بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
كٓـهٰيٰعٓصٓۜ
Kâf-Hâ-Yâ-’Ayn-Sâd
Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.
ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّاۚ
Żikru rahmeti rabbike ‘abdehu zekeriyyâ
(Bu okunacak âyetler) Rabbinin, Zekeriyyâ kuluna rahmetini anmasıdır.
اِذْ نَادٰى رَبَّهُ نِدَٓاءً خَفِياًّ
İż nâdâ rabbehu nidâen ḣafiyyâ(n)
Hani o, gizli bir seslenişle Rabbine (yalvararak) nidâ etmişti.
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنّ۪ي وَاشْتَعَلَ الرَّاْسُ شَيْباً وَلَمْ بِدُعَٓائِكَ رَبِّ شَقِياًّ
Kâle rabbi innî vehene-l’azmu minnî veşte’ale-rra/su şeyben velem ekun bidu’â-ike rabbi şekiyyâ(n)
Şöyle demişti: "Rabbim! Doğrusu ben (ihtiyarladım) benim kemik(lerim de zayıflayıp) gevşedi ve baş(ım) yaşlılık aleviyle tutuştu (saçım, sakalım ağardı). Ama Rabbim! Sana dua etmekle de hiç bedbaht olmadım (Sen beni hiç geri çevirmedin)."
وَاِنّ۪ي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَكَانَتِ امْرَاَت۪ي عَاقِراً فَهَبْ ل۪ي مِنْ وَلِياًّۚ
Ve-innî ḣiftu-lmevâliye min verâ-î vekâneti-mraetî ‘âkiran feheb lî min ledunke veliyyâ(n)
"Ve gerçek şu ki ben, ardımdan (yerime geçecek olan) yakınlarım(ın sana isyankâr olmaların)dan (dolayı ümmet için) korkuyorum. Hanımım da kısırdır. Bu sebeple katından bana veli (olacak bir evlat) hibe (edip ihsan) et!"
يَرِثُن۪ي وَيَرِثُ مِنْ يَعْقُوبَۗ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِياًّ
Yeriśunî veyeriśu min âli ya’kûb(e)(s) vec’alhu rabbi radiyyâ(n)
"Ki o hem bana vâris olsun hem de Yakûb hanedanına vâris olsun! Ve Rabbim onu razı olduklarından eyle!"
يَا زَكَرِيَّٓا اِنَّـا نُـبَشِّرُكَ بِغُـلَامٍ اسْـمُهُ يَحْيٰىۙ لَمْ لَهُ مِنْ سَمِياًّ
Yâ zekeriyyâ innâ nubeşşiruke biġulâmin(i)smuhu yahyâ lem nec’al lehu min kablu semiyyâ(n)
(Bunun üzerine melekler ona şöyle nidâ ettiler) "Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz Biz seni bir oğul ile müjdeliyoruz ki onun adı Yahyâ'dır. Biz daha önceden (bu) ismi kimseye vermedik."
قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَاَت۪ي عَاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ عِتِياًّ
Kâle rabbi ennâ yekûnu lî ġulâmun vekâneti-mraetî ‘âkiran vekad belaġtu mine-lkiberi ‘itiyyâ(n)
(Zekeriyyâ) "Rabbim!" dedi, "hanımım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına ulaştığım hâlde benim nasıl oğlum olur?"
قَالَ كَذٰلِكَۚ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ وَلَمْ شَيْـٔاً
Kâle keżâlike kâle rabbuke huve ‘aleyye heyyinun vekad ḣalektuke min kablu velem teku şey-â(n)
(Melekler) "Öyledir, (ama) senin Rabbin, 'o Bana kolaydır, daha önce sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım' buyurdu" dedi.
قَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةًۜ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا النَّاسَ ثَلٰثَ لَيَالٍ سَوِياًّ
Kâle rabbi-c’al lî âye(ten)(c) kâle âyetuke ellâ tukellime-nnâse śelâśe leyâlin seviyyâ(n)
(Zekeriyyâ) "Rabbim!" dedi, "(çocuğum olacağına dair) bana bir işaret ver!" (Melekler) "Sana işaret, sapasağlam olduğun hâlde (üç gün) üç gece insanlarla konuşamamandır" dedi.
فَخَرَجَ عَلٰى مِنَ فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ اَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِياًّ
Feḣarace ‘alâ kavmihi mine-lmihrâbi feevhâ ileyhim en sebbihû bukraten ve’aşiyyâ(n)
Bunun üzerine (Zekeriyyâ), mâbedden kavminin karşısına çıkarak onlara, "sabah akşam (Rabbinizi) tesbih edin!" diye (elleriyle) işaret etti.
يَا يَحْيٰى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍۜ وَاٰتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِياًّۙ
Yâ yahyâ ḣużi-lkitâbe bikuvve(tin)(s) veâteynâhu-lhukme sabiyyâ(n)
(Yahyâ doğup büyüdüğünde ona) "Ey Yahyâ! Kitabı kuvvetle tut!" (buyurduk). Ve henüz çocuk iken ona hikmet verdik.
