vezeyyene lehumu-şşeytânu mâ kânû ya’melûn(e)

Ne olurdu onlara bu şekilde azabımız geldiği zaman (tövbe edip iman etmek için) yalvarıp yakarsalardı! Fakat onların kalpleri katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü gösterdi.

44

فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ اَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍۜ حَتّٰٓى اِذَا فَرِحُوا بِمَٓا اُو۫تُٓوا اَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَاِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ

Felemmâ nesû mâ żukkirû bihi fetahnâ ‘aleyhim ebvâbe kulli şey-in hattâ iżâ ferihû bimâ ûtû eḣażnâhum baġteten fe-iżâ hum mublisûn(e)

Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında (indirmiş olduğumuz sıkıntı ve musibetleri kaldırıp) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık (bütün nimetleri önlerine serdik). Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık da bir anda onlar bütün ümitlerini yitirdiler.

45

فَقُطِـعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۜ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Fekuti’a dâbiru-lkavmi-lleżîne zalemû(c) velhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)

Böylece zulmeden o kavmin kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

46

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلٰى مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَاْت۪يكُمْ بِهِۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ

Kul eraeytum in eḣaża(A)llâhu sem’akum veebsârakum veḣateme ‘alâ kulûbikum men ilâhun ġayru(A)llâhi ye/tîkum bih(i)(k) unzur keyfe nusarrifu-l-âyâti śümme hum yasdifûn(e)

(Resulüm!) De ki: "Söyleyin bakalım! Eğer Allah, kulağınızı ve gözlerinizi alırsa ve kalplerinizi mühürlerse Allah'tan başka onu size (geri) getirecek ilâh kimdir?" Bak, âyetleri nasıl da türlü türlü açıklıyoruz; ama onlar (yine de) yüz çeviriyorlar!

47

قُلْ اَرَاَيْتَكُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ بَغْتَةً اَوْ جَهْرَةً هَلْ اِلَّا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ

Kul eraeytekum in etâkum ‘ażâbu(A)llâhi baġteten ev cehraten hel yuhleku illâ-lkavmu-zzâlimûn(e)

De ki: "Söyleyin bakalım! Size Allah'ın azabı ansızın veya açıkça gelirse zalim toplumdan başkası mı helâk edilir?"

48

وَمَا الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۚ فَمَنْ اٰمَنَ وَاَصْلَحَ فَلَا عَلَيْهِمْ وَلَا يَحْزَنُونَ

Vemâ nursilu-lmurselîne illâ mubeşşirîne ve munżirîn(e)(s) femen âmene veasleha felâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

Biz, resulleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim (onlara) iman eder ve (nefsini temizleyip) kendini ıslah ederse onlara (bu dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

49

وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ

Velleżîne keżżebû bi-âyâtinâ yemessuhumu-l’ażâbu bimâ kânû yefsukûn(e)

Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, fâsık olmalarından dolayı onlara azap dokunacaktır.

50

قُلْ لَٓا لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا الْغَيْبَ وَلَٓا لَكُمْ اِنّ۪ي مَلَكٌۚ اِنْ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۜ قُلْ هَلْ الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۜ اَفَلَا

Kul lâ ekûlu lekum ‘indî ḣazâ-inu(A)llâhi velâ a’lemu-lġaybe velâ ekûlu lekum innî melek(un)(s) in ettebi’u illâ mâ yûhâ iley(ye)(c) kul hel yestevî-l-a’mâ velbasîr(u)(c) efelâ tetefekkerûn(e)

De ki: "Ben size, 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size 'ben bir meleğim' de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana tabi olurum." (Bir de) De ki: "Hiç (hakikate karşı) kör ile gören bir olur mu, hâlâ tefekkür ed(ip enine boyuna düşün)meyecek misiniz?"

51

وَاَنْذِرْ بِهِ الَّذ۪ينَ يَخَافُونَ اَنْ اِلٰى لَيْسَ لَهُمْ مِنْ وَلِيٌّ وَلَا لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

Ve enżir bihi-lleżîne yeḣâfûne en yuhşerû ilâ rabbihim(ﻻ) leyse lehum min dûnihi veliyyun velâ şefî’un le’allehum yettekûn(e)

Rabblerinin huzurunda toplanmaktan korkanları onunla (Kur'ân ile) uyar. Onlar için O'ndan (Rabblerinden) başka ne bir dost ne de bir şefâatçi vardır. Umulur ki takvâ sahibi olurlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışırlar).

52

وَلَا الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ مَا عَلَيْكَ مِنْ مِنْ وَمَا مِنْ عَلَيْهِمْ مِنْ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ

Velâ tatrudi-lleżîne yed’ûne rabbehum bilġadâti vel’aşiyyi yurîdûne vecheh(u)(s) mâ ‘aleyke min hisâbihim min şey-in vemâ min hisâbike ‘aleyhim min şey-in fetatrudehum fetekûne mine-zzâlimîn(e)

(Resulüm!) Rabblerinin vechini (cemâlini ve rızasını) isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları (yanından) kovma! Onların hesabından sana bir şey yoktur, senin hesabından da onlara bir şey yoktur. Onları (yanından) kovduğun takdirde zalimlerden olursun.

53

وَكَذٰلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنْ اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِالشَّاكِر۪ينَ

Ve keżâlike fetennâ ba’dahum biba’din liyekûlû ehâulâ-i menna(A)llâhu ‘aleyhim min beyninâ(k) eleysa(A)llâhu bi-a’leme bi-şşâkirîn(e)

Böylece Biz, "Allah'ın, aramızdan kendilerine lütufta bulun(up hidâyete erdir)diği kimseler bunlar mı?" desinler diye onların bazılarını bazılarıyla (müşrikleri iman edenlerle) imtihan ettik. Allah, şükredenleri en iyi bilen değil midir?

54

وَاِذَا جَٓاءَكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلٰى الرَّحْمَةَۙ اَنَّهُ مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُٓوءاً بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِنْ وَاَصْلَحَ فَاَنَّهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Ve-iżâ câeke-lleżîne yu/minûne bi-âyâtinâ fekul selâmun ‘aleykum(s) ketebe rabbukum ‘alâ nefsihi-rrahme(te)(s) ennehu men ‘amile minkum sû-en bicehâletin śümme tâbe min ba’dihi ve asleha fe-ennehu ġafûrun rahîm(un)

O hâlde âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman (onlara) de ki: "Selam size! Rabbiniz rahmeti zatına yazdı. Gerçek şu ki sizden kim cahillikle bir kötülük yapar, sonra ardından tövbe edip (kendini) ıslah ederse bilsin ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."

55

وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ وَلِتَسْتَب۪ينَ سَب۪يلُ الْمُجْرِم۪ينَ۟

Ve keżâlike nufassilu-l-âyâti ve litestebîne sebîlu-lmucrimîn(e)

Biz, mücrimlerin yolu belli olsun diye, işte âyetleri böyle (ayrı ayrı ve apaçık bir şekilde) açıklarız.

56

قُلْ اِنّ۪ي نُه۪يتُ اَنْ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ اللّٰهِۜ قُلْ لَٓا اَهْوَٓاءَكُمْۙ قَدْ ضَلَلْتُ اِذاً وَمَٓا مِنَ

Kul innî nuhîtu en a’bude-lleżîne ted’ûne min dûni(A)llâh(i)(c) kul lâ ettebi’u ehvâekum(ﻻ) kad daleltu iżen vemâ enâ mine-lmuhtedîn(e)

(Resulüm!) De ki: "Muhakkak ki ben, sizin Allah'tan başka (dua edip) yalvardıklarınıza tapmaktan men edildim." De ki: "Ben sizin hevâlarınıza (arzu ve isteklerinize) uymam, aksi hâlde hidâyete erenlerden değil dalâlette kalanlardan olurum."

57

قُلْ اِنّ۪ي عَلٰى مِنْ وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ۜ مَا مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ۜ اِنِ اِلَّا لِلّٰهِۜ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِل۪ينَ

Kul innî ‘alâ beyyinetin min rabbî ve keżżebtum bih(i)(c) mâ ‘indî mâ testa’cilûne bih(i)(c) ini-lhukmu illâ li(A)llâh(i)(s) yekussu-lhakk(a)(s) ve huve ḣayru-lfâsilîn(e)

De ki: "Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzereyim, siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah'ındır. (O) Hakkı anlatır ve O, (hakkı bâtıldan) ayırt edenlerin (tek) hayırlısıdır."

58

قُلْ لَوْ اَنَّ عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ لَقُضِيَ الْاَمْرُ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالظَّالِم۪ينَ

Kul lev enne ‘indî mâ testa’cilûne bihi lekudiye-l-emru beynî ve beynekum(k) va(A)llâhu a’lemu bi-zzâlimîn(e)

De ki: "Eğer acele istediğiniz şey (o azap) benim yanımda olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş bitirilmiş olurdu. Allah (kendi nefsine zulmeden) zalimleri en iyi bilendir."

59

وَعِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ لَا اِلَّا هُوَۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي وَالْبَحْرِۜ وَمَا مِنْ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا ف۪ي الْاَرْضِ وَلَا وَلَا اِلَّا ف۪ي مُب۪ينٍ

Ve ’indehu mefâtihu-lġaybi lâ ya’lemuhâ illâ hu(ve)(c) ve ya’lemu mâ fî-lberri velbahr(i)(c) vemâ teskutu min verakatin illâ ya’lemuhâ velâ habbetin fî zulumâti-l-ardi velâ ratbin velâ yâbisin illâ fî kitâbin mubîn(in)

Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır, onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir, O'nun ilmi dışında bir yaprak bile (yere) düşmez. Yerin karanlıkları içinde de ne bir dane ve ne yaş ne de kuru (hiçbir şey) yoktur ki apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) bulunmasın!

60

وَهُوَ الَّذ۪ي يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُـكُمْ ف۪يهِ لِيُقْضٰٓى اَجَلٌ مُسَمًّىۚ ثُمَّ اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ ثُمَّ يُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ۟

Vehuve-lleżî yeteveffâkum billeyli ve ya’lemu mâ cerahtum bi-nnehâri śümme yeb’aśukum fîhi liyukdâ ecelun musemmâ(en)(s) śümme ileyhi merci’ukum śümme yunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)

Geceleyin sizi vefat ettir(ip uykunuzda rûhunuzu al)an, gündüzün ne işlediğinizi bilen sonra belirlenmiş eceliniz tamamlansın diye (gündüz vakti) sizi (tekrar) dirilt(ip rûhunuzu iade ed)en O'dur. Sonra dönüşünüz yine O'nadır. Sonra O, yaptıklarınızı size (tek tek) haber verecektir.

