بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
طٰهٰۜ
Tâ-Hâ
Tâ. Hâ.
مَٓا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لِتَشْقٰىۙ
Mâ enzelnâ ‘aleyke-lkur-âne liteşkâ
(Resulüm!) Biz (bu) Kur'ân'ı sana meşakkat çekesin diye indirmedik.
اِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۙ
İllâ teżkiraten limen yaḣşâ
Ancak (Allah'tan) haşyet duy(up onun azameti karşısında ürper)en kimselere bir zikir (öğüt ve hatırlatma) olsun diye (indirdik).
تَنْز۪يلاً مِمَّنْ خَلَقَ الْاَرْضَ وَالسَّمٰوَاتِ الْعُلٰىۜ
Tenzîlen mimmen ḣaleka-l-arda ve-ssemâvâti-l’ulâ
(Bu Kur'ân) Yeryüzünü ve yüce gökleri yaratan (Allah) tarafından (peyderpey) indirilmiştir.
اَلرَّحْمٰنُ عَلَى اسْتَوٰى
Errahmânu ‘alâ-l’arşi-stevâ
Rahmân (olan Allah), Arş'a istiva ed(ip hükümran ol)muştur.
لَهُ مَا فِي وَمَا فِي وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى
Lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi vemâ beynehumâ vemâ tahte-śśerâ
Göklerdeki her şey, yerdeki her şey, ikisi arasında bulunan her şey ve toprağın altında olan her şey (yalnızca) O'nundur.
وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى
Ve-in techer bilkavli fe-innehu ya’lemu-ssirra veaḣfâ
Sen, sözü açıktan söylesen de (gizlesen de Allah için birdir). Çünkü O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.
اَللّٰهُ لَٓا اِلَّا هُوَۜ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ
(A)llâhu lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) lehu-l-esmâu-lhusnâ
Allah, kendisinden başka İlâh olmayandır (mabûd, sevilen ve âbd olunmaya layık tek zattır). El Esmâu'l Husnâ (en güzel isimler de) O'nundur.
وَهَلْ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ
Vehel etâke hadîśu mûsâ
(Resulüm!) Mûsâ'nın haberi sana geldi mi?
اِذْ رَاٰ نَاراً فَقَالَ لِاَهْلِهِ امْكُـثُٓوا اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ اَوْ اَجِدُ عَلَى هُدًى
İż raâ nâran fekâle li-ehlihi-mkuśû innî ânestu nâran le’allî âtîkum minhâ bikabesin ev ecidu ‘alâ-nnâri hudâ(n)
Hani o, bir ateş görmüştü de ailesine, "siz (burada durup) bekleyin; çünkü ben bir ateş gördüm. Belki ondan size bir kor getiririm veya ateşin başında bir yol gösterici bulurum" demişti.
فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ يَا مُوسٰى
Felemmâ etâhâ nûdiye yâ mûsâ
Nihayet oraya vardığında kendisine (tarafımızdan), "ey Mûsâ!" diye nidâ edildi.
اِنّ۪ٓي اَنَا۬ رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَۚ اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۜ
İnnî enâ rabbuke faḣla’ na’leyk(e)(s) inneke bilvâdi-lmukaddesi tuvâ(n)
"Muhakkak ki Ben, (evet) Ben, senin Rabbinim! Hemen ayakkabılarını çıkar; çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ'dasın."
وَاَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِـعْ لِمَا يُوحٰى
Ve enâ-ḣtertuke festemi’ limâ yûhâ
"Ben seni (nebî olarak) seçtim. Şimdi (sana) vahyolunacak şeyleri dinle!"
اِنَّـن۪ٓي اَنَا اللّٰهُ لَٓا اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدْن۪يۙ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ لِذِكْر۪ي
İnnenî ena(A)llâhu lâ ilâhe illâ enâ fa’budnî veekimi-ssalâte liżikrî
"Muhakkak ki Ben, (evet) Ben, Allah'ım. Benden başka İlâh yoktur. Bana âbd ol (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalış) ve Beni zikretmek için namazı ikâme et (hem namazda hem de hayatı yaşarken Benim huzurumda durmaya çalış)!"
اِنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ اَكَادُ اُخْف۪يهَا لِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعٰى
İnne-ssâ’ate âtiyetun ekâdu uḣfîhâ lituczâ kullu nefsin bimâ tes’â
"Herkesin, peşinde koştuğu şeyin karşılığını bulması için muhakkak ki (o kıyamet) saat(i) gelecektir. Neredeyse onu (Kendimden bile) gizleyeceğim."
فَلَا عَنْهَا مَنْ لَا بِهَا وَاتَّـبَعَ هَوٰيهُ فَتَرْدٰى
Felâ yesuddenneke ‘anhâ men lâ yu/minu bihâ vettebe’a hevâhu feterdâ
"Ona iman etmeyen ve (nefsinin) arzularına uyan kimseler, sakın seni on(un gerçekleşeceğinden ve Benim rızam peşinde koşmak)tan alıkoymasın! Sonra (kendine yazık ederek) mahvolursun!"
وَمَا تِلْكَ بِيَم۪ينِكَ يَا مُوسٰى
Vemâ tilke biyemînike yâ mûsâ
(Devamında Allah buyurdu) "Şu sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?"
قَالَ هِيَ عَصَايَۚ اَتَوَكَّـؤُ۬ا عَلَيْهَا وَاَهُشُّ بِهَا عَلٰى وَلِيَ ف۪يهَا مَاٰرِبُ اُخْرٰى
Kâle hiye ‘asâye etevekkeu ‘aleyhâ ve ehuşşu bihâ ‘alâ ġanemî veliye fîhâ meâribu uḣrâ
(Mûsâ) Dedi ki: "O benim asamdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve benim için onda daha başka ihtiyaçlar(ımı gidereceğim menfaatler) vardır."
قَالَ اَلْقِهَا يَا مُوسٰى
Kâle elkihâ yâ mûsâ
(Allah) "Onu (yere) at, ey Mûsâ!" buyurdu.
فَاَلْقٰيهَا فَاِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعٰى
Feelkâhâ fe-iżâ hiye hayyetun tes’â
Bunun üzerine (Mûsâ) Onu hemen (yere) attı. Bir de ne görsün; o, hızla sürünen (kocaman) bir yılan (oluvermiş)!
قَالَ خُذْهَا وَلَا سَنُع۪يدُهَا س۪يرَتَهَا الْاُو۫لٰى
Kâle ḣużhâ velâ teḣaf(s) senu’îduhâ sîratehâ-l-ûlâ
(Allah) Buyurdu ki: "Onu (yerden) al ve korkma! Biz onu evvelki hâline döndüreceğiz."
وَاضْمُمْ يَدَكَ اِلٰى تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ سُٓوءٍ اٰيَةً اُخْرٰىۙ
Vadmum yedeke ilâ cenâhike taḣruc beydâe min ġayri sû-in âyeten uḣrâ
"Bir de elini koynuna sok ki bir başka mucize olarak o, kusursuz bembeyaz (nûr saçan bir el) olarak çıksın."
