← Sûreler
A'râf Sûresi
206 âyet · Mekki
سُورَةُ الْاَعْرَافِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

الٓمٓصٓۜ

Elif-lâm-mîm-sâd

Elif. Lâm. Mîm. Sâd.

2

كِتَابٌ اُنْزِلَ اِلَيْكَ فَلَا ف۪ي حَرَجٌ مِنْهُ لِتُنْذِرَ بِه۪ وَذِكْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ

Kitâbun unzile ileyke felâ yekun fî sadrike haracun minhu litunżira bihi veżikrâ lilmu/minîn(e)

(Resulüm! Bu Kur'ân) Sana, kendisiyle (insanları) uyarman ve mü'minlere zikir (öğüt ve nasihat vermen) için indirilen bir Kitâb'tır. Artık bundan dolayı senin göğsünde bir sıkıntı (ve daralma) olmasın!

3

اِتَّبِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ وَلَا مِنْ اَوْلِيَٓاءَۜ قَل۪يلاً تَذَكَّرُونَ

İttebi’û mâ unzile ileykum min rabbikum velâ tettebi’û min dûnihi evliyâ/(e)(c) kalîlen mâ teżekkerûn(e)

(Ey insanlar!) Rabbinizden size indirilen (Kur'ân'a ve sizin için gönderdiği resulün)e tabi olun! Ondan başka dostlar (edinerek onlar)a tabi olmayın! Ne kadar da az (düşünüp) öğüt alıyorsunuz!

4

وَكَمْ مِنْ اَهْلَكْنَاهَا فَجَٓاءَهَا بَاْسُنَا بَيَاتاً اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ

Vekem min karyetin ehleknâhâ fecâehâ be/sunâ beyâten ev hum kâ-ilûn(e)

Nice memleketler vardır ki Biz onları helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin (uyurlarken) yahut gündüz (vakti) istirahat ederlerken geldi.

5

فَمَا دَعْوٰيهُمْ اِذْ جَٓاءَهُمْ بَاْسُنَٓا اِلَّٓا اَنْ اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

Femâ kâne da’vâhum iż câehum be/sunâ illâ en kâlû innâ kunnâ zâlimîn(e)

Azabımız onlara geldiği zaman onların feryatları, "biz gerçekten (Allah'ın hak ile gönderdiği resulünü inkâr eden) zalim kimselermişiz" demelerinden başka bir şey olmadı.

6

فَلَنَسْـَٔلَنَّ الَّذ۪ينَ اُرْسِلَ اِلَيْهِمْ وَلَنَسْـَٔلَنَّ الْمُرْسَل۪ينَۙ

Felenes-elenne-lleżîne ursile ileyhim velenes-elenne-lmurselîn(e)

Elbette Biz (kıyamet günü), kendilerine (bir resul) gönderilenlere (resule iman edip etmediklerini) soracağız ve gönderilen (resul)e de (sana ne cevap verildi diye) soracağız!

7

فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا غَٓائِب۪ينَ

Felenekussanne ‘aleyhim bi’ilm(in)(s) vemâ kunnâ ġâ-ibîn(e)

Andolsun ki, onlara (yaptıklarını tam) bir ilim ile (bir bir) anlatacağız; çünkü Biz onlardan gaib (habersiz ve uzak) değiliz.

8

وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّۚ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Velveznu yevme-iżini-lhakk(u)(c) femen śekulet mevâzînuhu feulâ-ike humu-lmuflihûn(e)

O gün (amellerin) tartı(lması) haktır. Artık kimin (hayır ve güzellikte) tartıları ağır gelirse işte onlar felaha (kurtuluş ve saadete) erenlerdir.

9

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَظْلِمُونَ

Vemen ḣaffet mevâzînuhu feulâ-ike-lleżîne ḣasirû enfusehum bimâ kânû bi-âyâtinâ yazlimûn(e)

Kimin de (hayır ve güzellikte) tartıları hafif gelirse işte onlar (indirdiğimiz) âyetlerimize zulmettiklerinden (onları görmezden gelip hafife aldıklarından) dolayı kendilerini hüsrana uğratanlardır.

10

وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي وَجَعَلْنَا لَكُمْ ف۪يهَا مَعَايِشَۜ قَل۪يلاً تَشْكُرُونَ۟

Velekad mekkennâkum fî-l-ardi vece’alnâ lekum fîhâ me’âyiş(e)(k) kalîlen mâ teşkurûn(e)

(Ey insanlar!) Andolsun ki Biz sizi yeryüzünde (imtihanlara tabi tutup halife olmanız için) yerleştirdik ve orada size geçimlikler (maddi ve manevi her türlü nimeti) verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!

11

وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَۗ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ لَمْ مِنَ

Velekad ḣaleknâkum śümme savvernâkum śümme kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse lem yekun mine-ssâcidîn(e)

Yine andolsun ki sizi Biz yarattık, sonra size suret verdik, sonra da meleklere, "Âdem'e (her biri bir Âdem olan insana) secde edin!" buyurduk. (Hepsi) Hemen secde ettiler; ancak (cinlerden olan) iblis secde edenlerden olmadı.

12

قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا اِذْ اَمَرْتُكَۜ قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَن۪ي مِنْ وَخَلَقْتَهُ مِنْ

Kâle mâ mene’ake ellâ tescude iż emertuk(e)(s) kâle enâ ḣayrun minhu ḣalaktenî min nârin veḣalaktehu min tîn(in)

(Allah, iblise şöyle) Buyurdu: "Ben sana emretmişken seni (Âdem'e) secde etmekten men eden nedir?" (iblis) "Ben ondan daha hayırlıyım, (çünkü) beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın" dedi.

13

قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا لَكَ اَنْ ف۪يهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ

Kâle fehbit minhâ femâ yekûnu leke en tetekebbera fîhâ faḣruc inneke mine-ssâġirîn(e)

(Allah) "Haydi, hemen in oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Hemen çık; çünkü sen (kibirlenen) aşağılıklardansın" buyurdu.

14

قَالَ اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يُبْعَثُونَ

Kâle enzirnî ilâ yevmi yub’aśûn(e)

(iblis) "(O hâlde insanların secdeye layık olmadıklarını ispatlamam için onların) Diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver!" dedi.

15

قَالَ اِنَّكَ مِنَ

Kâle inneke mine-lmunzarîn(e)

(Allah) "Haydi, sen (o vakte kadar) mühlet verilenlerdensin" buyurdu.

16

قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ

Kâle febimâ aġveytenî leak’udenne lehum sirâtake-lmustekîm(e)

(iblis) Dedi ki: "(İnsan secdeye layık olmadığı hâlde Âdem'e secde etmemi emretmekle beni azgınlığa mahkûm ettin) Öyle ise beni azgınlığa mahkûm etmene karşılık ben de onlar(ı azdırmak) için mutlaka Senin (dosdoğru yolun olan) sırât-ı mustakîmin (üzerind)e oturacağım."

17

ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ وَمِنْ وَعَنْ وَعَنْ وَلَا اَكْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ

Śumme leâtiyennehum min beyni eydîhim vemin ḣalfihim ve’an eymânihim ve’an şemâ-ilihim(s) velâ tecidu ekśerahum şâkirîn(e)

"Sonra mutlaka onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından yaklaş(ıp onları kendime bağlay)acağım ve (Sen) onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın!"

18

قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫ماً مَدْحُوراًۜ لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَع۪ينَ

Kâle-ḣruc minhâ meż-ûmen medhûr(an)(s) lemen tebi’ake minhum leemleenne cehenneme minkum ecme’în(e)

(Allah) Buyurdu: "(Haydi) Yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki onlardan her kim sana tabi olursa mutlaka sizin hepinizle cehennemi dolduracağım!"

19

وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ شِئْتُمَا وَلَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ

Veyâ âdemu-skun ente vezevcuke-lcennete fekulâ min hayśu şi/tumâ velâ takrabâ hâżihi-şşecerate fetekûnâ mine-zzâlimîn(e)

(Sonra Allah, Âdem'e hitâben şöyle buyurdu) "Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin ve dilediğiniz yerden yiyin; ancak şu ağaca yaklaşmayın sonra (kendine zulmeden) zalimlerden olursunuz!"

20

فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ وَقَالَ مَا رَبُّكُمَا عَنْ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ

Fevesvese lehumâ-şşeytânu liyubdiye lehumâ mâ vûriye ‘anhumâ min sev-âtihimâ vekâle mâ nehâkumâ rabbukumâ ‘an hâżihi-şşecerati illâ en tekûnâ melekeyni ev tekûnâ mine-lḣâlidîn(e)

Derken şeytan, onlardan kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek (ve takvâ elbiselerini üzerlerinden soymak) için onlara vesvese verdi ve "Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya (melek olup cennette) ebedi kalanlardan olursunuz diye yasakladı" dedi.

21

وَقَاسَمَـهُمَٓا اِنّ۪ي لَكُمَا لَمِنَ

Vekâsemehumâ innî lekumâ lemine-nnâsihîn(e)

Ve onlara, "ben gerçekten size (iyiliğiniz için) nasihat edenlerdenim" diye yemin etti.

22

فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ الْجَنَّةِۜ وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ عَنْ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ

Fedellâhumâ biġurûr(in)(c) felemmâ żâkâ-şşecerate bedet lehumâ sev-âtuhumâ vetafikâ yaḣsifâni ‘aleyhimâ min veraki-lcenne(ti)(s) venâdâhumâ rabbuhumâ elem enhekumâ ‘an tilkumâ-şşecerati veekul lekumâ inne-şşeytâne lekumâ ‘aduvvun mubîn(un)

Böylece onları aldattı, (Rabblerinin emrini dinlemeyerek isyana) sürükledi. Derken (yasaklanan o) ağaçtan tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü ve hemen cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rabbleri onlara, "Ben size bu ağacı yasaklamadım mı ve muhakkak ki şeytan sizin apaçık düşmanınızdır, demedim mi?" diye nidâ etti.

23

قَالَا رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ

Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve-in lem taġfir lenâ veterhamnâ lenekûnenne mine-lḣâsirîn(e)

(Âdem ile eşi) Dediler ki: "Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer (Sen) bizi mağfiret etmez ve bize rahmet etmezsen, biz mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz."

24

قَالَ اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى

Kâle-hbitû ba’dukum liba’din ‘aduvv(un)(s) velekum fî-l-ardi mustekarrun vemetâ’un ilâhîn(in)

(Allah onlara) Buyurdu: "Birbirinize düşman olarak inin (oradan)! Sizin için yeryüzünde (belirlenmiş) bir süreye kadar bir yerleşme ve bir geçimlik (sadakatini ispatlama imkânı) vardır."

25

قَالَ ف۪يهَا تَحْيَوْنَ وَف۪يهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ۟

Kâle fîhâ tahyevne vefîhâ temûtûne veminhâ tuḣracûn(e)

"Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (hesaba çekilmek üzere diriltilip) çıkarılacaksınız" buyurdu.

26

يَا بَن۪ٓي قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاساً يُوَار۪ي سَوْاٰتِكُمْ وَر۪يشاً۠ وَلِبَاسُ التَّقْوٰى ذٰلِكَ خَيْرٌۜ ذٰلِكَ مِنْ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

Yâ benî âdeme kad enzelnâ ‘aleykum libâsen yuvârî sev-âtikum verîşâ(en)(s) velibâsu-ttakvâ żâlike ḣayr(un)(c) żâlike min âyâti(A)llâhi le’allehum yeżżekkerûn(e)

Ey Âdemoğulları! Biz size (katımızdan), ayıp yerlerinizi örtecek ve (giyinip) süslenecek bir elbise indirdik. Bir de takvâ elbisesi (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanların nûrdan elbisesi), işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Umulur ki (insanlar bu âyetleri) tezekkür eder (ondan ibret ve öğüt alır)lar.

27

يَا بَن۪ٓي لَا الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْاٰتِهِمَاۜ اِنَّهُ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلُهُ مِنْ لَا اِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَا

Yâ benî âdeme lâ yeftinennekumu-şşeytânu kemâ aḣrace ebeveykum mine-lcenneti yenzi’u ‘anhumâ libâsehumâ liyuriyehumâ sev-âtihimâ(k) innehu yerâkum huve vekabîluhu min hayśu lâ teravnehum(k) innâ ce’alnâ-şşeyâtîne evliyâe lilleżîne lâ yu/minûn(e)

Ey Âdemoğulları! şeytan sizi (de Allah'ın emirlerine karşı gelerek) ana babanızın ayıp yerlerini kendilerine göstermek için (nûrdan olan takvâ) elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi aldatmasın! Çünkü o ve kabilesi (olan yandaşları) sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Muhakkak ki Biz, şeytanları iman etmeyenlerin dostları kıldık.

28

وَاِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَٓا اٰبَٓاءَنَا وَاللّٰهُ اَمَرَنَا بِهَاۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ لَا بِالْفَحْشَٓاءِۜ اَتَقُولُونَ عَلَى مَا لَا

Ve-iżâ fe’alû fâhişeten kâlû vecednâ ‘aleyhâ âbâenâ va(A)llâhu emeranâ bihâ(k) kul inna(A)llâhe lâ ye/muru bilfahşâ-/(i)(s) etekûlûne ‘ala(A)llâhi mâ lâ ta’lemûn(e)

Onlar bir aşırılık (ve kötülük) yaptıkları zaman, "biz babalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah da bize bunu emretti" derler. (Resulüm!) De ki: "Şüphesiz Allah, aşırılığı (ve kötülüğü) emretmez. Siz (şimdi iftira ederek) Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"

29

قُلْ اَمَرَ رَبّ۪ي بِالْقِسْطِ۠ وَاَق۪يمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ كَمَا بَدَاَكُمْ تَعُودُونَۜ

Kul emera rabbî bilkist(i)(s) veekîmû vucûhekum ‘inde kulli mescidin ved’ûhu muḣlisîne lehu-ddîn(e)(c) kemâ bedeekum te’ûdûn(e)

De ki: "Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O'na) doğrultun ve dini yalnız O'na has kıl(ıp O'na hiçbir şeyi şirk koşmay)arak O'na dua edin! (Çünkü) Sizi ilk yarattığı (günkü) gibi (tek başınıza yine) O'na döneceksiniz."

30

فَر۪يقاً هَدٰى وَفَر۪يقاً حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُۜ اِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ اللّٰهِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ

Ferîkan hedâ ve ferîkan hakka ‘aleyhimu-ddalâle(tu)(k) innehumu-tteḣażû-şşeyâtîne evliyâe min dûni(A)llâhi veyahsebûne ennehum muhtedûn(e)

O, (kullarından) bir kısmını (âyetlerine ve resulüne iman ettiği için) hidâyete erdirdi, bir kısmına da (küfür ve şirklerinden dolayı) dalâlet hak oldu; çünkü onlar, Allah'tan başka (bir de) şeytanları kendilerine dostlar edindiler. Buna rağmen onlar, kendilerinin hidâyette olduklarını sanırlar.