61

وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لَا

Vehuve-lkâhiru fevka ‘ibâdih(i)(s) ve yursilu ‘aleykum hafezaten hattâ iżâ câe ehadekumu-lmevtu teveffet-hu rusulunâ vehum lâ yuferritûn(e)

O, kullarının üzerinde Kâhir'dir (hiçbir kulun O'nun hükmünden çıkma imkânı yoktur) ve sizin üzerinize muhafaza edici (melek)ler gönderir. Nihayet birinize ölüm geldiği zaman resullerimiz (olan görevli melekler) onun canını alırlar ve onlar vazifede (asla) kusur etmezler.

62

ثُمَّ رُدُّٓوا اِلَى مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّۜ اَلَا لَهُ الْحُكْمُ وَهُوَ اَسْرَعُ الْحَاسِب۪ينَ

Śumme ruddû ila(A)llâhi mevlâhumu-lhakk(i)(c) elâ lehu-lhukmu ve huve esra’u-lhâsibîn(e)

Sonra onlar hak Mevlâ'ları olan Allah'a döndürülürler. Dikkat edin, hüküm yalnız O'nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.

63

قُلْ مَنْ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةًۚ لَئِنْ اَنْجٰينَا مِنْ لَنَكُونَنَّ مِنَ

Kul men yuneccîkum min zulumâti-lberri velbahri ted’ûnehu tedarru’an ve ḣufyeten le-in encânâ min hâżihi lenekûnenne mine-şşâkirîn(e)

(Resulüm!) De ki: "Karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) gizli ve açık olarak 'eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız' (diye) O'na yalvardığınızda sizi (o tehlikelerden) kim kurtarır?"

64

قُلِ اللّٰهُ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كَرْبٍ ثُمَّ اَنْتُمْ تُشْرِكُونَ

Kuli(A)llâhu yuneccîkum minhâ vemin kulli kerbin śümme entum tuşrikûn(e)

De ki: "Ondan ve bütün sıkıntılardan (musibetlerden) sizi (ancak) Allah kurtarır; (ama) sonra siz (yine O'na) şirk koşarsınız."

65

قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ عَلَيْكُمْ عَذَاباً مِنْ اَوْ مِنْ اَرْجُلِكُمْ اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعاً وَيُذ۪يقَ بَعْضَكُمْ بَاْسَ بَعْضٍۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ

Kul huve-lkâdiru ‘alâ en yeb’aśe ‘aleykum ‘ażâben min fevkikum ev min tahti erculikum ev yelbisekum şiye’an ve yużîka ba’dakum be/se ba’d(in)(k) unzur keyfe nusarrifu-l-âyâti le’allehum yefkahûn(e)

De ki: "O (Allah), size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeye ya da sizi fırkalara ayırıp kiminize kiminizin hıncını (kin ve nefretini) tattırmaya Kâdir'dir." Bak, âyetleri nasıl da türlü türlü açıklıyoruz. Umulur ki (iman etmeyenler bunu) fıkhed(erek düşünüp idrak etmeye çalış)ırlar.

66

وَكَذَّبَ بِه۪ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّۜ قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ

Vekeżżebe bihi kavmuke vehuve-lhakk(u)(c) kul lestu ‘aleykum bivekîl(in)

(Resulüm!) O (Kur'ân) hak olduğu hâlde kavmin onu yalanladı. (Onlara) De ki: "Ben sizin üzerinize vekil değilim (sizin yaptıklarınızdan sorumlu değilim)."

67

لِكُلِّ مُسْتَقَرٌّۘ وَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

Likulli nebe-in mustekarr(un)(c) vesevfe ta’lemûn(e)

"Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında siz de (bunu) bileceksiniz."

68

وَاِذَا رَاَيْتَ الَّذ۪ينَ يَخُوضُونَ ف۪ٓي فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا ف۪ي غَيْرِه۪ۜ وَاِمَّا يُنْسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلَا بَعْدَ الذِّكْرٰى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

Ve-iżâ raeyte-lleżîne yaḣûdûne fî âyâtinâ fea’rid ‘anhum hattâ yaḣûdû fî hadîśin ġayrih(i)(c) ve-immâ yunsiyenneke-şşeytânu felâ tak’ud ba’de-żżikrâ me’a-lkavmi-zzâlimîn(e)

Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğün vakit başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir! Eğer şeytan sana (bunu) unutturursa hatırladıktan sonra (oradan derhal ayrıl) artık o zalimler topluluğu ile beraber oturma!

69

وَمَا عَلَى يَتَّقُونَ مِنْ مِنْ وَلٰكِنْ ذِكْرٰى لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

Vemâ ‘alâ-lleżîne yettekûne min hisâbihim min şey-in velâkin żikrâ le’allehum yettekûn(e)

Takvâ sahiplerine (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara), onların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur; fakat (onlara) hatırlatmak gerekir. Belki onlar da takvâlı olurlar.

70

وَذَرِ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَعِباً وَلَهْواً وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِه۪ٓ اَنْ تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْۗ لَيْسَ لَهَا مِنْ اللّٰهِ وَلِيٌّ وَلَا وَاِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لَا مِنْهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُواۚ لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟

Veżeri-lleżîne-tteḣażû dînehum la’iben velehven veġarrat-humu-lhayâtu-ddunyâ(c) veżekkir bihi en tubsele nefsun bimâ kesebet leyse lehâ min dûni(A)llâhi veliyyun velâ şefî’un ve-in ta’dil kulle ‘adlin lâ yu/ḣaż minhâ(k) ulâ-ike-lleżîne ubsilû bimâ kesebû(s) lehum şerâbun min hamîmin ve’ażâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(e)

(Resulüm! Sen) Dinlerini bir oyun ve eğlence edinen ve dünya hayatının mağrur ettiği kimseleri bırak! (Sen) Hiç kimsenin kazandığı yüzünden helâka uğramaması için Kur'ân ile öğüt ver! Ona Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefâatçi vardır. O, (kıyamet günü kurtulmak için) her türlü fidyeyi verse de bu ondan kabul edilmez. İşte onlar, kazandıkları yüzünden helâka uğramış kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan bir içecek ve elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

71

قُلْ اَنَدْعُوا مِنْ اللّٰهِ مَا لَا وَلَا وَنُرَدُّ عَلٰٓى بَعْدَ هَدٰينَا اللّٰهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاط۪ينُ فِي حَيْرَانَۖ لَهُٓ اَصْحَابٌ يَدْعُونَهُٓ اِلَى ائْتِنَاۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَاُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

Kul ened’û min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’unâ velâ yedurrunâ venuraddu ‘alâ a’kâbinâ ba’de iż hedâna(A)llâhu kelleżî-stehvet-hu-şşeyâtînu fî-l-ardi hayrâne lehu ashâbun yed’ûnehu ilâ-lhudâ-/tinâ(k) kul inne huda(A)llâhi huve-lhudâ(s) veumirnâ linuslime lirabbi al’âlemîn(e)

De ki: "Allah'ı bırakıp da bize fayda veya zarar veremeyecek olan şeylere mi (dua edip) yalvaralım? Allah bizi hidâyete erdirdikten sonra şeytanların ayarttığı, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşan ve arkadaşlarının ise 'bize gel!' diye hidâyete çağırdığı kimse gibi gerisingeri (şirke) mi dönelim?" De ki: "Muhakkak ki Allah'ın hidâyeti, hidâyetin ta kendisidir ve bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredildi."

72

وَاَنْ اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّقُوهُۜ وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Veen ekîmû-ssalâte vettekûh(u)(c) vehuve-lleżî ileyhi tuhşerûn(e)

Bir de (bize), "namazı ikâme ed(erek Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ın ve Allah'a karşı takvâlı olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)" (diye emredildi). Zira (kıyamet günü) huzurunda toplanacağınız ancak O'dur.

73

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ وَيَوْمَ يَقُولُ كُنْ فَيَكُونُۜ قَوْلُهُ الْحَقُّۜ وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ

Vehuve-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i)(s) veyevme yekûlu kun feyekûn(u)(c) kavluhu-lhakk(u)(c) velehu-lmulku yevme yunfeḣu fî-ssûr(i)(c) ‘âlimu-lġaybi ve-şşehâde(ti)(c) vehuve-lhakîmu-lḣabîr(u)

O, gökleri ve yeri, hak (ve hikmet) ile yaratandır. "Ol!" dediği gün her şey oluverir. O'nun sözü haktır. Sûr'a üflendiği gün de mülk (hakimiyet ve hükümranlık yalnız) O'nundur. O, gizliyi de açığı da bilendir ve O, Hakîm'dir, Habîr'dir (her işinde hikmet ve hayır olan ve her şeyden, herkesten haberdar olandır).

74

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ لِاَب۪يهِ اٰزَرَ اَتَـتَّخِذُ اَصْنَاماً اٰلِهَةًۚ اِنّ۪ٓي اَرٰيكَ وَقَوْمَكَ ف۪ي مُب۪ينٍ

Ve-iż kâle ibrâhîmu li-ebîhi âzera etetteḣiżu asnâmen âlihe(ten)(s) innî erâke vekavmeke fî dalâlin mubîn(in)

Hani bir zamanlar İbrâhîm, babası Âzer'e, "sen birtakım putları ilâhlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni de kavmini de apaçık bir dalâlet içinde görüyorum" demişti.

75

وَكَذٰلِكَ نُر۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ

Vekeżâlike nurî ibrâhîme melekûte-ssemâvâti vel-ardi veliyekûne mine-lmûkinîn(e)

Biz (daha önceden), kesin olarak ikna olanlardan olması için İbrâhîm'e göklerin ve yerin melekûtunu işte böyle gösterdik (ki o da yıldızlara, Ay'a ve Güneş'e tapan kavmini imana davet etsin).

76

فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ رَاٰ كَوْكَباًۚ قَالَ هٰذَا رَبّ۪يۚ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا الْاٰفِل۪ينَ

Felemmâ cenne ‘aleyhi-lleylu raâ kevkebâ(en)(s) kâle hâżâ rabbî(s) felemmâ efele kâle lâ uhibbu-l-âfilîn(e)

Hani, gece (karanlığı) onu kaplayınca bir yıldız gördü (ve kavmindeki yıldızlara tapanlara), "(herhâlde) benim Rabbim budur" dedi. Fakat (bir süre sonra o yıldız) batınca "ben batanları sevmem" dedi.

77

فَلَمَّا رَاَ الْقَمَرَ بَازِغاً قَالَ هٰذَا رَبّ۪يۚ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ رَبّ۪ي لَاَكُونَنَّ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَ

Felemmâ raâ-lkamera bâziġan kâle hâżâ rabbî(s) felemmâ efele kâle le-in lem yehdinî rabbî leekûnenne mine-lkavmi-ddâllîn(e)

Ay'ı doğarken görünce de (kavmindeki aya tapanlara), "(herhâlde) benim Rabbim budur" dedi. Fakat (bir süre sonra o da) batınca "eğer Rabbim beni hidâyete erdirmezse muhakkak ki ben dalâlete düşen topluluklardan olurum" dedi.