لِنُرِيَكَ مِنْ الْكُبْرٰىۚ
Linuriyeke min âyâtinâ-lkubrâ
"Böylece sana büyük mucizelerimizden (bazılarını) göstermiş olalım."
اِذْهَبْ اِلٰى اِنَّهُ طَغٰى۟
İżheb ilâ fir’avne innehu taġâ
"(Şimdi) Firavun'a git; çünkü o, azdı."
قَالَ رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْر۪يۙ
Kâle rabbi-şrah lî sadrî
(Mûsâ) Dedi ki: "Rabbim! Göğsüme genişlik ver!"
وَيَسِّرْ ل۪ٓي اَمْر۪يۙ
Veyessir lî emrî
"İşimi bana kolaylaştır!"
وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ
Vahlul ‘ukdeten min lisânî
"Dilimden de düğümü çöz ki,"
يَفْقَهُوا قَوْل۪يۖ
Yefkahû kavlî
"Sözümü (idrak edip) iyice anlasınlar."
وَاجْعَلْ ل۪ي وَز۪يراً مِنْ
Vec’al lî vezîran min ehlî
"Bir de (bu tebliğ görevi için) bana ailemden bir yardımcı ver!"
هٰرُونَ اَخ۪يۚ
Hârûne eḣî
"Kardeşim Hârûn'u."
اُشْدُدْ بِه۪ٓ اَزْر۪يۙ
Uşdud bihi ezrî
"Onunla gücümü arttır (onu bana destekçi yap)!"
وَاَشْرِكْهُ ف۪ٓي
Ve eşrik-hu fî emrî
"Ve onu işime ortak kıl!"
كَيْ نُسَبِّحَكَ كَث۪يراًۙ
Key nusebbihake keśîrâ(n)
"Ki (böylece), Seni çokça tesbih edelim."
وَنَذْكُرَكَ كَث۪يراًۜ
Veneżkurake keśîrâ(n)
"Ve Seni çokça zikredelim."
اِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَص۪يراً
İnneke kunte binâ basîrâ(n)
"Muhakkak ki Sen, bizi (her hâlimizle) görmektesin."
قَالَ قَدْ اُو۫ت۪يتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسٰى
Kâle kad ûtîte su/leke yâ mûsâ
(Allah) Şöyle buyurdu: "Ey Mûsâ! İstediğin (şeyler) sana verildi."
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً اُخْرٰىۙ
Velekad menennâ ‘aleyke merraten uḣrâ
"Andolsun ki Biz sana başka bir defa daha lütufta bulunmuştuk."
اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى مَا يُوحٰىۙ
İż evhaynâ ilâ ummike mâ yûhâ
"Hani (sen doğduğunda) annene vahyedilmesi gerekeni (şöyle) vahyetmiştik."
اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي فَاقْذِف۪يهِ فِي فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَاْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى
Eni-kżifîhi fî-ttâbûti fakżifîhi fî-lyemmi felyulkihi-lyemmu bi-ssâhili ye/ḣużhu ‘aduvvun lî ve’aduvvun leh(u)(c) veelkaytu ‘aleyke mehabbeten minnî velitusne’a ‘alâ ‘aynî
"(Kucağındaki) O (çocuğ)u sandığa koy sonra onu denize (Nil'e) bırak ki deniz onu kıyıya atsın da Benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu (bulup) alsın!" diye (vahyettik). "(Ey Mûsâ! Firavun ailesinin yanında) Benim nezaretimde yetiştirilmen (ve sevilmen) için sana kendimden bir sevgi verdim."
اِذْ تَمْش۪ٓي اُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ عَلٰى يَكْفُلُهُۜ فَرَجَعْنَاكَ اِلٰٓى كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا وَقَتَلْتَ نَفْساً فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ وَفَتَنَّاكَ فُتُوناً۠ فَلَبِثْتَ سِن۪ينَ ف۪ٓي اَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلٰى قَدَرٍ يَا مُوسٰى
İż temşî uḣtuke fetekûlu hel edullukum ‘alâ men yekfuluh(u)(s) feraca’nâke ilâ ummike key tekarra ‘aynuhâ velâ tahzen(e)(c) vekatelte nefsen fenecceynâke mine-lġammi vefetennâke futûnâ(en)(c) felebiśte sinîne fî ehli medyene śümme ci/te ‘alâ kaderin yâ mûsâ
"O zaman kız kardeşin (Firavun ailesine) gidip, 'ona bakacak birini size göstereyim mi?' diyordu. Derken, gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni annene geri verdik. (O sana baktı, seni büyüttü) Ve (sonra kazara) bir cana kıydın da Biz seni (o) kederden kurtardık. Biz seni (ağır) imtihanlarla imtihan ettik (sonra Medyen'e gittin). Medyen halkı içinde yıllarca kaldın sonra da bir takdir üzere (bu Tûr Dağı'na) geldin ey Mûsâ!"
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْس۪يۚ
Vastana’tuke linefsî
"(Ben) Seni Kendim için (nebî olarak) yetiştirdim."
اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَات۪ي وَلَا ف۪ي
İżheb ente veeḣûke bi-âyâtî velâ teniyâ fî żikrî
"(Şimdi) Sen ve kardeşin mucizelerimle (Firavun'a) gidin ve Beni zikretmede gevşeklik göstermeyin!"
اِذْهَبَٓا اِلٰى اِنَّهُ طَغٰىۚ
İżhebâ ilâ fir’avne innehu taġâ
"İkiniz Firavun'a gidin; çünkü o, azdı."
فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى
Fekûlâ lehu kavlen leyyinen le’allehu yeteżekkeru ev yaḣşâ
"Buna rağmen ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, öğüt alır yahut haşyet duyar."
قَالَا رَبَّـنَٓا اِنَّـنَا نَخَافُ اَنْ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ
Kâlâ rabbenâ innenâ neḣâfu en yefruta ‘aleynâ ev en yatġâ
(Mûsâ ve kardeşi Hârûn) Dediler ki: "Rabbimiz! Doğrusu biz, (onun) bize taşkınlık yap(ıp düşmanca davran)masından yahut (daha da) azmasından korkuyoruz."
قَالَ لَا اِنَّن۪ي مَعَكُمَٓا اَسْمَعُ وَاَرٰى
Kâle lâ teḣâfâ(s) innenî me’akumâ esme’u ve erâ
(Allah) Buyurdu ki: "Korkmayın! Muhakkak ki Ben, sizinle beraberim. (Sizi) İşitir ve görürüm."
