بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
هَلْ عَلَى ح۪ينٌ مِنَ لَمْ شَيْـٔاً مَذْكُوراً
Hel etâ ‘alâ-l-insâni hînun mine-ddehri lem yekun şey-en meżkûrâ(n)
İnsanın üzerinden uzunca bir süre geçmedi mi? (Üstelik o, bu süre zarfında) Anılmaya değer bir varlık bile değildi.
اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَل۪يهِ فَجَعَلْنَاهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً
İnnâ ḣalaknâ-l-insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fece’alnâhu semî’an basîrâ(n)
Muhakkak ki (daha sonra) Biz, insanı imtihan edelim diye onu karışık bir nutfeden (dökülen bir damla sudan) yarattık ve onu (imtihana elverişli olması için akıl ve gönül sahibi olarak hem zahiren hem de manen) işitir ve görür kıldık.
اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ اِمَّا شَاكِراً وَاِمَّا كَفُوراً
İnnâ hedeynâhu-ssebîle immâ şâkiran ve-immâ kefûrâ(n)
Şüphesiz ki Biz, ona (hidâyet) yolu(nu da) gösterdik. (O artık, ona ikram ettiğimiz maddi ve manevi tüm nimetlerimize) İster şükreder (mü'min olur) ister inkâr eder (kâfir olur).
اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْـكَافِر۪ينَ سَلَاسِلَا۬ وَاَغْلَالاً وَسَع۪يراً
İnnâ a’tednâ lilkâfirîne selâsile ve aġlâlen ve se’îrâ(n)
Fakat Biz, (inkârı tercih eden) kâfirler için (kıyamet günü) zincirler, (demir) halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.
اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُوراًۚ
İnne-l-ebrâra yeşrabûne min ke/sin kâne mizâcuhâ kâfûrâ(n)
(O gün) Ebrâr olanlar (iyi amel işleyen ve insanları buna sevk edenler) ise (içerisine saf aşk olan) kâfûr karıştırılmış bir kadehten (cennet şarabı) içerler.
عَيْناً يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللّٰهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْج۪يراً
‘Aynen yeşrabu bihâ ‘ibâdu(A)llâhi yufeccirûnehâ tefcîrâ(n)
(Bu kâfûr, Naîm cennetinde bulunan) Bir pınardır ki Allah'a (gerçek manada) âbd ol(up mukarrebun ol)anlar ondan (saf olarak) içerler ve onu (diledikleri kişilere ikram edip onlara) akıttıkça akıtırlar.
يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْماً كَانَ شَرُّهُ مُسْتَط۪يراً
Yûfûne bi-nneżri ve yeḣâfûne yevmen kâne şerruhu mustetîrâ(n)
(Çünkü onlar dünyadayken mallarını ve canlarını Allah yolunda kurban edip) Adaklarını yerine getirirler(di) ve şerri(nin şiddeti her gönüle) yayılmış bir gün (olan kıyamet günün)den korkarlar(dı).
وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلٰى مِسْك۪يناً وَيَت۪يماً وَاَس۪يراً
Ve yut’imûne-tta’âme ‘alâ hubbihi miskînen ve yetîmen ve-esîrâ(n)
Yine onlar, (Allah'ı sevdikleri ve rızasını kazanmak istedikleri için) o (malları)nı sevmelerine rağmen (mallarını ve) yemek(ler)ini yoksul(lar)a, yetim(ler)e ve esir(ler)e yedirirler(di).
اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّٰهِ لَا مِنْكُمْ جَزَٓاءً وَلَا
İnnemâ nut’imukum livechi(A)llâhi lâ nurîdu minkum cezâen velâ şukûrâ(n)
(Doyurdukları kimselere ise şöyle derlerdi) "Biz sizi ancak Allah'ın vechi(ni, rızası ve cemâlini kazanmak) için doyuruyoruz. (Ayrıca) Biz sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz."