78

فَلَمَّا رَاَ الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هٰذَا رَبّ۪ي هٰذَٓا اَكْبَرُۚ فَلَمَّٓا اَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ

Felemmâ raâ-şşemse bâziġaten kâle hâżâ rabbî hâżâ ekber(u)(s) felemmâ efelet kâle yâ kavmi innî berî-un mimmâ tuşrikûn(e)

Güneş'i doğarken görünce de (kavmindeki, Güneş'e tapanlara), "(herhâlde) benim Rabbim budur; zira bu daha büyük" dedi. Fakat (bir süre sonra o da) batınca, dedi ki: "Ey kavmim! Muhakkak ki ben, sizin (Allah'a) şirk koştuğunuz şeylerden uzağım."

79

اِنّ۪ي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذ۪ي فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَن۪يفاً وَمَٓا مِنَ

İnnî veccehtu vechiye lilleżî fetara-ssemâvâti vel-arda hanîfâ(en)(c) vemâ enâ mine-lmuşrikîn(e)

"Şüphesiz ben hanîf (hakka yönelmiş) olarak yüzümü gökleri ve yeri (bir fıtrat üzere) yoktan yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim."

80

وَحَٓاجَّهُ قَوْمُهُۜ قَالَ اَتُحَٓاجُّٓونّ۪ي فِي وَقَدْ هَدٰينِۜ وَلَٓا مَا تُشْرِكُونَ بِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ رَبّ۪ي شَيْـٔاًۜ وَسِعَ رَبّ۪ي كُلَّ عِلْماًۜ اَفَلَا

Vehâccehu kavmuh(u)(c) kâle etuhâccûnnî fi(A)llâhi vekad hedân(i)(c) velâ eḣâfu mâ tuşrikûne bihi illâ en yeşâe rabbî şey-â(en)(k) vesi’a rabbî kulle şey-in ‘ilmâ(en)(k) efelâ teteżekkerûn(e)

Bunun üzerine kavmi onunla (hemen) tartışmaya girişti. (Onlara) Dedi ki: "(O) Beni hidâyete erdirmişken, gerçekten Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na şirk koştuğunuz şeylerden korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemesi müstesna. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ (bunu) tezekkür ed(erek düşünüp ibret al)maz mısınız?"

81

وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلَا اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ مَا لَمْ بِه۪ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناًۜ فَاَيُّ الْفَر۪يقَيْنِ اَحَقُّ بِالْاَمْنِۚ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَۢ

Vekeyfe eḣâfu mâ eşraktum velâ teḣâfûne ennekum eşraktum bi(A)llâhi mâ lem yunezzil bihi ‘aleykum sultânâ(en)(c) feeyyu-lferîkayni ehakku bil-emn(i)(s) in kuntum ta’lemûn(e)

"Siz, Allah'ın size hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na şirk koşmaktan korkmazken ben sizin (Allah'a) şirk koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım! Eğer biliyorsanız (şimdi söyleyin), iki taraftan hangisi (Allah'ın gazabından) güvende olmaya daha layıktır?"

82

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ ا۪يمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ۟

Elleżîne âmenû velem yelbisû îmânehum bizulmin ulâ-ike lehumu-l-emnu vehum muhtedûn(e)

İman edip de imanlarına zulmü (ve şirki) bulaştırmayanlar var ya, işte onlar için (Allah'ın gazabından) emin olmak vardır ve onlar hidâyette olanlardır.

83

وَتِلْكَ حُجَّتُنَٓا اٰتَيْنَاهَٓا اِبْرٰه۪يمَ عَلٰى قَوْمِه۪ۜ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ

Vetilke huccetunâ âteynâhâ ibrâhîme ‘alâ kavmih(i)(c) nerfe’u deracâtin men neşâ(u)(k) inne rabbeke hakîmun ‘alîm(un)

İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhîm'e verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimseyi derecelerle yükseltiriz. Muhakkak ki senin Rabbin, Hakîm'dir, Alîm'dir (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyi ve herkesi bilendir).

84

وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ كُلاًّ هَدَيْنَاۚ وَنُوحاً هَدَيْنَا مِنْ وَمِنْ دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَۙ

Vevehebnâ lehu ishâka veya’kûb(e)(c) kullen hedeynâ(c) venûhan hedeynâ min kabl(u)(s) vemin żurriyyetihi dâvûde vesuleymâne veeyyûbe veyûsufe vemûsâ vehârûn(e)(c) vekeżâlike neczî-lmuhsinîn(e)

Biz ona (İbrâhîm'e) İshâk ve (İshâk'ın oğlu) Yakûb'u lütfettik, her birini hidâyete erdirdik. Daha önce de Nûh'u hidâyete erdirmiştik. O (İbrâhîm)in zürriyetinden Dâvûd'u, Süleymân'ı, Eyyûb'u, Yûsuf'u, Mûsâ'yı ve Hârûn'u da (hidâyete erdirdik). İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız.

85

وَزَكَرِيَّا وَيَحْيٰى وَع۪يسٰى وَاِلْيَاسَۜ كُلٌّ مِنَ

Vezekeriyyâ veyahyâ ve’îsâ veilyâs(e)(s) kullun mine-ssâlihîn(e)

Zekeriyyâ'yı, Yahyâ'yı, Îsâ'yı ve İlyâs'ı da (hidâyete erdirmiştik). Herbiri sâlih kimselerdendi.

86

وَاِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطاًۜ وَكُلاًّ فَضَّلْنَا عَلَى

Ve-ismâ’île velyese’a veyûnuse velûtâ(an)(c) vekullen feddalnâ ‘alâ al’âlemîn(e)

İsmâîl'i, Elyesa'yı, Yûnus'u ve Lût'u da (hidâyete erdirmiştik). Ve her birini âlemlere (her biri bir âlem olan insanlara vahyimizle) üstün kılmıştık.

87

وَمِنْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَاِخْوَانِهِمْۚ وَاجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ اِلٰى مُسْتَق۪يمٍ

Vemin âbâ-ihim veżurriyyâtihim ve-iḣvânihim(s) vectebeynâhum vehedeynâhum ilâ sirâtin mustekîm(in)

Onların babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden (bazılarını da hidâyete erdirdik). Onları seçkin kıldık ve onları sırât-ı mustakîme (Hakk'a dosdoğru varan yola) hidâyet ettik.

88

ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ وَلَوْ اَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Żâlike huda(A)llâhi yehdî bihi men yeşâu min ‘ibâdih(i)(c) velev eşrakû lehabita ‘anhum mâ kânû ya’melûn(e)

İşte bu, Allah'ın hidâyetidir, kullarından dilediğini (Rabbine şirk koşmayanları) onunla (hidâyetiyle) hidâyete erdirir. Eğer onlar da (Allah'a) şirk koşsalardı yaptıkları (ameller elbette) boşa giderdi.

89

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَۚ فَاِنْ يَكْفُرْ بِهَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْماً لَيْسُوا بِهَا بِكَافِر۪ينَ

Ulâ-ike-lleżîne âteynâhumu-lkitâbe velhukme ve-nnubuvve(te)(c) fe-in yekfur bihâ hâulâ-i fekad vekkelnâ bihâ kavmen leysû bihâ bikâfirîn(e)

İşte onlar, kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir. Eğer o (kâfir)ler bu (nebî ve resul)leri inkâr ederse bilsinler ki Biz onları inkâr etmeyecek bir kavmi onlara vekil kılmışızdır.

90

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُ فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜ قُلْ لَٓا عَلَيْهِ اَجْراًۜ اِنْ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْعَالَم۪ينَ۟

Ulâ-ike-lleżîne heda(A)llâh(u)(s) febihudâhumu-ktedih(k) kul lâ es-elukum ‘aleyhi ecrâ(an)(c) in huve illâ żikrâ lil’âlemîn(e)

(Resulüm!) İşte onlar Allah'ın hidâyete erdirdiği kimselerdir. Sen de onların hidâyetine uy! De ki: "Ben, buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Bu (Kur'ân tüm) âlemler için ancak bir zikir (hatırlatma ve öğüt)tür."

91

وَمَا اللّٰهَ حَقَّ اِذْ قَالُوا مَٓا اللّٰهُ عَلٰى مِنْ قُلْ مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذ۪ي جَٓاءَ بِه۪ مُوسٰى نُوراً وَهُدًى لِلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاط۪يسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَث۪يراًۚ وَعُلِّمْتُمْ مَا لَمْ اَنْتُمْ وَلَٓا قُلِ اللّٰهُۙ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي يَلْعَبُونَ

Vemâ kaderû(A)llâhe hakka kadrihi iżkâlû mâ enzela(A)llâhu ‘alâ beşerin min şey-/(in)(k) kul men enzele-lkitâbe-lleżî câe bihi mûsâ nûran vehuden linnâs(i)(s) tec’alûnehu karâtîse tubdûnehâ vetuḣfûne keśîrâ(an)(s) ve’ullimtum mâ lem ta’lemû entum velâ âbâukum(s) kuli(A)llâh(u)(s) śümme żerhum fî ḣavdihim yel’abûn(e)

(Yahudiler) Allah'ın hakkını takdîr edemediler; çünkü, "Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi" dediler. De ki: "Öyle ise Mûsâ'nın insanlara bir nûr ve hidâyet olarak getirdiği kitabı (Tevrât'ı) kim indirdi? Siz onu parça parça kağıtlar hâline getirip (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de atalarınızın da bilmediği şeyler (Tevrât'ta) size öğretilmiştir." (Resulüm! Sen) "Allah" de, sonra onları bırak, (bırak onlar) daldıkları (küfür bataklığı)nda oynayadursunlar!

92

وَهٰذَا كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُصَدِّقُ الَّذ۪ي بَيْنَ وَلِتُنْذِرَ اُمَّ وَمَنْ حَوْلَهَاۜ وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِه۪ وَهُمْ عَلٰى يُحَافِظُونَ

Vehâżâ kitâbun enzelnâhu mubârakun musaddiku-lleżî beyne yedeyhi velitunżira umme-lkurâ vemen havlehâ(c) velleżîne yu/minûne bil-âḣirati yu/minûne bih(i)(s) vehum ‘alâ salâtihim yuhâfizûn(e)

İşte bu (Kur'ân) da şehirlerin anası (olan Mekke) ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden önceki (ilâhi kitap)ları tasdik edici, mübarek (şanı yüce ve insanı yücelten) bir Kitâb'tır. (Ehl-i kitaptan) Âhirete iman edenler buna da iman ederler ve onlar salâtlarını (Allah'a olan taat ve ibadetlerini) muhafaza ederler.