وَحَنَاناً مِنْ وَزَكٰوةًۜ وَكَانَ تَقِياًّۙ
Vehanânen min ledunnâ vezekâ(ten)(s) vekâne takiyyâ(n)
Yine (ona) tarafımızdan bir kalp yumuşaklığı ve (gönül) temizliği (verdik). Çünkü o takvâ sahibi (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlardan) biriydi.
وَبَراًّ بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ جَبَّاراً عَصِياًّ
Veberran bivâlideyhi velem yekun cebbâran ‘asiyyâ(n)
Dahası anne babasına iyi davranan biriydi ve o, isyankâr bir zorba değildi.
وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَياًّ۟
Veselâmun ‘aleyhi yevme vulide veyevme yemûtu veyevme yub’aśu hayyâ(n)
Doğduğu gün, öleceği gün ve tekrar diriltileceği gün ona selam olsun!
وَاذْكُرْ فِي مَرْيَمَۢ اِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ مَكَاناً شَرْقِياًّۙ
Veżkur fî-lkitâbi meryeme iżi-ntebeżet min ehlihâ mekânen şarkiyyâ(n)
(Resulüm!) Kitâb'ta Meryem'i de an! Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti.
فَاتَّخَذَتْ مِنْ حِجَاباً فَاَرْسَلْـنَٓا اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَراً سَوِياًّ
Fetteḣażet min dûnihim hicâben feerselnâ ileyhâ rûhanâ fetemeśśele lehâ beşeran seviyyâ(n)
Meryem, onlarla (kendi) arasına (onların kendisini meşgul edemeyecekleri) bir perde çekmişti. Derken, Biz ona rûhumuz (olan vahiy meleğimiz Cebrail)i gönderdik de o, kendisine düzgün bir insan suretinde göründü.
قَالَتْ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِالرَّحْمٰنِ مِنْكَ اِنْ كُنْتَ تَقِياًّ
Kâlet innî e’ûżu bi-rrahmâni minke in kunte tekiyyâ(n)
(Meryem ona) Dedi ki: "Muhakkak ki ben, senden Rahmân'a sığınırım. Eğer ki sen takvâlı isen (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlardan biri isen bana kötülük etme)!"
قَالَ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ رَسُولُ رَبِّكِۗ لِاَهَبَ لَكِ غُلَاماً زَكِياًّ
Kâle innemâ enâ rasûlu rabbiki li-ehebe leki ġulâmen zekiyyâ(n)
(Cebrail) "(Benden korkma) Ben sadece sana tertemiz bir çocuk hibe ed(ip müjdele)mek için Rabbinin (gönderdiği) resulüyüm" dedi.
قَالَتْ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَلَمْ بَشَرٌ وَلَمْ بَغِياًّ
Kâlet ennâ yekûnu lî ġulâmun velem yemsesnî beşerun velem eku beġiyyâ(n)
(Meryem) "Bana hiçbir insan dokunmadığı, iffetsiz de olmadığım hâlde benim nasıl çocuğum olabilir?" dedi.
قَالَ كَذٰلِكِۚ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌۚ وَلِنَجْعَلَـهُٓ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّاۚ وَكَانَ اَمْراً مَقْضِياًّ
Kâle keżâliki kâle rabbuki huve ‘aleyye heyyin(un)(s) velinec’alehu âyeten linnâsi verahmeten minnâ(c) vekâne emran makdiyyâ(n)
(Cebrail) "Öyledir, (ama) senin Rabbin, 'o Bana kolaydır. Biz onu insanlara bir âyet ve katımızdan bir rahmet kılmamız için (böyle takdir ettik). Ve (bu, ezelde) karara bağlanmış bir iştir' buyurdu" dedi.
فَحَمَلَتْهُ فَانْتَبَذَتْ بِه۪ مَكَاناً قَصِياًّ
Fehamelet-hu fentebeżet bihi mekânen kasiyyâ(n)
Böylece (Rabbinin emriyle Meryem) o (çocuğ)a hamile kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.
فَاَجَٓاءَهَا الْمَخَاضُ اِلٰى النَّخْلَةِۚ قَالَتْ يَا مِتُّ قَبْلَ هٰذَا وَكُنْتُ نَسْياً
Feecâehâ-lmeḣâdu ilâ ciż’i-nnaḣleti kâlet yâ leytenî mittu kable hâżâ vekuntu nesyen mensiyyâ(n)
Nihayet doğum sancısı onu (kurumuş) bir hurma ağacının parçasına (dayanmaya) sevk etti. (Endişeli ve ne yapacağını bilemez bir hâlde) Dedi ki: "Keşke ben bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!"
فَنَادٰيهَا مِنْ اَلَّا قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِياًّ
Fenâdâhâ min tahtihâ ellâ tahzenî kad ce’ale rabbuki tahteki seriyyâ(n)
Bunun üzerine alt tarafından ona şöyle seslendi: "Sakın üzülme! Rabbin (seni unutmadı ve) senin alt tarafında bir su arkı vücuda getirdi."
