بَرَٓاءَةٌ مِنَ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى عَاهَدْتُمْ مِنَ
Berâetun mina(A)llâhi verasûlihi ilâ-lleżîne ‘âhedtum mine-lmuşrikîn(e)
(Bu) Allah ve resulünden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere (ahidlerini bozduklarından dolayı antlaşmadan) bir beraat (bir ilişki kesme)dir!
فَس۪يحُوا فِي اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ اللّٰهِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ
Fesîhû fî-l-ardi erbe’ate eşhurin va’lemû ennekum ġayru mu’cizi(A)llâhi(ﻻ) veenna(A)llâhe muḣzî-lkâfirîn(e)
(Ey müşrikler! Haram aylar olması münasebetiyle) Yeryüzünde dört ay daha dolaşın; ama (şunu) iyi bilin ki siz, Allah'ı asla âciz bırakacak değilsiniz, Allah ise kâfirleri (hem dünyada hem de âhirette) rezil edecektir.
وَاَذَانٌ مِنَ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى يَوْمَ الْحَجِّ اَنَّ اللّٰهَ بَر۪ٓيءٌ مِنَ وَرَسُولُهُۜ فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ
Veeżânun mina(A)llâhi verasûlihi ilâ-nnâsi yevme-lhacci-l-ekberi enna(A)llâhe berî-un mine-lmuşrikîne(ﻻ) verasûluh(u)(c) fe-in tubtum fehuve ḣayrun lekum(s) ve-in tevelleytum fa’lemû ennekum ġayru mu’cizi(A)llâh(i)(k) vebeşşiri-lleżîne keferû bi’ażâbin elîm(in)
Ve (bu) Hacc-ı Ekber (en büyük hac) gününde Allah ve resulünden insanlara bir duyurudur ki şüphesiz Allah ve resulü müşriklerden uzaktır. Eğer tövbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır. (Yok) Eğer (haktan) yüz çevirirseniz iyi bilin ki siz Allah'ı asla âciz bırakacak değilsiniz. (Resulüm! Sen) Kâfirlere elem verici (iç yakan) bir azabı müjdele!
اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ ثُمَّ لَمْ شَيْـٔاً وَلَمْ عَلَيْكُمْ اَحَداً فَاَتِمُّٓوا اِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ اِلٰى اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ
İllâ-lleżîne ‘âhedtum mine-lmuşrikîne śümme lem yenkusûkum şey-en velem yuzâhirû ‘aleykum ehaden feetimmû ileyhim ‘ahdehum ilâ muddetihim(c) inna(A)llâhe yuhibbu-lmuttekîn(e)
Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden daha sonra (antlaşma şartlarındaki) hiçbir şeyi eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize hiç kimseye arka çıkmayanlar (bu hükmün) dışındadır. Onların antlaşmalarını süreleri bitinceye kadar tamamlayın! Muhakkak ki Allah, muttakileri (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) sever.
فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Fe-iżâ inseleḣa-l-eşhuru-lhurumu faktulû-lmuşrikîne hayśu vecedtumûhum veḣużûhum vahsurûhum vak’udû lehum kulle mersad(in)(c) fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte feḣallû sebîlehum(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
(Savaşmanın) Haram (olduğu) aylar geçtiği zaman artık (o antlaşmaya ihanet eden ve öldürmek niyetiyle size saldıran) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin! Eğer onlar (bu yaptıklarından tövbe ederek hakka) döner, namazı ikâme eder ve zekâtı verirlerse artık yollarını serbest bırakın (onlara karışmayın)! Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَاِنْ اَحَدٌ مِنَ اسْتَجَارَكَ فَاَجِرْهُ حَتّٰى يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ اَبْلِغْهُ مَاْمَنَهُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا
Ve-in ehadun mine-lmuşrikîne-stecârake feecirhu hattâ yesme’a kelâma(A)llâhi śümme ebliġhu me/meneh(u)(c) żâlike bi-ennehum kavmun lâ ya’lemûn(e)
(Resulüm! Bundan ayrı olarak) Eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, Allah'ın kelâmını işit(ip anlay)ıncaya kadar ona aman ver sonra onu güven içinde olacağı bir yere ulaştır! İşte bu (müsamaha), onların (hakkı) bilmeyen bir kavim olmalarındandır.
كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِك۪ينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ رَسُولِه۪ٓ اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ فَمَا لَكُمْ فَاسْتَق۪يمُوا لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ
Keyfe yekûnu lilmuşrikîne ‘ahdun ‘inda(A)llâhi ve’inde rasûlihi illâ-lleżîne ‘âhedtum ‘inde-lmescidi-lharâm(i)(s) femâ-stekâmû lekum festekîmû lehum(c) inna(A)llâhe yuhibbu-lmuttekîn(e)
Mescid-i Harâm'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesna, müşriklerin Allah katında ve resulünün yanında (sözlerinde durmadıkları hâlde) nasıl (geçerli) bir antlaşmaları olabilir? Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara karşı (Allah'a göre) istikamet üzere olun! Çünkü Allah, muttakileri (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) sever.
كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا ف۪يكُمْ اِلاًّ وَلَا يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَاْبٰى قُلُوبُهُمْۚ وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ
Keyfe ve-in yazherû ‘aleykum lâ yerkubû fîkum illen velâ żimme(ten)(c) yurdûnekum bi-efvâhihim vete/bâ kulûbuhum veekśeruhum fâsikûn(e)
(Sözlerinde durmayan müşriklerin) Nasıl (geçerli bir antlaşmaları olabilir)! Eğer onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık (bağını) ne de antlaşma (yükümlülüklerini) gözetirlerdi. Onlar ağızlarıyla sizi razı etmeye çalışırlar, hâlbuki kalpleri (sizin hayrınızı) istemez. Çünkü onların çoğu (yoldan çıkmış) fâsıklardır.
اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاً فَصَدُّوا عَنْ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
İşterav bi-âyâti(A)llâhi śemenen kalîlen fesaddû ‘an sebîlih(i)(c) innehum sâe mâ kânû ya’melûn(e)
Onlar, Allah'ın âyetlerini (dünya malı gibi) az bir bedel karşılığında sattılar da (insanları) O'nun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!
لَا ف۪ي اِلاًّ وَلَا وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ
Lâ yerkubûne fî mu/minin illen velâ żimme(ten)(c) veulâ-ike humu-lmu’tedûn(e)
Onlar, bir mü'min hakkında ne akrabalık (bağını) ne de antlaşma (yükümlülüklerini) gözetirler. İşte onlar haddi aşanların ta kendileridir.
فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte fe-iḣvânukum fî-ddîn(i)(k) venufassilu-l-âyâti likavmin ya’lemûn(e)
Fakat onlar (bu yaptıklarından tövbe ederek hakka) döner, namazı ikâme eder ve zekâtı verirlerse artık onlar dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen (ve bilmek isteyen her) bir kavim için âyetleri (işte birer birer böyle) açıklıyoruz.
وَاِنْ نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا ف۪ي فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ اِنَّهُمْ لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ
Ve-in nekeśû eymânehum min ba’di ‘ahdihim veta’anû fî dînikum fekâtilû e-immete-lkufri(ﻻ) innehum lâ eymâne lehum le’allehum yentehûn(e)
Eğer onlar (sizinle) antlaşma yaptıktan sonra yeminlerini bozar ve dininize saldırırlarsa artık o küfrün öncüleriyle savaşın! Çünkü onlar yeminleri(ne sadık) olmayan kimselerdir. (Eğer onlarla savaşırsanız) Umulur ki (onlara uyanlar bu yanlışlarından) vazgeçerler.
اَلَا قَوْماً نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۜ اَتَخْشَوْنَهُمْۚ فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Elâ tukâtilûne kavmen nekeśû eymânehum vehemmû bi-iḣrâci-rrasûli vehum bedeûkum evvele merra(tin)(c) etaḣşevnehum fa(A)llâhu ehakku en taḣşevhu in kuntum mu/minîn(e)
(Ey iman ettiğini iddia edenler!) Yeminlerini bozan, resulü (yurdundan) çıkarmaya kalkışan ve size karşı (savaşa) önce kendileri başlayan bir kavimle (hâlâ) savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (siz gerçekten) mü'min kimseler iseniz iyi bilin ki Allah kendisinden korkmanıza daha layıktır.
قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ بِاَيْد۪يكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِن۪ينَۙ
Kâtilûhum yu’ażżibhumu(A)llâhu bi-eydîkum veyuḣzihim veyensurkum ‘aleyhim veyeşfi sudûra kavmin mu/minîn(e)
Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin ve onlara karşı size yardım etsin, mü'minlerden bir topluluğun da göğüslerin(deki manevi hastalıkların)a şifa versin.
وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْۜ وَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلٰى يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Veyużhib ġayza kulûbihim(k) veyetûbu(A)llâhu ‘alâ men yeşâ(u)(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
Ve onların kalplerinden öfkeyi gidersin. Allah dilediği kimsenin tövbesini (rahmetinden dolayı) kabul eder. Çünkü Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ وَلَمَّا اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ مِنْ اللّٰهِ وَلَا وَلَا وَل۪يجَةًۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟
Em hasibtum en tutrakû velemmâ ya’lemi(A)llâhu-lleżîne câhedû minkum velem yetteḣiżû min dûni(A)llâhi velâ rasûlihi velâ-lmu/minîne velîce(ten)(c) va(A)llâhu ḣabîrun bimâ ta’melûn(e)
(Ey mü'minler!) Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri ve Allah'tan, resulünden, bir de mü'minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri, Allah bil(ip ortaya çıkar)madan (kendi hâlinize) bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.
مَا لِلْمُشْرِك۪ينَ اَنْ مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى بِالْكُفْرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ وَفِي هُمْ خَالِدُونَ
Mâ kâne lilmuşrikîne en ya’murû mesâcida(A)llâhi şâhidîne ‘alâ enfusihim bilkufr(i)(c) ulâ-ike habitat a’mâluhum vefî-nnâri hum ḣâlidûn(e)
Müşriklerin kendi nefislerinin küfrüne (bizzat kendileri) şahidken, Allah'ın mescidlerini imar etmeleri olacak şey değildir! İşte onların (bütün) amelleri boşa gitmiştir. Ve onlar (kıyamet günü) ateşte ebedi olarak kalacaklardır.
اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ اِلَّا اللّٰهَ فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ مِنَ
İnnemâ ya’muru mesâcida(A)llâhi men âmene bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri veekâme-ssalâte veâtâ-zzekâte velem yaḣşe illa(A)llâh(e)(s) fe’asâ ulâ-ike en yekûnû mine-lmuhtedîn(e)
Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe iman eden, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)an, zekâtı ver(erek nefsinin cimriliğini temizley)en ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte hidâyete erenlerden olmaları umulanlar da onlardır.
اَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَٓاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ كَمَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَجَاهَدَ ف۪ي اللّٰهِۜ لَا عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَا الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۢ
Ece’altum sikâyete-lhâcci ve’imârate-lmescidi-lharâmi kemen âmene bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri vecâhede fî sebîli(A)llâh(i)(c) lâ yestevûne ‘inda(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)
(Yoksa) Siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Harâm'ı imar etmeyi (yani onun bakım ve onarımını yapmayı), Allah'a ve âhiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimseler(in amelleriy)le bir mi tutuyorsunuz? (Hâlbuki onlar) Allah katında bir olmazlar. Allah, (hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalim kavmi hidâyete erdirmez.
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ
Elleżîne âmenû vehâcerû vecâhedû fî sebîli(A)llâhi bi-emvâlihim veenfusihim a’zamu deraceten ‘inda(A)llâh(i)(c) veulâ-ike humu-lfâ-izûn(e)
İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin dereceleri Allah katında daha büyüktür. İşte onlar (asıl) kurtuluşa (ve saadete) erenlerdir.
يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌۙ
Yubeşşiruhum rabbuhum birahmetin minhu veridvânin vecennâtin lehum fîhâ na’îmun mukîm(un)
Rabbleri kendi katından onlara bir rahmet, bir rıza ve içinde daimi (bitmez, tükenmez) nimetler bulunan cennetleri müjdeler.
خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ
Ḣâlidîne fîhâ ebedâ(en)(c) inna(A)llâhe ‘indehu ecrun ‘azîm(un)
Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Şüphesiz ki mükâfatın büyüğü Allah'ın katındadır.
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tetteḣiżû âbâekum ve-iḣvânekum evliyâe ini-stehabbû-lkufra ‘alâ-l-îmân(i)(c) vemen yetevellehum minkum feulâ-ike humu-zzâlimûn(e)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Eğer imana karşı küfrü sev(ip tercih ed)iyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَـهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَاْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
Kul in kâne âbâukum veebnâukum ve-iḣvânukum veezvâcukum ve’aşîratukum veemvâlun-ikteraftumûhâ veticâratun taḣşevne kesâdehâ vemesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum mina(A)llâhi verasûlihi vecihâdin fî sebîlihi feterabbesû hattâ ye/tiya(A)llâhu bi-emrih(i)(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e)
(Resulüm!) De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz (akrabalarınız), kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, (kendisiyle huzur bulup) razı olduğunuz meskenler size Allah'tan, resulünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise artık Allah (hakkınızda) emrini getirinceye kadar bekleyin! Ve (bilin ki) Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez."
لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي كَث۪يرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَـثْرَتُكُمْ فَلَمْ عَنْكُمْ شَيْـٔاً وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ
Lekad nasarakumu(A)llâhu fî mevâtine keśîratin(ﻻ) veyevme huneynin(ﻻ) iż a’cebetkum keśratukum felem tuġni ‘ankum şey-en vedâkat ‘aleykumu-l-ardu bimâ rahubet śümme velleytum mudbirîn(e)
Andolsun ki Allah, size birçok yerde ve Huneyn (Savaşı) gününde yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş; fakat hiçbir fayda sağlamamıştı ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti de sonra (düşmana) arkanızı dönüp kaçmıştınız.
ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ
Śumme enzela(A)llâhu sekînetehu ‘alâ rasûlihi ve’alâ-lmu/minîne veenzele cunûden lem teravhâ ve’ażżebe-lleżîne keferû(c) veżâlike cezâu-lkâfirîn(e)
Daha sonra Allah, resulünün ve mü'minlerin üzerine (huzur vermesi için) sekînet (nûrun)u indirdi. Bir de sizin görmediğiniz (meleklerden oluşan) ordular (gökyüzünden) indirdi de kâfirlere azap etti. İşte kâfirlerin cezası budur.
ثُمَّ يَتُوبُ اللّٰهُ مِنْ ذٰلِكَ عَلٰى يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Śumme yetûbu(A)llâhu min ba’di żâlike ‘alâ men yeşâ(u)(k) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)
Fakat (bütün) bunlara rağmen Allah, dilediği kimsenin tövbesini (rahmetinden dolayı) kabul eder; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلَا الْمَسْجِدَ بَعْدَ عَامِهِمْ هٰذَاۚ وَاِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْن۪يكُمُ اللّٰهُ مِنْ اِنْ شَٓاءَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû innemâ-lmuşrikûne necesun felâ yakrabû-lmescide-lharâme ba’de ‘âmihim hâżâ(c) ve-in ḣiftum ‘ayleten fesevfe yuġnîkumu(A)llâhu min fadlihi in şâ-/(e)(c) inna(A)llâhe ‘alîmun hakîm(un)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Müşrikler ancak necistir. Artık bu yıllarından sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar. Eğer (onlarla ticaretinizin kesilmesi sebebiyle) yoksulluktan korkarsanız, (iyi bilin ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Çünkü Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ لَا بِاللّٰهِ وَلَا الْاٰخِرِ وَلَا مَا حَرَّمَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَلَا د۪ينَ الْحَقِّ مِنَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حَتّٰى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ وَهُمْ صَاغِرُونَ۟
Kâtilû-lleżîne lâ yu/minûne bi(A)llâhi velâ bilyevmi-l-âḣiri velâ yuharrimûne mâ harrama(A)llâhu verasûluhu velâ yedînûne dîne-lhakki mine-lleżîne ûtû-lkitâbe hattâ yu’tû-lcizyete ‘an yedin vehum sâġirûn(e)
Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (kendine) din edinmeyen kimselerle (zelil bir hâlde) küçülerek (ve boyun bükerek size gelip) elleriyle cizye verinceye kadar savaşın! [Cizye; İslam ülkelerinde Müslüman olmayanların can ve mal güvenliklerini sağlamaya karşılık onlardan alınan bir vergi türüdür.]
وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللّٰهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَس۪يحُ ابْنُ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ قَوْلُهُمْ بِاَفْوَاهِهِمْۚ يُضَاهِؤُ۫نَ قَوْلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُۘ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ
Vekâleti-lyehûdu ‘uzeyrun-ibnu(A)llâhi vekâleti-nnasârâ-lmesîhu-bnu(A)llâh(i)(s) żâlike kavluhum bi-efvâhihim(s) yudâhi-ûne kavle-lleżîne keferû min kabl(u)(c) kâtelehumu(A)llâh(u)(c) ennâ yu/fekûn(e)
Yahudiler, "Üzeyr, Allah'ın oğludur" dediler. Hristiyanlar da, "(Îsâ) Mesîh, Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylediği (fakat gerçekliği olmayan küfür) sözlerdir. (Onların bu sözleri) Daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benziyor. Allah onları kahretsin! (Bak, şeytanın verdiği vesveseyle) Nasıl (da haktan) döndürülüyorlar!
اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَاباً مِنْ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهاً وَاحِداًۚ لَٓا اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
İtteḣażû ahbârahum veruhbânehum erbâben min dûni(A)llâhi velmesîha-bne meryeme vemâ umirû illâ liya’budû ilâhen vâhidâ(en)(s) lâ ilâhe illâ hu(ve)(c) subhânehu ‘ammâ yuşrikûn(e)
(Yahudiler) Ahbârı (ilim sahibi hahamlarını), (Hristiyanlar da) rahiplerini (onların söylediklerini kayıtsız şartsız kabul ederek) ve Meryem oğlu (Îsâ) Mesîh'i Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki onlar da ancak Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh'a âbd ol(up kulluk et)mekle emrolunmuşlardı. (O Allah ki) O'ndan başka İlâh yoktur. O, Subhân'dır, (müşriklerin) şirk koştuklarından (ve her türlü noksanlıktan münezzeh olandır).
يُر۪يدُونَ اَنْ نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Yurîdûne en yutfi-û nûra(A)llâhi bi-efvâhihim veye/ba(A)llâhu illâ en yutimme nûrahu velev kerihe-lkâfirûn(e)
Onlar ağızlarıyla (kötü söz ve iftiralar ederek) Allah'ın nûrunu söndürmek istiyorlar; ama kâfirlerin hoşuna gitmese de Allah nûrunu tamamlamayı murad etmiştir.
هُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۙ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
Huve-lleżî ersele rasûlehu bilhudâ vedîni-lhakki liyuzhirahu ‘alâ-ddîni kullihi velev kerihe-lmuşrikûn(e)
O, müşriklerin hoşuna gitmese de resulünü hidâyet ve hak din ile (vahyini) dinlerin (ve hayat tarzlarının) hepsine üstün kılmak için gönderendir.
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ كَث۪يراً مِنَ وَالرُّهْبَانِ لَيَاْكُلُونَ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا ف۪ي اللّٰهِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû inne keśîran mine-l-ehbâri ve-rruhbâni leye/kulûne emvâle-nnâsi bilbâtili veyasuddûne ‘an sebîli(A)llâh(i)(k) velleżîne yeknizûne-żżehebe velfiddate velâ yunfikûnehâ fî sebîli(A)llâhi febeşşirhum bi’ażâbin elîm(in)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Şüphesiz ki ahbârdan (ilim sahibi hahamlardan) ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız sebeplerle yerler ve (insanları) Allah yolundan alıkoyarlar. (Resulüm!) Bir de altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara elem verici (iç yakan) bir azabı müjdele!
يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا ف۪ي جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْۜ هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ
Yevme yuhmâ ‘aleyhâ fî nâri cehenneme fetukvâ bihâ cibâhuhum vecunûbuhum vezuhûruhum(s) hâżâ mâ keneztum li-enfusikum feżûkû mâ kuntum teknizûn(e)
(Bu biriktirilen malların) Cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki), "(işte) bu, (dünyada iken) kendiniz için biriktirdiğiniz (servetiniz)dir. Artık biriktirdiğiniz şeyleri(n azabını bugün) tadın!"
اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْراً ف۪ي اللّٰهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ فَلَا ف۪يهِنَّ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِك۪ينَ كَٓافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ
İnne ‘iddete-şşuhûri ‘inda(A)llâhi iśnâ ‘aşera şehran fî kitâbi(A)llâhi yevme ḣaleka-ssemâvâti vel-arda minhâ erbe’atun hurum(un)(c) żâlike-ddînu-lkayyim(u)(c) felâ tazlimû fîhinne enfusekum(c) vekâtilû-lmuşrikîne kâffeten kemâ yukâtilûnekum kâffe(ten)(c) va’lemû enna(A)llâhe me’a-lmuttekîn(e)
Şüphesiz ki Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram (aylar)dır. İşte dosdoğru din budur. Öyleyse o (aylar)da (Allah'ın koyduğu sınırları çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekûn savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekûn savaşın! Ve bilin ki şüphesiz Allah, muttakilerle (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlarla) beraberdir. [Haram aylar; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayıdır ve bu aylarda savaşmak yasaklanmıştır.]
اِنَّمَا النَّس۪ٓيءُ زِيَادَةٌ فِي يُضَلُّ بِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ عَاماً وَيُحَرِّمُونَهُ عَاماً لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللّٰهُۜ زُيِّنَ لَهُمْ سُٓوءُ اَعْمَالِهِمْۜ وَاللّٰهُ لَا الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ۟
İnnemâ-nnesî-u ziyâdetun fî-lkufr(i)(s) yudallu bihi-lleżîne keferû yuhillûnehu ‘âmen veyuharrimûnehu ‘âmen liyuvâti-û ‘iddete mâ harrama(A)llâhu feyuhillû mâ harrama(A)llâh(u)(c) zuyyine lehum sû-u a’mâlihim(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lkâfirîn(e)
(Haram ayları) Ertelemek, sadece küfürde ileri gitmektir ki onunla kâfir olanlar dalâlete düşürülür. Onlar, Allah'ın haram kıldığı (aylar)ın sayısına denk getirmek için (haram ayı) bir yıl helâl sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. Böylece Allah'ın haram kıldığı şeyi helâl yaparlar. Onların (bu) kötü amelleri kendilerine süslü gösterilmiştir. Allah, kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ فَمَا الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي اِلَّا قَل۪يلٌ
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû mâ lekum iżâ kîle lekumu-nfirû fî sebîli(A)llâhi-śśâkaltum ilâ-l-ard(i)(c) eradîtum bilhayâti-ddunyâ mine-l-âḣira(ti)(c) femâ metâ’u-lhayâti-ddunyâ fî-l-âḣirati illâ kalîl(un)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Size ne oluyor da, "Allah yolunda sefere çıkın!" denildiği zaman (olduğunuz) yere çakılıp kalıyorsunuz? (Yoksa siz, kendisinde aklınıza ve hayalinize gelmeyecek nimetlerin bulunduğu) Âhiretten (vazgeçip) dünya hayatına mı razı oluyorsunuz? Oysa dünya hayatının (geçici) menfaati âhirete göre pek azdır.
اِلَّا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا شَيْـٔاًۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَد۪يرٌ
İllâ tenfirû yu’ażżibkum ‘ażâben elîmen veyestebdil kavmen ġayrakum velâ tedurrûhu şey-â(en)(k) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
Eğer (Allah yolunda) sefere çıkmazsanız (Allah) size elem verici (iç yakan) bir azap ile azap eder ve yerinize sizden başka bir kavim getirir. Hem siz, (Allah yolunda sefere çıkmamakla) O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Çünkü Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
اِلَّا فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِي اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا السُّفْلٰىۜ وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَاۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
İllâ tensurûhu fekad nasarahu(A)llâhu iż aḣracehu-lleżîne keferû śâniye-śneyni iż humâ fî-lġâri iż yekûlu lisâhibihi lâ tahzen inna(A)llâhe me’anâ(s) feenzela(A)llâhu sekînetehu ‘aleyhi veeyyedehu bicunûdin lem teravhâ vece’ale kelimete-lleżîne keferû-ssuflâ(k) vekelimetu(A)llâhi hiye-l’ulyâ(k) va(A)llâhu ‘azîzun hakîm(un)
Eğer siz, o (resulümüz)e yardım etmezseniz (iyi bilin ki), ona Allah yardım etmiştir. Hani kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Mekke'den) çıkarmışlardı da onlar mağarada bulundukları sırada o, arkadaşına, "üzülme; çünkü Allah bizimle beraberdir" diyordu. Bunun üzerine Allah ona (huzur vermesi için) sekînet (nûrun)u indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfirlerin sözünü alçalttı. Allah'ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
اِنْفِرُوا خِفَافاً وَثِقَالاً وَجَاهِدُوا بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ف۪ي اللّٰهِۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
İnfirû ḣifâfen veśikâlen vecâhidû bi-emvâlikum veenfusikum fî sebîli(A)llâh(i)(c) żâlikum ḣayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e)
(Ey iman ettiğini iddia edenler!) Gerek hafif olarak (yaya), gerek ağır olarak (binek üzerinde Allah yolunda) sefere çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin! Eğer (idrak ede)bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
لَوْ كَانَ عَرَضاً قَر۪يباً وَسَفَراً قَاصِداً لَاتَّـبَعُوكَ وَلٰكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُۜ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْۚ يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ۟
Lev kâne ‘aradan karîben veseferan kâsiden lettebe’ûke velâkin be’udet ‘aleyhimu-şşukka(tu)(c) veseyahlifûne bi(A)llâhi levi-steta’nâ leḣaracnâ me’akum yuhlikûne enfusehum va(A)llâhu ya’lemu innehum lekâżibûn(e)
(Resulüm!) Eğer yakın bir (dünya) menfaat(i) ve orta (mesafeli, kolay) bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) elbette sana tabi ol(up sefere çıkarak senin peşinden gel)irlerdi. Fakat meşakkatli mesafe(deki Tebük Seferi) onlara uzak geldi. Gerçi onlar, "gücümüz yetseydi mutlaka biz de sizinle beraber (bu sefere) çıkardık" diye Allah'a yemin edecekler. (Onlar bu yalan yeminleriyle) Kendilerini helâk ediyorlar. Hâlbuki Allah onların yalancı olduğunu çok iyi bilir.
عَفَا اللّٰهُ عَنْكَۚ لِمَ اَذِنْتَ لَهُمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَتَعْلَمَ الْكَاذِب۪ينَ
‘Afa(A)llâhu ‘anke lime eżinte lehum hattâ yetebeyyene leke-lleżîne sadekû veta’leme-lkâżibîn(e)
(Resulüm! Sefere katılmayan o münafıklara izin verdiğin için) Allah seni affetti. (Fakat mazeretleri hakkında) Doğru söyleyen kimseler sana (kesin olarak) belli olmadan ve yalancıları bilmeden niçin onlara izin verdin?
لَا الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ اَنْ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ
Lâ yeste/żinuke-lleżîne yu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri en yucâhidû bi-emvâlihim veenfusihim(k) va(A)llâhu ‘alîmun bilmuttekîn(e)
Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için asla) senden izin istemezler. Zaten Allah, muttakileri (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) çok iyi bilir.
اِنَّمَا يَسْتَاْذِنُكَ الَّذ۪ينَ لَا بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ ف۪ي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ
İnnemâ yeste/żinuke-lleżîne lâ yu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri vertâbet kulûbuhum fehum fî raybihim yeteraddedûn(e)
Ancak Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyen ve kalpleri şüpheye düşüp de o şüpheleri içinde bocalayıp duranlar senden izin isterler.
وَلَوْ اَرَادُوا الْخُرُوجَ لَاَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلٰكِنْ كَرِهَ اللّٰهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَق۪يلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِد۪ينَ
Velev erâdû-lḣurûce lee’addû lehu ‘uddeten velâkin keriha(A)llâhu-nbi’âśehum feśebbetahum vekîle-k’udû me’a-lkâ’idîn(e)
Eğer onlar (sefere) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, onların (isteksizce sefere) kalkmalarını kerih gördü ve bu yüzden onları (seferden) alıkoydu. Ve onlara, "(evlerinde) oturan (kadın)larla beraber (siz de) oturun!" denildi.
لَوْ خَرَجُوا ف۪يكُمْ مَا اِلَّا خَبَالاً وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ وَف۪يكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
Lev ḣaracû fîkum mâ zâdûkum illâ ḣabâlen veleevda’û ḣilâlekum yebġûnekumu-lfitnete vefîkum semmâ’ûne lehum(k) va(A)llâhu ‘alîmun bi-zzâlimîn(e)
Eğer onlar sizin içinizde (sefere) çıksalardı, bozgunculuğu arttırmaktan başka bir iş yapmazlardı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranızda koşuşurlardı. İçinizde onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allah, (nefsine zulmeden) zalimleri en iyi bilendir.
لَقَدِ ابْتَغَوُا الْفِتْنَةَ مِنْ وَقَلَّبُوا لَكَ الْاُمُورَ حَتّٰى جَٓاءَ الْحَقُّ وَظَهَرَ اَمْرُ اللّٰهِ وَهُمْ كَارِهُونَ
Lekadi-bteġavû-lfitnete min kablu vekallebû leke-l-umûra hattâ câe-lhakku vezahera emru(A)llâhi vehum kârihûn(e)
Andolsun ki onlar, önceden de fitne çıkarmak istemişler ve sana karşı (türlü türlü) işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar kerih gör(üp ondan hoşlanma)salar da Allah'ın emri galip geldi.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ ل۪ي وَلَا اَلَا فِي سَقَطُواۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَ
Veminhum men yekûlu-/żen lî velâ teftinnî(c) elâ fî-lfitneti sekatû(k) ve-inne cehenneme lemuhîtatun bilkâfirîn(e)
Onlardan öylesi de vardır ki, "bana izin ver de (bu sefere katılmayayım) beni fitneye (ve sıkıntıya) düşürme" der. Dikkat edin, (onlar zaten böyle söyleyerek asıl) fitneye (belanın tam içine) düşmüşlerdir! Hiç şüphesiz (hesap günü) cehennem, kâfirleri (çepeçevre) kuşatıcıdır.
اِنْ تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۚ وَاِنْ تُصِبْكَ مُص۪يبَةٌ يَقُولُوا قَدْ اَخَذْنَٓا اَمْرَنَا مِنْ وَيَتَوَلَّوْا وَهُمْ فَرِحُونَ
İn tusibke hasenetun tesu/hum(s) ve-in tusibke musîbetun yekûlû kad eḣażnâ emranâ min kablu veyetevellev vehum ferihûn(e)
(Resulüm!) Eğer sana bir iyilik isabet ederse (bu) onları tasalandırır. Fakat sana bir musibet erişirse, "iyi ki biz daha önceden tedbirimizi almıştık" derler ve sevin(ip kibirlen)erek dönüp giderler.