فَاْتِيَاهُ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَاَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي وَلَا قَدْ جِئْنَاكَ بِاٰيَةٍ مِنْ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّـبَعَ الْهُدٰى
Fe/tiyâhu fekûlâ innâ rasûlâ rabbike feersil me’anâ benî isrâ-île velâ tu’ażżibhum(s) kad ci/nâke bi-âyetin min rabbik(e)(s) ve-sselâmu ‘alâ meni-ttebe’a-lhudâ
"Haydi, ona gidin ve deyin ki: 'Şüphesiz biz, senin Rabbinin resulleriyiz. İsrâîloğulları'nı hemen bizimle beraber gönder ve onlara (artık) eziyet etme! Andolsun ki biz sana Rabbinden bir mucize ile geldik.' Selam, hidâyete tabi olanların üzerine olsun."
اِنَّا قَدْ اِلَيْنَٓا اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى كَذَّبَ وَتَوَلّٰى
İnnâ kad ûhiye ileynâ enne-l’ażâbe ‘alâ men keżżebe vetevellâ
"Bize kesin olarak vahyolundu ki şüphesiz azap (kendilerine gelen hakkı) yalanlayan ve yüz çevirenlerin üzerine olacaktır."
قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسٰى
Kâle femen rabbukumâ yâ mûsâ
(Mûsâ ve Hârûn, Firavun'un yanına gittiklerinde Firavun onlara) "Sizin Rabbiniz de kimdir, ey Mûsâ!" dedi.
قَالَ رَبُّنَا الَّـذ۪ٓي اَعْطٰى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰى
Kâle rabbunâ-lleżî a’tâ kulle şey-in ḣalkahu śümme hedâ
(Mûsâ) "Bizim Rabbimiz her şeye yaratılış (özellikler)ini veren sonra (onları hak yola) hidâyet edendir" dedi.
قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْاُو۫لٰى
Kâle femâ bâlu-lkurûni-l-ûlâ
(Firavun) "Öyle ise önceki nesillerin hâli ne olacak?" dedi.
قَالَ عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪ي ف۪ي لَا رَبّ۪ي وَلَا
Kâle ‘ilmuhâ ‘inde rabbî fî kitâb(in)(s) lâ yadillu rabbî velâ yensâ
(Mûsâ) "Onlar hakkındaki bilgi Rabbimin katında bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır. Rabbim ne yanılır ne de unutur!" dedi.
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْداً وَسَلَكَ لَكُمْ ف۪يهَا سُبُلاً وَاَنْزَلَ مِنَ مَٓاءًۜ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْ شَتّٰى
Elleżî ce’ale lekumu-l-arda mehden veseleke lekum fîhâ subulen veenzele mine-ssemâ-i mâen feaḣracnâ bihi ezvâcen min nebâtin şettâ
O, yeryüzünü size bir döşek yapan, orada size (birtakım) yollar açan ve gökten bir su indirendir. (Ey insanlar! Unutmayın ki) Böylece Biz, onunla her çeşit bitkiden çiftler çıkardık.
كُلُوا وَارْعَوْا اَنْعَامَكُمْۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟
Kulû ver’av en’âmekum(k) inne fî żâlike leâyâtin li-ulî-nnuhâ
(Onlardan) Yiyiniz, hayvanlarınızı da otlatınız. Şüphesiz bunda (anlamak isteyen) akıl sahipleri için âyetler vardır.
مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَف۪يهَا نُع۪يدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً اُخْرٰى
Minhâ ḣalaknâkum vefîhâ nu’îdukum veminhâ nuḣricukum târaten uḣrâ
(Ey insanlar!) Biz sizi (de) o (toprak)tan yarattık. (Ölümünüzle) Yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi oradan çıkaracağız.
وَلَقَدْ اَرَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَاَبٰى
Velekad eraynâhu âyâtinâ kullehâ fekeżżebe veebâ
Andolsun ki Biz o (Firavun)a, (iman etmesine yetecek) âyetlerimizin hepsini gösterdik; fakat o yalanladı ve (iman etmemekte) diretti.
قَالَ اَجِئْتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ بِسِحْرِكَ يَا مُوسٰى
Kâle eci/tenâ lituḣricenâ min ardinâ bisihrike yâ mûsâ
(Ve Mûsâ'ya şöyle) Dedi: "Ey Mûsâ! Sen bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?"
فَلَنَاْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِه۪ فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ مَوْعِداً لَا نَحْنُ وَلَٓا مَكَاناً سُوًى
Felene/tiyenneke bisihrin miślihi fec’al beynenâ vebeyneke mev’iden lâ nuḣlifuhu nahnu velâ ente mekânen suvâ(n)
"Öyle ise mutlaka biz de sana onun gibi bir sihir getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda senin de bizim de muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı belirle!"
قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزّ۪ينَةِ وَاَنْ النَّاسُ ضُحًى
Kâle mev’idukum yevmu-zzîneti veen yuhşera-nnâsu duhâ(n)
(Mûsâ) "Buluşma zamanınız bayram günü, insanların toplandığı kuşluk vakti olsun" dedi.
فَتَوَلّٰى فِرْعَوْنُ فَجَمَعَ كَيْدَهُ ثُمَّ اَتٰى
Fetevellâ fir’avnu feceme’a keydehu śümme etâ
Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini (kuracak en bilgili sihirbazları) topladı, sonra (bayram günü buluşma yerine) geldi.
قَالَ لَهُمْ مُوسٰى وَيْلَكُمْ لَا عَلَى كَذِباً فَيُسْحِتَكُمْ بِعَذَابٍۚ وَقَدْ خَابَ مَنِ افْتَرٰى
Kâle lehum mûsâ veylekum lâ tefterû ‘ala(A)llâhi keżiben feyushitekum bi’ażâb(in)(s) vekad ḣâbe meni-fterâ
Mûsâ o (sihirbaz)lara dedi ki: "Yazıklar olsun size! Allah hakkında yalan uydurup (O'na) iftira etmeyin sonra (O), bir azap ile kökünüzü keser. Andolsun ki (Allah'a) iftira eden harab ol(up yok olur gid)er!"
فَتَنَازَعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ وَاَسَرُّوا النَّجْوٰى
Fetenâze’û emrahum beynehum veeserrû-nnecvâ
Bunun üzerine (sihirbazlar) kendi aralarında işlerini tartıştılar ve gizli gizli konuştular.
قَالُٓوا اِنْ هٰذَانِ لَسَاحِرَانِ يُر۪يدَانِ اَنْ مِنْ بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَر۪يقَتِكُمُ الْمُثْلٰى
Kâlû in hâżâni lesâhirâni yurîdâni en yuḣricâkum min ardikum bisihrihimâ veyeżhebâ bitarîkatikumu-lmuślâ
(Ve birbirlerine şöyle) Dediler: "Şüphesiz bu ikisi, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu (dininizi) ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdır."
فَاَجْمِعُوا كَيْدَكُمْ ثُمَّ ائْتُوا صَفاًّۚ وَقَدْ اَفْلَحَ الْيَوْمَ مَنِ اسْتَعْلٰى
Feecmi’û keydekum śümme-/tû saffâ(en)(c) vekad efleha-lyevme meni-sta’lâ
(Mûsâ dedi ki) "Haydi, hilenizi toplayın sonra sıra hâlinde gelin! Bugün üstün gelen muhakkak zafer kazanmıştır."
قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّٓا اَنْ وَاِمَّٓا اَنْ اَوَّلَ مَنْ اَلْقٰى
Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkiye ve-immâ en nekûne evvele men elkâ
(Sihirbazlar) "Ey Mûsâ! Sen mi (önce) atacaksın yoksa önce atan biz mi olalım?" dediler.
قَالَ بَلْ اَلْقُواۚ فَاِذَا حِبَالُهُمْ وَعِصِيُّهُمْ يُخَيَّلُ اِلَيْهِ مِنْ اَنَّهَا تَسْعٰى
Kâle bel elkû(s) fe-iżâ hibâluhum ve’isiyyuhum yuḣayyelu ileyhi min sihrihim ennehâ tes’â
(Mûsâ) "Hayır! (Önce) Siz atın" dedi. (Sihirbazlar hünerlerini sergilediler, Mûsâ) Bir de baktı ki onların ipleri ve asaları (yaptıkları) sihirden dolayı kendisine hızla sürünen (yılanlar) gibi görünüyor.
فَاَوْجَسَ ف۪ي خ۪يفَةً مُوسٰى
Feevcese fî nefsihi ḣîfeten mûsâ
Bunun üzerine Mûsâ içinde bir korku hissetti.
قُلْنَا لَا اِنَّكَ اَنْتَ الْاَعْلٰى
Kulnâ lâ teḣaf inneke ente-l-a’lâ
(Fakat Biz ona şöyle) Buyurduk: "Korkma! Muhakkak ki sen üstünsün (ve üstün gelecek olan kesinlikle sensin)."
وَاَلْقِ مَا ف۪ي تَلْقَفْ مَا اِنَّمَا صَنَعُوا كَيْدُ سَاحِرٍۜ وَلَا السَّاحِرُ حَيْثُ اَتٰى
Veelki mâ fî yemînike telkaf mâ sane’û(s) innemâ sane’û keydu sâhir(in)(s) velâ yuflihu-ssâhiru hayśu etâ
"Sağ elindeki (asa)nı at ki onların yaptıklarını yutsun. Onların yaptıkları sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa (ne yapsa) iflah olmaz."
فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّداً قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ هٰرُونَ وَمُوسٰى
Feulkiye-sseharatu succeden kâlû âmennâ birabbi hârûne vemûsâ
(Mûsâ'nın asası, sihirbazların ipleriyle asalarını yuttu) Bunun üzerine sihirbazlar derhal secdeye kapandılar, "Hârûn'un ve Mûsâ'nın Rabbine iman ettik" dediler.
قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ لَكُمْۜ اِنَّهُ لَكَب۪يرُكُمُ الَّذ۪ي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ ف۪ي النَّخْلِۘ وَلَتَعْلَمُنَّ اَيُّـنَٓا اَشَدُّ عَذَاباً وَاَبْقٰى
Kâle âmentum lehu kable en âżene lekum(s) innehu lekebîrukumu-lleżî ‘allemekumu-ssihr(a)(s) feleukatti’anne eydiyekum veerculekum min ḣilâfin veleusallibennekum fî cużû’i-nnaḣli veleta’lemunne eyyunâ eşeddu ‘ażâben ve ebkâ
(Firavun) "Ben size izin vermeden önce siz ona iman ettiniz (öyle mi)! Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Öyle ise (ben de) mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama (bağlayıp) keseceğim ve sizi kesinlikle hurma kütüklerine asacağım! Böylece hangimizin azabının (Mûsâ'nın Rabbinin mi, yoksa benim mi) daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız" dedi.
قَالُوا لَنْ عَلٰى جَٓاءَنَا مِنَ وَالَّذ۪ي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَٓا اَنْتَ قَاضٍۜ اِنَّمَا تَقْض۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۜ
Kâlû len nu/śirake ‘alâ mâ câenâ mine-lbeyyinâti velleżî fetaranâ(s) fakdi mâ ente kâdin innemâ takdî hâżihi-lhayâte-ddunyâ
(Sihirbazlar) Dediler ki: "Seni, bize gelen apaçık mucizelere ve bizi (âbd olma fıtratı üzere) yaratana asla tercih edemeyiz. Öyle ise sen (bizim için) ne hüküm vereceksen ver! Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verebilirsin."
اِنَّٓا اٰمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا خَطَايَانَا وَمَٓا اَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنَ وَاللّٰهُ خَيْرٌ وَاَبْقٰى
İnnâ âmennâ birabbinâ liyaġfira lenâ ḣatâyânâ vemâ ekrahtenâ ‘aleyhi mine-ssihr(i)(k) va(A)llâhu ḣayrun ve ebkâ
"Şüphesiz ki biz, senin bizi zorladığın sihri ve hatalarımızı mağfiret etmesi için Rabbimize iman ettik. Hayr olan Allah(ın mükâfatı) hem daha hayırlı hem de bâkidir."
اِنَّهُ مَنْ يَاْتِ رَبَّهُ مُجْرِماً فَاِنَّ لَهُ جَهَنَّمَۜ لَا ف۪يهَا وَلَا
İnnehu men ye/ti rabbehu mucrimen fe-inne lehu cehenneme lâ yemûtu fîhâ velâ yahyâ
Şu muhakkak ki kim Rabbin(in huzurun)a (nefsinin hevâsına uyan) mücrim olarak gelirse kesinlikle ona cehennem vardır. Orada ne ölür (ki bu azaptan kurtulsun) ne de (bir hayat) yaşar.
وَمَنْ يَاْتِه۪ مُؤْمِناً قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الدَّرَجَاتُ الْعُلٰىۙ
Vemen ye/tihi mu/minen kad ‘amile-ssâlihâti feulâ-ike lehumu-dderacâtu-l’ulâ
Kim de gerçek sâlih ameller işlemiş bir mü'min olarak O(nun huzurun)a gelirse işte onlar için de (cennette) üstün dereceler vardır.
جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُ۬ا مَنْ تَزَكّٰى۟
Cennâtu ‘âdnin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ(c) veżâlike cezâu men tezekkâ
İçinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte, (şirkten ve günahtan) arınanların mükâfatı budur.
وَلَقَدْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى اَنْ اَسْرِ بِعِبَاد۪ي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَر۪يقاً فِي يَبَساًۚ لَا دَرَكاً وَلَا
Velekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi’ibâdî fadrib lehum tarîkan fî-lbahri yebesen lâ teḣâfu deraken velâ taḣşâ
Andolsun ki Biz Mûsâ'ya (Firavun'un imana yanaşmaması üzerine), "(İsrâîloğulları'ndan Bana iman eden) kullarımı geceleyin (Mısır'dan) yürüt(üp çıkar)" diye vahyettik. Nihayet (aşılması imkânsız bir denize vardıklarında Mûsâ'ya), "(Firavun ve ordusunun size) yetişmesinden korkmadan ve (boğulmaktan) endişe etmeden denizde onlara kuru bir yol (açmak) için (asan ile denize) vur!" (diye buyurduk).
فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِه۪ فَغَشِيَهُمْ مِنَ مَا غَشِيَهُمْۜ
Feetbe’ahum fir’avnu bicunûdihi feġaşiyehum mine-lyemmi mâ ġaşiyehum
Derken Firavun, ordusuyla birlikte onların peşine düştü (ve onlar da açılan yoldan denize girdiler. Biz İsrâîloğulları'nı o denizde boğulmaktan kurtardık, Firavun ve ordusunu da) denizden kuşatan kuşattı (hepsi boğulup helâk oldu).
وَاَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا
Veedalle fir’avnu kavmehu vemâ hedâ
Firavun, kavmini dalâlete sürükledi, hidâyete götürmedi.
يَا بَن۪ٓي قَدْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ وَوٰعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْاَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى
Yâ benî isrâ-île kad enceynâkum min ‘aduvvikum ve vâ’adnâkum cânibe-ttûri-l-eymene venezzelnâ ‘aleykumu-lmenne ve-sselvâ
Ey İsrâîloğulları! Biz sizi (böylece) düşmanınızdan kurtardık, Tûr'un sağ tarafında (vahyimize ve resulümüze iman edeceğinize dair) sizden söz aldık. (Çölde aç kaldığınız zaman da) Size kudret helvası ve bıldırcın (eti) indirdik.
كُلُوا مِنْ مَا وَلَا ف۪يهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَب۪يۚ وَمَنْ يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَب۪ي فَقَدْ هَوٰى
Kulû min tayyibâti mâ razaknâkum velâ tatġav fîhi feyehille ‘aleykum ġadabî(s) vemen yahlil ‘aleyhi ġadabî fekad hevâ
(Sonra size şöyle buyurduk) "Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin ve bu hususta aşırı gitmeyin, yoksa üzerinize gazabım hak olur. Kime de gazabım hak olursa şüphesiz o, (nefsinin) hevâ(sına arzu ve isteklerine köle olduğu için helâk) olmuştur."
وَاِنّ۪ي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً ثُمَّ اهْتَدٰى
Ve-innî leġaffârun limen tâbe veâmene ve’amile sâlihan śümme-htedâ
"Bununla beraber muhakkak ki Ben, tövbe edip iman eden ve sâlih amel işleyen sonra da hidâyette olan kimseler için Ğaffâr'ım (tekrar tekrar işlenen günahları mağfiret edenim)."
وَمَٓا اَعْجَلَكَ عَنْ يَا مُوسٰى
Vemâ a’celeke ‘an kavmike yâ mûsâ
(Hani bir zaman da Mûsâ, Tûr-u Sînâ'ya gelince ona şöyle buyurmuştuk) "Seni kavminden (ayırıp) aceleyle (buraya) getiren şey nedir, ey Mûsâ!"
قَالَ هُمْ اُو۬لَٓاءِ عَلٰٓى وَعَجِلْتُ اِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضٰى
Kâle hum ulâ-i ‘alâ eśerî ve’aciltu ileyke rabbi literdâ
(Mûsâ) Dedi ki: "İşte, onlar (iman etmiş olarak) benim izimdeler. Rabbim! (Benden) Razı olasın diye sana (gelmekte) acele ettim."
قَالَ فَاِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ وَاَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ
Kâle fe-innâ kad fetennâ kavmeke min ba’dike ve edallehumu-ssâmiriyy(u)
(Allah) "Ama Biz, sen(in yola çıkman)dan (hemen) sonra doğrusu kavmini imtihan ettik ve Sâmiri onları dalâlete düşürdü" buyurdu.
فَرَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى غَضْبَانَ اَسِفاًۚ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَمْ رَبُّكُمْ وَعْداً حَسَناًۜ اَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ اَمْ اَرَدْتُمْ اَنْ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِنْ فَاَخْلَفْتُمْ مَوْعِد۪ي
Ferace’a mûsâ ilâ kavmihi ġadbâne esifâ(en)(c) kâle yâ kavmi elem ya’idkum rabbukum va’den hasenâ(en)(c) efetâle ‘aleykumu-l’ahdu em eradtum en yehille ‘aleykum ġadabun min rabbikum feaḣleftum mev’idî
Bunun üzerine Mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde (Tûr-u Sînâ'dan) kavmine döndü (ve onlara) dedi ki: "Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Yoksa (sizden ayrıldığım) süre size uzun mu geldi veya üstünüze Rabbinizden bir gazabın hak olmasını mı istediniz ki (buzağıya taparak) bana olan vaadinizden döndünüz?"
قَالُوا مَٓا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلٰكِنَّا حُمِّلْـنَٓا اَوْزَاراً مِنْ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذٰلِكَ اَلْقَى السَّامِرِيُّۙ
Kâlû mâ aḣlefnâ mev’ideke bimelkinâ velâkinnâ hummilnâ evzâran min zîneti-lkavmi fekażefnâhâ fekeżâlike elkâ-ssâmiriyy(u)
Onlar dediler ki: "Biz sana olan vaadimizden kendi irademizle dönmedik; fakat biz (Mısırlı) kavmin ziynet eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik sonra onları (eritmek üzere ateşe) attık, aynı şekilde Sâmiri de attı."
فَاَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلاً جَسَداً لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هٰذَٓا اِلٰهُكُمْ وَاِلٰهُ مُوسٰى فَنَسِيَۜ
Feaḣrace lehum ‘iclen ceseden lehu ḣuvârun fekâlû hâżâ ilâhukum ve-ilâhu mûsâ fenesiy(e)
Böylece (Sâmiri) onlar için böğürmesi olan bir buzağı heykeli (yapıp ortaya) çıkardı. Daha sonra da (Sâmiri ve adamları), "işte sizin de ilâhınız, Mûsâ'nın da ilâhı budur; fakat (Mûsâ onu) unuttu" dediler.
اَفَلَا اَلَّا اِلَيْهِمْ قَوْلاًۙ وَلَا لَهُمْ ضَراًّ وَلَا
Efelâ yeravne ellâ yerci’u ileyhim kavlen velâ yemliku lehum darran velâ nef’â(n)
Onlar (bu heykelin), kendilerine hiçbir sözle cevap vermediğini ve onlara ne bir zarar ne de bir fayda vermeye gücü olmadığını görmüyorlar mı(ydı)?
وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هٰرُونُ مِنْ يَا قَوْمِ اِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِه۪ۚ وَاِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمٰنُ فَاتَّبِعُون۪ي وَاَط۪يعُٓوا اَمْر۪ي
Velekad kâle lehum hârûnu min kablu yâ kavmi innemâ futintum bih(i)(s) ve-inne rabbekumu-rrahmânu fettebi’ûnî ve etî’û emrî
Andolsun ki Hârûn onlara (Mûsâ, Tûr-u Sînâ'dan dönmeden) daha önce şöyle demişti: "Ey kavmim! Siz bununla (Allah'a kulluğu bırakıp buzağı heykeline tapmakla) imtihan ediliyorsunuz. Muhakkak ki sizin Rabbiniz Rahmân'dır. Gelin, bana tabi olun ve emrime itaat edin."