31

يَا بَن۪ٓي خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا اِنَّهُ لَا الْمُسْرِف۪ينَ۟

Yâ benî âdeme ḣużû zînetekum ‘inde kulli mescidin vekulû veşrabû velâ tusrifû(c) innehu lâ yuhibbu-lmusrifîn(e)

Ey Âdemoğulları! Her secde etme yerinde (haşyet, muhabbet ve edep) ziynetinizi takının. (Allah'ın size verdiği nimetlerden) Yiyin, için; fakat israf etmeyin! Çünkü O, (hem maddi hem de manevi nimetlerini) israf edenleri sevmez. [Maddi nimetler; hayat, zaman, sağlık ve benzeri. Manevi nimetler; iman, ilim, akıl, ahlak ve benzeri.]

32

قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ قُلْ هِيَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

Kul men harrame zîneta(A)llâhi-lletî aḣrace li’ibâdihi ve-ttayyibâti mine-rrizk(i)(c) kul hiye lilleżîne âmenû fî-lhayâti-ddunyâ ḣâlisaten yevme-lkiyâme(ti)(k) keżâlike nufassilu-l-âyâti likavmin ya’lemûn(e)

(Resulüm!) De ki: "Allah'ın, kulları için (yerden) çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?" De ki: "Onlar, dünya hayatında iman edenler içindir (kâfirler de onların yüzü suyu hürmetine bu nimetlerden yararlanırlar ancak) kıyamet günü (bu nimetler sadece onlara) mahsustur." İşte Biz, bilen (ve bilmek isteyen her) bir kavim için âyetleri (birer birer) böyle açıklıyoruz.

33

قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْاِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ وَاَنْ بِاللّٰهِ مَا لَمْ بِه۪ سُلْطَاناً وَاَنْ عَلَى مَا لَا

Kul innemâ harrame rabbiye-lfevâhişe mâzahera minhâ vemâ betane vel-iśme velbaġye biġayri-lhakki veen tuşrikû bi(A)llâhi mâ lem yunezzil bihi sultânen veen tekûlû ‘ala(A)llâhi mâ lâ ta’lemûn(e)

De ki: "Rabbim ancak açık ve gizli hayâsızlığı, günahı, haksız yere saldırmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi (nefsinizin hevâsına uyarak) Allah'a şirk koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır."

34

وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا سَاعَةً وَلَا

Velikulli ummetin ecel(un)(s) fe-iżâ câe eceluhum lâ yeste/ḣirûne sâ’a(ten)(s) velâ yestakdimûn(e)

Her ümmetin (ve topluluğun) bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir an (onu) erteleyebilirler ne de öne alabilirler.

35

يَا بَن۪ٓي اِمَّا يَاْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪يۙ فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصْلَحَ فَلَا عَلَيْهِمْ وَلَا يَحْزَنُونَ

Yâ benî âdeme immâ ye/tiyennekum rusulun minkum yakussûne ‘aleykum âyâtî(ﻻ) femeni-ttekâ veasleha felâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

Ey Âdemoğulları! Size kendi içinizden âyetlerimi anlatan resuller gelir de kim (onlara iman edip) takvâ sahibi olur (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışır) ve (nefsini) ıslah ederse artık onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

36

وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Velleżîne keżżebû bi-âyâtinâ vestekberû ‘anhâ ulâ-ike ashâbu-nnâr(i)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

Âyetlerimizi yalanlayanlar ve ona karşı kibirlenenlere gelince, işte onlar ateş ehlidirler. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.

37

فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَنَالُهُمْ نَص۪يبُهُمْ مِنَ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْۙ قَالُٓوا اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ

Femen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben ev keżżebe bi-âyâtih(i)(c) ulâ-ike yenâluhum nasîbuhum mine-lkitâb(i)(s) hattâ iżâ câet-hum rusulunâ yeteveffevnehum kâlû eyne mâ kuntum ted’ûne min dûni(A)llâh(i)(s) kâlû dallû ‘annâ veşehidû ‘alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(e)

Allah hakkında yalan uydurup iftira eden ya da O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır! Onların kitaptaki nasipleri (ezelde kendileri için takdir edilen rızık ve ömür) resullerimiz (olan melekler) gelip canlarını alıncaya kadar onlara erişecektir. (O gün melekler) Onlara, "(dünyada iken) Allah'tan başka (dua edip) yalvardığınız şeyler (bugün) nerede!" derler. (Onlar da) "(Bizi yüzüstü bırakıp) Bizden kayboldular" derler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahidlik ederler.

38

قَالَ ادْخُلُوا ف۪ٓي قَدْ خَلَتْ مِنْ مِنَ وَالْاِنْسِ فِي كُلَّمَا دَخَلَتْ اُمَّةٌ لَعَنَتْ اُخْتَهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا ادَّارَكُوا ف۪يهَا جَم۪يعاًۙ قَالَتْ اُخْرٰيهُمْ لِاُو۫لٰيهُمْ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا فَاٰتِهِمْ عَذَاباً ضِعْفاً مِنَ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلٰكِنْ لَا

Kâle-dḣulû fî umemin kad ḣalet min kablikum mine-lcinni vel-insi fî-nnâr(i)(s) kullemâ deḣalet ummetun le’anet uḣtehâ(s) hattâ iżâ-ddârakû fîhâ cemî’an kâlet uḣrâhum li-ûlâhum rabbenâ hâulâ-i edallûnâ feâtihim ‘ażâben di’fen mine-nnâr(i)(s) kâle likullin di’fun velâkin lâ ta’lemûn(e)

(Allah) Buyurur ki: "Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla birlikte (siz de) ateşe girin!" (O gün) Her topluluk (cehenneme) girdiğinde (yolunu takip ettiği yoldaşı ve) kardeşine lanet eder. Hepsi orada birbiri ardınca toplandıkları zaman sonrakiler öncekiler için, "Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdı! Bu yüzden onlara ateşten kat kat azap ver" derler. (Allah da) "Zaten (bugün) her biriniz için kat kat (azap) vardır; fakat siz (kimin ne azap çekeceğini) bilemezsiniz" buyurur.

39

وَقَالَتْ اُو۫لٰيهُمْ لِاُخْرٰيهُمْ فَمَا لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ۟

Vekâlet ûlâhum li-uḣrâhum femâ kâne lekum ‘aleynâ min fadlin feżûkû-l’ażâbe bimâ kuntum teksibûn(e)

Öncekiler de sonrakilere derler ki: "Sizin bize bir üstünlüğünüz yok. O hâlde siz de kazandıklarınıza karşılık azabı tadın!"

40

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي الْخِيَاطِۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِم۪ينَ

İnne-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ vestekberû ‘anhâ lâ tufettehu lehum ebvâbu-ssemâ-i velâ yedḣulûne-lcennete hattâ yelice-lcemelu fî semmi-lḣiyât(i)(c) vekeżâlike neczî-lmucrimîn(e)

Şüphesiz ki âyetlerimizi yalanlayanlar ve ona karşı kibirlenenler var ya, (işte) onlara göklerin kapıları açılmaz ve onlar, deve, iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler! İşte Biz, (nefsinin hevâsına uyan) mücrimleri böyle cezalandırırız!

41

لَهُمْ مِنْ مِهَادٌ وَمِنْ غَوَاشٍۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ

Lehum min cehenneme mihâdun vemin fevkihim ġavâş(in)(c) vekeżâlike neczî-zzâlimîn(e)

Onlar için cehennem (ateşin)den bir döşek ve üzerlerini örtecek (ateşten) örtüler vardır. İşte Biz, (kendine zulmeden) zalimleri böyle cezalandırırız!

42

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَا نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۘ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Velleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ulâ-ike ashâbu-lcenne(ti)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince -ki Biz, kişiye ancak gücünün yettiğini yükleriz- işte onlar cennet ehlidirler. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.

43

وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي مِنْ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُۚ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ اللّٰهُۚ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۜ وَنُودُٓوا اَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Veneza’nâ mâ fî sudûrihim min ġillin tecrî min tahtihimu-l-enhâr(u)(s) ve kâlû-lhamdu li(A)llâhi-lleżî hedânâ lihâżâ vemâ kunnâ linehtediye levlâ en hedâna(A)llâh(u)(s) lekad câet rusulu rabbinâ bilhakk(i)(s) venûdû en tilkumu-lcennetu ûriśtumûhâ bimâ kuntum ta’melûn(e)

Biz onların göğüslerindeki kini (ve bütün kötü hisleri) söküp attık. (Cennette) Onların altlarından ırmaklar akar(ken) onlar, "bizi buna eriştiren Allah'a hamd olsun! Eğer Allah bizi hidâyete erdirmeseydi, biz (kendimiz) hidâyete eremezdik. Andolsun ki Rabbimizin resulleri bize hak ile gelmişler" derler. Derken onlara, "işte bu, yaptıklarınıza karşılık (ebedi) vâris kılındığınız cennet!" diye nidâ edilir.

44

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقاًّ فَهَلْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّۜ قَالُوا نَعَمْۚ فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى

Venâdâ ashâbu-lcenneti ashâbe-nnâri en kad vecednâ mâ ve’adenâ rabbunâ hakkan fehel vecedtum mâ ve’ade rabbukum hakk(an)(s) kâlû ne’am(c) feeżżene mu-eżżinun beynehum en la’netu(A)llâhi ‘alâ-zzâlimîn(e)

Ve cennet ehli, ateş ehline, "biz gerçekten, Rabbimizin (dünyada) bize vaad ettiği (nimetleri)ni (bugün) hak olarak bulduk, siz de Rabbinizin size vaad ettiği (azabı)nı hak olarak buldunuz mu?" diye nidâ ederler. (Onlar da) "Evet!" derler. Bunun üzerine aralarından bir münadi şöyle nidâ eder: "Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!"

45

اَلَّذ۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًۚ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ كَافِرُونَۜ

Elleżîne yesuddûne ‘an sebîli(A)llâhi veyebġûnehâ ‘ivecen vehum bil-âḣirati kâfirûn(e)

"Onlar ki (dünyada iken insanları) Allah yolundan alıkoyar ve onu eğri göstermek isterlerdi. Üstelik onlar âhireti de inkâr ederlerdi."

46

وَبَيْنَـهُمَا حِجَابٌۚ وَعَلَى رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلاًّ بِس۪يمٰيهُمْۚ وَنَادَوْا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ وَهُمْ يَطْمَعُونَ

Vebeynehumâ hicâb(un)(c) ve’alâ-l-a’râfi ricâlun ya’rifûne kullen bisîmâhum(c) venâdev ashâbe-lcenneti en selâmun ‘aleykum(c) lem yedḣulûhâ vehum yatme’ûn(e)

(O gün cennetlik ve cehennemlik olan) İki taraf arasında bir perde ve A'râf üzerinde ise herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır. Onlar, henüz (cennete) giremedikleri hâlde (bunu) uman cennet ehline, "selamun aleykum (Allah'ın selamı üzerinize olsun)!" diye seslenirler.

47

وَاِذَا صُرِفَتْ اَبْصَارُهُمْ تِلْقَٓاءَ اَصْحَابِ النَّارِۙ قَالُوا رَبَّنَا لَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ۟

Ve-iżâ surifet ebsâruhum tilkâe ashâbi-nnâri kâlû rabbenâ lâ tec’alnâ me’a-lkavmi-zzâlimîn(e)

Gözleri ateş ehli (olan cehennemlikler) tarafına çevrildiğinde ise, "Rabbimiz! Bizi (bu) zalimler topluluğu ile bir arada bulundurma!" derler.

48

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْاَعْرَافِ رِجَالاً يَعْرِفُونَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْ قَالُوا مَٓا عَنْكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ

Venâdâ ashâbu-l-a’râfi ricâlen ya’rifûnehum bisîmâhum kâlû mâ aġnâ ‘ankum cem’ukum vemâ kuntum testekbirûn(e)

(Yine) A'râf ehli simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki: "(Dünyada ne mal ve taraftar) Toplamanız ne de büyüklük taslamanız (bugün) size hiçbir fayda sağlamadı!"

49

اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمْتُمْ لَا اللّٰهُ بِرَحْمَةٍۜ اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ لَا عَلَيْكُمْ وَلَٓا تَحْزَنُونَ

Ehâulâ-i-lleżîne aksemtum lâ yenâluhumu(A)llâhu birahme(tin)(c) udḣulû-lcennete lâ ḣavfun ‘aleykum velâ entum tahzenûn(e)

(Cennet ehlini onlara göstererek) "Sizin, 'Allah bunları asla rahmete erdirmez' diye yemin ettikleriniz bunlar mı?" (Derler ve cennet ehline dönerek) "Girin cennete, (bugün) size hiçbir korku yoktur ve siz mahzun da olmayacaksınız" (derler).

50

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۜ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى

Venâdâ ashâbu-nâri ashâbe-lcenneti en efîdû ‘aleynâ mine-lmâ-i ev mimmâ razekakumu(A)llâh(u)(c) kâlû inna(A)llâhe harramehumâ ‘alâ-lkâfirîn(e)

Ateş ehli ise cennet ehline, "suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz bizim üzerimize de akıt(ıp bize ikram ed)in!" diye nidâ ederler. (Onlar da) "Şüphesiz ki Allah, bunları kâfirlere haram kılmıştır" derler.

51

اَلَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَهْواً وَلَعِباً وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ فَالْيَوْمَ نَنْسٰيهُمْ كَمَا نَسُوا لِقَٓاءَ يَوْمِهِمْ هٰذَاۙ وَمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ

Elleżîne-tteḣażû dînehum lehven vela’iben veġarrat-humu-lhayâtu-ddunyâ(c) felyevme nensâhum kemâ nesû likâe yevmihim hâżâ vemâ kânû bi-âyâtinâ yechadûn(e)

Onlar ki dinlerini bir oyun ve eğlence (kaynağı) edindiler ve dünya hayatı onları aldattı (da Bize hesap vereceklerini unuttular). Onlar bugünlerine kavuşmayı unuttukları ve âyetlerimizi inkâr ettikleri gibi artık bugün Biz de onları unuturuz!

52

وَلَقَدْ جِئْنَاهُمْ بِكِتَابٍ فَصَّلْنَاهُ عَلٰى هُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Velekad ci/nâhum bikitâbin fassalnâhu ‘alâ ‘ilmin huden verahmeten likavmin yu/minûn(e)

Andolsun ki Biz onlara (resulümüz aracılığıyla) bir Kitâb da getirdik ve iman eden bir toplum için bir yol gösterici ve bir rahmet olarak (kesin) bir ilim üzere onu ayrıntılı olarak açıkladık.