قُلْ لَنْ اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَنَاۚ هُوَ مَوْلٰينَاۚ وَعَلَى فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Kul len yusîbenâ illâ mâ keteba(A)llâhu lenâ huve mevlânâ(c) ve’ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmu/minûn(e)
De ki: "Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla isabet etmez. O, bizim Mevlâ'mız (sahibimiz, dostumuz ve yardımcımız)dır. O hâlde mü'minler ancak Allah'a (güvenip) tevekkül etsinler."
قُلْ هَلْ بِنَٓا اِلَّٓا اِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِۜ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ اَنْ اللّٰهُ بِعَذَابٍ مِنْ اَوْ بِاَيْد۪ينَاۘ فَتَرَبَّصُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ مُتَرَبِّصُونَ
Kul hel terabbesûne binâ illâ ihdâ-lhusneyeyn(i)(s) venahnu neterabbesu bikum en yusîbekumu(A)llâhu bi’ażâbin min ‘indihi ev bi-eydînâ(s) feterabbesû innâ me’akum muterabbisûn(e)
De ki: "Siz bizim için ancak iki güzellikten (zafer veya şehadetten) birini mi bekliyorsunuz? Biz de sizin için, ya Allah'ın kendi katından ya da bizim elimizle size bir azap vermesini bekliyoruz. Haydi (Allah'ın gazabını) bekleyin, şüphesiz biz de sizinle beraber bekleyenlerdeniz!"
قُلْ اَنْفِقُوا طَوْعاً اَوْ كَرْهاً لَنْ مِنْكُمْۜ اِنَّكُمْ كُنْتُمْ قَوْماً فَاسِق۪ينَ
Kul enfikû tav’an ev kerhen len yutekabbele minkum(s) innekum kuntum kavmen fâsikîn(e)
De ki: "(Mallarınızdan gösteriş yapmak için) İster gönüllü ister gönülsüz infak edin, (bu şekilde infak ettikleriniz) sizden asla kabul edilmeyecektir. Çünkü siz fâsık bir topluluk oldunuz."
وَمَا اَنْ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ اِلَّٓا اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِه۪ وَلَا الصَّلٰوةَ اِلَّا وَهُمْ كُسَالٰى وَلَا اِلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ
Vemâ mene’ahum en tukbele minhum nefekâtuhum illâ ennehum keferû bi(A)llâhi vebirasûlihi velâ ye/tûne-ssalâte illâ vehum kusâlâ velâ yunfikûne illâ vehum kârihûn(e)
Onların harcamalarının, kendilerinden kabul edilmesine mâni olan (hâlleri), onların Allah ve resulünü inkâr etmeleri, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve (mallarını) gönülsüzce infak etmelerinden başka bir şey değildir.
فَلَا اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ
Felâ tu’cibke emvâluhum velâ evlâduhum(c) innemâ yurîdu(A)llâhu liyu’ażżibehum bihâ fî-lhayâti-ddunyâ vetezheka enfusuhum vehum kâfirûn(e)
(Resulüm!) Onların malları(nın) ve çocukları(nın çokluğu) senin tuhafına gitmesin. Allah bunlarla ancak dünya hayatında onlara azap etmeyi ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını murad eder.
وَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنَّهُمْ لَمِنْكُمْۜ وَمَا مِنْكُمْ وَلٰكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ
Veyahlifûne bi(A)llâhi innehum leminkum vemâ hum minkum velâkinnehum kavmun yefrakûn(e)
(O münafıklar) Kesinlikle sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Hâlbuki onlar sizden değillerdir; fakat onlar (sizden) korkan (ve bunun için sizdenmiş gibi gözükmeye çalışan) bir topluluktur.
لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَـٔاً اَوْ مَغَارَاتٍ اَوْ مُدَّخَلاً لَوَلَّوْا اِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ
Lev yecidûne melceen ev meġârâtin ev muddeḣalen levellev ileyhi vehum yecmehûn(e)
Eğer (onlar, sizden) sığınacak bir yer veya (barınacak) mağaralar ya da (gizlenecek) bir delik bulsalardı, elbette hemen oraya doğru yönelip kaçarlardı.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِۚ فَاِنْ اُعْطُوا مِنْهَا رَضُوا وَاِنْ لَمْ مِنْهَٓا اِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ
Veminhum men yelmizuke fî assadekâti fe-in u’tû minhâ radû ve-in lem yu’tav minhâ iżâ hum yesḣatûn(e)
Onlardan öylesi de vardır ki sadakalar(ın ve ganimetlerin taksimi) konusunda seni kınarlar. Eğer o (sadakalar ve ganimetler)den onlara da (bir pay) verilirse razı olurlar, şayet onlara o (sadakalar ve ganimet)lerden verilmezse hemen kızarlar.
وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ سَيُؤْت۪ينَا اللّٰهُ مِنْ وَرَسُولُهُٓۙ اِنَّٓا اِلَى رَاغِبُونَ۟
Velev ennehum radû mâ âtâhumu(A)llâhu verasûluhu ve kâlû hasbuna(A)llâhu seyu/tîna(A)llâhu min fadlihi verasûluhu innâ ila(A)llâhi râġibûn(e)
Eğer onlar, Allah ve resulünün kendilerine verdiğine razı olup, "Allah bize yeter, yakında bize Allah da fazlından (lütuf ve ihsanından) verecek, resulü de; çünkü biz Allah'a rağbet ediyoruz (onun rızasını istiyoruz)" deselerdi (elbette bu kendileri için daha hayırlı olurdu).
اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَـرَٓاءِ وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْعَامِل۪ينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي وَالْغَارِم۪ينَ وَف۪ي اللّٰهِ وَابْنِ فَر۪يضَةً مِنَ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
İnnemâ-ssadekâtu lilfukarâ-i velmesâkîni vel’âmilîne ‘aleyhâ velmu-ellefeti kulûbuhum vefî-rrikâbi velġârimîne vefî sebîli(A)llâhi vebni-ssebîl(i)(s) ferîdaten mina(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
Sadakalar (ve zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak; fakirlere, yoksullara, (bu işle görevlendirilen) memurlara, kalpleri (İslam'a) ısındırılacak olanlara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda (çalışanlara) ve yolda kalmışlara mahsustur. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَمِنْهُمُ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ قُلْ اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Veminhumu-lleżîne yu/żûne-nnebiyye veyekûlûne huve użun(un)(c) kul użunu ḣayrin lekum yu/minu bi(A)llâhi veyu/minu lilmu/minîne verahmetun lilleżîne âmenû minkum(c) velleżîne yu/żûne rasûla(A)llâhi lehum ‘ażâbun elîm(un)
Yine o (münafık)lardan öyleleri vardır ki nebîyi incitirler ve (onun için), "o, (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır" derler. De ki: "O, sizin için bir hayır kulağıdır (sizin iyiliğiniz için sizi dinler). O, Allah'a iman eder, mü'minlere güvenir ve sizden iman edenler için de bir rahmettir." Allah'ın resulünü incitenler var ya, (işte) onlar için (âhiret günü) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْۚ وَاللّٰهُ وَرَسُولُـهُٓ اَحَقُّ اَنْ اِنْ كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ
Yahlifûne bi(A)llâhi lekum liyurdûkum va(A)llâhu verasûluhu ehakku en yurdûhu in kânû mu/minîn(e)
(Ayrıca o münafıklar) Sizi razı etmek için Allah'a yemin ederler. Eğer (onlar gerçekten) mü'min olsalardı (bilirlerdi ki), Allah ve resulü razı edilmeye daha layıktır.
اَلَمْ اَنَّهُ مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِداً ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ الْخِزْيُ الْعَظ۪يمُ
Elem ya’lemû ennehu men yuhâdidi(A)llâhe verasûlehu feenne lehu nâra cehenneme ḣâliden fîhâ(c) żâlike-lḣizyu-l’azîm(u)
Hem onlar bilmiyorlar mı ki kim Allah'a ve resulüne karşı gelirse, elbette onun için (âhiret günü) içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte büyük rezillik budur.
يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ اَنْ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا ف۪ي قُلِ اسْتَهْزِؤُ۫اۚ اِنَّ اللّٰهَ مُخْرِجٌ مَا تَحْذَرُونَ
Yahżeru-lmunâfikûne en tunezzele ‘aleyhim sûratun tunebbi-uhum bimâ fî kulûbihim(c) kuli-stehzi-û inna(A)llâhe muḣricun mâ tahżerûn(e)
Münafıklar, kalplerinde olan (iki yüzlülüğ)ü kendilerine haber verecek bir sûrenin (mü'minlere) indirilmesinden çekinirler. De ki: "Siz alay edin (bakalım)! Şüphesiz ki Allah, o çekindiğiniz şeyi ortaya çıkarıcıdır."
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُۜ قُلْ اَبِاللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ وَرَسُولِه۪ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Vele-in seeltehum leyekûlunne innemâ kunnâ neḣûdu venel’ab(u)(c) kul ebi(A)llâhi veâyâtihi verasûlihi kuntum testehzi-ûn(e)
Şayet onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, "biz sadece (lafa) dalmış (aramızda) eğleniyorduk" derler. De ki: "Siz Allah ile, O'nun âyetleri ve O'nun resulüyle mi alay ediyordunuz?"
لَا قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْۜ اِنْ نَعْفُ عَنْ مِنْكُمْ نُعَذِّبْ طَٓائِفَةً بِاَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ۟
Lâ ta’teżirû kad kefertum ba’de îmânikum(c) in na’fu ‘an tâ-ifetin minkum nu’ażżib tâ-ifeten bi-ennehum kânû mucrimîn(e)
(Boşuna) Mazeret beyan etmeyin! Doğrusu siz (sözde) iman ettikten sonra (böyle yaparak) tekrar kâfir oldunuz. Eğer içinizden (tövbe eden) bir zümreyi affetsek bile bir zümreye de (nefislerinin hevâsına tabi olup) mücrim olduklarından dolayı azap edeceğiz.
اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ يَاْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Elmunâfikûne velmunâfikâtu ba’duhum min ba’d(in)(c) ye/murûne bilmunkeri veyenhevne ‘ani-lma’rûfi veyakbidûne eydiyehum(c) nesû(A)llâhe fenesiyehum(k) inne-lmunâfikîne humu-lfâsikûn(e)
Münafık erkekler ve münafık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emrederler, iyilikten men ederler ve ellerini sıkı tutar(ak cimrilik eder)ler. Onlar (dünyada iken) Allah'ı unuttular, bunun üzerine (O da) onları (kıyamet günü) unuttu (onlara unutulmuş muamelesi yaptı)! Çünkü münafıklar, fâsıkların ta kendileridir.
وَعَدَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ هِيَ حَسْبُهُمْۚ وَلَعَنَهُمُ اللّٰهُۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌۙ
Ve’ada(A)llâhu-lmunâfikîne velmunâfikâti velkuffâra nâra cehenneme ḣâlidîne fîhâ(c) hiye hasbuhum(c) vele’anehumu(A)llâh(u)(s) velehum ‘ażâbun mukîm(un)
Allah, münâfık erkeklere, münâfık kadınlara ve kâfirlere, içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini vaad etti. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir! Onlar için (orada) daimi (bitmez, tükenmez) bir azap vardır.
كَالَّذ۪ينَ مِنْ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَاَكْثَرَ اَمْوَالاً وَاَوْلَاداًۜ فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُواۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Kelleżîne min kablikum kânû eşedde minkum kuvveten veekśera emvâlen veevlâden festemte’û biḣalâkihim festemta’tum biḣalâkikum kemâ-stemte’a-lleżîne min kablikum biḣalâkihim veḣudtum kelleżî ḣâdû(c) ulâ-ike habitat a’mâluhum fî-ddunyâ vel-âḣira(ti)(s) veulâ-ike humu-lḣâsirûn(e)
(Ey münâfıklar! Siz de tıpkı) Sizden öncekiler gibisiniz. (Hâlbuki onlar) Kuvvetçe sizden daha güçlü, malca ve evlatça daha çok idiler. Onlar (dünya nimetlerinden) kendi paylarına düşenle sefa sürmeyi seçtiler. İşte sizden öncekiler nasıl kendi paylarına düşenle sefa sürmeyi seçtilerse, siz de kendi payınıza düşenle sefa sürmeyi seçtiniz ve (bâtıla) dalanlar gibi siz de (o batağa) daldınız. İşte onların amelleri dünyada da âhirette de boşa gitmiştir. Ve onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
اَلَمْ نَبَاُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرٰه۪يمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِۜ اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Elem ye/tihim nebeu-lleżîne min kablihim kavmi nûhin ve’âdin veśemûde vekavmi ibrâhîme veashâbi medyene velmu/tefikât(i)(c) etet-hum rusuluhum bilbeyyinât(i)(s) femâ kâna(A)llâhu liyazlimehum velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)
(Resulüm!) Onlara kendilerinden evvelkilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin, İbrâhîm kavminin, Medyen halkının ve (Lût kavmi gibi) altüst olan (şehir)lerin haber(ler)i gelmedi mi? Resulleri onlara da apaçık deliller (âyetler ve mucizeler) getirmişti. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar (resullerimizi ve âyetlerimizi inkâr ederek) kendi nefislerine zulmettiler.
وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Velmu/minûne velmu/minâtu ba’duhum evliyâu ba’d(in)(c) ye/murûne bilma’rûfi veyenhevne ‘ani-lmunkeri veyukîmûne-ssalâte veyu/tûne-zzekâte veyutî’ûna(A)llâhe verasûleh(u)(c) ulâ-ike seyerhamuhumu(A)llâh(u)(k) inna(A)llâhe ‘azîzun hakîm(un)
Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar da birbirlerinin velileri (dost ve yardımcıları)dır. Onlar iyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı ikâme eder(ek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalışır)lar ve zekâtı ver(erek nefislerinin cimriliğini temizl)erler, Allah ve resulüne de (gönülden) itaat ederler. İşte, Allah onlara rahmet edecektir. Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً ف۪ي عَدْنٍۜ وَرِضْوَانٌ مِنَ اَكْبَرُۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟
Ve’ada(A)llâhu-lmu/minîne velmu/minâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ vemesâkine tayyibeten fî cennâti ‘adn(in)(c) veridvânun mina(A)llâhi ekber(u)(c) żâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)
Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde temiz (ve güzel) meskenler vaad etti. Allah'ın rızası ise (bunların) hepsinden daha büyüktür. İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.
يَٓا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ وَمَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
Yâ eyyuhâ-nnebiyyu câhidi-lkuffâra velmunâfikîne vaġluz ‘aleyhim(c) veme/vâhum cehennem(u)(s) vebi/se-lmasîr(u)
Ey nebî! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara karşı sert davran! Onların varacakları yer cehennemdir. O, ne kötü bir varış yeridir!
يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ وَمَا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْۚ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي وَالْاٰخِرَةِۚ وَمَا فِي مِنْ وَلَا
Yahlifûne bi(A)llâhi mâ kâlû velekad kâlû kelimete-lkufri vekeferû ba’de islâmihim vehemmû bimâ lem yenâlû(c) vemâ nekamû illâ en aġnâhumu(A)llâhu verasûluhu min fadlih(i)(c) fe-in yetûbû yeku ḣayran lehum(s) ve-in yetevellev yu’ażżibhumu(A)llâhu ‘ażâben elîmen fî-ddunyâ vel-âḣira(ti)(c) vemâ lehum fî-l-ardi min veliyyin velâ nasîr(in)
(Resulüm! Münafıklar, o sözleri) Söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve İslam(ı kabul edip Müslüman) olduktan sonra (tekrar) kâfir oldular. Ayrıca başarılı olamadıkları bir şeye (seni öldürmeye) de yeltendiler. Ve sırf Allah ve resulü kendi fazlından (lütuf ve ihsanından) onları (iman nûruyla) zengin etti diye (ona düşmanlık besleyerek ondan) intikam almaya kalktılar. Eğer tövbe ederlerse (bu) kendileri için daha hayırlı olur. (Yok) Eğer yüz çevirirlerse, Allah onlara dünyada da âhirette de elem verici (iç yakan) bir azap ile azap edecektir. Artık onlar için yeryüzünde ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللّٰهَ لَئِنْ اٰتٰينَا مِنْ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ
Veminhum men ‘âheda(A)llâhe le-in âtânâ min fadlihi lenassaddekanne velenekûnenne mine-ssâlihîn(e)
Bir de onlardan kimi, "eğer (Allah) fazlından (lütuf ve ihsanından) bize verirse mutlaka biz de sadaka (ve zekât) vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız!" diye Allah'a söz verdiler.
فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمْ مِنْ بَخِلُوا بِه۪ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ
Felemmâ âtâhum min fadlihi beḣilû bihi vetevellev vehum mu’ridûn(e)
Fakat (Allah) fazlından (lütuf ve ihsanından) onlara (zenginlik) verince onda cimrilik edip (Allah'ın emrinden) yüz çevirerek (sözlerinden) döndüler.
فَاَعْقَبَهُمْ نِفَاقاً ف۪ي اِلٰى يَلْقَوْنَهُ بِمَٓا اَخْلَفُوا اللّٰهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
Fea’kabehum nifâkan fî kulûbihim ilâ yevmi yelkavnehu bimâ aḣlefû(A)llâhe mâ ve’adûhu vebimâ kânû yekżibûn(e)
Böylece Allah'a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söylemeleri sebebiyle (Allah da) kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalplerine bir nifak (iki yüzlülük hastalığı) yerleştirdi.
اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ عَلَّامُ الْغُيُوبِۚ
Elem ya’lemû enna(A)llâhe ya’lemu sirrahum venecvâhum veenna(A)llâhe ‘allâmu-lġuyûb(i)
Hem onlar bilmiyorlar mı Allah onların sırrını da fısıldaşmalarını da bilir; çünkü Allah gayb (olan tüm gizlilik)leri hakkıyla bilendir!
اَلَّذ۪ينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّع۪ينَ مِنَ فِي وَالَّذ۪ينَ لَا اِلَّا جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْۜ سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Elleżîne yelmizûne-lmuttavvi’îne mine-lmu/minîne fî-ssadekâti velleżîne lâ yecidûne illâ cuhdehum feyesḣarûne minhum(ﻻ) seḣira(A)llâhu minhum velehum ‘ażâbun elîm(un)
Sadakalar hususunda, mü'minlerden (imkânları olup onu) gönülden (gelerek çokça) verenleri de güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları da kınayarak onlarla alay eden (münafık)lar var ya, (asıl) Allah onlarla alay etmiştir. Ve onlar için (âhirette) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا لَهُمْۜ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
İstaġfir lehum ev lâ testaġfir lehum in testaġfir lehum seb’îne merraten felen yaġfira(A)llâhu lehum(c) żâlike bi-ennehum keferû bi(A)llâhi verasûlih(i)(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e)
(Resulüm!) Onlar için ister mağfiret dile ister onlar için mağfiret dileme (hiç fark etmez)! Eğer onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de Allah onları asla mağfiret etmeyecektir. Bu, onların Allah ve resulünü inkâr etmeleri sebebiyledir. Çünkü Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.
فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ وَكَرِهُٓوا اَنْ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي اللّٰهِ وَقَالُوا لَا فِي قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَراًّۜ لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ
Feriha-lmuḣallefûne bimak’adihim ḣilâfe rasûli(A)llâhi vekerihû en yucâhidû bi-emvâlihim veenfusihim fî sebîli(A)llâhi ve kâlû lâ tenfirû fî-lharr(i)(k) kul nâru cehenneme eşeddu harrâ(an)(c) lev kânû yefkahûn(e)
(Tebük Seferi'nden) Geride bırakılan (münâfık)lar, Allah'ın resulüne muhalefet ederek (sefere çıkmayıp) oturmalarıyla sevindi(ler). Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar ve (mü'minlere), "bu sıcakta sefere çıkmayın!" dediler. De ki: "Cehennem ateşi daha sıcaktır!" Ne olurdu (bunu) fıkhed(erek düşünüp idrak etmeye çalış)salardı.
فَلْيَضْحَكُوا قَل۪يلاً وَلْيَبْكُوا كَث۪يراًۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Felyedhakû kalîlen velyebkû keśîran cezâen bimâ kânû yeksibûn(e)
Artık kazanmakta oldukları (günahları)nın karşılığı olarak (dünyada) az (biraz) gülsünler, (âhirette ise) çok ağlasınlar!