93

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى كَذِباً اَوْ قَالَ اُو۫حِيَ اِلَيَّ وَلَمْ اِلَيْهِ شَيْءٌ وَمَنْ قَالَ سَاُنْزِلُ مِثْلَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُۜ وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ ف۪ي الْمَوْتِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَاسِطُٓوا اَيْد۪يهِمْۚ اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى غَيْرَ وَكُنْتُمْ عَنْ تَسْتَكْبِرُونَ

Vemen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben ev kâle ûhiye ileyye velem yûha ileyhi şey-un vemen kâle seunzilu miśle mâ enzela(A)llâh(u)(k) velev terâ iżi-zzâlimûne fî ġamerâti-lmevti velmelâ-iketu bâsitû eydîhim eḣricû enfusekum(u)(s) elyevme tuczevne ‘ażâbe-lhûni bimâ kuntum tekûlûne ‘ala(A)llâhi ġayra-lhakki vekuntum ‘an âyâtihi testekbirûn(e)

Allah hakkında yalan uydurup iftira eden yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken "bana da vahyolundu" diyenden ve "ben de Allah'ın indirdiği (âyetler)in benzerini indireceğim" diyenden daha zalim kim vardır! (Resulüm!) O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları içinde (can çekişirken) melekler de ellerini uzatmış, (onlara), "çıkarın canlarınızı! Allah hakkında haksız olarak (O'na iftira edip) söylediklerinizden ve O'nun âyetlerine karşı (kibirlenerek) büyüklük taslamanızdan dolayı bugün aşağılayıcı (ve alçaltıcı bir) azap ile cezalandırılacaksınız" derken, onların hâlini bir görsen!

94

وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادٰى كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَٓاءَ ظُهُورِكُمْۚ وَمَا مَعَكُمْ شُفَعَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ اَنَّهُمْ ف۪يكُمْ شُرَكٰٓؤُ۬اۜ لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ۟

Velekad ci/tumûnâ furâdâ kemâ ḣaleknâkum evvele merratin veteraktum mâ ḣavvelnâkum verâe zuhûrikum(s) vemâ nerâ me’akum şufe’âekumu-lleżîne ze’amtum ennehum fîkum şurakâ/(u)(c) lekad tekatta’a beynekum vedalle ‘ankum mâ kuntum tez’umûn(e)

(Onlara o gün deriz ki) "Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) tek başınıza (yapayalnız) huzurumuza geldiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri (her türlü dünyalık nimeti) sırtlarınızın gerisinde (arkanızda) bıraktınız! Hani (Allah'ın) ortakları olduğunu zannettiğiniz şefâatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz? Andolsun ki (bugün) aranızdaki bağlar tamamen kopmuş ve (Allah'ın ortağı olduklarını) zannettiğiniz şeyler sizden sapmış (kaybolup gitmiş)tir."

95

اِنَّ اللّٰهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰىۜ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ

İnna(A)llâhe fâliku-lhabbi ve-nnevâ(s) yuḣricu-lhayye mine-lmeyyiti vemuḣricu-lmeyyiti mine-lhayy(i)(c) żâlikumu(A)llâhu feennâ tu/fekûn(e)

Muhakkak ki Allah Fâlik'tir, taneyi ve çekirdeği (içindeki hakikati ortaya çıkarmak için çatlatıp) yarandır. (O) Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte, (Rabbiniz olan) Allah budur. O hâlde nasıl oluyor da (haktan) döndürülüyorsunuz!

96

فَالِقُ الْاِصْبَاحِۚ وَجَعَلَ الَّيْلَ سَكَناً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ حُسْبَاناًۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ

Fâliku-l-isbâhi vece’ale-lleyle sekenen ve-şşemse velkamera husbânâ(en)(c) żâlike takdîru-l’azîzi-l’alîm(i)

O, (gecenin karanlığını) yarıp sabahı çıkarandır. Geceyi bir dinlenme zamanı, Güneş'i ve Ay'ı da (vakitlerin tayini için) birer hesap (ölçüsü) kılmıştır. İşte bu, Azîz, Alîm (bütün şerefin ve kudretin sahibi olan, her şeyi ve herkesi bilen Allah)ın takdiridir.

97

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ النُّجُومَ لِتَهْتَدُوا بِهَا ف۪ي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

Vehuve-lleżî ce’ale lekumu-nnucûme litehtedû bihâ fî zulumâti-lberri velbahr(i)(k) kad fessalnâ-l-âyâti likavmin ya’lemûn(e)

O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır (ayrıca küfür ve şirk karanlığından kurtulmanız için size hidâyetçi gönderendir). Andolsun Biz, bilen (ve bilmek isteyen her) bir kavim için âyetleri (birer birer böyle) açıklıyoruz.

98

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ مِنْ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَـهُونَ

Vehuve-lleżî enşeekum min nefsin vâhidetin femustekarrun vemustevde’(un)(k) kad fessalnâ-l-âyâti likavmin yefkahûn(e)

O, sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yaratandır. (Sizin için ebedi) Bir kalma yeri (olan âhiret), bir de emaneten (geçici olarak) durduğunuz yer (olan dünya) vardır. Andolsun Biz, anlayan (ve anlamak isteyen her) bir kavim için âyetleri (birer birer böyle) açıklıyoruz.

99

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنَ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا نَبَاتَ كُلِّ فَاَخْرَجْنَا مِنْهُ خَضِراً نُخْرِجُ مِنْهُ حَباًّ مُتَرَاكِباًۚ وَمِنَ مِنْ قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ وَجَنَّاتٍ مِنْ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُشْتَبِهاً وَغَيْرَ اُنْظُـرُٓوا اِلٰى اِذَٓا اَثْمَرَ وَيَنْعِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Vehuve-lleżî enzele mine-ssemâ-i mâen feaḣracnâ bihi nebâte kulli şey-in feaḣracnâ minhu ḣadiran nuḣricu minhu habben muterâkiben vemine-nnaḣli min tal’ihâ kinvânun dâniyetun vecennâtin min e’nâbin ve-zzeytûne ve-rrummâne muştebihen veġayra muteşâbih(in)(k) unzurû ilâ śemerihi iżâ eśmera veyen’ih(i)(c) inne fî żâlikum leâyâtin likavmin yu/minûn(e)

O, gökten bir su indirendir. İşte Biz, her çeşit bitkiyi onunla (yerden bitirip) çıkardık. Ondan da bir yeşillik çıkardık ki; ondan üst üste dizilmiş taneler ve hurma ağacından, onun tomurcuğundan sarkan salkımlar ve üzüm bağları, hem birbirine benzeyen hem de benzemeyen zeytin ve nar (ağaçları) çıkardık. Meyve verdiği zaman meyvesine ve olgunlaşmasına bakın! Muhakkak ki bunda iman eden (ve iman etmek isteyen her) bir kavim için âyetler (delil ve ibretler) vardır.

100

وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ الْجِنَّ وَخَلَقَهُمْ وَخَرَقُوا لَهُ بَن۪ينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَصِفُونَ۟

Vece’alû li(A)llâhi şurakâe-lcinne veḣalekahum(s) veḣarakû lehu benîne vebenâtin biġayri ‘ilm(in)(c) subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yasifûn(e)

(Kâfirler) Bir de cinleri Allah'a şirk koştular. Hâlbuki onları (da Allah) yarattı ve (hatta o kâfirler, hakkında) hiçbir bilgileri olmaksızın Allah'a oğullar ve kızlar (isnat edip) uydurdular. (Hâşâ!) O, Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir) ve onların vasıflandırmalarından çok yücedir.

101

بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَنّٰى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ لَهُ صَاحِبَةٌۜ وَخَلَقَ كُلَّ وَهُوَ بِكُلِّ عَل۪يمٌ

Bedî’u-ssemâvâti vel-ard(i)(s) ennâ yekûnu lehu veledun velem tekun lehu sâhibe(tun)(s) veḣaleka kulle şey-/(in)(s) vehuve bikulli şey-in ‘alîm(un)

O, göklerin ve yerin Bedî''idir (örneksiz, eşsiz ve benzersiz yaratıcısıdır). O'nun eşi (zevcesi) olmadığı hâlde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi (O) yaratmıştır ve her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilen de O'dur.

102

ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ لَٓا اِلَّا هُوَۚ خَالِقُ كُلِّ فَاعْبُدُوهُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ وَك۪يلٌ

Żâlikumu(A)llâhu rabbukum(s) lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) ḣâliku kulli şey-in fa’budûh(u)(c) vehuve ‘alâ kulli şey-in vekîl(un)

İşte (bütün bunları yapan), Rabbiniz Allah'tır. O'ndan başka İlâh yoktur. O, her şeyin (yoktan yaratıcısı) Hâlık'ıdır. Öyle ise O'na âbd olun! Çünkü O, her şeye Vekîl'dir (her konuda güvenilmesi gereken tek zattır).

103

لَا الْاَبْصَارُۘ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَۚ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ

Lâ tudrikuhu-l-ebsâru vehuve yudriku-l-ebsâr(a)(s) vehuve-llatîfu-lḣabîr(u)

Gözler O'nu (görüp) idrak edemez; ama O, gözleri idrak eder. O, Latîf'tir, Habîr'dir (her şeye nûruyla tecelli eden, lütufta bulunan ve her şeyden, herkesten haberdar olandır).

104

قَدْ جَٓاءَكُمْ بَصَٓائِرُ مِنْ فَمَنْ اَبْصَرَ فَلِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ عَمِيَ فَعَلَيْهَاۜ وَمَٓا عَلَيْكُمْ بِحَف۪يظٍ

Kad câekum besâ-iru min rabbikum(s) femen ebsara felinefsih(i)(s) vemen ‘amiye fe’aleyhâ(c) vemâ enâ ‘aleykum bihafîz(in)

(Resulüm! De ki) "Muhakkak ki size Rabbinizden basiretler (hakkı görmeniz için bir nûr olan Kur'ân âyetleri) gelmiştir. Artık kim (hakkı) görürse kendi lehinedir. Kim de körlük ederse kendi aleyhinedir ve ben sizin üzerinize (yaptıklarınızı gözetici bir) muhafız değilim."

105

وَكَذٰلِكَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ وَلِيَقُولُوا دَرَسْتَ وَلِنُبَيِّنَهُ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

Vekeżâlike nusarrifu-l-âyâti veliyekûlû deraste velinubeyyinehu likavmin ya’lemûn(e)

İşte Biz, âyetleri böyle farklı şekillerde açıklıyoruz ki "sen (Rabbinden) ders almışsın" desinler, bir de anlayan (ve anlamak isteyen) bir kavme (âyetleri iyice) beyan edelim (diye böyle anlatıyoruz).

106

اِتَّبِعْ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ لَٓا اِلَّا هُوَۚ وَاَعْرِضْ عَنِ

İttebi’ mâ ûhiye ileyke min rabbik(e)(s) lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) vea’rid ‘ani-lmuşrikîn(e)

(Resulüm!) Sen, Rabbinden sana vahyolunana tabi ol! O'ndan başka İlâh yoktur ve müşriklerden de yüz çevir!