قَالُوا لَنْ عَلَيْهِ عَاكِف۪ينَ حَتّٰى اِلَيْنَا مُوسٰى
Kâlû len nebraha ‘aleyhi ‘âkifîne hattâ yerci’a ileynâ mûsâ
Onlar ise, "Mûsâ biz(im aramız)a dönünceye kadar biz buna ibadet etmekten asla vazgeçmeyeceğiz!" dediler.
قَالَ يَا هٰرُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّواۙ
Kâle yâ hârûnu mâ mene’ake iż raeytehum dallû
(Mûsâ Tûr-u Sînâ'dan döndüğünde) "Ey Hârûn!" dedi, "onların dalâlete düştüklerini gördüğün zaman seni (onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?"
اَلَّا اَفَعَصَيْتَ اَمْر۪ي
Ellâ tettebi’an(i)(s) efe’asayte emrî
"(Neden) Bana tabi olmadın? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?" (dedi ve kardeşi Hârûn'un sakalıyla başını tutup kendine doğru çekmeye başladı.)
قَالَ يَبْنَؤُ۬مَّ لَا بِلِحْيَت۪ي وَلَا اِنّ۪ي خَش۪يتُ اَنْ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَن۪ٓي وَلَمْ قَوْل۪ي
Kâle yebne umme lâ te/ḣuż bilihyetî velâ bira/sî(s) innî ḣaşîtu en tekûle ferrakte beyne benî isrâ-île velem terkub kavlî
(Hârûn) "Ey anam oğlu! Sakalımı ve başımı tutup çekme! Gerçek şu ki ben (onları bırakıp peşinden gelseydim, senin) 'İsrâîloğulları arasında ayrılık çıkardın ve sözümü gözetmedin' demenden korktum" dedi.
قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ
Kâle femâ ḣatbuke yâ sâmiriyy(u)
(Bunun üzerine Mûsâ, Sâmiri'ye dönerek) "Ya senin maksadın neydi, ey Sâmiri?" dedi.
قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ بِه۪ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذٰلِكَ سَوَّلَتْ ل۪ي نَفْس۪ي
Kâle basurtu bimâ lem yebsurû bihi fekabedtu kabdaten min eśeri-rrasûli fenebeżtuhâ vekeżâlike sevvelet lî nefsî
(Sâmiri) "Ben onların görmedikleri bir şey (olan vahiy meleği Cebrail'i) gördüm ve (gördüğüm o) resulün (ayak) izinden bir avuç (toprak) avuçladım da onu (erimiş mücevheratın içine) attım. İşte böyle (yapmayı) nefsim bana hoş gösterdi" dedi.
قَالَ فَاذْهَبْ فَاِنَّ لَكَ فِي اَنْ لَا وَاِنَّ لَكَ مَوْعِداً لَنْ وَانْظُرْ اِلٰٓى الَّذ۪ي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفاًۜ لَنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِي نَسْفاً
Kâle feżheb fe-inne leke fî-lhayâti en tekûle lâ misâs(e)(s) ve-inne leke mev’iden len tuḣlefeh(u)(s) venzur ilâ ilâhike-lleżî zalte ‘aleyhi ‘âkifâ(en)(s) lenuharrikannehu śümme lenensifennehu fî-lyemmi nesfâ(n)
(Mûsâ) "(Gözümün önünden kaybolup defol) Git! Artık hayatın boyunca sen (öyle bir derde müptela olacaksın ki) 'bana dokunmayın!' diyeceksin. Şüphesiz sana vaad edilen (bir ceza) daha vardır ki (hiç kimsenin o cezaya çarptırılıp sana) halife olamayacağı (bir ceza). Şimdi, ibadet edip durduğun ilâhına bak! Biz onu mutlaka yakacağız sonra da onu elbette paramparça edip denize savuracağız" dedi.
اِنَّـمَٓا اِلٰهُكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلَّا هُوَۜ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْماً
İnnemâ ilâhukumu(A)llâhu-lleżî lâ ilâhe illâ hu(ve)(c) vesi’a kulle şey-in ‘ilmâ(n)
Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka İlâh olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi (çepeçevre) kuşatmıştır.
كَذٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ مَا قَدْ وَقَدْ اٰتَيْنَاكَ مِنْ ذِكْراًۚ
Keżâlike nakussu ‘aleyke min enbâ-i mâkad sebak(a)(c) vekad âteynâke min ledunnâ żikra(n)
(Resulüm!) İşte böylece Biz, geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki Biz sana katımızdan bir Zikir (olan Kur'ân'ı) verdik.
مَنْ اَعْرَضَ عَنْهُ فَاِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وِزْراًۙ
Men a’rada ‘anhu fe-innehu yahmilu yevme-lkiyâmeti vizrâ(n)
Kim ondan yüz çevirirse muhakkak ki o, kıyamet günü ağır bir yük yüklenecektir.
خَالِد۪ينَ ف۪يهِۜ وَسَٓاءَ لَهُمْ يَوْمَ حِمْلاًۙ
Ḣâlidîne fîh(i)(s) vesâe lehum yevme-lkiyâmeti himlâ(n)
(Onlar) O (yükün altı)nda ebedi olarak kalacaklardır. (Bu ağır yük) Kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür!
يَوْمَ يُنْفَخُ فِي وَنَحْشُرُ الْمُجْرِم۪ينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقاًۚ
Yevme yunfeḣu fî-ssûri venahşuru-lmucrimîne yevme-iżin zurkâ(n)
O gün (ki), Sûr'a (ikinci kez) üflenir ve Biz (nefsinin hevâsına uyan) mücrimleri o gün gözleri gömgök (bir renge bürünmüş, kör) olarak bir araya toplarız.
يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ اِنْ اِلَّا عَشْراً
Yeteḣâfetûne beynehum in lebiśtum illâ ‘aşrâ(n)
Onlar kendi aralarında, "(dünyada) on (gün)den fazla kalmadınız" diye gizli gizli konuşurlar.
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ اِذْ يَقُولُ اَمْثَلُهُمْ طَر۪يقَةً اِنْ اِلَّا يَوْماً۟
Nahnu a’lemu bimâ yekûlûne iż yekûlu emśeluhum tarîkaten in lebiśtum illâ yevmâ(n)
Biz onların sözünü ettikleri (dünyada kalış süresi)ni daha iyi biliriz! O vakit onlara, yollarıyla örnek olanlar ise, "(siz dünyada) bir günden fazla kalmadınız" derler.
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبّ۪ي نَسْفاًۙ
Veyes-elûneke ‘ani-lcibâli fekul yensifuhâ rabbî nesfâ(n)
(Resulüm!) Sana dağlar hakkında ("bu dağlar da kıyamet günü yok mu olacak" diye) soruyorlar. De ki: "Rabbim onları paramparça edip savuracak."