53

هَلْ اِلَّا تَاْو۪يلَهُۜ يَوْمَ يَاْت۪ي تَاْو۪يلُهُ يَقُولُ الَّذ۪ينَ نَسُوهُ مِنْ قَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۚ فَهَلْ مِنْ فَيَشْفَعُوا لَـنَٓا اَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذ۪ي كُنَّا نَعْمَلُۜ قَدْ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟

Hel yenzurûne illâ te/vîleh(u)(c) yevme ye/tî te/vîluhu yekûlu-lleżîne nesûhu min kablu kad câet rusulu rabbinâ bilhakki fehel lenâ min şufe’âe feyeşfe’û lenâ ev nuraddu fena’mele ġayra-lleżî kunnâ na’mel(u)(c) kad ḣasirû enfusehum vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)

(Şimdi onlar) Ancak onun tevili (olan kıyametin kopacağı an)ı mı gözlüyorlar? Onun tevili (olan kıyamet) geldiği gün önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Doğrusu Rabbimizin resulleri bize hakkı getirmişler. Şimdi bizim şefâatçilerimiz var mı ki bize şefâat etsinler veya (dünyaya) geri döndürülür müyüz ki yapmış olduğumuz (ameller)den başkasını yapalım?" Andolsun ki onlar kendilerini hüsrana uğratanlardır ve (o gün Allah'a şirk koşarak) iftira ettikleri şeyler de kendilerinden sapmış (kaybolup gitmiş)tir.

54

اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثاًۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ۜ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ

İnne rabbekumu(A)llâhu-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ-l’arşi yuġşî-lleyle-nnehâra yatlubuhu haśîśen ve-şşemse velkamera ve-nnucûme musaḣḣarâtin bi-emrih(i)(k) elâ lehu-lḣalku vel-emr(u)(k) tebâraka(A)llâhu rabbu-l’âlemîn(e)

Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde (safhada) yaratan, sonra Arş'a hükümran olan, geceyi, durmadan kendisini takip eden gündüze (bürüyüp) örten, Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları emrine amade olarak (yaratan) Allah'tır. Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah odur ki mübarek (ve şanı yüce)dir.

55

اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةًۜ اِنَّهُ لَا الْمُعْتَد۪ينَۚ

Ud’û rabbekum tedarru’en veḣufye(ten)(c) innehu lâ yuhibbu-lmu’tedîn(e)

Rabbinize yalvararak ve gizlice (gönülden) dua edin! Çünkü O, (dua etmeyi gereksiz görerek) haddi aşanları sevmez!

56

وَلَا فِي بَعْدَ اِصْلَاحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفاً وَطَمَعاًۜ اِنَّ رَحْمَتَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ مِنَ

Velâ tufsidû fî-l-ardi ba’de islâhihâ ved’ûhu ḣavfen vetame’â(an)(c) inne rahmeta(A)llâhi karîbun mine-lmuhsinîn(e)

Ve ıslah edilmesinden sonra yeryüzünde fesad çıkarmayın! (Azabından) Korkarak ve (rahmetini) umarak O'na dua edin! Muhakkak ki Allah'ın rahmeti muhsinlere (güzellik yapıp güzel olanlara) yakındır.

57

وَهُوَ الَّذ۪ي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ رَحْمَتِه۪ۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَقَلَّتْ سَحَاباً ثِقَالاً سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَنْزَلْنَا بِهِ الْمَٓاءَ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ مِنْ الثَّمَرَاتِۜ كَذٰلِكَ نُخْرِجُ الْمَوْتٰى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

Vehuve-lleżî yursilu-rriyâha buşran beyne yedey rahmetih(i)(s) hattâ iżâ ekallet sehâben śikâlen suknâhu libeledin meyyitin feenzelnâ bihi-lmâe feaḣracnâ bihi min kulli-śśemerât(i)(c) keżâlike nuḣricu-lmevtâ le’allekum teżekkerûn(e)

Rüzgârları rahmetinin önünde bir müjde olarak gönderen O'dur. Nihayet (o rüzgârlar), ağır (yağmur) bulutları(nı) yüklenince onu, (toprağı) ölü bir memleket(i diriltmek) için sevk ederiz. Böylece oraya su indiririz de onunla (yerden) türlü türlü meyveler (ve çeşitli nebatat) çıkarırız. İşte, ölüleri de böyle (diriltip kabirlerinden) çıkaracağız. Umulur ki (bunu) tezekkür eder (düşünüp anlar)sınız.

58

وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۚ وَالَّذ۪ي خَبُثَ لَا اِلَّا نَكِداًۜ كَذٰلِكَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ۟

Velbeledu-ttayyibu yaḣrucu nebâtuhu bi-iżni rabbih(i)(s) velleżî ḣabuśe lâ yaḣrucu illâ nekidâ(en)(c) keżâlike nusarrifu-l-âyâti likavmin yeşkurûn(e)

Rabbinin izniyle (toprağı) temiz beldenin bitkisi (güzel) çıkar, kötü olandan ise faydasız (bitki)den başka bir şey çıkmaz (insanın gönlü de toprak misalidir ki; gönlü temizse o gönülde iman ve marifetullah yeşerir, eğer temiz değilse kibir, küfür ve faydasız şeyler yeşerir). İşte Biz, şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklarız.

59

لَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا مِنْ غَيْرُهُۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

Lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihi fekâle yâ kavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruhu innî eḣâfu ‘aleykum ‘ażâbe yevmin ‘azîm(in)

Andolsun ki Biz Nûh'u kavmine (resul olarak) gönderdik. O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın), sizin için O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Şüphesiz ben, sizin üzerinize azametli bir günün azabın(ın çökmesin)den korkuyorum."

60

قَالَ الْمَلَاُ مِنْ اِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ي مُب۪ينٍ

Kâle-lmeleu min kavmihi innâ lenerâke fî dalâlin mubîn(in)

Kavminden ileri gelenler (ona) dediler ki: "Biz seni gerçekten apaçık bir dalâlet içinde görüyoruz."

61

قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ ضَلَالَةٌ وَلٰكِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ الْعَالَم۪ينَ

Kâle yâkavmi leyse bî dalâletun velâkinnî rasûlun min rabbi-l’âlemîn(e)

(Nûh) Dedi ki: "Ey kavmim! Bende hiçbir dalâlet yoktur. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından (size gönderilmiş) bir resulüm."

62

اُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَاَنْصَحُ لَكُمْ وَاَعْلَمُ مِنَ مَا لَا

Ubelliġukum risâlâti rabbî veensahu lekum vea’lemu mina(A)llâhi mâ lâ ta’lemûn(e)

"Size Rabbimin (vahiy olarak) gönderdiklerini tebliğ ediyorum ve size nasihat ediyorum; çünkü ben Allah tarafından sizin bilmediklerinizi biliyorum."

63

اَوَعَجِبْتُمْ اَنْ ذِكْرٌ مِنْ عَلٰى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُوا وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

Eve ‘acibtum en câekum żikrun min rabbikum ‘alâ raculin minkum liyunżirakum velitettekû vele’allekum turhamûn(e)

"Yoksa takvâ sahibi olup (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışarak) rahmete eresiniz diye içinizden bir adama sizi uyarması için Rabbinizden bir zikir (öğüt ve hatırlatma) gelmesine şaştınız mı?"

64

فَكَذَّبُوهُ فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ فِي وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً عَم۪ينَ۟

Fekeżżebûhu feenceynâhu velleżîne me’ahu fî-lfulki veaġraknâ-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ(c) innehum kânû kavmen ‘amîn(e)

Derken (kavmi) onu yalanladı, bunun üzerine Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları ise (denizde) boğduk; çünkü onlar (hakkı görmeyen) kör bir kavim idiler.

65

وَاِلٰى اَخَاهُمْ هُوداًۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا مِنْ غَيْرُهُۜ اَفَلَا

Ve-ilâ ‘âdin eḣâhum hûdâ(en)(k) kâle yâ kavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(c) efelâ tettekûn(e)

Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın), sizin için O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Hâlâ takvâ sahibi olmayacak (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmayacak) mısınız?"

66

قَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ي وَاِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ

Kâle-lmeleu-lleżîne keferû min kavmihi innâ lenerâke fî sefâhetin ve-innâ lenezunnuke mine-lkâżibîn(e)

Kavminden ileri gelen kâfirler (ona) dediler ki: "Biz seni gerçekten (aklı kıt) bir aptallık içinde görüyoruz ve doğrusu biz senin yalancılardan olduğunu zannediyoruz."

67

قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ سَفَاهَةٌ وَلٰكِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ الْعَالَم۪ينَ

Kâle yâkavmi leyse bî sefâhetun velâkinnî rasûlun min rabbi-l’âlemîn(e)

(Hûd) Dedi ki: "Ey kavmim! Bende (aklı kıt) bir aptallık yoktur. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından (size gönderilmiş) bir resulüm."

68

اُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَاَنَا۬ لَكُمْ نَاصِحٌ اَم۪ينٌ

Ubelliġukum risâlâti rabbî veenâ lekum nâsihun emîn(un)

"Size Rabbimin (vahiy olarak) gönderdiklerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim."

69

اَوَعَجِبْتُمْ اَنْ جَٓاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ عَلٰى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْۜ وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَـفَٓاءَ مِنْ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي بَصْۣـطَةًۚ فَاذْكُرُٓوا اٰلَٓاءَ اللّٰهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

Eve ‘acibtum en câekum żikrun min rabbikum ‘alâ raculin minkum liyunżirakum(c) veżkurû iż ce’alekum ḣulefâe min ba’di kavmi nûhin vezâdekum fî-lḣalki besta(ten)(s) feżkurû âlâa(A)llâhi le’allekum tuflihûn(e)

"Yoksa (iman etmediğiniz takdirde size gelecek bir azapla) sizi uyarması için içinizden bir adama Rabbinizden bir zikir (öğüt ve hatırlatma) gelmesine şaştınız mı? Hatırlayın ki (Allah), Nûh kavminden sonra (yeryüzünde) sizi halifeler kıldı ve yaratılışta (size farklı imkânlar tanıyarak) sizi onlardan üstün yaptı. O hâlde Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki felaha (kurtuluş ve saadete) eresiniz."

70

قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ اللّٰهَ وَحْدَهُ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَاۚ فَاْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ

Kâlû eci/tenâ lina’buda(A)llâhe vahdehu veneżera mâ kâne ya’budu âbâunâ(s) fe/tinâ bimâ ta’idunâ in kunte mine-ssâdikîn(e)

Onlar dediler ki: "Sen bize tek olan Allah'a âbd olmamız ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakalım diye mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bizi tehdit ettiğin (azab)ı bize getir!"

71

قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رِجْسٌ وَغَضَبٌۜ اَتُجَادِلُونَن۪ي ف۪ٓي سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَا اللّٰهُ بِهَا مِنْ فَانْتَظِرُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ

Kâle kad veka’a ‘aleykum min rabbikum ricsun veġadab(un)(s) etucâdilûnenî fî esmâ-in semmeytumûhâ entum veâbâukum mâ nezzela(A)llâhu bihâ min sultân(in)(c) fentazirû innî me’akum mine-lmuntazirîn(e)

(Hûd) Dedi ki: "Üzerinize Rabbinizden bir gazap ve (küfür) pisliğ(inin inmesi) kesinleşmiştir. Haklarında Allah'ın hiçbir (güç, kuvvet vermediği ve) delil indirmediği, sadece sizin ve babalarınızın (uydurarak taşlara) taktığı isimler(e sahip putlarınız) hakkında benimle tartışıyor musunuz? Öyle ise (Allah'ın gazabını) bekleyin (bakalım)! Muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!"

72

فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَمَا مُؤْمِن۪ينَ۟

Feenceynâhu velleżîne me’ahu birahmetin minnâ vekata’nâ(s) dâbira-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ vemâ kânû mu/minîn(e)

Bunun üzerine Biz de onu ve onunla beraber olanları tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayan ve mü'min olmayanların ise (hepsini toptan yok edip) kökünü kestik.

73

وَاِلٰى اَخَاهُمْ صَـالِـحاًۢ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا مِنْ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَاْكُلْ ف۪ٓي اللّٰهِ وَلَا بِسُٓوءٍ فَيَاْخُذَكُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

Ve-ilâ śemûde eḣâhum sâlihâ(an)(c) kâle yâkavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) kad câetkum beyyinetun min rabbikum(s) hâżihi nâkatu(A)llâhi lekum âye(ten)(s) feżerûhâ te/kul fî ardi(A)llâh(i)(s) velâ temessûhâ bisû-in feye/ḣużekum ‘ażâbun elîm(un)

Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih'i (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın), sizin için O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Doğrusu size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. (O da) Size bir âyet (ve mucize) olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin (içsin), ona kötülük (etmek niyetiy)le dokunmayın sonra sizi elem verici (iç yakan) bir azap yakalayıverir."

74

وَاذْ‌كُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَـفَٓاءَ مِنْ عَادٍ وَبَوَّاَكُمْ فِي تَتَّخِذُونَ مِنْ قُصُوراً وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتاًۚ فَاذْكُـرُٓوا اٰلَٓاءَ اللّٰهِ وَلَا فِي مُفْسِد۪ينَ

Veżkurû iż ce’alekum ḣulefâe min ba’di ‘âdin ve bevveekum fî-l-ardi tetteḣiżûne min suhûlihâ kusûran vetenhitûne-lcibâle buyûtâ(en)(c) feżkurû âlâa(A)llâhi velâ ta’śev fî-l-ardi mufsidîn€

"Hatırlayın ki (Allah), Âd kavminden sonra sizi halifeler kıldı ve sizi yeryüzünde yerleştirdi. Siz onun düzlüklerinde köşkler ediniyor ve dağlarında evler yontuyorsunuz. Öyle ise Allah'ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde bozgunculuk yaparak (Allah'a) asi olmayın!"

75

قَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ لِلَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ اَتَعْلَمُونَ اَنَّ صَالِحاً مُرْسَلٌ مِنْ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلَ بِه۪ مُؤْمِنُونَ

Kâle-lmeleu-lleżîne-stekberû min kavmihi lilleżîne-stud’ifû limen âmene minhum eta’lemûne enne sâlihan murselun min rabbih(i)(c) kâlû innâ bimâ ursile bihi mu/minûn(e)

Kavminden ileri gelen kibirliler, içlerinden zayıf görülen iman edenlere dediler ki: "Siz Sâlih'i gerçekten Rabbi tarafından gönderilen biri olarak mı biliyorsunuz?" Onlar da, "biz muhakkak ki (ona ve) onunla gönderilene iman edenleriz" dediler.

76

قَالَ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا بِالَّـذ۪ٓي اٰمَنْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ

Kâle-lleżîne-stekberû innâ billeżî âmentum bihi kâfirûn(e)

O büyüklük taslayanlar da, "şüphesiz biz de sizin iman ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz" dediler.

77

فَعَقَرُوا النَّاقَةَ وَعَتَوْا عَنْ رَبِّهِمْ وَقَالُوا يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ

Fe’akarû-nnâkate ve’atev ‘an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu-/tinâ bimâ ta’idunâ in kunte mine-lmurselîn(e)

Derken (bir mucize olarak onlara gönderilen o) deveyi (vahşice biçerek) kesip Rabblerinin emrine karşı geldiler ve dediler ki: "Ey Sâlih! Eğer sen (gerçekten) resullerden isen bizi tehdit ettiğin (azab)ı bize getir!"

78

فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي جَاثِم۪ينَ

Feeḣażet-humu-rracfetu feasbehû fî dârihim câśimîn(e)

Bunun üzerine onları o (helâk edici) sarsıntı yakaladı da yurtlarında (tir tir titreyerek) yere yığılıp kaldılar.