107

وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَٓا وَمَا عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۚ وَمَٓا عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ

Velev şâa(A)llâhu mâ eşrakû(k) vemâ ce’alnâke ‘aleyhim hafîzâ(an)(s) vemâ ente ‘aleyhim bivekîl(in)

Eğer Allah dileseydi, onlar (Allah'a) şirk koşamazlardı (Allah onları tercihlerinde serbest bırakmıştır). Biz seni onların üzerine bir muhafız kılmadık. Sen onların vekili de değilsin (onların yaptıklarından hesaba çekilmezsin).

108

وَلَا الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ اللّٰهِ فَيَسُبُّوا اللّٰهَ عَدْواً بِغَيْرِ كَذٰلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ اُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ اِلٰى مَرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Velâ tesubbû-lleżîne yed’ûne min dûni(A)llâhi feyesubbû(A)llâhe ‘adven biġayri ‘ilm(in)(k) keżâlike zeyyennâ likulli ummetin ‘amelehum śümme ilâ rabbihim merci’uhum feyunebbi-uhum bimâ kânû ya’melûn(e)

Onların Allah'tan başka (dua edip) yalvardıklarına sövmeyin! Sonra onlar da bilgisizce hadlerini aşarak (sizin iman ettiğiniz) Allah'a söverler. İşte Biz, her ümmete kendi amellerini böyle süslü gösterdik. Sonra onların dönüşleri Rabblerinedir. (O) Yaptıklarını onlara (tek tek) haber verecektir.

109

وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَٓاءَتْهُمْ اٰيَةٌ لَيُؤْمِنُنَّ بِهَاۜ قُلْ اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِ وَمَا اَنَّـهَٓا اِذَا جَٓاءَتْ لَا

Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim le-in câet-hum âyetun leyu/minunne bihâ(c) kul innemâ-l-âyâtu ‘inda(A)llâh(i)(s) vemâ yuş’irukum ennehâ iżâ câet lâ yu/minûn(e)

(Müşrikler) Kendilerine bir âyet (ve mucize) gelirse ona mutlaka iman edeceklerine dair bütün çaba ve gayretleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: "Mucizeler ancak Allah katındadır. (Ey mü'minler!) O (mucize) geldiğinde de (onların) iman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz?"

110

وَنُقَلِّبُ اَفْـِٔدَتَهُمْ وَاَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ بِه۪ٓ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ ف۪ي يَعْمَهُونَ۟

Venukallibu ef-idetehum veebsârahum kemâ lem yu/minû bihi evvele merratin veneżeruhum fî tuġyânihim ya’mehûn(e)

Biz onların kalplerini ve gözlerini ters çeviririz de ilkin ona iman etmedikleri gibi (mucize geldikten sonra da iman etmezler) ve onları (kendi) azgınlıkları içinde bırakırız da bocalayıp dururlar.

111

وَلَوْ اَنَّـنَا نَزَّلْـنَٓا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ قُبُلاً مَا لِيُؤْمِنُٓوا اِلَّٓا اَنْ اللّٰهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ

Velev ennenâ nezzelnâ ileyhimu-lmelâ-ikete vekellemehumu-lmevtâ vehaşernâ ‘aleyhim kulle şey-in kubulen mâ kânû liyu/minû illâ en yeşâa(A)llâhu velâkinne ekśerahum yechelûn(e)

Eğer Biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarında (hakikatin şahidleri olarak) toplasaydık Allah dilemedikçe onlar yine de iman edecek değillerdi; fakat onların çoğu (nefislerine uyarak) cahillik ederler.

112

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُواًّ شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ يُوح۪ي بَعْضُهُمْ اِلٰى زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراًۜ وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ مَا فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ

Vekeżâlike ce’alnâ likulli nebiyyin ‘aduvven şeyâtîne-l-insi velcinni yûhî ba’duhum ilâ ba’din zuḣrufe-lkavli ġurûrâ(an)(c) velev şâe rabbuke mâ fe’alûh(u)(s) feżerhum vemâ yefterûn(e)

İşte böylece Biz her nebî için insan ve cin şeytanlarını (vahye) düşman kıldık. (Bunlar kendilerini ve mü'minleri) Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler vahy(edip telkin) ederler. Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı; artık onları (Rabblerine) iftira ettikleri şeylerle (baş başa) bırak.

113

وَلِتَصْغٰٓى اِلَيْهِ اَفْـِٔدَةُ الَّذ۪ينَ لَا بِالْاٰخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُمْ مُقْتَرِفُونَ

Velitesġâ ileyhi ef-idetu-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati veliyerdavhu veliyakterifû mâ hum mukterifûn(e)

Bir de (o insan ve cin şeytanları), âhirete iman etmeyenlerin gönülleri o (yaldızlı sözler)e meyletsin, ondan hoşlansınlar ve kazandıkları (günahları)nı kazanmaya devam etsinler diye (böyle yaparlar).

114

اَفَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْتَغ۪ي حَكَماً وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاًۜ وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ اَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ بِالْحَقِّ فَلَا مِنَ

Efeġayra(A)llâhi ebteġî hakemen vehuve-lleżî enzele ileykumu-lkitâbe mufassalâ(en)(c) velleżîne âteynâhumu-lkitâbe ya’lemûne ennehu munezzelun min rabbike bilhakk(i)(s) felâ tekûnenne mine-lmumterîn(e)

(Resulüm! De ki) "Size Kitâb'ı (hak ile bâtılı birbirinden ayıran bu Kur'ân'ı) tafsilatıyla indiren O iken, ben size Allah'tan başka bir Hakem mi arayayım?" Kendilerine (daha önceden) kitap verdiğimiz kimseler (ehl-i kitap) gerçekten bu (Kur'ân)ın Rabbin tarafından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sakın şüphe edenlerden olma!

115

وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقاً وَعَدْلاًۜ لَا لِكَلِمَاتِه۪ۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

Vetemmet kelimetu rabbike sidkan ve’adlâ(en)(c) lâ mubeddile likelimâtih(i)(c) vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)

Rabbinin Kelimesi (olan bu Kur'ân) sadakat ve adaletle tamamlanmıştır. O'nun kelimelerini değiştirebilecek (hiç kimse) yoktur. O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).

116

وَاِنْ تُطِـعْ اَكْثَرَ مَنْ فِي يُضِلُّوكَ عَنْ اللّٰهِۜ اِنْ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ

Ve-in tuti’ ekśera men fî-l-ardi yudillûke ‘an sebîli(A)llâh(i)(c) in yettebi’ûne illâ-zzanne ve-in hum illâ yaḣrusûn(e)

Eğer yeryüzünde bulunan (insan)ların çoğuna tabi olursan seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna tabi olurlar ve onlar sadece yalan söylerler.

117

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ مَنْ يَضِلُّ عَنْ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ

İnne rabbeke huve a’lemu men yadillu ‘an sebîlih(i)(s) vehuve a’lemu bilmuhtedîn(e)

Muhakkak ki senin Rabbin, yolundan sapanı da en iyi bilendir, hidâyette olanları da en iyi bilendir.

118

فَكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ بِاٰيَاتِه۪ مُؤْمِن۪ينَ

Fekulû mimmâ żukira-smu(A)llâhi ‘aleyhi in kuntum bi-âyâtihi mu/minîn(e)

Eğer O'nun âyetlerine iman ediyorsanız, üzerine Allah'ın adı anıla(rak kesilen hayva)nlardan yiyin!

119

وَمَا اَلَّا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَقَدْ فَصَّلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ اِلَّا مَا اضْطُرِرْتُمْ اِلَيْهِۜ وَاِنَّ كَث۪يراً لَيُضِلُّونَ بِاَهْوَٓائِهِمْ بِغَيْرِ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِالْمُعْتَد۪ينَ

Vemâ lekum ellâ te/kulû mimmâ żukira-smu(A)llâhi ‘aleyhi vekad fassale lekum mâ harrame ‘aleykum illâ mâ-dturirtum ileyh(i)(k) ve-inne keśîran leyudillûne bi-ehvâ-ihim biġayri ‘ilm(in)(k) inne rabbeke huve a’lemu bilmu’tedîn(e)

Üzerine Allah'ın adı anıla(rak kesilen hayva)nlardan yememenize sebep ne? Muhakkak ki Allah, mecbur kaldığınız (zaman, ölmeyecek kadar yemek zorunda olduğunuz) şeyler müstesna, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu (insanların) birçoğu bilgisizce (nefislerinin) hevâlarına uyarak (kendilerini ve başkalarını) saptırırlar. Muhakkak ki senin Rabbin, (evet) O, haddi aşanları en iyi bilendir.

120

وَذَرُوا ظَاهِرَ الْاِثْمِ وَبَاطِنَهُۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْسِبُونَ الْاِثْمَ سَيُجْزَوْنَ بِمَا كَانُوا يَقْتَرِفُونَ

Veżerû zâhira-l-iśmi vebâtineh(u)(c) inne-lleżîne yeksibûne-l-iśme seyuczevne bimâ kânû yakterifûn(e)

Günahın açığını da gizlisini de bırakın; çünkü günah kazananlar, işlemekte oldukları (günahlar) sebebiyle yakında cezalandırılacaklardır!

121

وَلَا مِمَّا لَمْ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَاِنَّهُ لَفِسْقٌۜ وَاِنَّ الشَّيَاط۪ينَ لَيُوحُونَ اِلٰٓى لِيُجَادِلُوكُمْۚ وَاِنْ اَطَعْتُمُوهُمْ اِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ۟

Velâ te/kulû mimmâ lem yużkeri-smu(A)llâhi ‘aleyhi ve-innehu lefisk(un)(k) ve-inne-şşeyâtîne leyûhûne ilâ evliyâ-ihim liyucâdilûkum(s) ve-in eta’tumûhum innekum lemuşrikûn(e)

Üzerine Allah'ın adı anılma(dan kesilen hayvanlar)dan yemeyin; çünkü bu fâsıklıktır. Bir de şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için vahy(edip telkin)de bulunurlar. Eğer onlara tabi olursanız muhakkak ki siz de müşriklerden olursunuz.

122

اَوَمَنْ كَانَ مَيْتاً فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُوراً يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِر۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Eve men kâne meyten feahyeynâhu vece’alnâ lehu nûran yemşî bihi fî-nnâsi kemen meśeluhu fî-zzulumâti leyse biḣâricin minhâ(c) keżâlike zuyyine lilkâfirîne mâ kânû ya’melûn(e)

(Manen) Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nûr (yani iman) verdiğimiz kimse, hiç (şeytana tabi olmuş) karanlıklar içinde kalmış (ve) ondan hiç çıkamayacak kimse gibi olur mu? İşte, kâfirler için yapmakta oldukları şeyler (kendilerine) böyle süslü gösterilmiştir.

123

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ اَكَابِرَ مُجْرِم۪يهَا لِيَمْكُرُوا ف۪يهَاۜ وَمَا اِلَّا بِاَنْفُسِهِمْ وَمَا

Vekeżâlike ce’alnâ fî kulli karyetin ekâbira mucrimîhâ liyemkurû fîhâ(s) vemâ yemkurûne illâ bi-enfusihim vemâ yeş’urûn(e)

Keza Biz, her memlekette mücrimleri oranın ileri gelenleri kıldık ki oralarda (imtihan gereği insanlara) tuzak kursunlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerine tuzak kurarlar da (bunun) farkında değildirler.