فَيَذَرُهَا قَاعاً صَفْصَفاًۙ
Feyeżeruhâ kâ’an safsafâ(n)
"Böylece onları(n yerlerini) dümdüz, bomboş bir hâlde bırakacak."
لَا ف۪يهَا عِوَجاً وَلَٓا
Lâ terâ fîhâ ‘ivecen velâ emtâ(n)
"(Öyle ki sen) Orada ne bir eğrilik göreceksin ne de bir tümsek."
يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا لَهُۚ وَخَشَعَتِ الْاَصْوَاتُ لِلرَّحْمٰنِ فَلَا اِلَّا هَمْساً
Yevme-iżin yettebi’ûne-ddâ’iye lâ ‘ivece leh(u)(s) veḣaşe’ati-l-asvâtu lirrahmâni felâ tesme’u illâ hemsâ(n)
O gün (tüm insanlar, kabirlerinden kalkmak için Sûr'a üfleyen Allah'ın) davetçi(s)i (İsrafil'in çağrısına) uyarlar. Ona yan çizmek (ve itaatsizlik) yoktur. Artık (o gün), Rahmân(ın azametin)den dolayı (tüm) sesler kısılır. Bu yüzden fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.
يَوْمَئِذٍ لَا الشَّفَاعَةُ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلاً
Yevme-iżin lâ tenfe’u-şşefâ’atu illâ men eżine lehu-rrahmânu veradiye lehu kavlâ(n)
O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefâati fayda vermez.
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا بِه۪ عِلْماً
Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ ḣalfehum velâ yuhîtûne bihi ‘ilmâ(n)
(Allah, insanların) Önlerindeki (âhirette nasıl bir hâlde olacakları)nı ve arkalarındaki (dünyada neler yaptıkları)nı (çok iyi) bilir. Onlar ise O (Rahmân)ı ilmen asla kavrayamazlar.
وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِۜ وَقَدْ مَنْ حَمَلَ ظُلْماً
Ve’aneti-lvucûhu lilhayyi-lkayyûm(i)(s) vekad ḣâbe men hamele zulmâ(n)
(O gün bütün) Yüzler, Hayy (ve) Kayyûm olan (diri, her şeyin kendisiyle diri olduğu ve varlığı varlıkta tutan Rahmân) için boyun eğmiştir. (Dünyada yaptıklarıyla) Zulüm yüklenen kimse de gerçekten harab olmuştur.
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا ظُلْماً وَلَا
Vemen ya’mel mine-ssâlihâti vehuve mu/minun felâ yeḣâfu zulmen velâ hedmâ(n)
Fakat kim de (dünyada) mü'min olarak sâlih ameller işlerse artık o (kıyamet günü), ne zulme uğramaktan ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ وَصَرَّفْنَا ف۪يهِ مِنَ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ اَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْراً
Vekeżâlike enzelnâhu kur-ânen ‘arabiyyen vesarrafnâ fîhi mine-lva’îdi le’allehum yettekûne ev yuhdiśu lehum żikrâ(n)
(Resulüm!) İşte böylece Biz onu, Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. Umulur ki (kullarımız) takvâ sahibi olurlar (kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışırlar) yahut onlar için (bu anlatılanlar) bir zikir (ibret ve hatırlatma olur da kendilerine gelir, akıllarını başlarına alırlar) diye onun içinde tehditlerden nice türlüsünü tekrar tekrar açıkladık.
فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ وَلَا بِالْقُرْاٰنِ مِنْ اَنْ اِلَيْكَ وَحْيُهُۘ وَقُلْ رَبِّ زِدْن۪ي عِلْماً
Fete’âla(A)llâhu-lmeliku-lhakk(u)(k) velâ ta’cel bilkur-âni min kabli en yukdâ ileyke vahyuh(u)(s) vekul rabbi zidnî ‘ilmâ(n)
Gerçek Melik (hükümdar) olan Allah çok yücedir. (Resulüm!) Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur'ân(ı ezberleme)de acele etme! Ve, "Rabbim! İlmimi arttır!" de.
وَلَقَدْ عَهِدْنَٓا اِلٰٓى مِنْ فَنَسِيَ وَلَمْ لَهُ عَزْماً۟
Velekad ‘ahidnâ ilâ âdeme min kablu fenesiye velem necid lehu ‘azmâ(n)
Andolsun ki Biz, daha önceden Âdem'le (yasaklandığı o ağaçtan yememesi için) ahidleşmiştik. Ne var ki o (bunu) unuttu ve Biz (bu konu hakkında) onda bir azim de bulmadık.
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى
Ve-iż kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse ebâ
Hani, Biz bir vakit meleklere, "Âdem'e secde edin!" buyurmuştuk. Onlar hemen secde ettiler, (cinlerden olan) iblis hariç. O, diretti (ve secde etmedi).
فَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اِنَّ هٰذَا عَدُوٌّ لَكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا مِنَ فَتَشْقٰى
Fekulnâ yâ âdemu inne hâżâ ‘aduvvun leke velizevcike felâ yuḣricennekumâ mine-lcenneti feteşkâ
Bunun üzerine Biz (Âdem'e) şöyle dedik: "Ey Âdem! Şüphesiz ki bu (iblis), hem senin hem de eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarma(k için bir oyun yapıp sizi kandırma)sın! Yoksa bedbaht olur (sıkıntı çeker)sin."
اِنَّ لَكَ اَلَّا ف۪يهَا وَلَا
İnne leke ellâ tecû’a fîhâ velâ ta’râ
"Şimdi senin için burada ne acıkmak vardır ne de çıplak kalmak."
وَاَنَّكَ لَا ف۪يهَا وَلَا
Veenneke lâ tazmeu fîhâ velâ tadhâ
"Yine burada sen ne susuzluk çekersin ne de sıcakta kal(ıp bunal)ırsın."
فَوَسْوَسَ اِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَٓا اٰدَمُ هَلْ عَلٰى الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا
Fevesvese ileyhi-şşeytânu kâle yâ âdemu hel edulluke ‘alâ şecerati-lḣuldi vemulkin lâ yeblâ
Derken şeytan ona vesvese verip, "ey Âdem! Sana ebedilik ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?" dedi (ve onu kandırdı).
فَاَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ الْجَنَّةِۘ وَعَصٰٓى اٰدَمُ رَبَّهُ فَغَوٰىۖ
Feekelâ minhâ febedet lehumâ sev-âtuhumâ vetafikâ yaḣsifâni ‘aleyhimâ min veraki-lcenne(ti)(c) ve’asâ âdemu rabbehu feġavâ
Bunun üzerine (Âdem ve eşi Havva) ikisi de o (ağaç)tan yediler. Böylece (takvâ elbiseleri üzerlerinden soyuldu da) kendilerine ayıp yerleri göründü ve hemen cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. (iblise uymakla) Âdem, Rabbin(in emrin)e karşı geldi ve (yolunu) şaşırdı.