79

فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَـكُمْ وَلٰكِنْ لَا النَّاصِح۪ينَ

Fetevellâ ‘anhum vekâle yâ kavmi lekad eblaġtukum risâlete rabbî venasahtu lekum velâkin lâ tuhibbûne-nnâsihîn(e)

(Sâlih o zaman) Onlardan yüz çevirdi ve (içi yanarak) şöyle dedi: "Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin (vahiy olarak) gönderdiklerini tebliğ ettim ve size nasihat ettim; fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz (ne olurdu beni dinleseydiniz de Rabbinize iman etseydiniz)."

80

وَلُوطاً اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اَتَاْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا بِهَا مِنْ مِنَ

Velûtan iżkâle likavmihi ete/tûne-lfâhişete mâ sebekakum bihâ min ehadin mine-l’âlemîn(e)

Lût'u da (kavmine resul olarak gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti: "Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?"

81

اِنَّكُمْ لَتَاْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ النِّسَٓاءِۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ

İnnekum lete/tûne-rricâle şehveten min dûni-nnisâ-/(i)(c) bel entum kavmun musrifûn(e)

"Çünkü siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz? Kuşkusuz siz (şehvetiniz uğruna ebedi hayatınızı) israf eden bir kavimsiniz."

82

وَمَا جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ اَخْرِجُوهُمْ مِنْ اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ

Vemâ kâne cevâbe kavmihi illâ en kâlû aḣricûhum min karyetikum(s) innehum unâsun yetetahherûn(e)

Kavminin cevabı, "onları (Lût ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın; çünkü onlar çok temiz insanlarmış!" demekten başka bir şey olmadı.

83

فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ

Feenceynâhu veehlehu illâ-mraetehu kânet mine-lġâbirîn(e)

Bunun üzerine Biz, onu ve ailesini kurtardık. Karısı müstesna; o, geride (azaba uğrayacaklarla beraber) kalanlardan oldu.

84

وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ۟

Veemtarnâ ‘aleyhim metarâ(an)(c) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmucrimîn(e)

Biz onların üzerlerine bir (azap) yağmuru yağdırdık. İşte bak, (nefsinin hevâsına uyan) mücrimlerin âkıbeti nasıl oldu!

85

وَاِلٰى اَخَاهُمْ شُعَيْباًۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا مِنْ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ فَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْم۪يزَانَ وَلَا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا فِي بَعْدَ اِصْلَاحِهَاۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ

Ve-ilâ medyene eḣâhum şu’aybâ(en)(k) kâle yâ kavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) kad câetkum beyyinetun min rabbikum(s) feevfû-lkeyle velmîzâne velâ tebḣasû-nnâse eşyâehum velâ tufsidû fî-l-ardi ba’de islâhihâ(c) żâlikum ḣayrun lekum in kuntum mu/minîn(e)

Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın), sizin için O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Doğrusu size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir; artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin ve ıslah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın! Eğer mü'min kimseler iseniz (bilin ki) sizin için hayırlı olan budur."

86

وَلَا بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَنْ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَتَبْغُونَهَا عِوَجاًۚ وَاذْكُرُٓوا اِذْ كُنْتُمْ قَل۪يلاً فَكَثَّرَكُمْۖ وَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ

Velâ tak’udû bikulli sirâtin tû’idûne vetasuddûne ‘an sebîli(A)llâhi men âmene bihi vetebġûnehâ ‘ivecâ(en)(c) veżkurû iż kuntum kalîlen fekeśśerakum(s) venzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lmufsidîn(e)

"Bir de (insanları) tehdit ederek, Allah'ın yolundan O'na iman edenleri alıkoyarak ve o (dosdoğru yol)da bir eğrilik arayarak (hakka götüren) her yol(un üzerind)e oturmayın! Hatırlayın ki bir zamanlar siz az idiniz de O sizi çoğalttı ve bakın ki (yeryüzünde fesad çıkaran) bozguncuların âkıbeti nasıl oldu!"

87

وَاِنْ كَانَ طَٓائِفَةٌ مِنْكُمْ اٰمَنُوا بِالَّـذ۪ٓي اُرْسِلْتُ بِه۪ وَطَٓائِفَةٌ لَمْ فَاصْبِرُوا حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُ بَيْنَنَاۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ

Ve-in kâne tâ-ifetun minkum âmenû billeżî ursiltu bihi vetâ-ifetun lem yu/minû fasbirû hattâ yahkuma(A)llâhu beynenâ(c) vehuve ḣayru-lhâkimîn(e)

"Eğer içinizden bir grup benimle gönderilen (vahy)e iman eder, bir grup da iman etmezse artık Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin! Çünkü O, hüküm verenlerin hayırlısıdır."

88

قَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي قَالَ اَوَلَوْ كَارِه۪ينَ

Kâle-lmeleu-lleżîne-stekberû min kavmihi lenuḣricenneke yâ şu’aybu velleżîne âmenû me’ake min karyetinâ ev lete’ûdunne fî milletinâ(c) kâle eve lev kunnâ kârihîn(e)

Kavminden ileri gelen kibirliler (ona) dediler ki: "Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden mutlaka çıkaracağız veya kesinlikle dinimize (geri) döneceksiniz." (Şuayb) "(Biz bu teklifinizi) Çirkin bulanlardan olsak da mı?" dedi.

89

قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى كَذِباً اِنْ عُدْنَا ف۪ي بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ وَمَا لَـنَٓا اَنْ ف۪يهَٓا اِلَّٓا اَنْ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْماًۜ عَلَى تَوَكَّلْنَاۜ رَبَّـنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ

Kadi-fteraynâ ‘ala(A)llâhi keżiben in ‘udnâ fî milletikum ba’de iż neccâna(A)llâhu minhâ(c) vemâ yekûnu lenâ en ne’ûde fîhâ illâ en yeşâa(A)llâhu rabbunâ(c) vesi’a rabbunâ kulle şey-in ‘ilmâ(en)(c) ‘ala(A)llâhi tevekkelnâ(c) rabbenâ-fteh beynenâ vebeyne kavminâ bilhakki veente ḣayru-lfâtihîn(e)

"Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra eğer (tekrar) sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurup iftira etmiş oluruz. Hem Rabbimiz Allah'ın dilemesi müstesna, ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir ve Rabbimizin ilmi her şeyi (çepeçevre) kuşatmıştır. Biz (yalnız) Allah'a tevekkül ederiz." (Sonra ellerini açıp dua ederek dedi ki) "Rabbimiz! Bizimle kavmimizin arasını hak ile (hüküm vererek) aç ve Sen (hak ile hüküm verip) açanların hayırlısısın."

90

وَقَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْباً اِنَّكُمْ اِذاً لَخَاسِرُونَ

Vekâle-lmeleu-lleżîne keferû min kavmihi le-ini-tteba’tum şu’ayben innekum iżen leḣâsirûn(e)

Kavminden ileri gelen kâfirler (Şuayb'a iman edenlere) dediler ki: "Eğer Şuayb'a tabi olursanız o takdirde siz kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olursunuz."

91

فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي جَاثِم۪ينَۚۛ

Feeḣażet-humu-rracfetu feasbehû fî dârihim câśimîn(e)

Bunun üzerine onları o (helâk edici) sarsıntı yakaladı da yurtlarında (tir tir titreyerek) yere yığılıp kaldılar.

92

اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْباً كَاَنْ لَمْ ف۪يهَاۚۛ اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْباً كَانُوا هُمُ الْخَاسِر۪ينَ

Elleżîne keżżebû şu’ayben keen lem yaġnev fîhâ(c) elleżîne keżżebû şu’ayben kânû humu-lḣâsirîn(e)

(Bu helâkten sonra) Şuayb'ı yalanlayanlar sanki orada hiç (refah ve zenginlik içinde) yaşamamışlardı. Şuayb'ı yalanlayanlar var ya, (işte asıl) hüsrana uğrayanlar onlar oldular.

93

فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَكُمْۚ فَكَيْفَ اٰسٰى عَلٰى كَافِر۪ينَ۟

Fetevellâ ‘anhum vekâle yâ kavmi lekad eblaġtukum risâlâti rabbî venesahtu lekum(s) fekeyfe âsâ ‘alâ kavmin kâfirîn(e)

(Şuayb o zaman) Onlardan yüz çevirdi ve (içi yanarak) şöyle dedi: "Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin (vahiy olarak) gönderdiklerini tebliğ ettim ve size nasihat ettim. Artık (sizin gibi) kâfir bir kavme (ben) nasıl üzüleyim!"

94

وَمَٓا ف۪ي مِنْ اِلَّٓا اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَاْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ

Vemâ erselnâ fî karyetin min nebiyyin illâ eḣażnâ ehlehâ bilbe/sâ-i ve-ddarrâ-i le’allehum yeddarra’ûn(e)

Biz hangi memlekete bir nebî gönderdiysek, oranın halkını (Bize iman edip) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka darlık ve sıkıntıya uğratmışızdır.

95

ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتّٰى عَفَوْا وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ فَاَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا

Śümme beddelnâ mekâne-sseyyi-eti-lhasenete hattâ ‘afev ve kâlû kad messe âbâenâ-ddarrâu ve-sserrâu feeḣażnâhum baġteten vehum lâ yeş’urûn(e)

Sonra Biz (onlar için bir) kötülü(k olarak görünen darlık ve sıkıntın)ın yerini, iyilik (bolluk ve genişlik)le değiştirdik. Ta ki (mal ve evlat olarak) çoğaldılar ve (Bize nankörlük edip) "doğrusu atalarımıza (da böyle) darlık ve sevinç dokunmuştu (bunun tehdit edildiğimiz azapla bir alakası yok)" dediler. Biz de onları, kendileri hiç farkında değillerken ansızın (azabımızla) yakalayıverdik.

96

وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

Velev enne ehle-lkurâ âmenû vettekav lefetahnâ ‘aleyhim berakâtin mine-ssemâ-i vel-ardi velâkin keżżebû feeḣażnâhum bimâ kânû yeksibûn(e)

Eğer o memleketlerin halkları iman edip takvâ sahibi olsalardı (Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışsalardı), elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık; fakat onlar (âyetlerimizi ve resullerimizi) yalanladılar. Biz de onları, kazanmakta oldukları (günahlar) yüzünden (azabımız ile kıskıvrak) yakaladık.

97

اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ بَاْسُنَا بَيَاتاً وَهُمْ نَٓائِمُونَۜ

Efeemine ehlu-lkurâ en ye/tiyehum be/sunâ beyâten vehum nâ-imûn(e)

Yoksa o memleketlerin halkları, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular?

98

اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ بَاْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ

Eve emine ehlu-lkurâ en ye/tiyehum be/sunâ duhan vehum yel’abûn(e)

Ya da o memleketlerin halkları, gündüz vakti (gaflet içinde) eğlenirlerken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular?

99

اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ فَلَا مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟

Efeeminû mekra(A)llâh(i)(c) felâ ye/menu mekra(A)llâhi illâ-lkavmu-lḣâsirûn(e)

Yoksa onlar, Allah'ın (kullarına hemen azap etmeyip mühlet vererek kurduğu) tuzağından emin mi oldular; fakat hüsrana uğrayan kavimden başkası Allah'ın (kullarına hemen azap etmeyip mühlet vererek kurduğu) tuzağından emin olmaz!

100

اَوَلَمْ لِلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ اَهْلِهَٓا اَنْ لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْۚ وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا

Eve lem yehdi lilleżîne yeriśûne-l-arda min ba’di ehlihâ en lev neşâu esabnâhum biżunûbihim(c) venatbe’u ‘alâ kulûbihim fehum lâ yesme’ûn(e)

(Geçmiştekilerin başlarına gelenler, şu) Toprağa önceki sahiplerinden sonra vâris olanları (hâlâ) hidâyete erdirmedi mi? Eğer Biz dileseydik onlara da günahları sebebiyle (bir musibet) isabet ettirir ve kalplerini mühürlerdik de onlar (artık hakkı) işitemezler (olurlardı).

101

تِلْكَ الْقُرٰى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِر۪ينَ

Tilke-lkurâ nekussu ‘aleyke min enbâ-ihâ(c) velekad câet-hum rusuluhum bilbeyyinâti femâ kânû liyu/minû bimâ keżżebû min kabl(u)(c) keżâlike yatbe’u(A)llâhu ‘alâ kulûbi-lkâfirîn(e)

(Resulüm!) İşte o memleketlerin haberlerinden bir kısmını sana anlattık. Andolsun ki resulleri onlara apaçık deliller (âyetler ve mucizeler) getirmişlerdi; fakat onlar daha önceden yalanladıkları (hakikat)e iman edecek değillerdi. İşte Allah, (küfürdeki inatları yüzünden) kâfirlerin kalplerini böyle mühürler!

102

وَمَا لِاَكْثَرِهِمْ مِنْ وَاِنْ وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِق۪ينَ

Vemâ vecednâ li-ekśerihim min ‘ahd(in)(s) ve-in vecednâ ekśerahum lefâsikîn(e)

Biz onların çoğunda ("elestu bi Rabbikum" hitâbına karşılık verdikleri "bela şehidna" sözünü yalanladıkları için) ahde vefa bulmadık. Aksine onların çoğunu fâsık (yoldan çıkmış kimseler) olarak bulduk.

103

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى وَمَلَا۬ئِه۪ فَظَلَمُوا بِهَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ

Śumme be’aśnâ min ba’dihim mûsâ bi-âyâtinâ ilâ fir’avne vemele-ihi fezalemû bihâ(s) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmufsidîn(e)

Sonra onların ardından Mûsâ'yı âyetlerimizle Firavun ve (kavminin) ileri gelenlerine gönderdik de onlar, ona zulme(dip onu inkâr et)tiler. Ama bak, (yeryüzünde fesad çıkaran) bozguncuların âkıbeti nasıl oldu!

104

وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ الْعَالَم۪ينَۚ

Vekâle mûsâ yâ fir’avnu innî rasûlun min rabbi-l’âlemîn(e)

Mûsâ dedi ki: "Ey Firavun! Şüphesiz ki ben, âlemlerin Rabbi tarafından (size gönderilmiş) bir resulüm."

105

حَق۪يقٌ عَلٰٓى لَٓا عَلَى اِلَّا الْحَقَّۜ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ فَاَرْسِلْ مَعِيَ بَن۪ٓي

Hakîkun ‘alâ en lâ ekûle ‘ala(A)llâhi illâ-lhakk(a)(c) kad ci/tukum bibeyyinetin min rabbikum feersil me’iye benî isrâ-îl(e)

"(Allah'ın bana yüklediği) Benim üzerimdeki sorumluluk, Allah hakkında haktan başka bir şey söylememektir. Ben size Rabbinizden apaçık bir delil (âyetler ve mucizeler) getirdim. Artık İsrâîloğulları'nı benimle beraber gönder."