وَهُزّ۪ٓي اِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَباً جَنِياًّۘ
Vehuzzî ileyki biciż’i-nnaḣleti tusâkit ‘aleyki rutaben ceniyyâ(n)
"Haydi, (kurumuş) hurma ağacının (bir) parçasını kendine doğru silkele ki (hurma ağacı yeniden yeşererek) üzerine taze hurma dökülsün."
فَكُل۪ي وَاشْرَب۪ي وَقَرّ۪ي عَيْناًۚ فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ اَحَداًۙ فَقُول۪ٓي اِنّ۪ي نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْماً فَلَنْ الْيَوْمَ اِنْسِياًّۚ
Fekulî veşrabî vekarrî ‘aynâ(en)(s) fe-immâ terayinne mine-lbeşeri ehaden fekûlî innî neżertu lirrahmâni savmen felen ukellime-lyevme insiyyâ(n)
"Ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen (ellerinle işaret ederek onlara), 'şüphesiz ben Rahmân'a (susma) oruc(u) adadım, artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım' de."
فَاَتَتْ بِه۪ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُۜ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْـٔاً فَرِياًّ
Feetet bihi kavmehâ tahmiluh(u)(s) kâlû yâ meryemu lekad ci/ti şey-en feriyyâ(n)
Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Onlar dediler ki: "Ey Meryem! Hakikaten sen çok çirkin bir şey yapmışsın!"
يَٓا اُخْتَ هٰرُونَ مَا اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ وَمَا اُمُّكِ بَغِياًّۚ
Yâ uḣte hârûne mâ kâne ebûki-mrae sev-in vemâ kânet ummuki beġiyyâ(n)
"Ey Hârûn'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz değildi."
فَاَشَارَتْ اِلَيْهِ۠ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي صَبِياًّ
Feeşârat ileyh(i)(s) kâlû keyfe nukellimu men kâne fî-lmehdi sabiyyâ(n)
Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) onu işaret etti. (Onlar şaşkınlıkla) Dediler ki: "Biz beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?"
قَالَ اِنّ۪ي عَبْدُ اللّٰهِ۠ اٰتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَن۪ي نَبِياًّۙ
Kâle innî ‘abdu(A)llâhi âtâniye-lkitâbe vece’alenî nebiyyâ(n)
(O sırada çocuk) Şöyle dedi: "Şüphesiz ki ben, Allah'ın kuluyum. (O) Bana kitap verdi ve beni nebî yaptı."
وَجَعَلَن۪ي مُبَارَكاً اَيْنَ كُنْتُۖ وَاَوْصَان۪ي بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِ مَا حَياًّۖ
Vece’alenî mubâraken eynemâ kuntu veevsânî bi-ssalâti ve-zzekâti mâ dumtu hayyâ(n)
"Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece bana salâtı (her anda O'nun huzurunda durmaya çalışarak yaşamayı) ve (nefsimin cimriliğinden kurtulmak için) zekâtı emretti."
وَبَراًّ بِوَالِدَت۪يۘ وَلَمْ جَبَّاراً شَقِياًّ
Veberran bivâlidetî velem yec’alnî cebbâran şekiyyâ(n)
"Ve (bana) anneme iyilik eden biri (olmayı emretti). Beni azgın bir zorba kılmadı."
وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ اَمُوتُ وَيَوْمَ اُبْعَثُ حَياًّ
Ve-sselâmu ‘aleyye yevme vulidtu veyevme emûtu veyevme ub’aśu hayyâ(n)
"Doğduğum gün, öleceğim gün ve tekrar diriltileceğim gün bana selam olsun!"
ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذ۪ي ف۪يهِ يَمْتَرُونَ
Żâlike ‘îsâ-bnu meryem(e)(c) kavle-lhakki-lleżî fîhi yemterûn(e)
(Resulüm!) İşte (ehl-i kitabın) ihtilaf edip durdukları Meryem oğlu Îsâ hakkındaki (Allah'ın) hak sözü budur.
مَا لِلّٰهِ اَنْ مِنْ سُبْحَانَهُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُۜ
Mâ kâne li(A)llâhi en yetteḣiże min veled(in)(s) subhâneh(u)(c) iżâ kadâ emran fe-innemâ yekûlu lehu kun feyekûn(u)
Allah'ın bir çocuk edinmesi olacak şey değildir! O, Subhân'dır (bundan münezzehtir). O, bir işe hükmettiği zaman ona sadece "ol!" der ve o da hemen oluverir.
وَاِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ
Ve-inna(A)llâhe rabbî ve rabbukum fa’budûh(u)(c) hâżâ sirâtun mustekîm(un)
(Hâlbuki Îsâ onlara demişti ki) "Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na âbd ol(up kulluk ed)in! İşte bu, sırât-ı mustakîm (Allah'a dosdoğru varan yol)dur."
فَاخْتَلَفَ الْاَحْزَابُ مِنْ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ
Faḣtelefe-l-ahzâbu min beynihim(s) feveylun lilleżîne keferû min meşhedi yevmin ‘azîm(in)
Fakat (birtakım) gruplar kendi aralarında (yine de) ayrılığa düştüler. Artık büyük bir gün (olan kıyamet)e şahid olunduğu zaman vay o kâfirlerin hâline!