اِنَّا نَخَافُ مِنْ يَوْماً عَبُوساً قَمْطَر۪يراً
İnnâ neḣâfu min rabbinâ yevmen ‘abûsen kamtarîrâ(n)
"Çünkü biz, yüzleri as(ıp kaşları çat)an ve çok zor geçen bir gün (olan kıyamet günün)de Rabbimizden korkarız."
فَوَقٰيهُمُ اللّٰهُ شَرَّ ذٰلِكَ الْيَوْمِ وَلَقّٰيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُوراًۚ
Fevekâhumu(A)llâhu şerra żâlike-lyevmi ve lakkâhum nadraten ve surûrâ(n)
Bu yüzden Allah da onları o günün şerrinden korudu ve (o gün) onlar(ın yüzlerin)e bir parlaklık ve (gönüllerine) bir sevinç verdi.
وَجَزٰيهُمْ بِمَا جَنَّةً وَحَر۪يراًۙ
Ve cezâhum bimâ saberû cenneten ve harîrâ(n)
(Dünyadaki imtihanlara) Sabretmelerine karşılık ise onların mükâfatı (girecekleri) cennet ve (orada giyecekleri) ipektir!
مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى لَا ف۪يهَا شَمْساً وَلَا
Mutteki-îne fîhâ ‘alâ-l-erâ-ik(i)(s) lâ yeravne fîhâ şemsen velâ zemherîrâ(n)
Onlar orada tahtlar üzerine yaslanıp kurulurlar. Orada ne (yakıcı) bir güneş (sıcağı) ne de (dondurucu) bir zemheri (soğuğu) görürler!
وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْل۪يلاً
Ve dâniyeten ‘aleyhim zilâluhâ ve żullilet kutûfuhâ teżlîlâ(n)
(Cennet ağaçlarının) Gölgeleri, onların üzerlerine düşmüş, meyveleri de (kolayca kopartabilmeleri için) aşağıya sarkıtılmıştır.
وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِاٰنِيَةٍ مِنْ وَاَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَار۪يرَاۙ
Ve yutâfu ‘aleyhim bi-âniyetin min fiddatin ve ekvâbin kânet kavârîrâ
Çevrelerinde de gümüş kaplar ve şeffaf kadehler dolaştırılır.
قَوَار۪يرَ مِنْ قَدَّرُوهَا تَقْد۪يراً
Kavârîra min fiddatin kadderûhâ takdîrâ(n)
Gümüşten (öyle) şeffaf (kaplar) ki (cennet ehli) onu(n içindekini ve miktarını istedikleri herhangi) bir ölçüye göre (kendileri) belirlemişlerdir.
وَيُسْقَوْنَ ف۪يهَا كَاْساً كَانَ مِزَاجُهَا زَنْجَب۪يلاًۚ
Ve yuskavne fîhâ ke/sen kâne mizâcuhâ zencebîlâ(n)
Ayrıca orada onlara, (içerisine) zencefil karıştırılmış (cennet şarabı dolu) bir kadehten içirilir.
عَيْناً ف۪يهَا تُسَمّٰى سَلْسَب۪يلاً
‘Aynen fîhâ tusemmâ selsebîlâ(n)
(Bu zencefil) Orada bir pınar(dan çıkar) ki (onun) adına selsebîl denir.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۚ اِذَا رَاَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤ۬اً مَنْثُوراً
Ve yetûfu ‘aleyhim vildânun muḣalledûne iżâ raeytehum hasibtehum lu/lu-en menśûrâ(n)
Ve etraflarında (onlara hizmet etmek için) ölümsüz gençler dolaşır, sen onları gördüğün zaman kendilerini (etrafa) saçılmış (birer) inci sanırsın.
وَاِذَا رَاَيْتَ ثَمَّ رَاَيْتَ نَع۪يماً وَمُلْـكاً كَب۪يراً
Ve-iżâ raeyte śemme raeyte na’îmen ve mulken kebîrâ(n)
Ne yana bakarsan bak, (tarifi mümkün olmayan) bir nimet ve büyük bir saltanat görürsün.
عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَاِسْتَبْرَقٌۘ وَحُلُّٓوا اَسَاوِرَ مِنْ وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَاباً طَهُوراً
‘Âliyehum śiyâbu sundusin ḣudrun ve-istebrak(un)(s) ve hullû esâvira min fiddatin ve sekâhum rabbuhum şerâben tahûrâ(n)
Üzerlerinde yeşil ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüş bilezikler takınmışlardır ve Rabbleri onlara (tarifi imkânsız) tertemiz (ve özel) bir şarap içirir.
اِنَّ هٰذَا كَانَ لَـكُمْ جَزَٓاءً وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُوراً۟
İnne hâżâ kâne lekum cezâen ve kâne sa’yukum meşkûrâ(n)
(Ve onlara şöyle denir) "Bu (nimetler), sizin için bir mükâfattır. (Dünyadaki) Çaba ve gayretleriniz (burada) teşekküre layık görülmüştür."
اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ تَنْز۪يلاًۚ
İnnâ nahnu nezzelnâ ‘aleyke-lkur-âne tenzîlâ(n)
(Resulüm!) Muhakkak ki Kur'ân'ı Biz, sana (takdirimize uygun) bir indirme ile (safha safha) indirdik.
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا مِنْهُمْ اٰثِماً اَوْ كَفُوراًۚ
Fasbir lihukmi rabbike velâ tuti’ minhum âśimen ev kefûrâ(n)
O hâlde sen, Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan hiçbir günahkâr veya kâfire itaat etme!
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَاَص۪يلاًۚ
Veżkuri-sme rabbike bukraten ve asîlâ(n)
Sen, sabah akşam Rabbinin ismini zikret!
وَمِنَ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَو۪يلاً
Ve mine-lleyli fescud lehu ve sebbihhu leylen tavîlâ(n)
Gecenin bir bölümünde de O'na secde et ve gecenin uzunca bir bölümünde O'nu tesbih et!
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَٓاءَهُمْ يَوْماً ثَق۪يلاً
İnne hâulâ-i yuhibbûne-l’âcilete ve yeżerûne verâehum yevmen śekîlâ(n)
Gerçek şu ki bu (kâfir)ler, acele olan (dünyayı ve nimetlerin)i seviyorlar da önlerindeki ağır bir gün (olan kıyamet)i ihmal ediyorlar.
نَحْنُ خَلَقْنَاهُمْ وَشَدَدْنَٓا اَسْرَهُمْۚ وَاِذَا شِئْنَا بَدَّلْـنَٓا اَمْثَالَهُمْ تَبْد۪يلاً
Nahnu ḣalaknâhum ve şedednâ esrahum(s) ve-iżâ şi/nâ beddelnâ emśâlehum tebdîlâ(n)
Onları Biz yarattık ve (bütün) eklemlerini (birbirine) sıkıca bağladık. Dilediğimiz zaman da (o insanları yok eder) yerlerine benzerlerini getiririz.
اِنَّ هٰذِه۪ تَذْكِرَةٌۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى سَب۪يلاً
İnne hâżihi teżkira(tun)(s) femen şâe-tteḣaże ilâ rabbihi sebîlâ(n)
Muhakkak ki bu (Kur'ân) bir zikirdir (insanlara bir öğüt ve hatırlatmadır). Artık kim dilerse Rabbine (varan) bir yol tutar.
وَمَا اِلَّٓا اَنْ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماًۗ
Vemâ teşâûne illâ en yeşâa(A)llâh(u)(c) inna(A)llâhe kâne ‘alîmen hakîmâ(n)
Bununla beraber Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz (ve Allah sizin için sadece hayrı diler). Çünkü Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ ف۪ي وَالظَّالِم۪ينَ اَعَدَّ لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً
Yudḣilu men yeşâu fî rahmetih(i)(c) ve-zzâlimîne e’adde lehum ‘ażâben elîmâ(n)
O, dilediğini (Allah'ın rahmetiyle hem kendine hem de başkalarına merhamet edenleri) rahmetinin içine alır. Zalimlere gelince, (Allah) onlar için (kıyamet günü) elem verici (iç yakan) bir azap hazırlamıştır.