124

وَاِذَا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَةٌ قَالُوا لَنْ حَتّٰى مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ رُسُلُ اللّٰهِۜ اَللّٰهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُۜ سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ اَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ وَعَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ

Ve-iżâ câet-hum âyetun kâlû len nu/mine hattâ nu/tâ miśle mâ ûtiye rusulu(A)llâh(i)(m) (A)llâhu a’lemu hayśu yec’alu risâleteh(u)(k) seyusîbu-lleżîne ecramû saġârun ‘inda(A)llâhi ve’ażâbun şedîdun bimâ kânû yemkurûn(e)

Onlara bir âyet geldiği zaman, "Allah'ın resullerine verilenlerin benzeri bize de verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz" dediler. Allah, risâletini kime vereceğini en iyi bilendir. Yakında mücrimlere, (mü'minlere) tuzak kurmalarından dolayı Allah tarafından aşağılayıcı ve şiddetli bir azap isabet edecektir.

125

فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِۚ وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى لَا

Femen yuridi(A)llâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil-islâm(i)(s) vemen yurid en yudillehu yec’al sadrahu dayyikan haracen keennemâ yessa’’adu fî-ssemâ-/(i)(c) keżâlike yec’alu(A)llâhu-rricse ‘alâ-lleżîne lâ yu/minûn(e)

Allah kimi hidâyete erdirmek isterse onun göğsünü İslam'a açar, kimi de dalâlette bırakmak isterse onun göğsünü göğe tırmanıyormuş gibi iyice daraltır, sıkar. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle (şirk ve küfür) pisliği(ni) döker.

126

وَهٰذَا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَق۪يماًۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ

Vehâżâ sirâtu rabbike mustekîmâ(en)(c) kad fessalnâ-l-âyâti likavmin yeżżekkerûn(e)

Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Gerçekten Biz öğüt alan (ve öğüt almak isteyen her) bir kavim için âyetleri (birer birer böyle) açıklıyoruz.

127

لَهُمْ دَارُ السَّلَامِ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَهُوَ وَلِيُّهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Lehum dâru-sselâmi ‘inde rabbihim(s) vehuve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(e)

Rabbleri katında onlara selâm yurdu (olan cennet) vardır ve O (Allah), yapmakta oldukları (güzel) şeyler sebebiyle onların dostudur.

128

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاًۚ يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُمْ مِنَ وَقَالَ اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمْ مِنَ رَبَّـنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَٓا اَجَلَنَا الَّـذ۪ٓي اَجَّلْتَ لَنَاۜ قَالَ النَّارُ مَثْوٰيكُمْ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ

Veyevme yahşuruhum cemî’an yâ ma’şera-lcinni kadi-stekśertum mine-l-ins(i)(s) vekâle evliyâuhum mine-l-insi rabbenâ-stemte’a ba’dunâ biba’din vebelaġnâ ecelenâ-lleżî eccelte lenâ(c) kâle-nnâru meśvâkum ḣâlidîne fîhâ illâ mâ şâa(A)llâh(u)(k) inne rabbeke hakîmun ‘alîm(un)

(Allah) Onların hepsini bir araya topladığı (kıyamet) gün(ü onlara şöyle buyurur), "ey cinler (taifesinden olan şeytanlar) topluluğu! Şüphesiz ki siz, insanlardan (inkâr edenlerin sayısını) çoğaltmak istediniz!" Onların insanlardan olan dostları ise der ki: "Rabbimiz! (Doğrusu biz) Birbirimizden yararlandık ve bize takdir ettiğin ecelimize eriştik!" (Allah da) Şöyle buyurur: "Allah'ın dilediği müstesna, içinde ebediyen kalacağınız yer ateştir!" (Resulüm!) Muhakkak ki senin Rabbin Hakîm'dir, Alîm'dir (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyi ve herkesi bilendir).

129

وَكَذٰلِكَ نُوَلّ۪ي بَعْضَ الظَّالِم۪ينَ بَعْضاً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ۟

Vekeżâlike nuvellî ba’da-zzâlimîne ba’dan bimâ kânû yeksibûn(e)

İşte Biz, kazanmakta oldukları (günahlar) yüzünden zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle dost ederiz.

130

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اَلَمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪ي وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۜ قَالُوا شَهِدْنَا عَلٰٓى اَنْفُسِنَا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ

Yâ ma’şera-lcinni vel-insi elem ye/tikum rusulun minkum yakussûne ‘aleykum âyâtî veyunżirûnekum likâe yevmikum hâżâ(c) kâlû şehidnâ ‘alâ enfusinâ(s) veġarrat-humu-lhayâtu-ddunyâ veşehidû ‘alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(e)

(Devamında Allah buyurur ki) "Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran resuller gelmedi mi?" Onlar ise, "(bugün biz) kendi aleyhimize şahidlik ederiz (Allah'ın resulleri bize geldi)" derler. Dünya hayatı onları aldattı da kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine (o gün) şahidlik ettiler.

131

ذٰلِكَ اَنْ لَمْ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا غَافِلُونَ

Żâlike en lem yekun rabbuke muhlike-lkurâ bizulmin veehluhâ ġâfilûn(e)

Bu (resullerin gönderilmesi) şundandır; halkı (hak ile bâtıldan) habersizken, Rabbin zulümle ülkeleri helâk edici değildir.

132

وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُواۜ وَمَا بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

Velikullin deracâtun mimmâ ‘amilû(c) vemâ rabbuke biġâfilin ‘ammâ ya’melûn(e)

Herkesin, amellerine göre dereceleri vardır ve Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.

133

وَرَبُّكَ الْغَنِيُّ ذُو الرَّحْمَةِۜ اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ وَيَسْتَخْلِفْ مِنْ مَا يَشَٓاءُ كَمَٓا اَنْشَاَكُمْ مِنْ قَوْمٍ اٰخَر۪ينَۜ

Verabbuke-lġaniyyu żû-rrahmet(i)(c) in yeşe/ yużhibkum veyestaḣlif min ba’dikum mâ yeşâu kemâ enşeekum min żurriyyeti kavmin âḣarîn(e)

Senin Rabbin Ğaniyy'dir (zengindir, kerimdir ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu), rahmet sahibidir. Sizi başka bir kavmin zürriyetinden meydana getirdiği gibi eğer dilerse sizi (helâk edip) giderir de sizden sonra (yerinize) dilediği (gibi O'na iman eden bir kavmi) getirir.

134

اِنَّ مَا تُوعَدُونَ لَاٰتٍۙ وَمَٓا بِمُعْجِز۪ينَ

İnne mâ tû’adûne leât(in)(s) vemâ entum bimu’cizîn(e)

Size vaad edilen (kıyamet günü) mutlaka gelecektir ve siz (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz (o günün gelmesini önleyemezsiniz).

135

قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى اِنّ۪ي عَامِلٌۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِۜ اِنَّهُ لَا الظَّالِمُونَ

Kul yâ kavmi-’melû ‘alâ mekânetikum innî ‘âmil(un)(s) fesevfe ta’lemûne men tekûnu lehu ‘âkibetu-ddâr(i)(k) innehu lâ yuflihu-zzâlimûn(e)

(Resulüm!) De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Şüphesiz ben de (elimden geleni) yapacağım! Yakında (dünya) yurdun(un) âkıbetinin kimin lehine olduğunu bileceksiniz. Muhakkak ki zalimler iflah olmazlar."

136

وَجَعَلُوا لِلّٰهِ مِمَّا ذَرَاَ مِنَ وَالْاَنْعَامِ نَص۪يباً فَقَالُوا هٰذَا لِلّٰهِ بِزَعْمِهِمْ وَهٰذَا لِشُرَكَٓائِنَاۚ فَمَا كَانَ لِشُرَكَٓائِهِمْ فَلَا اِلَى وَمَا كَانَ لِلّٰهِ فَهُوَ يَصِلُ اِلٰى سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ

Vece’alû li(A)llâhi mimmâ żerae mine-lharśi vel-en’âmi nasîben fekâlû hâżâ li(A)llâhi biza’mihim vehâżâ lişurakâ-inâ(s) femâ kâne lişurakâ-ihim felâ yasilu ila(A)llâh(i)(s) vemâ kâne li(A)llâhi fehuve yasilu ilâ şurakâ-ihim(k) sâe mâ yahkumûn(e)

Onlar, Allah'ın (yaratıp) çoğalttığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah'a bir pay ayırdılar. Zanlarınca, "bu, Allah'ındır, bu da (O'na şirk koştuğumuz) ortaklarımızındır" dediler. Ortakları için ayrılan, Allah'a ulaşmıyor; fakat Allah için ayrılan, ortaklarına ulaşıyor! (Bak) Ne kötü hüküm veriyorlar?

137

وَكَذٰلِكَ زَيَّنَ لِكَث۪يرٍ مِنَ قَتْلَ اَوْلَادِهِمْ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ لِيُرْدُوهُمْ وَلِيَلْبِسُوا عَلَيْهِمْ د۪ينَهُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ

Vekeżâlike zeyyene likeśîrin mine-lmuşrikîne katle evlâdihim şurakâuhum liyurdûhum veliyelbisû ‘aleyhim dînehum(s) velev şâa(A)llâhu mâ fe’alûh(u)(s) feżerhum vemâ yefterûn(e)

Yine bunun gibi, ortakları (olan şeytanlar) müşriklerden çoğuna (kız) çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdi ki hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerin(e şirk)i karıştırıp bozsunlar! Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı, artık onları (Rabblerine) iftira ettikleri şeylerle (baş başa) bırak!

138

وَقَالُوا هٰذِه۪ٓ اَنْعَامٌ وَحَرْثٌ حِجْرٌۘ لَا اِلَّا مَنْ نَشَٓاءُ بِزَعْمِهِمْ وَاَنْعَامٌ حُرِّمَتْ ظُهُورُهَا وَاَنْعَامٌ لَا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهَا افْتِرَٓاءً عَلَيْهِۜ سَيَجْز۪يهِمْ بِمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

Ve kâlû hâżihi en’âmun veharśun hicrun lâ yat’amuhâ illâ men neşâu biza’mihim veen’âmun hurrimet zuhûruhâ veen’âmun lâ yeżkurûne-sma(A)llâhi ‘aleyhâ-ftirâen ‘aleyh(i)(c) seyeczîhim bimâ kânû yefterûn(e)

Bir de (o müşrikler asılsız iddialarda bulunarak) zanlarınca dediler ki: "Bu (ilâhlar için ayrılan) hayvanlar ve ekinler yasaklanmıştır. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. (Şunlar da) Sırtları(na binilmesi ve yük yüklenmesi) haram edilmiş hayvanlardır." Birtakım hayvanları da (Allah böyle emrediyor deyip) O'na iftira ederek (keserken) üzerlerine Allah'ın adını anmazlar. Yakında (Allah'a şirk koşarak) iftira ettikleri (bu) şeyler nedeniyle (Allah onları) cezalandıracaktır.