106

قَالَ اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَاْتِ بِهَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ

Kâle in kunte ci/te bi-âyetin fe/ti bihâ in kunte mine-ssâdikîn(e)

(Firavun) Dedi ki: "Eğer sen bir mucize getirmişsen ve doğru söyleyenlerden isen haydi onu (bize) getir (bakalım)."

107

فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ

Feelkâ ‘asâhu fe-iżâ hiye śu’bânun mubîn(un)

Bunun üzerine (Mûsâ) asasını (yere) attı, o da hemen apaçık (kocaman) bir yılan (oluverdi)!

108

وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟

Veneze’a yedehu fe-iżâ hiye beydâu linnâzirîn(e)

Ve elini (koynundan) çıkardı. Birdenbire o da bakanlar için bembeyaz (nûr saçan bir el olarak görünüverdi)!

109

قَالَ الْمَلَاُ مِنْ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ

Kâle-lmeleu min kavmi fir’avne inne hâżâ lesâhirun ‘alîm(un)

Firavun (ve on)un kavminden ileri gelenler, dedi(ler) ki: "Şüphesiz bu (adam), çok bilgili bir sihirbazdır."

110

يُر۪يدُ اَنْ مِنْ فَمَاذَا تَاْمُرُونَ

Yurîdu en yuḣricekum min ardikum(s) femâżâ te/murûn(e)

(Firavun onlara Mûsâ için dedi ki) "(O) Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz (ona ne yapalım)?"

111

قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِي حَاشِر۪ينَۙ

Kâlû ercih veeḣâhu veersil fî-lmedâ-ini hâşirîn(e)

(Onlar) Dediler ki: "Onu ve kardeşi (Hârûn)u (bir süre yanında) beklet ve şehirlere toplayıcılar gönder!"

112

يَاْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ

Ye/tûke bikulli sâhirin ‘alîm(in)

"Bütün bilgili (ve usta) sihirbazları sana getirsinler."

113

وَجَٓاءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُٓوا اِنَّ لَنَا لَاَجْراً اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ

Vecâe-sseharatu fir’avne kâlû inne lenâ leecran in kunnâ nahnu-lġâlibîn(e)

Nihayet sihirbazlar Firavun'a gelip dediler ki: "Eğer (sihir konusunda Mûsâ'yı yenip) galip gelen biz olursak bize kesin bir mükâfat var (değil mi)?"

114

قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ لَمِنَ

Kâle ne’am ve-innekum lemine-lmukarrabîn(e)

(Firavun) "Evet, hem elbette siz mutlaka benim yakınlarımdan olacaksınız" dedi.

115

قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّٓا اَنْ وَاِمَّٓا اَنْ نَحْنُ الْمُلْق۪ينَ

Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkiye ve-immâ en nekûne nahnu-lmulkîn(e)

(Sihirbazlar) "Ey Mûsâ! Sen mi (önce) atacaksın yoksa biz mi atalım?" dediler.

116

قَالَ اَلْقُواۚ فَلَمَّٓا اَلْقَوْا سَحَرُٓوا اَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظ۪يمٍ

Kâle elkû(s) felemmâ elkav seharû a’yune-nnâsi vesterhebûhum vecâû bisihrin ‘azîm(in)

(Mûsâ) "Siz atın" dedi. Bunun üzerine onlar (ellerindeki ipleri) atınca, (o attıkları ipler yılan gibi görünüp hareket ettiklerinde) insanların gözlerini büyülediler ve (orda bulunanları) korkut(up şaşkına çevir)diler. Böylece (sihirbazlar) büyük bir sihir (meydana) getirdiler.

117

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَۚ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَاْفِكُونَۚ

Veevhaynâ ilâ mûsâ en elki ‘asâk(e)(s) fe-iżâ hiye telkafu mâ ye/fikûn(e)

Biz de Mûsâ'ya, "asanı (yere) at!" diye vahyettik. Bir de ne görsünler o, (sihirbazların) uydurdukları şeyleri (yakalayıp) yutuyor.

118

فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ

Feveka’a-lhakku vebetale mâ kânû ya’melûn(e)

Böylece hak ortaya çıktı ve onların yaptıkları şeyler yok olup gitti.

119

فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِر۪ينَۚ

Feġulibû hunâlike venkalebû sâġirîn(e)

Onlar orada mağlup oldular ve küçük düşerek altüst oldular.

120

وَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۚ

Veulkiye-sseharatu sâcidîn(e)

Akabinde sihirbazlar hemen secdeye atıl(ıp yere kapan)dılar.

121

قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

Kâlû âmennâ birabbi-l’âlemîn(e)

Dediler ki: "Biz, âlemlerin Rabbine iman ettik."

122

رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ

Rabbi mûsâ vehârûn(e)

"Mûsâ ve Hârûn'un Rabbine."

123

قَالَ فِرْعَوْنُ اٰمَنْتُمْ بِه۪ قَبْلَ اَنْ لَكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِي لِتُخْرِجُوا مِنْهَٓا اَهْلَهَاۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

Kâle fir’avnu âmentum bihi kable en âżene lekum(s) inne hâżâ lemekrun mekertumûhu fî-lmedîneti lituḣricû minhâ ehlehâ(s) fesevfe ta’lemûn(e)

Firavun dedi ki: "Ben size izin vermeden önce siz ona iman ettiniz (öyle mi)? Şüphesiz ki bu, (Mûsâ'nın) halkını oradan çıkarmak için (sizin Mûsâ'yla beraber) şehirde kurduğunuz bir tuzaktır; ama yakında (buna karşılık size yapacaklarımı) bil(ip gör)eceksiniz!"

124

لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ ثُمَّ لَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ

Leukatti’anne eydiyekum veerculekum min ḣilâfin śümme leusallibennekum ecme’în(e)

"Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama (bağlayıp) keseceğim sonra da hepinizi kesinlikle asacağım!"

125

قَالُٓوا اِنَّٓا اِلٰى مُنْقَلِبُونَۚ

Kâlû innâ ilâ rabbinâ munkalibûn(e)

(Onlar) Dediler ki: "Biz mutlaka Rabbimize döneceğiz."

126

وَمَا مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَٓاءَتْنَاۜ رَبَّـنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَتَوَفَّـنَا مُسْلِم۪ينَ۟

Vemâ tenkimu minnâ illâ en âmennâ bi-âyâti rabbinâ lemmâ câetnâ(c) rabbenâ efriġ ‘aleynâ sabran veteveffenâ muslimîn(e)

"Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara iman ettiğimiz (senin rablik iddianı da kabul etmediğimiz) için bizden intikam alıyorsun." (Sonra dediler ki) "Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslümanlar olarak vefat ettir."

127

وَقَالَ الْمَلَاُ مِنْ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ

Vekâle-lmeleu min kavmi fir’avne eteżeru mûsâ vekavmehu liyufsidû fî-l-ardi veyeżerake veâlihetek(e)(c) kâle senukattilu ebnâehum venestahyî nisâehum ve-innâ fevkahum kâhirûn(e)

Derken Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: "(Ey Firavun! Sen sihirbazları cezalandıracaksın da) Mûsâ'yı ve kavmini, seni ve ilâhlarını terk edip yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye bırakacak mısın?" (Firavun) "Biz onların (yeni doğan) oğullarını öldürüp kadınlarını (yani kızlarını) ise sağ bırakacağız; çünkü biz, onlar üzerinde kahredici bir üstünlüğe sahibiz" dedi.

128

قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اسْتَع۪ينُوا بِاللّٰهِ وَاصْبِرُواۚ اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِۚ يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ

Kâle mûsâ likavmihi-ste’înû bi(A)llâhi vasbirû(s) inne-l-arda li(A)llâhi yûriśuhâ men yeşâu min ‘ibâdih(i)(s) vel’âkibetu lilmuttekîn(e)

Mûsâ, kavmine dedi ki: "Allah'tan (rızasını, yakınlığını, cemâlini kazanmak için yardımını) isteyin ve (başınıza gelen musibetlere) sabredin! Muhakkak ki yeryüzü Allah'ındır. O, kullarından dilediğini ona vâris kılar. Hem (en güzel) âkıbet muttakilerin (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanların)dır."

129

قَالُٓوا اُو۫ذ۪ينَا مِنْ اَنْ وَمِنْ مَا جِئْتَنَاۜ قَالَ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ۟

Kâlû ûżînâ min kabli en te/tiyenâ vemin ba’di mâ ci/tenâ(c) kâle ‘asâ rabbukum en yuhlike ‘aduvvekum veyestaḣlifekum fî-l-ardi feyenzura keyfe ta’melûn(e)

Onlar da, "sen bize (resul olarak) gelmeden önce de geldikten sonra da bize eziyet edildi" dediler. (Mûsâ) "Umulur ki Rabbiniz düşman(lar)ınızı helâk eder ve sizi yeryüzüne hâkim kılar da nasıl amel ettiğinize bakar (ve kıyamet günü size öyle muamele eder)" dedi.

130

وَلَقَدْ اَخَذْنَٓا اٰلَ بِالسِّن۪ينَ وَنَقْصٍ مِنَ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

Velekad eḣażnâ âle fir’avne bi-ssinîne venaksin mine-śśemerâti le’allehum yeżżekkerûn(e)

Andolsun ki Biz, Firavun ailesini (ve taraftarlarını) belki (düşünüp) öğüt alırlar diye yıllarca (kuraklık) ve mahsul kıtlığı ile (sıkıp) cezalandırdık.

131

فَاِذَا جَٓاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هٰذِه۪ۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسٰى وَمَنْ مَعَهُۜ اَلَٓا اِنَّمَا طَٓائِرُهُمْ عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا

Fe-iżâ câet-humu-lhasenetu kâlû lenâ hâżih(i)(s) ve-in tusibhum seyyi-etun yettayyerû bimûsâ vemen me’ah(u)(k) elâ innemâ tâ-iruhum ‘inda(A)llâhi velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)

Fakat onlara bir güzellik (ve iyilik) geldiği zaman, "bu bizim (hakkımız)dır" derlerdi. Ama kendilerine bir fenalık gelirse de (bunu) Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. Dikkat edin! Allah katında asıl uğursuz olanlar onlardır; fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.

132

وَقَالُوا مَهْمَا تَاْتِنَا بِه۪ مِنْ لِتَسْحَرَنَا بِهَاۙ فَمَا لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ

Ve kâlû mehmâ te/tinâ bihi min âyetin litesharanâ bihâ femâ nahnu leke bimu/minîn(e)

Ve (onlar Mûsâ'ya) dediler ki: "Bizi büyülemek için bize her ne mucize getirirsen getir, biz sana iman edecek değiliz."

133

فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً مُجْرِم۪ينَ

Feerselnâ ‘aleyhimu-ttûfâne velcerâde velkummele ve-ddafâdi’a ve-ddeme âyâtin mufassalâtin festekberû vekânû kavmen mucrimîn(e)

Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine; tufan, çekirge, haşere, kurbağa (sürülerini) ve (bütün su kaynaklarını) kan (olarak) gönderdik. Yine de onlar (iman etmeyip) kibirlendiler ve (nefislerinin hevâsına uyan) mücrim bir kavim oldular.

134

وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَۚ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَن۪ٓي

Velemmâ veka’a ‘aleyhimu-rriczu kâlû yâ mûsâ-d’u lenâ rabbeke bimâ ‘ahide ‘indek(e)(s) le-in keşefte ‘annâ-rricze lenu/minenne leke velenursilenne me’ake benî isrâ-îl(e)

O (kötü) azap üzerlerine çökünce, onlar dediler ki: "Ey Mûsâ! (Rabbinin) Sana verdiği söz hürmetine bizim için Rabbine dua et. Eğer bizden o (kötü) azabı kaldırırsan, mutlaka sana iman edeceğiz ve muhakkak İsrâîloğulları'nı seninle göndereceğiz."

135

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰٓى هُمْ بَالِغُوهُ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ

Felemmâ keşefnâ ‘anhumu-rricze ilâ ecelin hum bâliġûhu iżâ hum yenkuśûn(e)

Ne zaman ki Biz, o (kötü) azabı onlardan (sözlerini yerine getirmeye) yetecek bir süreye kadar kaldırdığımızda onlar hemen yeminlerini bozdular (ve sözlerinden döndüler).

136

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِي بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ

Fentekamnâ minhum feaġraknâhum fî-lyemmi bi-ennehum keżżebû bi-âyâtinâ vekânû ‘anhâ ġâfilîn(e)

Bunun üzerine Biz de onlardan intikam aldık; âyetlerimizi yalan saymaları ve onlardan habersiz (gibi) davranmaları nedeniyle onları denizde boğduk.

137

وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذ۪ينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى عَلٰى ٔ بِمَا صَبَرُواۜ وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ

Veevraśnâ-lkavme-lleżîne kânû yustad’afûne meşârika-l-ardi vemeġâribehâ-lletî bâraknâ fîhâ(s) vetemmet kelimetu rabbike-lhusnâ ‘alâ benî isrâ-île bimâ saberû(s) vedemmernâ mâ kâne yasne’u fir’avnu vekavmuhu vemâ kânû ya’rişûn(e)

Ve zayıf görülüp ezilmekte olan kavmi (İsrâîloğulları'nı) ise kendisini bereketli kıldığımız yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Böylece sabırlarına karşılık Rabbinin İsrâîloğulları'na verdiği o güzel söz gerçekleşmiş oldu. Firavun ve kavminin yaptıkları (sarayları)nı ve (özenle kurup) yükselttikleri (köşk ve bahçeleri)ni de yerle bir ettik.

138

وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى يَعْكُفُونَ عَلٰٓى لَهُمْۚ قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ

Vecâveznâ bibenî isrâ-île-lbehra feetev ‘alâ kavmin ya’kufûne ‘alâ asnâmin lehum(c) kâlû yâ mûsâ-c’al lenâ ilâhen kemâ lehum âlihe(tun)(c) kâle innekum kavmun techelûn(e)

Derken Biz, İsrâîloğulları'nı denizden geçirdik. Orada kendilerine mahsus putlara ibadet eden bir kavme rastladılar. (Bunun üzerine) Onlar, "ey Mûsâ! (Kendisine ibadet edeceğimiz) Onların ilâhları gibi sen de bize bir ilâh yap!" dediler. (Mûsâ) Dedi ki: "Gerçekten siz cahil bir kavimsiniz."

139

اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ ف۪يهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

İnne hâulâ-i mutebberun mâ hum fîhi vebâtilun mâ kânû ya’melûn(e)

"Muhakkak ki (din diye) bunların içinde bulundukları şey (kendilerini helâk edici ve) yok olucudur, yapmakta oldukları şey de (tamamen) bâtıldır."

140

قَالَ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪يكُمْ اِلٰهاً وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى

Kâle eġayra(A)llâhi ebġîkum ilâhen vehuve faddalekum ‘alâ-l’âlemîn(e)

(Mûsâ devamında) Dedi ki: "O (Allah ki size vahyi taşıma şerefini bahşetmiş ve bununla) sizi âlemlere üstün kılmış iken, ben size Allah'tan başka bir ilâh mı arayayım?"