اَسْمِعْ بِهِمْ وَاَبْصِرْۙ يَوْمَ يَاْتُونَنَاۚ لٰكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ ف۪ي مُب۪ينٍ
Esmi’ bihim veebsir yevme ye/tûnenâ(s) lâkini-zzâlimûne-lyevme fî dalâlin mubîn(in)
Onlar, Bize geldikleri o (kıyamet) gün(ü hakikati) işitirler ve görürler; fakat o zalimler bugün apaçık bir dalâlet içindedirler.
وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ اِذْ قُضِيَ الْاَمْرُۚ وَهُمْ ف۪ي وَهُمْ لَا
Veenżirhum yevme-lhasrati iż kudiye-l-emru vehum fî ġafletin vehum lâ yu/minûn(e)
(Resulüm! Sen) Onları işin bitirileceği (bu) hasret (ve pişmanlık) gününe karşı uyar; çünkü onlar (bugün) bir gaflet içindedirler ve (öldükten sonra diriltileceklerine) iman etmiyorlar.
اِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الْاَرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَاِلَيْنَا يُرْجَعُونَ۟
İnnâ nahnu neriśu-l-arda vemen ‘aleyhâ ve-ileynâ yurce’ûn(e)
Şüphesiz ki yeryüzüne ve onun üzerindekilere Vâris olan (ancak) Biziz ve onlar ancak Bize döndürülürler.
وَاذْكُرْ فِي اِبْرٰه۪يمَۜ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقاً نَبِياًّ
Veżkur fî-lkitâbi ibrâhîm(e)(c) innehu kâne siddîkan nebiyyâ(n)
(Resulüm!) Kitâb'ta İbrâhîm'i de an! Gerçekten o, sıdkı bütün (özü, sözü doğru) bir nebî idi.
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا وَلَا وَلَا عَنْكَ شَيْـٔاً
İż kâle li-ebîhi yâ ebeti lime ta’budu mâ lâ yesme’u velâ yubsiru velâ yuġnî ‘anke şey-â(n)
Hani o, babasına şöyle demişti: "Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana faydası olmayan bir şeye niçin âbd ol(up kulluk ed)iyorsun?"
يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي قَدْ مِنَ مَا لَمْ فَاتَّبِعْن۪ٓي اَهْدِكَ صِرَاطاً سَوِياًّ
Yâ ebeti innî kad câenî mine-l’ilmi mâ lem ye/tike fettebi’nî ehdike sirâtan seviyyâ(n)
"Ey babacığım! Şüphesiz ki sana gelmeyen bir ilim gerçekten bana geldi. Artık bana tabi ol ki seni düzgün (ve Hakk'a dosdoğru varan) bir yola hidâyet edeyim."
يَٓا اَبَتِ لَا الشَّيْطَانَۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِياًّ
Yâ ebeti lâ ta’budi-şşeytân(e)(s) inne-şşeytâne kâne lirrahmâni ‘asiyyâ(n)
"Ey babacığım! şeytana âbd ol(up kulluk et)me; çünkü şeytan, (rahmetiyle herkesi ve her şeyi kuşatan) Rahmân'a asi olmuştur."
يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ عَذَابٌ مِنَ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِياًّ
Yâ ebeti innî eḣâfu en yemesseke ‘ażâbun mine-rrahmâni fetekûne lişşeytâni veliyyâ(n)
"Ey babacığım! Doğrusu ben, sana Rahmân'dan bir azabın dokunmasından, böylece (şeytanın durumuna düşüp) şeytana dost olmandan korkuyorum."
قَالَ اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ يَٓا اِبْرٰه۪يمُۚ لَئِنْ لَمْ لَاَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْن۪ي مَلِياًّ
Kâle erâġibun ente ‘an âlihetî yâ ibrâhîm(u)(s) le-in lem tentehi leercumennek(e)(s) vehcurnî meliyyâ(n)
(Babası) "Ey İbrâhîm! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Andolsun eğer (bu söylediklerinden) vazgeçmezsen mutlaka seni taşlarım! Haydi, (benim dinime dönene kadar) uzun(ca) bir süre benden uzak dur!" dedi.
قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَۚ سَاَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ كَانَ ب۪ي حَفِياًّ
Kâle selâmun ‘aleyk(e)(s) seestaġfiru leke rabbî(s) innehu kâne bî hafiyyâ(n)
(İbrâhîm) Şöyle dedi: "Sana selam olsun. Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim; çünkü O, bana karşı Hafiyy'dir (gizli olan, gizli lütuflarda bulunan ve kuluna ikram etmek için her anda onu izleyendir)."
وَاَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ اللّٰهِ وَاَدْعُوا رَبّ۪يۘ عَسٰٓى اَلَّٓا بِدُعَٓاءِ رَبّ۪ي شَقِياًّ
Vea’tezilukum vemâ ted’ûne min dûni(A)llâhi veed’û rabbî ‘asâ ellâ ekûne bidu’â-i rabbî şekiyyâ(n)
"Ben sizden de Allah'tan başka (dua edip) yalvardığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve (sadece) Rabbime (dua edip) yalvarıyorum. Umarım ki Rabbime (senin için mağfiret dileyip) dua etmekle isyankârlardan olmam."
فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ اللّٰهِۙ وَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ وَكُلاًّ جَعَلْنَا نَبِياًّ
Felemmâ-’tezelehum vemâ ya’budûne min dûni(A)llâhi vehebnâ lehu ishâka veya’kûb(e)(s) ve kullen ce’alnâ nebiyyâ(n)
Nihayet (İbrâhîm) onlardan ve Allah'tan başka âbd ol(up kulluk et)tikleri şeylerden (hicret edip) uzaklaştı, Biz de ona İshâk'ı ve (torunu) Yakûb'u hibe ettik, her birini de nebî kıldık.
وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِياًّ۟
Vevehebnâ lehum min rahmetinâ vece’alnâ lehum lisâne sidkin ‘aliyyâ(n)
Dahası onlara rahmetimizden ihsanda bulunduk ve onlar için yüce bir sıdkiyet lisanı (Allah'ın yüceliğini, gönüllerindeki sadakatle anlatma hâli) verdik.
وَاذْكُرْ فِي مُوسٰىۘ اِنَّهُ كَانَ مُخْلَصاً وَكَانَ رَسُولاً نَبِياًّ
Veżkur fî-lkitâbi mûsâ(c) innehu kâne muḣlasan vekâne rasûlen nebiyyâ(n)
(Resulüm!) Kitâb'ta Mûsâ'yı da an! Gerçekten o, (dini yalnız Allah'a) hâlis kıl(arak O'na ihlâs ile kulluk ed)en bir kimse idi ve bir resul, bir nebî idi.
وَنَادَيْنَاهُ مِنْ الطُّورِ الْاَيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِياًّ
Venâdeynâhu min cânibi-ttûri-l-eymeni vekarrabnâhu neciyyâ(n)
Biz ona Tûr'un sağ tarafından (hak olarak) nidâ ettik ve onu gizlice konuşmak için (kendimize) yaklaştırdık.
وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ اَخَاهُ هٰرُونَ نَبِياًّ
Vevehebnâ lehu min rahmetinâ eḣâhu hârûne nebiyyâ(n)
Ve rahmetimizden ona kardeşi Hârûn'u bir nebî olarak bahşettik.
وَاذْكُرْ فِي اِسْمٰع۪يلَۘ اِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولاً نَبِياًّۚ
Veżkur fî-lkitâbi ismâ’îl(e)(c) innehu kâne sâdika-lva’di vekâne rasûlen nebiyyâ(n)
(Resulüm!) Kitâb'ta İsmâîl'i de an! Şüphesiz o, vaadine sadık bir kimse idi ve bir resul, bir nebî idi.
وَكَانَ يَاْمُرُ اَهْلَهُ بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِۖ وَكَانَ عِنْدَ رَبِّه۪ مَرْضِياًّ
Vekâne ye/muru ehlehu bi-ssalâti ve-zzekâti vekâne ‘inde rabbihi merdiyyâ(n)
(O) Ailesine (ve ümmetine) salâtı (her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalışarak yaşamayı) ve (nefsin cimriliğinden kurtulmak için) zekâtı emrederdi. (O) Rabbinin katında da rızaya erişmiş biriydi.
وَاذْكُرْ فِي اِدْر۪يسَۘ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقاً نَبِياًّۗ
Veżkur fî-lkitâbi idrîs(e)(c) innehu kâne siddîkan nebiyyâ(n)
(Resulüm!) Kitâb'ta İdrîs'i de an! Hakikaten o, sıdkı bütün (özü, sözü doğru) bir nebî idi.
وَرَفَعْنَاهُ مَكَاناً عَلِياًّ
Verafa’nâhu mekânen ‘aliyyâ(n)
Biz onu da (katımızda) yüce bir makama yükselttik.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ مِنْ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ وَمِنْ اِبْرٰه۪يمَ وَ ٔ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّداً وَبُكِياًّ
Ulâ-ike-lleżîne en’ama(A)llâhu ‘aleyhim mine-nnebiyyîne min żurriyyeti âdeme vemimmen hamelnâ me’a nûhin vemin żurriyyeti ibrâhîme ve-isrâ-île vemimmen hedeynâ vectebeynâ(c) iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtu-rrahmâni ḣarrû succeden vebukiyyâ(n)
İşte bunlar, Âdem'in soyundan, Nûh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrâhîm ve (diğer adı) İsrâîl (olan Yakûb)un soyundan hidâyet ettiğimiz ve seçtiğimiz, Allah'ın kendilerine nimet verdiği nebîlerdendir. Onlara, Rahmân (olan Allah)ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak (hemen) secdeye kapanırlardı.
فَخَلَفَ مِنْ خَلْفٌ اَضَاعُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَياًّۙ
Feḣalefe min ba’dihim ḣalfun edâ’û-ssalâte vettebe’û-şşehevât(i)(s) fesevfe yelkavne ġayyâ(n)
Derken onların ardından öyle bir nesil geldi ki salâtı zayi ettiler ve şehvetlerine tabi oldular. Yakında onlar, (bu yaptıklarından dolayı cehennemdeki) Ğayya (Çukuru'n)u boylayacaklar.
اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا شَيْـٔاًۙ
İllâ men tâbe veâmene ve’amile sâlihan feulâ-ike yedḣulûne-lcennete velâ yuzlemûne şey-â(n)
Ancak tövbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyenler müstesna. Onlar(a iman ve amellerinin karşılığı tastamam verilecek ve onlar) hiçbir zulme uğratılmadan cennete gireceklerdir.
جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّت۪ي وَعَدَ الرَّحْمٰنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَاْتِياًّ
Cennâti ‘adnin(i)lletî ve’ade-rrahmânu ‘ibâdehu bil-ġayb(i)(c) innehu kâne va’duhu me/tiyyâ(n)
(O cennet) Rahmân (olan Allah'ın) kullarına gıyaben vaad ettiği Adn cennetleridir. Muhakkak ki O'nun vaadi yerine gelecektir.
لَا ف۪يهَا لَغْواً اِلَّا سَلَاماًۜ وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ ف۪يهَا بُكْرَةً وَعَشِياًّ
Lâ yesme’ûne fîhâ laġven illâ selâmâ(en)(s) velehum rizkuhum fîhâ bukraten ve’aşiyyâ(n)
Onlar orada boş bir söz işitmezler. Yalnızca selam (ve güzel sözler işitirler). Ayrıca orada sabah akşam kendileri için (istedikleri her türlü) rızıkları vardır.
تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّت۪ي نُورِثُ مِنْ مَنْ كَانَ تَقِياًّ
Tilke-lcennetu-lletî nûriśu min ‘ibâdinâ men kâne tekiyyâ(n)
Kullarımızdan takvâ sahibi (olan, kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışan) kimseleri (ebedi olarak) vâris kılacağımız cennet, işte budur.
وَمَا اِلَّا بِاَمْرِ رَبِّكَۚ لَهُ مَا بَيْنَ وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذٰلِكَۚ وَمَا رَبُّكَ نَسِياًّۚ
Vemâ netenezzelu illâ bi-emri rabbik(e)(s) lehu mâ beyne eydînâ vemâ ḣalfenâ vemâ beyne żâlik(e)(c) vemâ kâne rabbuke nesiyyâ(n)
(Resul vahyin neden geciktiğini merak edince, Cebrail dedi ki) "Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde bulunan, arkamızda kalan ve bu ikisi arasındaki (bütün zaman, mekân ve içinde yaptığımız) her şey O'na aittir (ve O'nun emrine tabidir). (Senin) Rabbin asla unutkan değildir!"
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِه۪ۜ هَلْ لَهُ سَمِياًّ۟
Rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ fa’budhu vastabir li’ibâdetih(i)(c) hel ta’lemu lehu semiyyâ(n)
"(O) Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. O hâlde O'na âbd ol ve O'na ibadetinde sabırlı ol! Sen hiç O'nun ismini taşıyan bir başkasını biliyor musun!"
وَيَقُولُ الْاِنْسَانُ ءَاِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ حَياًّ
Veyekûlu-l-insânu e-iżâ mâ mittu lesevfe uḣracu hayyâ(n)
Buna karşın insan, "(ben) öldüğüm zaman gerçekten diri olarak (kabirden) çıkarılacak mıyım?" der.
اَوَلَا الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ وَلَمْ شَيْـٔاً
Eve lâ yeżkuru-l-insânu ennâ ḣalaknâhu min kablu velem yeku şey-â(n)
İnsan, daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşün(üp idrak et)mez mi?
فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاط۪ينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِياًّۚ
Feverabbike lenahşurannehum ve-şşeyâtîne śümme lenuhdirannehum havle cehenneme ciśiyyâ(n)
Rabbine yemin olsun ki mutlak surette o (kâfir)leri ve (peşlerinden gittikleri) şeytanları (hep birlikte mahşerde) toplayacağız, sonra onları diz üstü çökmüş (perişan bir) vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız!
ثُمَّ لَنَنْزِعَنَّ مِنْ اَيُّهُمْ اَشَدُّ عَلَى عِتِياًّۚ
Śumme lenenzi’anne min kulli şî’atin eyyuhum eşeddu ‘alâ-rrahmâni ‘itiyyâ(n)
Sonra Rahmân'a (oradaki) her topluluktan en çok asi (kibirli ve nankör) olanlar hangileri ise muhakkak (onları) çekip çıkaracağız (ve cehenneme atacağız)!
ثُمَّ لَنَحْنُ اَعْلَمُ بِالَّذ۪ينَ هُمْ اَوْلٰى بِهَا صِلِياًّ
Śumme lenahnu a’lemu billeżîne hum evlâ bihâ siliyyâ(n)
Çünkü elbette Biz, o (cehennem)e girmeye kimlerin daha müstahak olduklarını çok iyi biliriz.