139

وَقَالُوا مَا ف۪ي هٰذِهِ الْاَنْعَامِ خَالِصَةٌ لِذُكُورِنَا وَمُحَرَّمٌ عَلٰٓى وَاِنْ يَكُنْ مَيْتَةً فَهُمْ ف۪يهِ شُرَكَٓاءُۜ سَيَجْز۪يهِمْ وَصْفَهُمْۜ اِنَّهُ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ

Ve kâlû mâ fî butûni hâżihi-l-en’âmi ḣâlisatun liżukûrinâ vemuharramun ‘alâ ezvâcinâ(s) ve-in yekun meyteten fehum fîhi şurakâ(u)(c) seyeczîhim vasfehum(c) innehu hakîmun ‘alîm(un)

Yine dediler ki: "Şu hayvanların karınlarında olan (yavru)lar (canlı olursa) yalnız erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise haram kılınmıştır. Şayet (yavru) ölü olursa o zaman (kadın, erkek) hepsi onda ortaktır." (Allah) Onları (bu) isnatlarından dolayı yakında cezalandıracaktır. Muhakkak ki O, Hakîm'dir, Alîm'dir (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyi ve herkesi bilendir).

140

قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ قَتَلُٓوا اَوْلَادَهُمْ سَفَهاً بِغَيْرِ وَحَرَّمُوا مَا رَزَقَهُمُ اللّٰهُ افْتِرَٓاءً عَلَى قَدْ ضَلُّوا وَمَا مُهْتَد۪ينَ۟

Kad ḣasira-lleżîne katelû evlâdehum sefehen biġayri ‘ilmin veharramû mâ razekahumu(A)llâhu-ftirâen ‘ala(A)llâh(i)(c) kad dallû vemâ kânû muhtedîn(e)

Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce (kız) çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı Allah'a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki hüsrana uğramıştır. Andolsun ki onlar dalâlettedir, hidâyete erenlerden değildir.

141

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَ جَنَّاتٍ مَعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفاً اُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهاً وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍۜ كُلُوا مِنْ اِذَٓا اَثْمَرَ وَاٰتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِه۪ۘ وَلَا اِنَّهُ لَا الْمُسْرِف۪ينَۙ

Vehuve-lleżî enşee cennâtin ma’rûşâtin veġayra ma’rûşâtin ve-nnaḣle ve-zzer’a muḣtelifen ukuluhu ve-zzeytûne ve-rrummâne muteşâbihen veġayra muteşâbih(in)(c) kulû min śemerihi iżâ eśmera veâtû hakkahu yevme hasâdih(i)(s) velâ tusrifû(c) innehu lâ yuhibbu-lmusrifîn(e)

Hem ekilip biçilen ve hem de kendiliğinden yetişen bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narları yaratan O'dur. (Her biri) Meyve verdiği zaman meyvesinden yiyin! Hasat edildiği gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, sakın israf etmeyin! Çünkü Allah, israf edenleri sevmez.

142

وَمِنَ حَمُولَةً وَفَرْشاًۜ كُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ وَلَا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌۙ

Vemine-l-en’âmi hamûleten veferşâ(en)(c) kulû mimmâ razekakumu(A)llâhu velâ tettebi’û ḣutuvâti-şşeytân(i)(c) innehu lekum ‘aduvvun mubîn(un)

Yine hayvanlardan yük taşıyanları ve (yününden, tüyünden) döşek yapılanları da (yaratan O'dur). Allah'ın size verdiği rızıktan yiyin, şeytanın adımlarına tabi olmayın! Muhakkak ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.

143

ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۚ مِنَ اثْنَيْنِ وَمِنَ اثْنَيْنِۜ قُلْ ٓاٰلذَّكَرَيْنِ حَرَّمَ اَمِ الْاُنْثَيَيْنِ اَمَّا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ اَرْحَامُ الْاُنْثَيَيْنِۜ نَبِّؤُ۫ن۪ي بِعِلْمٍ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَۙ

Śemâniyete ezvâc(in)(s) mine-dda/ni-śneyni vemine-lma’zi-śneyn(i)(k) kul âżżekerayni harrame emi-lunśeyeyni emmâ-ştemelet ‘aleyhi erhâmu-lunśeyeyn(i)(s) nebbi-ûnî bi’ilmin in kuntum sâdikîn(e)

(Allah, erkek ve dişi olmak üzere; koyun, keçi, deve ve sığırdan) Sekiz eş (yarattı)! Koyundan iki, keçiden iki! (O müşriklere) De ki: "İki erkeği mi, yoksa iki dişiyi mi, yoksa o iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı (Allah) haram kıldı? Eğer (iddianızda) doğru kimseler iseniz bana (gerçek) bir ilim ile haber verin!"

144

وَمِنَ اثْنَيْنِ وَمِنَ اثْنَيْنِۜ قُلْ ٓاٰلذَّكَرَيْنِ حَرَّمَ اَمِ الْاُنْثَيَيْنِ اَمَّا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ اَرْحَامُ الْاُنْثَيَيْنِۜ اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ وَصّٰيكُمُ اللّٰهُ بِهٰذَاۚ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى كَذِباً لِيُضِلَّ النَّاسَ بِغَيْرِ اِنَّ اللّٰهَ لَا الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ۟

Vemine-l-ibili-śneyni vemine-lbekari iśneyn(i)(k) kul âżżekerayni harrame emi-lunśeyeyni emmâ-ştemelet ‘aleyhi erhâmu-lunśeyeyn(i)(s) em kuntum şuhedâe iż vassâkumu(A)llâhu bihâżâ(c) femen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben liyudille-nnâse biġayri ‘ilm(in)(k) inna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)

Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattı)! De ki: "(O bunlardan) İki erkeği mi, yoksa iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı haram kıldı? Yoksa siz, Allah böyle tavsiye (edip emr)ederken (buna) şahid mi oldunuz?" Bilgisizce insanları dalâlete düşürmek için Allah hakkında yalan uydurup iftira edenden daha zalim kim vardır! Muhakkak ki Allah (hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalim kavmi hidâyete erdirmez.

145

قُلْ لَٓا ف۪ي اُو۫حِيَ اِلَيَّ مُحَرَّماً عَلٰى يَطْعَمُهُٓ اِلَّٓا اَنْ مَيْتَةً اَوْ دَماً مَسْفُوحاً اَوْ لَحْمَ خِنْز۪يرٍ فَاِنَّهُ رِجْسٌ اَوْ فِسْقاً اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ وَلَا فَاِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Kul lâ ecidu fîmâ ûhiye ileyye muharramen ‘alâ tâ’imin yat’amuhu illâ en yekûne meyteten ev demen mesfûhan ev lahme ḣinzîrin fe-innehu ricsun ev fiskan uhille liġayri(A)llâhi bih(i)(c) femeni-dturra ġayra bâġin velâ ‘âdin fe-inne rabbeke ġafûrun rahîm(un)

(Resulüm!) De ki: "Bana vahyolunan (Kur'ân)da, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki o, şüphesiz necistir- ya da Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fısk (murdar olmuş bir hayvan) dışında yiyecek kimseye haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Fakat (başkasının hakkına) saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere kim de (bunlardan) yemek zorunda kalırsa (bilsin ki) muhakkak Rabbin Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

146

وَعَلَى هَادُوا حَرَّمْنَا كُلَّ ذ۪ي ظُفُرٍۚ وَمِنَ وَالْغَنَمِ حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ شُحُومَهُمَٓا اِلَّا مَا حَمَلَتْ ظُهُورُهُمَٓا اَوِ الْحَوَايَٓا اَوْ مَا اخْتَلَطَ بِعَظْمٍۜ ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِبَغْيِهِمْۘ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ

Ve’alâ-lleżîne hâdû harramnâ kulle żî zufur(in)(s) vemine-lbekari velġanemi harramnâ ‘aleyhim şuhûmehumâ illâ mâhamelet zuhûruhumâ evi-lhavâyâ ev mâ-ḣteleta bi’azm(in)(c) żâlike cezeynâhum bibaġyihim(s) ve-innâ lesâdikûn(e)

Biz, Yahudilere bütün tırnaklı (hayvan)ları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere sığır ve koyunun iç yağlarını da onlara haram kıldık. Azgınlıkları sebebiyle onları böyle cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz.

147

فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ رَبُّكُمْ ذُو رَحْمَةٍ وَاسِعَةٍۚ وَلَا بَاْسُهُ عَنِ الْمُجْرِم۪ينَ

Fe-in keżżebûke fekul rabbukum żû rahmetin vâsi’atin velâ yuraddu be/suhu ‘ani-lkavmi-lmucrimîn(e)

(Resulüm!) Buna rağmen eğer (o kâfirler) seni yalanlarlarsa (onlara) de ki: "Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir; ama O'nun azabı suçlular topluluğundan geri çevrilmez."

148

سَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَٓا وَلَٓا وَلَا مِنْ كَذٰلِكَ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ حَتّٰى ذَاقُوا بَاْسَنَاۜ قُلْ هَلْ مِنْ فَتُخْرِجُوهُ لَنَاۜ اِنْ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ اِلَّا تَخْرُصُونَ

Seyekûlu-lleżîne eşrakû lev şâa(A)llâhu mâ eşraknâ velâ âbâunâ velâ harramnâ min şey-/(in)(c) keżâlike keżżebe-lleżîne min kablihim hattâ żâkû be/senâ(k) kul hel ‘indekum min ‘ilmin fetuḣricûhu lenâ(s) in tettebi’ûne illâ-zzanne ve-in entum illâ taḣrusûn(e)

(Allah'a) Şirk koşanlar diyecekler ki: "Allah dileseydi ne biz şirk koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de (kendi kendimize) haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de (âyetlerimizi ve resullerimizi) böyle yalanlamışlardı ve sonunda azabımızı tattılar. (Resulüm!) De ki: "Yanınızda bizim için (ortaya) çıkarabileceğiniz bir bilginiz var mı? Siz zandan başka bir şeye tabi olmuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz."

149

قُلْ فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُۚ فَلَوْ شَٓاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَع۪ينَ

Kul feli(A)llâhi-lhuccetu-lbâliġa(tu)(s) felev şâe lehedâkum ecme’în(e)

De ki: "Kâmil delil ancak Allah'ın (katında)dır. Eğer O dileseydi elbette hepinizi hidâyete erdirirdi."