فَاِنْ رَجَعَكَ اللّٰهُ اِلٰى مِنْهُمْ فَاسْتَاْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُلْ لَنْ مَعِيَ اَبَداً وَلَنْ مَعِيَ عَدُواًّۜ اِنَّكُمْ رَض۪يتُمْ بِالْقُعُودِ اَوَّلَ مَرَّةٍ فَاقْعُدُوا مَعَ الْخَالِف۪ينَ
Fe-in race’aka(A)llâhu ilâ tâ-ifetin minhum feste/żenûke lilḣurûci fekul len taḣrucû me’iye ebeden velen tukâtilû me’iye ‘aduvvâ(en)(s) innekum radîtum bilku’ûdi evvele merratin fak’udû me’a-lḣâlifîn(e)
(Resulüm!) Eğer Allah seni (Tebük Seferi'nden sonra) onlardan bir zümrenin yanına döndürür de (bundan sonraki savaşlara seninle beraber) çıkmak için senden izin isterlerse (onlara) de ki: "Benimle beraber asla (hiçbir sefere) çıkmayacaksınız ve düşmana karşı benimle beraber asla savaşmayacaksınız! Çünkü siz ilk defa (Tebük Seferi'nde savaşa çağrıldığınızda evlerinde oturan kadınlar gibi) oturmaya razı oldunuz. Şimdi de geride kalan (kadın)larla beraber oturun!"
وَلَا عَلٰٓى اَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ اَبَداً وَلَا عَلٰى اِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ
Velâ tusalli ‘alâ ehadin minhum mâte ebeden velâ tekum ‘alâ kabrih(i)(s) innehum keferû bi(A)llâhi verasûlihi vemâtû vehum fâsikûn(e)
Onlardan ölen birinin üzerine (varıp) asla (cenaze) namaz(ını) kılma ve onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah'ı ve resulünü inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.
وَلَا اَمْوَالُهُمْ وَاَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ بِهَا فِي وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ
Velâ tu’cibke emvâluhum veevlâduhum(c) innemâ yurîdu(A)llâhu en yu’ażżibehum bihâ fî-ddunyâ vetezheka enfusuhum vehum kâfirûn(e)
(Resulüm!) Onların malları(nın) ve çocukları(nın çokluğu) senin tuhafına gitmesin. Allah bunlarla ancak dünyada onlara azap etmeyi ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını murad eder.
وَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ اَنْ اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَجَاهِدُوا مَعَ رَسُولِهِ اسْتَاْذَنَكَ اُو۬لُوا الطَّوْلِ مِنْهُمْ وَقَالُوا ذَرْنَا نَكُنْ مَعَ الْقَاعِد۪ينَ
Ve-iżâ unzilet sûratun en âminû bi(A)llâhi vecâhidû me’a rasûlihi-ste/żeneke ulû-ttavli minhum ve kâlû żernâ nekun me’a-lkâ’idîn(e)
(Onlara) "Allah'a iman edin ve resulü ile birlikte cihad edin" diye bir sûre indirildiği zaman, onlardan (servet ve) gösteriş sahibi olanlar, senden izin istediler ve, "bizi bırak oturanlarla beraber (biz de evlerimizde) oturalım" dediler.
رَضُوا بِاَنْ مَعَ الْخَوَالِفِ وَطُبِـعَ عَلٰى فَهُمْ لَا
Radû bi-en yekûnû me’a-lḣavâlifi vetubi’a ‘alâ kulûbihim fehum lâ yefkahûn(e)
Geride kalan (kadın)larla beraber oturmaya razı oldular, bu sebeple onların kalplerine mühür vuruldu. Artık onlar fıkhed(erek hakkı düşünüp idrak ede)mezler.
لٰكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ جَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُۘ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Lâkini-rrasûlu velleżîne âmenû me’ahu câhedû bi-emvâlihim veenfusihim(c) veulâ-ike lehumu-lḣayrât(u)(s) veulâ-ike humu-lmuflihûn(e)
Fakat resul ve onunla beraber iman edenler, (Allah yolunda) mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte (bütün) hayırlar onlarındır ve işte felaha (kurtuluş ve saadete) erenler de onlardır.
اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟
E’adda(A)llâhu lehum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ(c) żâlike-lfevzu-l’azîm(u)
Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.
وَجَٓاءَ الْمُعَذِّرُونَ مِنَ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذ۪ينَ كَذَبُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Vecâe-lmu’ażżirûne mine-l-a’râbi liyu/żene lehum veka’ade-lleżîne keżebû(A)llâhe verasûleh(u)(c) seyusîbu-lleżîne keferû minhum ‘ażâbun elîm(un)
Bedevi Araplardan (sefere katılmamak için) mazeret ileri sürenler, kendilerine izin vermen için (sana) geldiler. Allah ve resulüne yalan söyleyenler ise (mazeret bile beyan etmeden yerlerinde) oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara yakında elem verici (iç yakan) bir azap isabet edecektir.
لَيْسَ عَلَى وَلَا عَلَى وَلَا عَلَى لَا مَا يُنْفِقُونَ حَرَجٌ اِذَا نَصَحُوا لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ مَا عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ مِنْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌۙ
Leyse ‘alâ-ddu’afâ-i velâ ‘alâ-lmerdâ velâ ‘alâ-lleżîne lâ yecidûne mâ yunfikûne haracun iżâ nesahû li(A)llâhi verasûlih(i)(c) mâ ‘alâ-lmuhsinîne min sebîl(in)(c) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)
Allah ve resulüne karşı (sadık ve) samimi oldukları takdirde; zayıflara, hastalara ve (seferde) harcayacak bir şey bulamayanlara (seferden geri kalmalarından dolayı) bir güçlük (ve günah) yoktur. Zira (Allah ve resulüne karşı sadık ve samimi olan) muhsinlerin (güzellik yapıp güzel olanların) aleyhine (onları suçlamak için) bir yol yoktur. Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَلَا عَلَى اِذَا اَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لَٓا مَٓا اَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِۖ تَوَلَّوْا وَاَعْيُنُهُمْ تَف۪يضُ مِنَ حَزَناً اَلَّا مَا يُنْفِقُونَۜ
Velâ ‘alâ-lleżîne iżâ mâ etevke litahmilehum kulte lâ ecidu mâ ahmilukum ‘aleyhi tevellev vea’yunuhum tefîdu mine-ddem’i hazenen ellâ yecidû mâ yunfikûn(e)
Kendilerini (savaşa katılmak üzere bir bineğe) bindirmen için sana geldiklerinde, "sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" deyince, (bu uğurda) infak edecek bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek geri dönen kimselere de (bir günah) yoktur.
اِنَّمَا السَّب۪يلُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَسْتَاْذِنُونَكَ وَهُمْ اَغْنِيَٓاءُۚ رَضُوا بِاَنْ مَعَ الْخَوَالِفِۙ وَطَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى فَهُمْ لَا
İnnemâ-ssebîlu ‘alâ-lleżîne yeste/żinûneke vehum aġniyâ/(u)(c) radû bi-en yekûnû me’a-lḣavâlifi vetabe’a(A)llâhu ‘alâ kulûbihim fehum lâ ya’lemûn(e)
(Kınama ve ayıplamaya) Yol, ancak zengin oldukları hâlde (sefere çıkmamak için) senden izin isteyenleredir. (Çünkü) Onlar geri kalan (kadın)larla beraber oturmaya razı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi, artık onlar (hakkı) bil(ip idrak ed)emezler.
يَعْتَذِرُونَ اِلَيْكُمْ اِذَا رَجَعْتُمْ اِلَيْهِمْۜ قُلْ لَا لَنْ لَكُمْ قَدْ نَبَّاَنَا اللّٰهُ مِنْ وَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ اِلٰى الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Ya’teżirûne ileykum iżâ raca’tum ileyhim(c) kul lâ ta’teżirû len nu/mine lekum kad nebbeena(A)llâhu min aḣbârikum(c) veseyera(A)llâhu ‘amelekum verasûluhu śümme turaddûne ilâ ‘âlimi-lġaybi ve-şşehâdeti feyunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)
(Seferden) Onlara döndüğünüz zaman size mazeret beyan edecekler. De ki: "(Boşuna) Mazeret beyan etmeyin! Size asla inanmayız; çünkü Allah, sizin (gerçek) durumunuzu bize haber vermiştir. (Bundan sonraki) Amelinizi de hem Allah hem de resulü görecektir. Sonra gaybı da şehadeti de (görünmeyeni de görüneni de en ince ayrıntısına kadar) bilen (Allah)a döndürüleceksiniz. Ve O, yaptıklarınızı size (tek tek) haber verecektir."
سَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ اِذَا انْقَلَبْتُمْ اِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُوا عَنْهُمْۜ فَاَعْرِضُوا عَنْهُمْۜ اِنَّهُمْ رِجْسٌۘ وَمَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Seyahlifûne bi(A)llâhi lekum iżâ-nkalebtum ileyhim litu’ridû ‘anhum(s) fea’ridû ‘anhum(s) innehum rics(un)(s) veme/vâhum cehennemu cezâen bimâ kânû yeksibûn(e)
Onlar(ın yanın)a döndüğünüz zaman size, kendilerin(i cezalandırmak)tan vazgeçmeniz için (sözde mazeretlerini tekrarlayarak) Allah'a yemin edecekler. Artık onlardan yüz çevirin! Çünkü onlar murdardır. Kazanmakta oldukları (günahları)nın karşılığı olarak da onların varacakları yer cehennemdir.
يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْۚ فَاِنْ تَرْضَوْا عَنْهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا عَنِ الْفَاسِق۪ينَ
Yahlifûne lekum literdav ‘anhum(s) fe-in terdav ‘anhum fe-inna(A)llâhe lâ yerdâ ‘ani-lkavmi-lfâsikîn(e)
Onlardan razı olmanız için size (yemin üstüne) yemin ederler. Fakat siz onlardan razı olsanız bile Allah fâsıklar topluluğundan asla razı olmaz!
اَلْاَعْرَابُ اَشَدُّ كُفْراً وَنِفَاقاً وَاَجْدَرُ اَلَّا حُدُودَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
El-e’râbu eşeddu kufran venifâkan veecderu ellâ ya’lemû hudûde mâ enzela(A)llâhu ‘alâ rasûlih(i)(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
Bedevi Araplar, kâfirlik ve münafıklık bakımından hem daha beter hem de Allah'ın resulüne indirdiği (hükümlerin) sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَمِنَ مَنْ يَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ مَغْرَماً وَيَتَرَبَّصُ بِكُمُ الدَّوَٓائِرَۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Vemine-l-a’râbi men yetteḣiżu mâ yunfiku maġramen veyeterabbasu bikumu-ddevâ-ir(a)(c) ‘aleyhim dâ-iratu-ssev-/(i)(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)
Bedevi Araplardan öylesi vardır ki (Allah yolunda) infak ettiğini zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) sizin başınıza belalar gelmesini bekler. (Bekledikleri o) Kötü belalar kendi başlarına gelsin! Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).