وَاِنْ اِلَّا وَارِدُهَاۚ كَانَ عَلٰى حَتْماً مَقْضِياًّۚ
Ve-in minkum illâ vâriduhâ(c) kâne ‘alâ rabbike hatmen makdiyyâ(n)
(Ey insanlar!) Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. (Bu) Rabbinin kendi üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür.
ثُمَّ نُنَجِّي الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِم۪ينَ ف۪يهَا جِثِياًّ
Śumme nuneccî-lleżîne-ttekav veneżeru-zzâlimîne fîhâ ciśiyyâ(n)
Sonra Biz, takvâ sahiplerini (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları oradan) kurtarır (cennete koyarız), zalimleri ise diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓواۙ اَيُّ الْفَر۪يقَيْنِ خَيْرٌ مَقَاماً وَاَحْسَنُ نَدِياًّ
Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâle-lleżîne keferû lilleżîne âmenû eyyu-lferîkayni ḣayrun mekâmen veahsenu nediyyâ(n)
Hâl böyleyken, kendilerine apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman kâfirler iman edenlere dediler ki: "İki topluluk (olan mü'min ve kâfirler)den hangisi(nin dünyadaki) makam(ı) daha hayırlı, meclis (ve topluluğ)u daha güzeldir?"
وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ هُمْ اَحْسَنُ اَثَاثاً وَرِءْياً
Vekem ehleknâ kablehum min karnin hum ahsenu eśâśen veri/yâ(n)
Oysa Biz, onlardan önce mal, mülk ve dış görünüşü daha güzel olan nice nesilleri helâk ettik.
قُلْ مَنْ كَانَ فِي فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمٰنُ مَداًّۚ حَتّٰٓى اِذَا رَاَوْا مَا يُوعَدُونَ اِمَّا الْعَذَابَ وَاِمَّا السَّاعَةَۜ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضْعَفُ جُنْداً
Kul men kâne fî-ddalâleti felyemdud lehu-rrahmânu meddâ(en)(c) hattâ iżâ raev mâ yû’adûne immâ-l’ażâbe ve-immâ-ssâ’ate feseya’lemûne men huve şerrun mekânen veed’afu cundâ(n)
(Resulüm!) De ki: "Kim dalâlette ise Rahmân ona ne kadar mühlet verirse versin, ya kendilerine vaad edilen (dünyadaki) azabı ya da (kıyamet) saati(ni) gördüklerinde kimin yeri daha kötüymüş ve kimin taraftarları daha zayıfmış bileceklerdir."
وَيَز۪يدُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا هُدًىۜ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ مَرَداًّ
Veyezîdu(A)llâhu-lleżîne-htedev hudâ(en)(c) velbâkiyâtu-ssâlihâtu ḣayrun ‘inde rabbike śevâben veḣayrun meraddâ(n)
Allah, hidâyette olanların hidâyetini arttırır. Bâki kalacak olan sâlih ameller, Rabbinin katında hem sevap bakımından daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha hayırlıdır.
اَفَرَاَيْتَ الَّذ۪ي كَفَرَ بِاٰيَاتِنَا وَقَالَ لَاُو۫تَيَنَّ مَالاً وَوَلَداًۜ
Eferaeyte-lleżî kefera bi-âyâtinâ vekâle leûteyenne mâlen veveledâ(n)
(Resulüm!) Âyetlerimizi inkâr eden, üstelik "elbette bana mal ve evlat verilecek" diyen kimseyi gördün mü?
اَطَّـلَعَ الْغَيْبَ اَمِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمٰنِ عَهْداًۙ
Ettale’a-lġaybe emi-tteḣaże ‘inde-rrahmâni ‘ahdâ(n)
(O) Gayba vakıf ol(up onu bil)di mi yoksa Rahmân'ın katından bir söz mü aldı?
كَلَّاۜ سَنَكْتُبُ مَا يَقُولُ وَنَمُدُّ لَهُ مِنَ مَداًّۙ
Kellâ(c) senektubu mâ yekûlu venemuddu lehu mine-l’ażâbi meddâ(n)
(Kesinlikle) Hayır! Biz onun söylediklerini (amel kitabına) yazacağız ve (âhiret günü onun) azabını arttırdıkça arttıracağız!
وَنَرِثُهُ مَا وَيَاْت۪ينَا فَرْداً
Veneriśuhu mâ yekûlu veye/tînâ ferdâ(n)
Onun (bu) söylediği şeylerin (malının da evladının da gerçek sahibi ve) Vâris'i Biziz. O ise Biz(im huzurumuz)a tek başına gelecektir.
وَاتَّخَذُوا مِنْ اللّٰهِ اٰلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزاًّۙ
Vetteḣażû min dûni(A)llâhi âliheten liyekûnû lehum ‘izzâ(n)
Onlar, kendilerine bir izzet (itibar ve şeref) olsun diye Allah'tan başka ilâhlar edindiler.
كَلَّاۜ سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِداًّ۟
Kellâ(c) seyekfurûne bi’ibâdetihim veyekûnûne ‘aleyhim diddâ(n)
Hayır! (Taptıkları o ilâhlar) Yakında onların ibadetlerini inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır.