150

قُلْ هَلُمَّ شُهَدَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ يَشْهَدُونَ اَنَّ اللّٰهَ حَرَّمَ هٰذَاۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَلَا مَعَهُمْۚ وَلَا اَهْوَٓاءَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَالَّذ۪ينَ لَا بِالْاٰخِرَةِ وَهُمْ بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ۟

Kul helumme şuhedâekumu-lleżîne yeşhedûne enna(A)llâhe harrame hâżâ(s) fe-in şehidû felâ teşhed me’ahum(c) velâ tettebi’ ehvâe-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ velleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati vehum birabbihim ya’dilûn(e)

De ki: "Haydi, 'şüphesiz Allah bunu haram kıldı' diye şehadet edecek şahidlerinizi getirin!" Eğer onlar şahidlik ederlerse sen onlarla beraber şahidlik etme! Âyetlerimizi yalanlayanların ve âhiret (günün)e iman etmeyenlerin hevâlarına da uyma! Onlar (başka şeyleri ve başkalarını) Rabblerine denk tutuyorlar.

151

قُلْ تَعَالَوْا اَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ اَلَّا بِه۪ شَيْـٔاًۜ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناًۚ وَلَا اَوْلَادَكُمْ مِنْ نَحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَاِيَّاهُمْۚ وَلَا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَۚ وَلَا النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّۜ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

Kul te’âlev etlu mâ harrame rabbukum ‘aleykum(s) ellâ tuşrikû bihi şey-â(en)(s) vebilvâlideyni ihsânâ(en)(s) velâ taktulû evlâdekum min imlâk(in)(s) nahnu nerzukukum ve-iyyâhum(s) velâ takrabû-lfevâhişe mâ zahera minhâ vemâ betan(e)(s) velâ taktulû-nnefse-lletî harrama(A)llâhu illâ bilhakk(i)(c) żâlikum vassâkum bihi le’allekum ta’kilûn(e)

De ki: "Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuya(rak emirlerini anlata)yım: 'O'na hiçbir şeyi asla şirk koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizi de onları da Biz rızıklandırıyoruz- fuhşiyatın (aşırılığın) açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve haksız yere Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın!' İşte bunlar Allah'ın size tavsiye (ve emr)ettikleridir. Umulur ki aklınızı kullanır (düşünüp anlar)sınız."

152

وَلَا مَالَ الْيَت۪يمِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ حَتّٰى اَشُدَّهُۚ وَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْم۪يزَانَ بِالْقِسْطِۚ لَا نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَا وَاِذَا قُلْتُمْ فَاعْدِلُوا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۚ وَبِعَهْدِ اللّٰهِ اَوْفُواۜ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِه۪ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ

Velâ takrabû mâle-lyetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluġa eşuddeh(u)(s) veevfû-lkeyle velmîzâne bilkist(i)(s) lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ(s) ve-iżâ kultum fa’dilû velev kâne żâ kurbâ(s) vebi’ahdi(A)llâhi evfû(c) żâlikum vassâkum bihi le’allekum teżekkerûn(e)

"Rüşd çağına erişinceye kadar yetimin malına sadece en güzel şekilde (onun yararına olacak biçimde) yaklaşın, ölçü ve tartıyı adaletle tam yapın -Biz kişiye ancak gücünün yettiğini yükleriz- söz söylediğiniz zaman yakınlarınız dahi olsa adaletli olun ve Allah'ın ahdine (ona verdiğiniz âbd olma sözüne) vefa gösterin! İşte bunlar Allah'ın size tavsiye (ve emr)ettikleridir. Umulur ki (bunları) tezekkür eder (düşünüp öğüt alır)sınız."

153

وَاَنَّ هٰذَا صِرَاط۪ي مُسْتَق۪يماً فَاتَّبِعُوهُۚ وَلَا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِه۪ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

Veenne hâżâ sirâtî mustekîmen fettebi’ûh(u)(s) velâ tettebi’û-ssubule feteferraka bikum ‘an sebîlih(i)(c) żâlikum vassâkum bihi le’allekum tettekûn(e)

İşte bu, benim dosdoğru yolumdur. Öyle ise ona tabi olun! Sizi O'nun yolundan ayıracak (başka) yollara tabi olmayın! İşte bunlar Allah'ın size tavsiye (ve emr)ettikleridir. Umulur ki takvâ sahibi olursunuz (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsınız).

154

ثُمَّ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ تَمَاماً عَلَى اَحْسَنَ وَتَفْص۪يلاً لِكُلِّ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ۟

Śumme âteynâ mûsâ-lkitâbe temâmen ‘alâ-lleżî ahsene vetafsîlen likulli şey-in vehuden verahmeten le’allehum bilikâ-i rabbihim yu/minûn(e)

Sonra (Yahudilerden) güzellik yapanlara (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi (birer birer) açıklamak, bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere Mûsâ'ya kitabı (Tevrât'ı) verdik ki onlar Rabblerine kavuşacaklarına iman etsinler.

155

وَهٰذَا كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ فَاتَّبِعُوهُ وَاتَّقُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَۙ

Vehâżâ kitâbun enzelnâhu mubârakun fettebi’ûhu vettekû le’allekum turhamûn(e)

İşte, bu (Kur'ân) da bizim indirdiğimiz mübarek (şanı yüce ve insanı yücelten) bir Kitâb'tır. Artık ona tabi olun ve (Allah'a karşı) takvâlı olun ki rahmete eresiniz.

156

اَنْ اِنَّـمَٓا اُنْزِلَ الْكِتَابُ عَلٰى مِنْ وَاِنْ كُنَّا عَنْ لَغَافِل۪ينَۙ

En tekûlû innemâ unzile-lkitâbu ‘alâ tâ-ifeteyni min kablinâ ve-in kunnâ ‘an dirâsetihim leġâfilîn(e)

"Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (Hristiyanlara ve Yahudilere) indirildi, biz ise onların okumalarından (Tevrât ve İncîl'de geçen âyetlerden) gerçekten habersizdik" demeyesiniz diye,

157

اَوْ تَقُولُوا لَوْ اَنَّٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَكُنَّٓا اَهْدٰى مِنْهُمْۚ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌۚ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَصَدَفَ عَنْهَاۜ سَنَجْزِي الَّذ۪ينَ يَصْدِفُونَ عَنْ سُٓوءَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يَصْدِفُونَ

Ev tekûlû lev ennâ unzile ‘aleynâ-lkitâbu lekunnâ ehdâ minhum(c) fekad câekum beyyinetun min rabbikum vehuden verahme(tun)(c) femen azlemu mimmen keżżebe bi-âyâti(A)llâhi vesadefe ‘anhâ(k) seneczî-lleżîne yasdifûne ‘an âyâtinâ sû-e-l’ażâbi bimâ kânû yasdifûn(e)

Yahut "bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok hidâyette olurduk" demeyesiniz diye (size Kur'ân'ı indirdik). İşte, size de Rabbinizden apaçık bir delil, bir hidâyet ve bir rahmet geldi. Allah'ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalim kim vardır! Yakında âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden dolayı azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.

158

هَلْ اِلَّٓا اَنْ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَاْتِيَ رَبُّكَ اَوْ يَاْتِيَ بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَۜ يَوْمَ يَاْت۪ي بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ لَا نَفْساً ا۪يمَانُهَا لَمْ اٰمَنَتْ مِنْ اَوْ كَسَبَتْ ف۪ٓي خَيْراًۜ قُلِ انْتَظِرُٓوا اِنَّا مُنْتَظِرُونَ

Hel yenzurûne illâ en te/tiyehumu-lmelâ-iketu ev ye/tiye rabbuke ev ye/tiye ba’du âyâti rabbik(e)(k) yevme ye/tî ba’du âyâti rabbike lâ yenfe’u nefsen îmânuhâ lem tekun âmenet min kablu ev kesebet fî îmânihâ ḣayrâ(an)(k) kuli-ntazirû innâ muntazirûn(e)

(Resulüm! Onlar iman etmek için) Kendilerine (ölüm) meleklerin(in) gelmesini veya Rabbinin (azabının) gelmesini yahut Rabbinin bazı (kıyamet) alametlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bazı (kıyamet) alametleri geldiği gün önceden iman etmemiş ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda vermez. De ki: "Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!"

159

اِنَّ الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاً لَسْتَ مِنْهُمْ ف۪ي اِنَّـمَٓا اَمْرُهُمْ اِلَى ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ

İnne-lleżîne ferrakû dînehum vekânû şiye’an leste minhum fî şey-/(en)(c) innemâ emruhum ila(A)llâhi śümme yunebbi-uhum bimâ kânû yef’alûn(e)

Muhakkak ki dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra (Allah) onlara yaptıklarını (tek tek) haber verecektir.

160

مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَاۚ وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا اِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا

Men câe bilhaseneti felehu ‘aşru emśâlihâ(s) vemen câe bi-sseyyi-eti felâ yuczâ illâ miślehâ vehum lâ yuzlemûn(e)

Kim (Allah'ın huzuruna) güzellikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.

161

قُلْ اِنَّن۪ي هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى مُسْتَق۪يمٍۚ د۪يناً قِيَماً مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۚ وَمَا مِنَ

Kul innenî hedânî rabbî ilâ sirâtin mustekîmin dînen kiyemen millete ibrâhîme hanîfâ(en)(c) vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)

De ki: "Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, doğru bir dine, hanîf olan İbrâhîm'in dinine hidâyet etti. Ve o, müşriklerden değildi."

162

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

Kul inne salâtî venusukî vemahyâye vememâtî li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)

De ki: "Muhakkak ki benim salâtım, (ibadetlerim) kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir."

163

لَا لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ

Lâ şerîke leh(e)(s) vebiżâlike umirtu veenâ evvelu-lmuslimîn(e)

"O'nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Müslümanların ilki (ve önderi)yim."

164

قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪ي رَباًّ وَهُوَ رَبُّ كُلِّ وَلَا كُلُّ اِلَّا عَلَيْهَاۚ وَلَا وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۚ ثُمَّ اِلٰى مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ

Kul eġayra(A)llâhi ebġî rabben vehuve rabbu kulli şey-/(in)(c) velâ teksibu kullu nefsin illâ ‘aleyhâ(c) velâ teziru vâziratun vizra uḣrâ(c) śümme ilâ rabbikum merci’ukum feyunebbi-ukum bimâ kuntum fîhi taḣtelifûn(e)

De ki: "O, her şeyin Rabbi iken ben Allah'tan başka bir Rabb mi arayacağım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkâr başkasının (günah) yükünü yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir ve O, (kıyamet günü) ihtilafa düştüğünüz şeyleri(n iç yüzünü) size haber verecektir."

165

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي اٰتٰيكُمْۜ اِنَّ رَبَّكَ سَر۪يعُ الْعِقَابِۘ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ

Vehuve-lleżî ce’alekum ḣalâ-ife-l-ardi verafe’a ba’dakum fevka ba’din deracâtin liyebluvekum fî mâ âtâkum(k) inne rabbeke serî’u-l’ikâbi ve-innehu leġafûrun rahîm(un)

Sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve size verdiği şeyler hususunda sizi imtihan etmek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz ki senin Rabbin (küfründe ısrar edenlere verdiği mühleti) sona erdirmesi çabuk olandır ve muhakkak ki O, Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).