141

وَاِذْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۚ يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي بَلَٓاءٌ مِنْ عَظ۪يمٌ۟

Ve-iż enceynâkum min âli fir’avne yesûmûnekum sû-e-l’ażâb(i)(s) yukattilûne ebnâekum veyestahyûne nisâekum(c) vefî żâlikum belâun min rabbikum ‘azîm(un)

(Ey İsrâîloğulları!) Hani sizi Firavun'un ehlinden (ve adamlarından) kurtarmıştık. (Sizler dünyayı âhirete tercih ettiğiniz, Firavun'a ve ehline boyun büktüğünüz için) Onlar size azabın en kötüsünü reva görüyor; (yeni doğan) oğullarınızı öldürüyor ve kadınlarınızı (yani kızlarınızı) ise sağ bırakıyorlardı. Bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.

142

وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰث۪ينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ م۪يقَاتُ رَبِّه۪ٓ اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةًۚ وَقَالَ مُوسٰى لِاَخ۪يهِ هٰرُونَ اخْلُفْن۪ي ف۪ي قَوْم۪ي وَاَصْلِحْ وَلَا سَب۪يلَ الْمُفْسِد۪ينَ

Vevâ’adnâ mûsâ śelâśîne leyleten veetmemnâhâ bi’aşrin fetemme mîkâtu rabbihi erba’îne leyle(ten)(c) vekâle mûsâ li-eḣîhi hârûne-ḣlufnî fî kavmî veaslih velâ tettebi’ sebîle-lmufsidîn(e)

(Hani bir vakit Biz, onu Bizimle konuşmaya hazırlamak için) Mûsâ ile otuz gece için vaadleştik ve (Mûsâ'nın tam hazır olabilmesi için) buna on (gece) daha ilave ettik. Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk geceye tamamlandı. Mûsâ, kardeşi Hârûn'a dedi ki: "Kavmimin içinde benim halifem ol(arak yerime geç), onları ıslah et ve sakın bozguncuların yoluna tabi olma!"

143

وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكاًّ وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقاًۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ

Velemmâ câe mûsâ limîkâtinâ vekellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyk(e)(c) kâle len terânî velâkini-nzur ilâ-lcebeli fe-ini-stekarra mekânehu fesevfe terânî(c) felemmâ tecellâ rabbuhu lilcebeli ce’alehu dekken veḣarra mûsâ sa’ikâ(an)(c) felemmâ efâka kâle subhâneke tubtu ileyke veenâ evvelu-lmu/minîn(e)

Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte (Tûr-u Sînâ'ya) gelip Rabbi onunla konuşunca,"Rabbim! Bana (kendini) göster, Sana bakayım" dedi. (Rabbi) "Sen Beni, (baş gözüyle) asla göremezsin; fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse (sen de) Beni göreceksin" buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti ve Mûsâ (bunu görünce yüzüstü yere) kapanarak kendinden geçti. Sonunda kendine geldiğinde, "(Rabbim!) Sen Subhân'sın. (Seni, bana nefhettiğin rûhla değil de baş gözümle görmeyi istediğim için tövbe edip) Sana yöneldim ve ben (Senin bu tecellini görüp Sana) iman edenlerin ilkiyim" dedi.

144

قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَات۪ي وَبِكَلَام۪يۘ فَخُذْ مَٓا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ

Kâle yâ mûsâ innî-stafeytuke ‘alâ-nnâsi birisâlâtî vebikelâmî feḣuż mâ âteytuke vekun mine-şşâkirîn(e)

(Allah) Buyurdu ki: "Ey Mûsâ! Ben sana (vahiy olarak) gönderdiklerim ve (seninle) konuşmamla seni insanlar üzerine (resul olarak) seçtim. Öyleyse sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!"

145

وَكَتَبْنَا لَهُ فِي مِنْ مَوْعِظَةً وَتَفْص۪يلاً لِكُلِّ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَاْمُرْ قَوْمَكَ يَاْخُذُوا بِاَحْسَنِهَاۜ سَاُر۪يكُمْ دَارَ الْفَاسِق۪ينَ

Veketebnâ lehu fî-l-elvâhi min kulli şey-in mev’izaten vetefsîlen likulli şey-in feḣużhâ bikuvvetin ve/mur kavmeke ye/ḣużû bi-ahsenihâ(c) seurîkum dâra-lfâsikîn(e)

Ve Biz onun için (Tevrât) levhalar(ın)da her şeyden bir nasihat ve her şeyin bir açıklamasını yazdık. Ve (ona şöyle dedik) "bunları kuvvetle tut, kavmine de bunları en güzel şekilde tutmalarını emret! Yakında size fâsıkların yurdunu göstereceğim."

146

سَاَصْرِفُ عَنْ الَّذ۪ينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي بِغَيْرِ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا بِهَاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا سَب۪يلاًۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ

Seasrifu ‘an âyâtiye-lleżîne yetekebberûne fî-l-ardi biġayri-lhakki ve-in yerav kulle âyetin lâ yu/minû bihâ ve-in yerav sebîle-rruşdi lâ yetteḣiżûhu sebîlen ve-in yerav sebîle-lġayyi yetteḣiżûhu sebîlâ(en)(c) żâlike bi-ennehum keżżebû bi-âyâtinâ vekânû ‘anhâ ġâfilîn(e)

"Yeryüzünde haksız yere (büyüklük taslayarak) kibirlenenleri de âyetlerimden uzaklaştıracağım. Ki onlar her âyeti (ve mucizeyi) görseler de ona iman etmezler. Eğer (manevi olarak kemale erecekleri) rüşd yolunu görseler onu yol edinmezler; ama azgınlık yolunu görseler onu (hemen kendilerine) yol edinirler. Bu, onların âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmalarındandır."

147

وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۜ هَلْ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟

Velleżîne keżżebû bi-âyâtinâ velikâ-i-l-âḣirati habitat a’mâluhum(c) hel yuczevne illâ mâ kânû ya’melûn(e)

"Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalan sayanların amelleri boşa gitmiştir. Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılacaklardı (çünkü herkese sadece yaptığının karşılığı vardır)."

148

وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسٰى مِنْ مِنْ عِجْلاً جَسَداً لَهُ اَلَمْ اَنَّهُ لَا وَلَا سَب۪يلاًۢ اِتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِم۪ينَ

Vetteḣaże kavmu mûsâ min ba’dihi min huliyyihim ‘iclen ceseden lehu ḣuvâr(un)(c) elem yerav ennehu lâ yukellimuhum velâ yehdîhim sebîlâ(en)(m) itteḣażûhu vekânû zâlimîn(e)

Mûsâ'nın kavmi onun (Tûr-u Sînâ'ya gitmesinin) ardından, ziynet eşyalarından böğürmesi olan bir buzağı heykeli (yaparak onu ilâh) edindiler. Onlar o (heykel)in kendileriyle konuşmadığını ve onları hiçbir yola hidâyet etmediğini görmediler mi? (Hâl böyle iken onlar yine de) Onu (ilâh) edindiler ve (kendilerine zulmeden) zalimlerden oldular.

149

وَلَمَّا سُقِطَ ف۪ٓي وَرَاَوْا اَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواۙ قَالُوا لَئِنْ لَمْ رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ

Velemmâ sukita fî eydîhim veraev ennehum kad dallû kâlû le-in lem yerhamnâ rabbunâ veyaġfir lenâ lenekûnenne mine-lḣâsirîn(e)

Fakat (çaresizce başları) ellerinin arasına düştüğünde (yaptıklarını düşündüler de) şüphesiz kendilerinin gerçekten dalâlette olduklarını gördüler ve dediler ki: "Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi mağfiret etmezse kesinlikle biz hüsrana uğrayanlardan oluruz!"

150

وَلَمَّا رَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى غَضْبَانَ اَسِفاًۙ قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُون۪ي مِنْ اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْۚ وَاَلْقَى الْاَلْوَاحَ وَاَخَذَ بِرَاْسِ اَخ۪يهِ يَجُرُّهُٓ اِلَيْهِۜ قَالَ ابْنَ اُمَّ اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُون۪ي وَكَادُوا يَقْتُلُونَن۪يۘ فَلَا بِيَ الْاَعْدَٓاءَ وَلَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

Velemmâ race’a mûsâ ilâ kavmihi ġadbâne esifen kâle bi/semâ ḣaleftumûnî min ba’dî(s) e’aciltum emra rabbikum(s) veelkâ-l-elvâha veeḣaże bira/si eḣîhi yecurruhu ileyh(i)(c) kâle-bne umme inne-lkavme-sted’afûnî vekâdû yaktulûnenî felâ tuşmit biye-l-a’dâe velâ tec’alnî me’a-lkavmi-zzâlimîn(e)

(Allah, kavminin yaptıklarını Mûsâ'ya bildirdi) Bunun üzerine Mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde (Tûr-u Sînâ'dan) kavmine döndüğünde (onlara) dedi ki: "Benden sonra ne kötü halifeler ol(up ardımdan nice çirkin iş yap)mışsınız! Rabbinizin (sizin için olan) emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?" Daha sonra (Tevrât) levhaları(nı yere) attı ve kardeşi (Hârûn)un başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi) "(Ey) Anam oğlu! Gerçekten (bu) kavim beni zayıf gördü ve nerede ise beni öldürüyorlardı. (Sen de) Bana (böyle davranarak) düşmanları sevindirme ve beni (bu) zalim kavim ile bir tutma" dedi.

151

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَلِاَخ۪ي وَاَدْخِلْنَا ف۪ي وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ۟

Kâle rabbi-ġfir lî veli-eḣî veedḣilnâ fî rahmetik(e)(s) veente erhamu-rrâhimîn(e)

(Mûsâ) "Rabbim! Beni ve kardeşimi mağfiret et ve bizi rahmetinin içine dâhil et; çünkü Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" dedi.

152

اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ وَذِلَّةٌ فِي الدُّنْيَاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَر۪ينَ

İnne-lleżîne-tteḣażû-l’icle seyenâluhum ġadabun min rabbihim veżilletun fî-lhayâti-ddunyâ(c) vekeżâlike neczî-lmufterîn(e)

(Resulüm!) Buzağıyı (ilâh) edinenler var ya, (âhirette) onlara mutlaka Rabblerinden bir gazap ve dünya hayatında bir zillet erişecektir. İşte Biz, (Allah'a) iftira ed(erek şirk koş)anları böyle cezalandırırız!

153

وَالَّذ۪ينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ وَاٰمَنُواۘ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ

Velleżîne ‘amilû-sseyyi-âti śümme tâbû min ba’dihâ veâmenû inne rabbeke min ba’dihâ leġafûrun rahîm(un)

Kötülükler yaptıktan sonra ardından tövbe edip iman edenlere gelince, kuşkusuz senin Rabbin, (onların) o (tövbesin)in ardından muhakkak ki Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

154

وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ وَف۪ي هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ

Velemmâ sekete ‘an mûsâ-lġadabu eḣaże-l-elvâh(a)(s) vefî nusḣatihâ huden verahmetun lilleżîne hum lirabbihim yerhebûn(e)

Nihayet Mûsâ'nın öfkesi dinince (yerdeki Tevrât) levhaları(nı) aldı. O nüshalarda Rabblerin(in rızası ve sevgisini kaybetmek)ten korkanlar için bir hidâyet ve bir rahmet vardı.

155

وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ سَبْع۪ينَ رَجُلاً لِم۪يقَاتِنَاۚ فَلَمَّٓا اَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ وَاِيَّايَۜ اَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَـهَٓاءُ مِنَّاۚ اِنْ هِيَ اِلَّا فِتْنَتُكَۜ تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَٓاءُ وَتَهْد۪ي مَنْ تَشَٓاءُۜ اَنْتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الْغَافِر۪ينَ

Vaḣtâra mûsâ kavmehu seb’îne raculen limîkâtinâ(s) felemmâ eḣażet-humu-rracfetu kâle rabbi lev şi/te ehlektehum min kablu ve-iyyây(e)(s) etuhlikunâ bimâ fe’ale-ssufehâu minnâ(s) in hiye illâ fitnetuke tudillu bihâ men teşâu vetehdî men teşâ/(u)(s) ente veliyyunâ faġfir lenâ verhamnâ(s) veente ḣayru-lġâfirîn(e)

Mûsâ kararlaştırdığımız vakit(te Tûr-u Sînâ'da Bizim onunla konuşmamıza şahid olmaları) için kavminden yetmiş adam seçti. (Onlar buna şahid olunca) Onları bir titreme yakaladı (ve onların hepsi düşüp helâk oldu, bunun üzerine Mûsâ) dedi ki: "Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizdeki bazı beyinsizlerin yaptığı şeyler yüzünden bizi helâk mı edeceksin? Bu ancak Senin bir imtihanındır. Onunla dilediğini (küfründe inat edeni) dalâlette bırakır, dilediğini (hidâyeti isteyeni) de hidâyete erdirirsin. Sen bizim Veliyy'miz (gerçek ve hakiki dostumuz)sun, bizi mağfiret et ve bize merhamet et! Çünkü Sen (hataları) bağışlayanların hayırlısısın!"

156

وَاكْتُبْ لَنَا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اِنَّا هُدْنَٓا اِلَيْكَۜ قَالَ عَذَاب۪ٓي اُص۪يبُ بِه۪ مَنْ اَشَٓاءُۚ وَرَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍۜ فَسَاَكْتُبُهَا لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَۚ

Vektub lenâ fî hâżihi-ddunyâ haseneten vefî-l-âḣirati innâ hudnâ ileyk(e)(c) kâle ‘ażâbî usîbu bihi men eşâ/(u)(s) verahmetî vesi’at kulle şey-/(in)(c) feseektubuhâ lilleżîne yettekûne veyu/tûne-zzekâte velleżîne hum bi-âyâtinâ yu/minûn(e)

"Bize, bu dünyada da âhirette de güzellik yaz! Muhakkak ki biz, Sana yöneldik." (Allah) Buyurdu: "Ben azabımı (günah işleyenlerden) dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu da takvâlı olanlara (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara), zekâtı ver(ip nefsinin cimriliğini temizley)enlere ve âyetlerimize iman edenlere yazacağım."

157

اَلَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْاُمِّيَّ الَّذ۪ي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِنْدَهُمْ فِي وَالْاِنْج۪يلِۘ يَاْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهٰيهُمْ عَنِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّت۪ي كَانَتْ عَلَيْهِمْۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِه۪ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ مَعَهُٓۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ۟

Elleżîne yettebi’ûne-rrasûle-nnebiyye-l-ummiyye-lleżî yecidûnehu mektûben ‘indehum fî-ttevrâti vel-incîli ye/muruhum bilma’rûfi veyenhâhum ‘ani-lmunkeri veyuhillu lehumu-ttayyibâti veyuharrimu ‘aleyhimu-lḣabâ-iśe veyeda’u ‘anhum israhum vel-aġlâle-lletî kânet ‘aleyhim(c) felleżîne âmenû bihi ve’azzerûhu venasarûhu vettebe’û-nnûra-lleżî unzile me’ahu(ﻻ) ulâ-ike humu-lmuflihûn(e)

Onlar ki yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de yazılı buldukları o resule, o ümmi nebîye tabi olan kimselerdir. O (nebî), onlara iyiliği emreder, kötülükten men eder ve onlara (Allah'ın emriyle) temiz şeyleri helâl, çirkin şeyleri ise haram kılar. Onlardan ağır (olan cehalet) yüklerini ve (nefislerinin onlara vurduğu) üzerlerindeki zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona (gerektiği gibi kıymet verip) saygı gösterenler, ona yardım edenler ve onunla beraber indirilen (âlemlere) nûr (olan bu Kur'ân)a tabi olanlar (var ya), işte felaha (kurtuluş ve saadete) erenler onlardır.