اَلَمْ اَنَّٓا اَرْسَلْنَا الشَّيَاط۪ينَ عَلَى الْكَافِر۪ينَ تَؤُزُّهُمْ اَزاًّۙ
Elem tera ennâ erselnâ-şşeyâtîne ‘alâ-lkâfirîne teuzzuhum ezzâ(n)
(Resulüm! Sen, küfürlerinden dolayı) Kâfirlerin üzerine onları kışkırttıkça kışkırtan şeytanları gönderdiğimizi görmedin mi?
فَلَا عَلَيْهِمْۜ اِنَّمَا نَعُدُّ لَهُمْ عَداًّۚ
Felâ ta’cel ‘aleyhim(s) innemâ ne’uddu lehum ‘addâ(n)
Öyle ise onlar hakkında(ki emrimizin gelmesi için) acele etme! Muhakkak ki Biz, onlar(ın sen ve mü'minler) için (söylediklerini de yaptıklarını da kıyamette onlara hesap sormak maksadıyla) bir bir sayıyoruz.
يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّق۪ينَ اِلَى وَفْداًۙ
Yevme nahşuru-lmuttekîne ilâ-rrahmâni vefdâ(n)
O gün Biz, muttakileri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) Rahmân'ın (huzurunda, rahmetine nail olmuş) konukları olarak toplarız.
وَنَسُوقُ الْمُجْرِم۪ينَ اِلٰى وِرْداًۢ
Venesûku-lmucrimîne ilâ cehenneme virdâ(n)
(Nefsinin hevâsını ilâh edinen) Mücrimleri de susamış (sürüler gibi) cehenneme süreriz.
لَا الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمٰنِ عَهْداًۢ
Lâ yemlikûne-şşefâ’ate illâ meni-tteḣaże ‘inde-rrahmâni ‘ahdâ(n)
(O gün) Rahmân'ın katında bir söz (ve yetki) almış olanlardan başkası şefâata güç yetiremez.
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداًۜ
Ve kâlû-tteḣaże-rrahmânu veledâ(n)
Bir de o (ehl-i kitaptan olan)lar, "Rahmân çocuk edindi" dediler.
لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْـٔاً اِداًّۙ
Lekad ci/tum şey-en iddâ(n)
Andolsun ki siz, (ey ehl-i kitap! Çok çirkin) bir iddiada bulundunuz.
تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْاَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبَالُ هَداًّۙ
Tekâdu-ssemâvâtu yetefettarne minhu vetenşakku-l-ardu veteḣirru-lcibâlu heddâ(n)
Bundan dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak ve dağlar (darmadağın olup) yerle bir olacak!
اَنْ دَعَوْا لِلرَّحْمٰنِ وَلَداًۚ
En de’av lirrahmâni veledâ(n)
Onlar Rahmân'a çocuk isnad ettiler diye.
وَمَا لِلرَّحْمٰنِ اَنْ وَلَداًۜ
Vemâ yenbeġî lirrahmâni en yetteḣiże veledâ(n)
Hâlbuki Rahmân'a çocuk edinmek yaraşmaz.
اِنْ مَنْ فِي وَالْاَرْضِ اِلَّٓا اٰتِي الرَّحْمٰنِ عَبْداًۜ
İn kullu men fî-ssemâvâti vel-ardi illâ âtî-rrahmâni ‘abdâ(n)
Göklerde ve yerde bulunan hiç kimse yoktur ki (kıyamet günü) Rahmân'ın huzuruna kul olarak çıkmasın.
لَقَدْ اَحْصٰيهُمْ وَعَدَّهُمْ عَداًّۜ
Lekad ahsâhum ve’addehum ‘addâ(n)
Andolsun ki (Rahmân olan Allah, ilmiyle) onları (çepeçevre) kuşatmış ve (her birinin söylediklerini de yaptıklarını da) tek tek saymıştır.
وَكُلُّهُمْ اٰت۪يهِ يَوْمَ فَرْداً
Vekulluhum âtîhi yevme-lkiyâmeti ferdâ(n)
Ve onların hepsi kıyamet günü O(nun huzuru)na tek başına gelecektir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُداًّ
İnne-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti seyec’alu lehumu-rrahmânu vuddâ(n)
Muhakkak ki Rahmân, iman edip sâlih ameller işleyen kimseler için (gönüllerde) bir sevgi var edecektir.
فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّق۪ينَ وَتُنْذِرَ بِه۪ قَوْماً لُداًّ
Fe-innemâ yessernâhu bilisânike litubeşşira bihi-lmuttekîne vetunżira bihi kavmen luddâ(n)
(Resulüm!) Biz bu (Kur'ân)ı ancak, onunla muttakilere (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara) müjde vermen ve inatçı bir kavmi onunla uyarman için senin dilinle (Arapça olarak indirip) kolaylaştırdık.
وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ هَلْ مِنْهُمْ مِنْ اَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزاً
Vekem ehleknâ kablehum min karnin hel tuhissu minhum min ehadin ev tesme’u lehum rikzâ(n)
Zira Biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. (Şimdi sen) Onlardan herhangi birin(den bir varlık emares)i hissediyor veya onlara ait cılız bir ses işitiyor musun?