ثُمَّ اجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدٰى
Śumme-ctebâhu rabbuhu fetâbe ‘aleyhi vehedâ
Sonra Rabbi onu (yaptığına çokça tövbe edip samimi olduğundan dolayı rahmetiyle zatına) seçti, tövbesini kabul etti ve onu (sırât-ı mustakîme) hidâyet etti.
قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَم۪يعاً بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ فَاِمَّا يَاْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنِ اتَّـبَعَ هُدَايَ فَلَا وَلَا
Kâle-hbitâ minhâ cemî’an ba’dukum liba’din ‘aduvv(un)(s) fe-immâ ye/tiyennekum minnî huden femeni-ttebe’a hudâye felâ yadillu velâ yeşkâ
(Allah onlara) Buyurdu ki: "Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin! Artık Benden size bir hidâyet geldiğinde kim Benim hidâyetime tabi olursa o ne dalâlete düşer ne de bedbaht olur."
وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ فَاِنَّ لَهُ مَع۪يشَةً ضَنْكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ اَعْمٰى
Vemen a’rada ‘an żikrî fe-inne lehu ma’îşeten dankân venahşuruhu yevme-lkiyâmeti a’mâ(n)
"Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse mutlaka ona (dünyada) dar bir geçimlik (olan kurtulamayacağı bir gönül darlığı) vardır ve kıyamet günü onu kör olarak haşredeceğiz."
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَـن۪ٓي اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَص۪يراً
Kâle rabbi lime haşertenî a’mâ vekad kuntu basîrâ(n)
(O gün, o) Der ki: "Rabbim! Niçin beni kör olarak haşrettin? Hâlbuki (ben dünyada) gören biriydim!"
قَالَ كَذٰلِكَ اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا فَـنَس۪يتَهَاۚ وَكَذٰلِكَ الْيَوْمَ تُنْسٰى
Kâle keżâlike etetke âyâtunâ fenesîtehâ(s) vekeżâlike-lyevme tunsâ
(Allah) Buyurur: "(Evet) Öyleydi, (ama) âyetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsun!"
وَكَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى
Vekeżâlike neczî men esrafe velem yu/min bi-âyâti rabbih(i)(c) vele’ażâbu-l-âḣirati eşeddu veebkâ
Biz (hayatını) israf eden ve Rabbinin âyetlerine iman etmeyen kimseleri işte böyle cezalandırırız. Âhiret azabı ise elbette daha şiddetli ve bâkidir.
اَفَلَمْ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ يَمْشُونَ ف۪ي اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟
Efelem yehdi lehum kem ehleknâ kablehum mine-lkurûni yemşûne fî mesâkinihim(k) inne fî żâlike leâyâtin li-ulî-nnuhâ
(Resulüm!) Yurtlarında dolaşıp durdukları, kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları hidâyete erdirmedi mi? Şüphesiz bunda (anlamak isteyen) akıl sahipleri için âyetler vardır.
وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ لَكَانَ لِزَاماً وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ
Velevlâ kelimetun sebekat min rabbike lekâne lizâmen veecelun musemmâ(n)
Eğer Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir söz (hüküm) ve belirlenmiş bir süre (kıyamet vakti) olmasaydı, kuşkusuz (onlara azabın hemen gelmesi) kaçınılmaz olurdu.
فَاصْبِرْ عَلٰى يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ وَمِنْ الَّيْلِ فَسَبِّـحْ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضٰى
Fasbir ‘alâ mâ yekûlûne vesebbih bihamdi rabbike kable tulû’i-şşemsi vekable ġurûbihâ(s) vemin ânâ-i-lleyli fesebbih veatrâfe-nnehâri le’alleke terdâ
(Resulüm!) Sen onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan önce de (sabah namazında) batışından önce de (ikindi namazında) Rabbini hamd ile tesbih et! Gecenin bir kısım vakitleri (akşam ve yatsı namazı) ile gündüzün uçlarında (öğle namazında) da tesbih et ki (Rabbinin) rızasına kavuşasın.
وَلَا عَيْنَيْكَ اِلٰى مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِۜ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَاَبْقٰى
Velâ temuddenne ‘ayneyke ilâ mâ metta’nâ bihi ezvâcen minhum zehrate-lhayâti-ddunyâ lineftinehum fîh(i)(c) verizku rabbike ḣayrun veebkâ
Sakın kendilerini imtihan etmek için o (kâfir)lerden bazı zümreleri faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine de gözlerini dikme! Zira Rabbinin (sana bahşedeceği maddi, manevi her türlü) rızkı hem daha hayırlı hem de bâkidir.
وَاْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ لَا رِزْقاًۜ نَحْنُ نَرْزُقُكَۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى
Ve/mur ehleke bi-ssalâti vastabir ‘aleyhâ(s) lâ nes-eluke rizkâ(an)(s) nahnu nerzukuk(e)(k) vel’âkibetu littakvâ
(Resulüm! Sen) Ailene (ve sana uyan herkese) salâtı (her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalışarak yaşamayı) emret ve (kendin de) ona sabırla devam et! Biz senden bir rızık istemiyoruz. (Aksine) Biz seni rızıklandırıyoruz. Hem (en güzel) âkıbet takvâ sahipleri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) içindir.
وَقَالُوا لَوْلَا يَاْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ اَوَلَمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الْاُو۫لٰى
Ve kâlû levlâ ye/tînâ bi-âyetin min rabbih(i)(c) eve lem te/tihim beyyinetu mâ fî-ssuhufi-l-ûlâ
(Kâfirler) Dediler ki: "(Muhammed, Allah'ın resulü olduğuna dair) Bize Rabbinden bir âyet (mucize ve delil) getirmeli değil miydi?" (Resulüm!) Önceki sahifelerde apaçık delil(i bulunan sen ve sana indirilen bu Kur'ân'ın haberi) onlara gelmedi mi?
وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ اَنْ وَنَخْزٰى
Velev ennâ ehleknâhum bi’ażâbin min kablihi lekâlû rabbenâ levlâ erselte ileynâ rasûlen fenettebi’a âyâtike min kabli en neżille venaḣzâ
Şüphesiz eğer Biz, bundan önce onları bir azapla helâk etseydik elbette, "Rabbimiz! Keşke bize bir resul gönderseydin de aşağılanmadan ve rezil olmadan önce Senin âyetlerine tabi olsaydık" derlerdi.
قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى
Kul kullun muterabbisun feterabbesû(s) feseta’lemûne men as-hâbu-ssirâti-sseviyyi vemeni-htedâ
(Resulüm! Sen onlara) De ki: "Herkes beklemektedir, öyle ise (siz de) bekleyin. Yakında dümdüz (ve Hakk'a dosdoğru varan) yolun sahipleri kimlermiş ve hidâyette olanlar kimlermiş (iyice) bil(ip anlay)acaksınız."