158

قُلْ يَٓا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعاً الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ لَٓا اِلَّا هُوَ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۖ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

Kul yâ eyyuhâ-nnâsu innî rasûlu(A)llâhi ileykum cemî’an(i)-lleżî lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(s) lâ ilâhe illâ huve yuhyî veyumît(u)(s) feâminû bi(A)llâhi verasûlihi-nnebiyyi-l-ummiyyi-lleżî yu/minu bi(A)llâhi vekelimâtihi vettebi’ûhu le’allekum tehtedûn(e)

(Resulüm!) De ki: "Ey insanlar! Muhakkak ki ben, sizin hepinize, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan Allah'ın (gönderdiği) resulüyüm. O'ndan başka İlâh (mabûd, sevilen ve âbd olunmaya layık hiç kimse ve hiçbir şey) yoktur. O, hayat veren ve öldürendir." O hâlde Allah'a ve ümmi bir nebî olan resulüne iman edin ki o da Allah'a ve O'nun (daha önce gönderdiği tüm kitaplarındaki) kelimelerine iman eder. Evet, ona tabi olun ki hidâyete eresiniz.

159

وَمِنْ مُوسٰٓى اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِه۪ يَعْدِلُونَ

Vemin kavmi mûsâ ummetun yehdûne bilhakki vebihi ya’dilûn(e)

Mûsâ'nın kavminden (insanları) hak ile hidâyete erdiren ve o (Allah)ın (kitabı) ile adaletle hükmeden bir topluluk da vardır.

160

وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطاً اُمَماًۜ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناًۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Vekatta’nâhumu-śnetey ‘aşrate esbâtan umemâ(en)(c) veevhaynâ ilâ mûsâ iżi-steskâhu kavmuhu eni-drib bi’asâke-lhacer(a)(s) fenbeceset minhu-śnetâ ‘aşrate ‘aynâ(en)(s) kad ‘alime kullu unâsin meşrabehum(c) vezallelnâ ‘aleyhimu-lġamâme veenzelnâ ‘aleyhimu-lmenne ve-sselvâ(s) kulû min tayyibâti mâ razeknâkum(c) vemâ zalemûnâ velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)

Biz onları topluluk olarak on iki kabileye ayırdık. Ve (Tîh Çölü'nde) kavmi kendisinden su isteyince Mûsâ'ya, "asanı taşa vur!" diye vahyettik. Böylece ondan on iki pınar fışkırdı. Her kabile (su) içeceği yeri bildi. Sonra üzerlerine bulutla gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın (eti) indirdik. (Daha sonra onlara dedik ki) "Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin." Onlar (nankörlük etmekle) Bize zulmetmediler; fakat kendi nefislerine zulmediyorlardı.

161

وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ

Ve-iż kîle lehumu-skunû hâżihi-lkaryete vekulû minhâ hayśu şi/tum vekûlû hittatun vedḣulû-lbâbe succeden naġfir lekum ḣatî-âtikum(c) senezîdu-lmuhsinîn(e)

Hani bir zaman da onlara şöyle denilmişti: "Şu memlekete yerleşin! Orada dilediğiniz gibi yiyin ve 'hıtta (Rabbimiz, bizi affet)' deyin! Kentin kapısından secde ederek girin ki Biz de sizin hatalarınızı mağfiret edelim. Muhsinlere yakında (ihsanımızı) arttıracağız."

162

فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلاً غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزاً مِنَ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ۟

Febeddele-lleżîne zalemû minhum kavlen ġayra-lleżî kîle lehum feerselnâ ‘aleyhim riczen mine-ssemâ-i bimâ kânû yazlimûn(e)

Fakat onlardan zalim olanlar, sözü kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdiler (hıtta sözünü, hınta "buğday" sözüyle değiştirdiler). Bunun üzerine Biz de (kendilerine) zulmetmelerinden dolayı üzerlerine gökten (feci) bir azap gönderdik.

163

وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي اِذْ تَاْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لَا لَا كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ

Ves-elhum ‘ani-lkaryeti-lletî kânet hâdirate-lbahri iż ya’dûne fî-ssebti iż te/tîhim hîtânuhum yevme sebtihim şurra’an veyevme lâ yesbitûne(ﻻ) lâ te/tîhim(c) keżâlike neblûhum bimâ kânû yefsukûn(e)

(Resulüm! Sen) O (Yahudi)lere, deniz kıyısında bulunan o şehir (halkının durumun)dan sor! Hani onlar cumartesi (günü çalışma yasağı) konusunda haddi aşıyorlardı. Zira (çalışma yasağının olduğu) cumartesi günü balıkları onlara (sürü hâlinde) akın akın geliyor, cumartesi günü olmadığında ise gelmiyordu. İşte Biz, fâsık olmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk.

164

وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ قَوْماًۙ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

Ve-iż kâlet ummetun minhum lime te’izûne kavmen(i)(ﻻ)(A)llâhu muhlikuhum ev mu’ażżibuhum ‘ażâben şedîdâ(en)(s) kâlû ma’żiraten ilâ rabbikum vele’allehum yettekûn(e)

Hani onlardan bir topluluk demişti ki: "Allah'ın helâk edeceği ya da şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme niçin nasihat ediyorsunuz?" Onlar da, "Rabbinize mazeret (beyan edip sorumlu olmamak) için bir de umulur ki takvâ sahibi olurlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışırlar) diye (nasihat ediyoruz)" dediler.

165

فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ٓ اَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ يَنْهَوْنَ عَنِ وَاَخَذْنَا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَـ۪ٔيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ

Felemmâ nesû mâ żukkirû bihi enceynâ-lleżîne yenhevne ‘ani-ssû-i veeḣażnâ-lleżîne zalemû bi’ażâbin be-îsin bimâ kânû yefsukûn(e)

Ne zaman ki onlar kendilerine hatırlatılan (nasihatler)i (ciddiye almayıp) unuttular, (o vakit) Biz de kötülükten men edenleri kurtardık ve (âyetlerimizi yalanlayıp resulümüze) zulmedenleri ise fâsık olmaları sebebiyle kötü bir azapla yakaladık.

166

فَلَمَّا عَتَوْا عَنْ نُهُوا عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَ

Felemmâ ‘atev ‘an mâ nuhû ‘anhu kulnâ lehum kûnû kiradeten ḣâsi-în(e)

Buna rağmen onlar, kendilerine yasak edilen şeylerden (cumartesi günü balık tutmaktan ısrarla ve hileyle) vazgeçmeyince onlara, "aşağılık maymunlar olun!" dedik.

167

وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ اِلٰى الْقِيٰمَةِ مَنْ يَسُومُهُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۜ اِنَّ رَبَّكَ لَسَر۪يعُ الْعِقَابِۚ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ

Ve-iż teeżżene rabbuke leyeb’aśenne ‘aleyhim ilâ yevmi-lkiyâmeti men yesûmuhum sû-e-l’ażâb(i)(k) inne rabbeke leserî’u-l’ikâb(i)(s) ve-innehu leġafûrun rahîm(un)

Ve o zaman Rabbin, elbette kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü tattıracak kimseleri göndereceğini ilan etti. Şüphesiz senin Rabbin, (küfründe ısrar edenlere verdiği mühleti) sona erdirmesi çabuk olandır ve muhakkak ki O, Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

168

وَقَطَّعْنَاهُمْ فِي اُمَماًۚ مِنْهُمُ الصَّالِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّـَٔاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

Vekatta’nâhum fî-l-ardi umemâ(en)(s) minhumu-ssâlihûne veminhum dûne żâlik(e)(s) vebelevnâhum bilhasenâti ve-sseyyi-âti le’allehum yerci’ûn(e)

Biz o (Yahudi)leri yeryüzünde parça parça topluluklara ayırdık. Onlardan sâlih olanlar da vardır, bundan başka olanlar da. Ayrıca umulur ki (hakka) dönerler diye onları güzellikler ve kötülüklerle imtihan ettik.

169

فَخَلَفَ مِنْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ يَاْخُذُونَ عَرَضَ هٰذَا الْاَدْنٰى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَاۚ وَاِنْ يَاْتِهِمْ عَرَضٌ مِثْلُهُ يَاْخُذُوهُۜ اَلَمْ عَلَيْهِمْ م۪يثَاقُ الْكِتَابِ اَنْ لَا عَلَى اِلَّا الْحَقَّ وَدَرَسُوا مَا ف۪يهِۜ وَالدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا

Feḣalefe min ba’dihim ḣalfun veriśû-lkitâbe ye/ḣużûne ‘arada hâżâ-l-ednâ veyekûlûne seyuġferu lenâ ve-in ye/tihim ‘aradun miśluhu ye/ḣużûh(u)(c) elem yu/ḣaż ‘aleyhim mîśâku-lkitâbi en lâ yekûlû ‘ala(A)llâhi illâ-lhakka vederasû mâ fîh(i)(k) ve-ddâru-l-âḣiratu ḣayrun lilleżîne yettekûn(e)(k) efelâ ta’kilûn(e)

Derken onların ardından kitaba vâris olan (birtakım kötü) halifeler geldi. Onlar şu aşağılık (olan değersiz dünya) menfaatini alıyor ve "(nasıl olsa Rabbimiz) bizi (kıyamet günü) mağfiret edecek!" diyorlar. Eğer kendilerine ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. (Peki) Kitapta Allah hakkında haktan başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar kitaptakini oku(yup anla)mamışlar mıydı? (Unutmayın!) Takvâ sahipleri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

170

وَالَّذ۪ينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ اِنَّا لَا اَجْرَ الْمُصْلِح۪ينَ

Velleżîne yumessikûne bilkitâbi veekâmû-ssalâte innâ lâ nudî’u ecra-lmuslihîn(e)

Kitaba sımsıkı sarılanlara ve namazı ikâme ed(ip her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)anlara gelince, muhakkak ki Biz, (o) ıslah edicilerin ecrini asla zayi etmeyiz.

171

وَاِذْ نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَاَنَّهُ ظُلَّةٌ وَظَنُّٓوا اَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْۚ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ۟

Ve-iż neteknâ-lcebele fevkahum keennehu zulletun vezannû ennehu vâki’un bihim ḣużû mââteynâkum bikuvvetin veżkurû mâ fîhi le’allekum tettekûn(e)

Hani bir zamanlar da o (Tûr) Dağı(nı) sanki bir gölgelikmiş gibi onların üstüne kaldırmıştık da üzerlerine düşecek sanmışlardı. (Onlara) "Size verdiğim (kitab)ı kuvvetle tutun ve onun içindekileri hatırlayın ki takvâ sahibi olasınız (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip böyle yaşayasınız)!" (diye vahyetmiştik).

172

وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ اٰدَمَ مِنْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰىۚۛ شَهِدْنَاۚۛ اَنْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ غَافِل۪ينَۙ

Ve-iż eḣaże rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim żurriyyetehum veeşhedehum ‘alâ enfusihim elestu birabbikum(s) kâlû belâ(*) şehidnâ(*) en tekûlû yevme-lkiyâmeti innâ kunnâ ‘an hâżâ ġâfilîn(e)

(Resulüm!) Hani bir zaman da Rabbin, Âdemoğullarının sırtından zürriyetlerini çıkarmış ve onları kendi nefisleri üzerine şahid tutarak, "(Ben) sizin Rabbiniz değil miyim?" (buyurmuştu. O anda onlar da Allah'ın cemâlini ve kudretini müşahede ederek) "Evet! Şahidiz (ki Sen bizim Rabbimizsin)" demişlerdi. Kıyamet günü "biz bundan habersizdik" demeyesiniz diye (bunu böyle yaptık).

173

اَوْ تَقُولُٓوا اِنَّـمَٓا اَشْرَكَ اٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ اَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ

Ev tekûlû innemâ eşrake âbâunâ min kablu vekunnâ żurriyyeten min ba’dihim(s) efetuhlikunâ bimâ fe’ale-lmubtilûn(e)

Yahut, "daha önceden babalarımız (Allah'a) şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelen bir nesildik (bilmeden onların doğru yolda olduğunu zannedip onlara uyduk). Şimdi bâtıl işleyenler yüzünden bizi helâk mı edeceksin?" demeyesiniz diye (bunu böyle yaptık).

174

وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ وَلَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

Vekeżâlike nufassilu-l-âyâti vele’allehum yerci’ûn(e)

İşte Biz, belki (kâfirler şirkten imana) dönerler diye âyetleri (birer birer) böyle açıklıyoruz.

175

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّـذ۪ٓي اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ

Vetlu ‘aleyhim nebee-lleżî âteynâhu âyâtinâ fenseleḣa minhâ feetbe’ahu-şşeytânu fekâne mine-lġâvîn(e)

(Resulüm!) Onlara; kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde (onu inkâr ederek ve) onlardan sıyrıla(rak uzaklaşa)n, bu yüzden de şeytanın kendisini peşine taktığı ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku!

176

وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلٰكِنَّهُٓ اَخْلَدَ اِلَى وَاتَّـبَعَ هَوٰيهُۚ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِۚ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْۜ ذٰلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

Velev şi/nâ lerafa’nâhu bihâ velâkinnehu aḣlede ilâ-l-ardi vettebe’a hevâh(u)(c) femeśeluhu kemeśeli-lkelbi in tahmil ‘aleyhi yelheś ev tetruk-hu yelheś(c) żâlike meśelu-lkavmi-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ(c) faksusi-lkasasa le’allehum yetefekkerûn(e)

Eğer Biz dileseydik kesinlikle onu, o (verdiğimiz âyet)lerle yüceltirdik; fakat o, (dünya denilen) yere saplan(ıp kal)dı ve (nefsinin) hevâsına tabi oldu. Onun misali (tıpkı) köpeğin misali gibidir; onun üzerine varsan da (sana) dilini sarkıtıp solur, onu (kendi hâline) bıraksan da (sana) dilini sarkıtıp solur. İşte, âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Şimdi onlara bu kıssayı anlat, umulur ki onlar (enine boyuna düşünüp bunu) tefekkür ederler.

177

سَٓاءَ مَثَلاً الْقَوْمُ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاَنْفُسَهُمْ كَانُوا يَظْلِمُونَ

Sâe meśelen(i)-lkavmu-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ veenfusehum kânû yazlimûn(e)

Âyetlerimizi yalanlayan ve nefislerine zulmeden kavmin durumu ne kötüdür!