وَمِنَ مَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ قُرُبَاتٍ عِنْدَ اللّٰهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِۜ اَلَٓا اِنَّهَا قُرْبَةٌ لَهُمْۜ سَيُدْخِلُهُمُ اللّٰهُ ف۪ي اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Vemine-l-a’râbi men yu/minu bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri veyetteḣiżu mâ yunfiku kurubâtin ‘inda(A)llâhi vesalevâti-rrasûl(i)(c) elâ innehâ kurbetun lehum(c) seyudḣiluhumu(A)llâhu fî rahmetih(i)(k) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
Bedevi Araplardan öylesi de vardır ki Allah'a ve âhiret gününe iman eder, (Allah yolunda) infak ettiğini Allah katında yakınlığa ve resulün dualarını almaya vesile sayar. Dikkat edin! Şüphesiz o (infak ettikleri şeyler), kendileri için (Allah katında) bir yakınlıktır. Allah onları yakında rahmetinin içine (ve cennetine) koyacaktır. Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
Ve-ssâbikûne-l-evvelûne mine-lmuhâcirîne vel-ensâri velleżîne-ttebe’ûhum bi-ihsânin radiya(A)llâhu ‘anhum veradû ‘anhu vee’adde lehum cennâtin tecrî tahtehâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ ebedâ(en)(c) żâlike-lfevzu-l’azîm(u)
(İmanda, amelde ve hayırda yarışıp) Öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş, (onlar da) O'ndan razı olmuşlardır. (Allah) Onlara, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.
وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ مُنَافِقُونَۜ وَمِنْ الْمَد۪ينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا نَحْنُ نَعْلَمُهُمْۜ سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ اِلٰى عَظ۪يمٍۚ
Vemimmen havlekum mine-l-a’râbi munâfikûn(e)(s) vemin ehli-lmedîne(ti)(s) meradû ‘alâ-nnifâki lâ ta’lemuhum(s) nahnu na’lemuhum(c) senu’ażżibuhum merrateyni śümme yuraddûne ilâ ‘ażâbin ‘azîm(in)
Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki nifakta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, onları Biz biliriz. Onlara iki defa (dünyada da kabirde de) azap edeceğiz sonra da onlar (âhirette) büyük bir azaba atılacaklardır.
وَاٰخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلاً صَالِحاً وَاٰخَرَ سَيِّئاًۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Veâḣarûne-’terafû biżunûbihim ḣaletû ‘amelen sâlihan veâḣara seyyi-en ‘asa(A)llâhu en yetûbe ‘aleyhim(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler, sâlih bir ameli, kötü olan bir başka (amel)le karıştırdılar. (Eğer tövbe ederlerse) Umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder. Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
خُذْ مِنْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Ḣuż min emvâlihim sadekaten tutahhiruhum vetuzekkîhim bihâ vesalli ‘aleyhim(s) inne salâteke sekenun lehum(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)
(Resulüm!) Onların mallarından sadaka al ki bununla onları(n nefislerinin cimriliğini) temizleyesin, onları(n nefislerini) tezkiye edesin. Ve onlara dua et! Çünkü senin duan onlar(ın gönüllerin)e (inen bir nûr ve) bir sekînettir. Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).
اَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ وَيَاْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Elem ya’lemû enna(A)llâhe huve yakbelu-ttevbete ‘an ‘ibâdihi veye/ḣużu-ssadekâti veenna(A)llâhe huve-ttevvâbu-rrahîm(u)
Hem onlar bilmiyorlar mı, Allah, kullarının tövbesini kabul eden, sadakaları al(ıp geri çevirmey)endir. Çünkü Allah, (evet) O, Tevvâb'tır, Rahîm'dir (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَۜ وَسَتُرَدُّونَ اِلٰى الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۚ
Vekuli-’melû feseyera(A)llâhu ‘amelekum verasûluhu velmu/minûn(e)(s) veseturaddûne ilâ ‘âlimi-lġaybi ve-şşehâdeti feyunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)
De ki: "(Dilediğinizi) Yapın! (Bundan sonraki) Amelinizi hem Allah hem resulü hem de mü'minler görecektir. Sonra gaybı da şehadeti de (görünmeyeni de görüneni de en ince ayrıntısına kadar) bilen (Allah)a döndürüleceksiniz. Ve O, yaptıklarınızı size (tek tek) haber verecektir."
وَاٰخَرُونَ مُرْجَوْنَ لِاَمْرِ اللّٰهِ اِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَاِمَّا يَتُوبُ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Veâḣarûne murcevne li-emri(A)llâhi immâ yu’ażżibuhum ve-immâ yetûbu ‘aleyhim(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
(Sefere katılmayanlardan) Diğer bir kısmı da Allah'ın emrine bırakılmışlardır. O, bunlara ya (hak ettiklerinden dolayı) azap eder veya (rahmetinden) tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مَسْجِداً ضِرَاراً وَكُفْراً وَتَفْر۪يقاً بَيْنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَاداً لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اِلَّا الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
Velleżîne-tteḣażû mesciden dirâran vekufran vetefrîkan beyne-lmu/minîne ve-irsâden limen hâraba(A)llâhe verasûlehu min kabl(u)(c) veleyahlifunne in eradnâ illâ-lhusnâ(s) va(A)llâhu yeşhedu innehum lekâżibûn(e)
(Münafıklar arasında) Bir de (mü'minlere) zarar vermek, (âyetleri) inkâr etmek, mü'minlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve resulüne karşı savaşmış olanın gözcülüğünü yapmak için bir mescid(i, mescid-i dirârı üs) edinenler de vardır. (Onlar) "Biz (bu yaptığımızla) iyilikten başka bir şey istemedik" diye de mutlaka yemin ederler. Hâlbuki Allah, onların kesinlikle yalancı olduklarına şahidlik eder.
لَا ف۪يهِ اَبَداًۜ لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوٰى مِنْ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ ف۪يهِۜ ف۪يهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ
Lâ tekum fîhi ebedâ(en)(c) lemescidun ussise ‘alâ-ttakvâ min evveli yevmin ehakku en tekûme fîh(i)(c) fîhi ricâlun yuhibbûne en yetetahherû(c) va(A)llâhu yuhibbu-lmuttahhirîn(e)
(Resulüm!) Orada asla (namaza) durma! İlk günden beri takvâ üzere kurulan (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanların kurduğu Kuba) Mescid(i), elbette içinde (namaza) durmana daha layıktır. Orada (Allah'ın âyetlerini ders edinip resule itaat ederek nefislerinin küfründen ve şirkinden) temizlenmeyi seven (yiğit) adamlar vardır. Allah, (nefislerinin küfründen ve şirkinden) iyice temizlenenleri sever.
اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي جَهَنَّمَۜ وَاللّٰهُ لَا الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
Efemen essese bunyânehu ‘alâ takvâ mina(A)llâhi veridvânin ḣayrun em men essese bunyânehu ‘alâ şefâ curufin hârin fenhâra bihi fî nâri cehennem(e)(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)
Binasını (dünyadaki hayatını ve bütün davranışlarını) Allah'tan takvâ (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışma) ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını her an çökmeye hazır bir uçurumun kenarına kurup onunla beraber (kendisi de) çöküp cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, (hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalim kavmi hidâyete erdirmez.
لَا بُنْيَانُهُمُ الَّذ۪ي بَنَوْا ر۪يبَةً ف۪ي اِلَّٓا اَنْ قُلُوبُهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟
Lâ yezâlu bunyânuhumu-lleżî benev rîbeten fî kulûbihim illâ en tekatta’a kulûbuhum(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
Onların kurmuş oldukları (bu tür) binalar, (ölüp de) kalpleri parçalanıncaya kadar kalplerinde bir şüphe (ve nifak sebebi) olarak (kalmaya) devam edecektir. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ الْجَنَّةَۜ يُقَاتِلُونَ ف۪ي اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
İnna(A)llâhe-şterâ mine-lmu/minîne enfusehum veemvâlehum bi-enne lehumu-lcenne(te)(c) yukâtilûne fî sebîli(A)llâhi feyaktulûne veyuktelûn(e)(s) va’den ‘aleyhi hakkan fî-ttevrâti vel-incîli velkur-ân(i)(c) vemen evfâ bi’ahdihi mina(A)llâh(i)(c) festebşirû bibey’ikumu-lleżî bâya’tum bih(i)(c) veżâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)
Muhakkak ki Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine mutlaka (vereceği) cennet karşılığında satın almıştır. (Çünkü) Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Tevrât'ta, İncîl'de ve Kur'ân'da (onlara vaad edilen bu cennet, Allah'ın) kendi üzerine (aldığı) hak bir vaaddir. Ahdine Allah'tan daha çok vefa gösteren kim vardır! Öyleyse (ey mü'minler) O'nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin! İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.
اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ
Ettâ-ibûne-l’âbidûne-lhâmidûne-ssâ-ihûne-rrâki’ûne-ssâcidûne-l-âmirûne bilma’rûfi ve-nnâhûne ‘ani-lmunkeri velhâfizûne lihudûdi(A)llâh(i)(k) vebeşşiri-lmu/minîn(e)
(Bu alışverişi yapanlar, Allah'a ve resulüne gönülden itaat ederek) Tövbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten men edenler ve Allah'ın sınırlarını muhafaza edenlerdir. (Resulüm! İşte bu) Mü'minleri müjdele!
مَا لِلنَّبِيِّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لِلْمُشْرِك۪ينَ وَلَوْ كَانُٓوا اُو۬ل۪ي قُرْبٰى مِنْ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُمْ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ
Mâ kâne linnebiyyi velleżîne âmenû en yestaġfirû lilmuşrikîne velev kânû ulî kurbâ min ba’di mâ tebeyyene lehum ennehum ashâbu-lcehîm(i)
Cehennem ehli oldukları kendilerine (apaçık) belli olduktan sonra yakınları dahi olsalar Allah'a şirk koşanlar için mağfiret dilemek nebîye ve iman edenlere yakışmaz.
وَمَا اسْتِغْفَارُ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ اِلَّا عَنْ وَعَدَهَٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ اَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّٰهِ تَبَرَّاَ مِنْهُۜ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَاَوَّاهٌ حَل۪يمٌ
Vemâ kâne-stiġfâru ibrâhîme li-ebîhi illâ ‘an mev’idetin ve’adehâ iyyâhu felemmâ tebeyyene lehu ennehu ‘aduvvun li(A)llâhi teberrae minh(u)(c) inne ibrâhîme leevvâhun halîm(un)
İbrâhîm'in babası için mağfiret dilemesi ise sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Fakat gerçekten onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine (apaçık) belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhîm, bağrı yanık (çok âh eden) ve çok yumuşak huylu idi.