178

مَنْ يَهْدِ فَهُوَ الْمُهْتَد۪يۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

Men yehdi(A)llâhu fehuve-lmuhted(î)(s) vemen yudlil feulâ-ike humu-lḣâsirûn(e)

Kim Allah'ın hidâyetinde ise asıl hidâyette olan odur. Kim de dalâletteyse işte hüsrana uğrayanlar onlardır.

179

وَلَقَدْ ذَرَاْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

Velekad żera/nâ licehenneme keśîran mine-lcinni vel-ins(i)(s) lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ velehum a’yunun lâ yubsirûne bihâ velehum âżânun lâ yesme’ûne bihâ(c) ulâ-ike kel-en’âmi bel hum edall(u)(c) ulâ-ike humu-lġâfilûn(e)

Andolsun ki Biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu (kendi iradeleriyle hak edecekleri üzere) cehennem için çoğalttık. Onların kalpleri vardır (ancak küfürleri sebebiyle) onunla (apaçık ortada olan hakikati idrak edip) fıkhetmezler, onların gözleri vardır (ama) onlarla (hakkı) görmezler, onların kulakları vardır (fakat) onlarla (nasihatleri) işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha (idrakten yoksun ve) şaşkındırlar. İşte bunlar (Allah'tan ve kendilerinden) gâfil olanlardır.

180

وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Veli(A)llâhi-l-esmâu-lhusnâ fed’ûhu bihâ(s) veżerû-lleżîne yulhidûne fî esmâ-ih(i)(c) seyuczevne mâ kânû ya’melûn(e)

El Esmâu'l Husnâ (en güzel isimler) Allah'ındır. Öyleyse O'na o (güzel isimleriy)le dua ed(ip yalvar)ın ve O'nun isimlerinde ilhad edenleri (fıtratındaki Allah'ın isimlerini yok sayarak doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanları ve zalimleri) bırakın! Yakında onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.

181

وَمِمَّنْ خَلَقْنَٓا اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِه۪ يَعْدِلُونَ۟

Vemimmen ḣaleknâ ummetun yehdûne bilhakki vebihi ya’dilûn(e)

Yarattıklarımızdan, hakka hidâyet eden ve onunla adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır.

182

وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ لَا

Velleżîne keżżebû bi-âyâtinâ senestedricuhum min hayśu lâ ya’lemûn(e)

Âyetlerimizi yalanlayanları ise bilemeyecekleri bir yerden tedrici olarak (yavaş yavaş, hak ettikleri azaba) yaklaştıracağız.

183

وَاُمْل۪ي لَهُمْۜ اِنَّ كَيْد۪ي مَت۪ينٌ

Veumlî lehum(c) inne keydî metîn(un)

Ben onlara mühlet veriyorum. Muhakkak ki Benim (kulluğun ne kadar büyük bir nimet olduğunu insanın tatması için dünyayı çekici kılarak kurduğum) tuzağım çok sağlamdır.

184

اَوَلَمْ مَا بِصَاحِبِهِمْ مِنْ اِنْ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ

Eve lem yetefekkerû(k) mâ bisâhibihim min cinne(tin)(c) in huve illâ neżîrun mubîn(un)

Onlar düşünmediler mi ki arkadaşları (olan resul)de hiçbir delilik yoktur? O ancak apaçık bir uyarıcıdır.

185

اَوَلَمْ ف۪ي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ وَاَنْ اَنْ قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْۚ فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ

Evelem yenzurû fî melekûti-ssemâvâti vel-ardi vemâ ḣaleka(A)llâhu min şey-in veen ‘asâ en yekûne kadi-kterabe eceluhum(s) febi-eyyi hadîśin ba’dehu yu/minûn(e)

Onlar göklerin ve yerin melekûtuna (mülkiyet ve hükümranlığına), Allah'ın yarattığı herhangi bir şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç bakmadılar mı? Peki, bu (Kur'ân)dan sonra onlar hangi söze iman edecekler?

186

مَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَا هَادِيَ لَهُۜ وَيَذَرُهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

Men yudlili(A)llâhu felâ hâdiye leh(u)(c) veyeżeruhum fî tuġyânihim ya’mehûn(e)

Allah, kimi (âyetlerini ve resulünü yalanladığı için) dalâlette bırakırsa artık onu hidâyete erdirecek kimse yoktur. Ve (Allah) onları azgınlıkları içinde bırakır da onlar bocalayıp dururlar.

187

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ لَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَۜ ثَقُلَتْ فِي وَالْاَرْضِۜ لَا اِلَّا بَغْتَةًۜ يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا

Yes-elûneke ‘ani-ssâ’ati eyyâne mursâhâ(s) kul innemâ ‘ilmuhâ ‘inde rabbî(s) lâ yucellîhâ livaktihâ illâ hu(ve)(c) śekulet fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) lâ te/tîkum illâ baġte(ten)(k) yes-elûneke keenneke hafiyyun ‘anhâ(s) kul innemâ ‘ilmuhâ ‘inda(A)llâhi velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)

(Resulüm!) Sana (kıyamet) saatin(in) ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: "Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onu tam vaktinde açığa çıkaracak olan da ancak O'dur. O (kıyamet günü), göklere, yere (ve ikisi arasındakilere dehşetinden dolayı) ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir." (Resulüm!) Sanki sen ondan haberdarmışsın gibi sana soruyorlar. De ki: "Onun ilmi ancak Allah'ın katındadır; ama insanların çoğu (bunu) bilmezler."

188

قُلْ لَٓا لِنَفْس۪ي نَفْعاً وَلَا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَلَوْ كُنْتُ اَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ وَمَا السُّٓوءُ اِنْ اِلَّا نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟

Kul lâ emliku linefsî nef’an velâ darran illâ mâ şâa(A)llâh(u)(c) velev kuntu a’lemu-lġaybe lestekśertu mine-lḣayri vemâ messeniye-ssû-/(u)(c) in enâ illâ neżîrun vebeşîrun likavmin yu/minûn(e)

De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verme gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim hayırdan (istediklerimi) çoğaltırdım ve bana (hiçbir) kötülük de dokunmazdı. (Oysa) Ben, iman eden bir kavim için ancak bir uyarıcı ve bir müjdeciyim."

189

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَاۚ فَلَمَّا تَغَشّٰيهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَف۪يفاً فَمَرَّتْ بِه۪ۚ فَلَمَّٓا اَثْقَلَتْ دَعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحاً لَنَكُونَنَّ مِنَ

Huve-lleżî ḣalekakum min nefsin vâhidetin vece’ale minhâ zevcehâ liyeskune ileyhâ(s) felemmâ teġaşşâhâ hamelet hamlen ḣafîfen femerrat bih(i)(s) felemmâ eśkalet de’ava(A)llâhe rabbehumâ le-in âteytenâ sâlihan lenekûnenne mine-şşâkirîn(e)

Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da yanında huzur bulsun diye eşini yaratan O'dur. Ne zaman ki (insan eşiyle birleşip) onu (örtüp) bürüyünce (eşi) hafif bir yük yüklen(erek gebe kal)ır ve (bir müddet) onunla dolaşır. Nihayet (gebeliği) ağırlaşınca her ikisi de Rabbleri Allah'a, "andolsun ki eğer bize sâlih bir evlat verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız" diye dua ederler.

190

فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمَا صَالِحاً جَعَلَا لَهُ شُرَكَٓاءَ ف۪يمَٓا اٰتٰيهُمَاۚ فَتَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

Felemmâ âtâhumâ sâlihan ce’alâ lehu şurakâe fîmâ âtâhumâ(c) fete’âla(A)llâhu ‘ammâ yuşrikûn(e)

Fakat (Allah) onlara sâlih bir evlat verince, kendilerine verdiği (bu evlat) hakkında ("benimdir" diye sahiplenerek, ona Allah'tan daha fazla güvenip dayanarak) O'na şirk koşarlar. Allah ise onların şirk koştuklarından çok yücedir.

191

اَيُشْرِكُونَ مَا لَا شَيْـٔاً وَهُمْ يُخْلَقُونَۘ

Eyuşrikûne mâ lâ yaḣluku şey-en vehum yuḣlekûn(e)

Onlar, hiçbir şeyi yaratamayan, (bilakis) kendileri yaratılan şeyleri (Allah'a) şirk mi koşuyorlar?

192

وَلَا لَهُمْ نَصْراً وَلَٓا يَنْصُرُونَ

Velâ yestetî’ûne lehum nasran velâ enfusehum yensurûn(e)

Hâlbuki onlar ne onlara yardım edebilirler ne de kendilerine yardım edebilirler.

193

وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى لَا سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْ اَدَعَوْتُمُوهُمْ اَمْ اَنْتُمْ صَامِتُونَ

Ve-in ted’ûhum ilâ-lhudâ lâ yettebi’ûkum(c) sevâun ‘aleykum ede’avtumûhum em entum sâmitûn(e)

Eğer onları hidâyete davet ederseniz size tabi olmazlar. Onları çağırsanız da sussanız da sizin için birdir (onlar iman etmezler).

194

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ اللّٰهِ عِبَادٌ اَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَج۪يبُوا لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

İnne-lleżîne ted’ûne min dûni(A)llâhi ‘ibâdun emśâlukum(s) fed’ûhum felyestecîbû lekum in kuntum sâdikîn(e)

Muhakkak ki Allah'ı bırakıp da dua ettikleriniz sizler gibi kullardır. Eğer (bu iddianızda) doğru kimseler iseniz, haydi onlara dua edin de (duanıza) cevap versinler!

195

اَلَهُمْ اَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۜ قُلِ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ ك۪يدُونِ فَلَا

Elehum erculun yemşûne bihâ(s) em lehum eydin yebtişûne bihâ(s) em lehum a’yunun yubsirûne bihâ(s) em lehum âżânun yesme’ûne bihâ(k) kuli-d’û şurakâekum śümme kîdûni felâ tunzirûn(i)

Onların yürüyecekleri ayakları mı var, yoksa tutacakları elleri mi var, veya görecekleri gözleri mi var, ya da işitecekleri kulakları mı var! (Resulüm!) De ki: "(Haydi, Allah'a bütün) Şirk koştuklarınızı çağırın sonra (hep beraber) bana tuzak kurun da bana göz bile açtırmayın (bakalım)!"

196

اِنَّ وَلِـِّيَ اللّٰهُ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْكِتَابَۘ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِح۪ينَ

İnne veliyyiya(A)llâhu-lleżî nezzele-lkitâb(e)(s) vehuve yetevellâ-ssâlihîn(e)

"Muhakkak ki benim Veliyy'm (gerçek ve hakiki dostum), (bu) Kitâb'ı indiren Allah'tır ve O, (bütün) sâlihlere velilik ed(erek sahip çık)ar."

197

وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ لَا نَصْرَكُمْ وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ

Velleżîne ted’ûne min dûnihi lâ yestatî’ûne nasrakum velâ enfusehum yensurûn(e)

O (Allah)tan başka dua ed(ip yardıma çağır)dıklarınızın size yardım etmeye güçleri yetmez. Hatta onlar, kendilerine de yardım edemezler.

198

وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى لَا وَتَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَهُمْ لَا

Ve-in ted’ûhum ilâ-lhudâ lâ yesme’û(s) veterâhum yenzurûne ileyke vehum lâ yubsirûn(e)

Şayet o (şirk koşan)ları hidâyete davet ederseniz (sizi) işitmezler. (Resulüm!) Sen onların sana baktıklarını görürsün, hâlbuki onlar (basiretsizdirler, seni) görmezler.

199

خُذِ الْعَفْوَ وَاْمُرْ بِالْعُرْفِ وَاَعْرِضْ عَنِ

Ḣużi-l’afve ve/mur bil’urfi vea’rid ‘ani-lcâhilîn(e)

Sen af (ve kolaylık yolun)u tut, (Allah'a göre) iyiliği emret ve cahillerden (de cahiliye âdetlerinden de) yüz çevir!

200

وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

Ve-immâ yenzeġanneke mine-şşeytâni nezġun feste’iż bi(A)llâh(i)(c) innehu semî’un ‘alîm(un)

Yine de şeytan bir kışkırtma ile seni dürterse hemen Allah'a sığın (O seni korur). Muhakkak ki O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).

201

اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَٓائِفٌ مِنَ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَۚ

İnne-lleżîne-ttekav iżâ messehum tâ-ifun mine-şşeytâni teżekkerû fe-iżâ hum mubsirûn(e)

Muhakkak ki takvâ sahipleri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) şeytandan bir vesvese kendilerine dokunduğunda, onlar hemen (Allah'ı) hatırlayıp basiret kesilirler (ve her yönden şeytanın hilesini görürler).

202

وَاِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي ثُمَّ لَا

Ve-iḣvânuhum yemuddûnehum fî-lġayyi śümme lâ yuksirûn(e)

(şeytanların) Kardeşlerine gelince (onlar kendilerine verilen vesveseye uydukları için şeytanlar) onları azgınlığa sürüklerler sonra da yakalarını (asla) bırakmazlar.

203

وَاِذَا لَمْ بِاٰيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَاۜ قُلْ اِنَّـمَٓا اَتَّبِـعُ مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ مِنْ هٰذَا بَصَٓائِرُ مِنْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Ve-iżâ lem te/tihim bi-âyetin kâlû levlâ-ctebeytehâ(c) kul innemâ ettebi’u mâ yûhâ ileyye min rabbî(c) hâżâ besâ-iru min rabbikum vehuden verahmetun likavmin yu/minûn(e)

(Resulüm! Sen) Onlara (arzuladıkları gibi) bir âyet getirmediğin zaman (o kâfirler) dediler ki: "Keşke onu (bizim isteğimize göre) seçseydin." De ki: "Ben ancak Rabbimden bana vahyedilene tabi olurum. Bu (Kur'ân âyetleri), Rabbinizden (size gelen) basiretlerdir (hakkı görmeniz için bir nûrdur). İman eden bir kavim için bir hidâyet ve bir rahmettir."

204

وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

Ve-iżâ kuri-e-lkur-ânu festemi’û lehu veensitû le’allekum turhamûn(e)

(Ey iman ettiğini iddia edenler!) Kur'ân okunduğu zaman susun ve onu dinleyin (anlamaya çalışın, nefsinizi ve şeytanı susturun, bir de ön yargıda bulunmayın) ki rahmete eresiniz.

205

وَاذْكُرْ رَبَّكَ ف۪ي تَضَرُّعاً وَخ۪يفَةً وَدُونَ مِنَ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا مِنَ

Veżkur rabbeke fî nefsike tedarru’an veḣîfeten vedûne-lcehri mine-lkavli bilġuduvvi vel-âsâli velâ tekun mine-lġâfilîn(e)

Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle (O'nu unutmamak için) sabah akşam zikret ve gâfillerden olma!

206

اِنَّ الَّذ۪ينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا عَنْ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ

İnne-lleżîne ‘inde rabbike lâ yestekbirûne ‘an ‘ibâdetihi veyusebbihûnehu velehu yescudûn(e)

Muhakkak ki Rabbinin katındaki (melek)ler, O'na ibadet etmekten kibirlenmezler. O'nu tesbih eder ve (yalnız) O'na secde ederler (siz de Rabbinizi tesbih edin ve yalnız O'na secde edin)!