وَمَا اللّٰهُ لِيُضِلَّ قَوْماً بَعْدَ هَدٰيهُمْ حَتّٰى يُبَيِّنَ لَهُمْ مَا يَتَّقُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ عَل۪يمٌ
Vemâ kâna(A)llâhu liyudille kavmen ba’de iż hedâhum hattâ yubeyyine lehum mâ yettekûn(e)(c) inna(A)llâhe bikulli şey-in ‘alîm(un)
Allah bir toplumu, kendilerini hidâyete erdirdikten sonra takvâ sahibi olacakları şeyleri (kulluk sorumluluklarını) onlara (iyice) açıklamadıkça dalâlete düşürecek değildir. Muhakkak ki Allah her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
اِنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ وَمَا مِنْ اللّٰهِ مِنْ وَلَا
İnna(A)llâhe lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(s) yuhyî veyumît(u)(c) vemâ lekum min dûni(A)llâhi min veliyyin velâ nasîr(in)
Şüphesiz göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı yalnız) Allah'a aittir. (O) Hayat verir ve öldürür. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır!
لَقَدْ تَابَ عَلَى وَالْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ ف۪ي الْعُسْرَةِ مِنْ مَا كَادَ يَز۪يغُ قُلُوبُ فَر۪يقٍ مِنْهُمْ ثُمَّ تَابَ اِنَّهُ بِهِمْ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌۙ
Lekad tâba(A)llâhu ‘alâ-nnebiyyi velmuhâcirîne vel-ensâri-lleżîne-ttebe’ûhu fî sâ’ati-l’usrati min ba’di mâ kâde yezîġu kulûbu ferîkin minhum śümme tâbe ‘aleyhim(c) innehu bihim raûfun rahîm(un)
Andolsun ki Allah, (Tebük Seferi'ne katılmayanlara izin vermesinden dolayı) nebî(sini affettiği gibi), içlerinden bir kısmının kalpleri nerede ise eğrilmek üzere olmasının ardından o güçlük zamanında ona tabi olan muhacirlerle ensâra da tövbe(yi nasip) etti. Sonra da onların tövbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, onlara karşı çok Raûf'tur, Rahîm'dir (kullarına karşı şefkatle muamele eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَعَلَى الَّذ۪ينَ خُلِّفُواۜ حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَاَ مِنَ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ ثُمَّ تَابَ لِيَتُوبُواۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟
Ve’alâ-śśelâśeti-lleżîne ḣullifû hattâ iżâ dâkat ‘aleyhimu-l-ardu bimâ rahubet vedâkat ‘aleyhim enfusuhum vezannû en lâ melcee mina(A)llâhi illâ ileyhi śümme tâbe ‘aleyhim liyetûbû(c) inna(A)llâhe huve-ttevvâbu-rrahîm(u)
(Allah, seferden) Geri kalan o üç kişinin de (tövbelerini kabul etti). Öyle ki yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı ve Allah(tan gelecek olan)a karşı yine O'ndan başka sığınacak hiçbir yer olmadığını iyice anlamışlardı. Sonra (Allah) onlara tövbe(yi nasip) etti ki tövbe etsinler. Çünkü Allah, (evet) O, Tevvâb'tır, Rahîm'dir (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ttekû(A)llâhe vekûnû me’a-ssâdikîn(e)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve (Rabblerine âbd olacaklarına dair verdikleri söze sadakat gösteren) sadıklarla beraber olun!
مَا لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ اَنْ عَنْ اللّٰهِ وَلَا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا ظَمَاٌ وَلَا وَلَا ف۪ي اللّٰهِ وَلَا مَوْطِئاً يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ وَلَا مِنْ نَيْلاً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ
Mâ kâne li-ehli-lmedîneti vemen havlehum mine-l-a’râbi en yeteḣallefû ‘an rasûli(A)llâhi velâ yerġabû bi-enfusihim ‘an nefsih(i)(c) żâlike bi-ennehum lâ yusîbuhum zameun velâ nasabun velâ maḣmesatun fî sebîli(A)llâhi velâ yetaûne mevti-en yeġîzu-lkuffâra velâ yenâlûne min ‘aduvvin neylen illâ kutibe lehum bihi ‘amelun sâlih(un)(c) inna(A)llâhe lâ yudî’u ecra-lmuhsinîn(e)
Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevi Araplara, Allah'ın resulün(ün sefer çağrısın)dan geri kalmaları ve onun canından (önce) kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz. Bu böyledir; zira Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk ve bir açlığa duçar olmaları, kâfirleri öfkelendirecek bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları yoktur ki bunlarla kendilerine sâlih bir amel yazılmış olmasın. Çünkü Allah, muhsinlerin (güzellik yapıp güzel olanların) mükâfatını zayi etmez.
وَلَا نَفَقَةً صَغ۪يرَةً وَلَا وَلَا وَادِياً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Velâ yunfikûne nefekaten saġîraten velâ kebîraten velâ yakta’ûne vâdiyen illâ kutibe lehum liyecziyehumu(A)llâhu ahsene mâ kânû ya’melûn(e)
Onların (Allah yolunda) ne küçük ne de büyük infak edecekleri bir harcama ve ne de geçecekleri bir vadi vardır ki Allah'ın onları, yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandırması için (bu ameller onların) lehine yazılmış olmasın.
وَمَا الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ فَلَوْلَا مِنْ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟
Vemâ kâne-lmu/minûne liyenfirû kâffe(ten)(c) felevlâ nefera min kulli firkatin minhum tâ-ifetun liyetefekkahû fî-ddîni veliyunżirû kavmehum iżâ race’û ileyhim le’allehum yahżerûn(e)
Bununla beraber mü'minlerin topyekûn sefere çıkmaları doğru değildir. Fakat onlardan, her bir kabileden bir taifenin sefere çıkmaları, (diğerlerinin de) dini iyice anlamaları ve (seferden) kendilerine döndükleri zaman kavimlerini (Allah'ın âyetleriyle) uyarmaları gerekmez miydi? Ta ki onlar (Allah'a karşı gelmekten) sakınsınlar.
يَٓا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ يَلُونَكُمْ مِنَ وَلْيَجِدُوا ف۪يكُمْ غِلْظَةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû kâtilû-lleżîne yelûnekum mine-lkuffâri velyecidû fîkum ġilza(ten)(c) va’lemû enna(A)llâhe me’a-lmuttekîn(e)
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kâfirlerden (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın, öyle ki onlar sizde bir sertlik (ve sağlam bir dirayet) bulsunlar. Bilin ki şüphesiz Allah muttakilerle (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlarla) beraberdir.
وَاِذَا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ اَيُّـكُمْ زَادَتْهُ هٰذِه۪ٓ ا۪يمَاناًۚ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَزَادَتْهُمْ ا۪يمَاناً وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ
Ve-iżâ mâ unzilet sûratun feminhum men yekûlu eyyukum zâdet-hu hâżihi îmânâ(en)(c) feemmâ-lleżîne âmenû fezâdet-hum îmânen vehum yestebşirûn(e)
Ne zaman bir sûre indirilse onlardan kimi (münâfıklar), "bu (sûre) hanginizin imanını artırdı?" der(ler). Fakat iman edenlere gelince, (her inen sûre) onların imanını artırır ve onlar (bununla) sevinirler.
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْساً اِلٰى وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ
Veemmâ-lleżîne fî kulûbihim meradun fezâdet-hum ricsen ilâ ricsihim vemâtû vehum kâfirûn(e)
(Her inen sûre) Kalplerinde (şeytanın verdiği vesveseyle) bir hastalık bulunanların ise (gönüllerindeki) pisliklerine pislik katar ve böylece onlar kâfir olarak ölüp giderler.
اَوَلَا اَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ ف۪ي عَامٍ مَرَّةً اَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا وَلَا يَذَّكَّرُونَ
Eve lâ yeravne ennehum yuftenûne fî kulli ‘âmin merraten ev merrateyni śümme lâ yetûbûne velâ hum yeżżekkerûn(e)
Onlar her yıl bir veya iki kez (çeşitli musibetlerle) imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Yine de ne tövbe ediyorlar ne de (bunlardan ibret ve öğüt alıp) tezekkür ediyorlar!
وَاِذَا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ اِلٰى هَلْ مِنْ ثُمَّ انْصَرَفُواۜ صَرَفَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا
Ve-iżâ mâ unzilet sûratun nazara ba’duhum ilâ ba’din hel yerâkum min ehadin śümme-nsarafû(c) sarafa(A)llâhu kulûbehum bi-ennehum kavmun lâ yefkahûn(e)
Bir de ne zaman bir sûre indirilse onlardan bazısı bazısına (göz kırparak) bakıp, "(çevreden) sizi birisi görüyor mu?" (derler), sonra da sıvışıp giderler. Şüphesiz onlar, fıkhetmeyen (apaçık ortada olan hakikati düşünüp idrak etmeyen) bir kavim oldukları için Allah onların kalplerini (imandan) çevirmiştir.
لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ عَز۪يزٌۘ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
Lekad câekum rasûlun min enfusikum ‘azîzun ‘aleyhi mâ ‘anittum harîsun ‘aleykum bilmu/minîne raûfun rahîm(un)
Andolsun ki size, kendi içinizden öyle bir resul gelmiştir ki sizin zahmet ve meşakkat çekmeniz ona çok ağır gelir. (O) Size çok düşkün, mü'minlere karşı ise çok Raûf'tur, Rahîm'dir (Allah'ın esmâsının üzerinde tecelli etmesiyle mü'minlere karşı şefkatle muamele eden ve ahlakında her zaman Allah'ın rahmeti tecelli edendir).
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُۘ لَٓا اِلَّا هُوَۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
Fe-in tevellev fekul hasbiya(A)llâhu lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) ‘aleyhi tevekkeltu vehuve rabbu-l’arşi-l’azîm(i)
(Resulüm!) Eğer onlar (âyetlerimden ve senden yine de) yüz çevirirlerse artık onlara de ki: "Allah bana yeter. O'ndan başka İlâh yoktur. Ben (ancak) O'na (dayanıp güvenerek) tevekkül ederim; çünkü O, azim olan Arş'ın Rabbidir."