← Sûreler
Şuarâ Sûresi
227 âyet · Mekki
سُورَةُ الشُّعَرَٓاءِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

طٰسٓمٓۜ

Tâ-Sîn-Mîm

Tâ. Sîn. Mîm.

2

تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ

Tilke âyâtu-lkitâbi-lmubîn(i)

Bunlar, apaçık Kitâb'ın âyetleridir.

3

لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا مُؤْمِن۪ينَ

Le’alleke bâḣi’un nefseke ellâ yekûnû mu/minîn(e)

(Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye (üzüntüden) neredeyse kendini helâk edeceksin!

4

اِنْ نَشَاْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ

İn neşe/ nunezzil ‘aleyhim mine-ssemâ-i âyeten fezallet e’nâkuhum lehâ ḣâdi’în(e)

Biz dilersek onların üzerine gökten bir âyet (mucize) indiririz de ona boyunları eğilip kalır (hemen secdeye kapanarak iman ederler).

5

وَمَا مِنْ مِنَ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِض۪ينَ

Vemâ ye/tîhim min żikrin mine-rrahmâni muhdeśin illâ kânû ‘anhu mu’ridîn(e)

Onlara Rahmân'dan gelen yeni bir zikir (hatırlatma ve öğüt) yoktur ki (hemen) ondan yüz çevirmesinler.

6

فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَاْت۪يهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

Fekad keżżebû feseye/tîhim enbâu mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

Andolsun ki onlar (bu Kur'ân'ı da) yalanladılar; fakat kendisiyle alay edip durdukları şeylerin haberleri yakında kendilerine gelecektir.

7

اَوَلَمْ اِلَى كَمْ اَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ زَوْجٍ كَر۪يمٍ

Eve lem yerav ilâ-l-ardi kem enbetnâ fîhâ min kulli zevcin kerîm(in)

Onlar yeryüzünü görmediler mi? Orada her verimli çiftten nicesini bitirdik.

8

اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةًۜ وَمَا اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

İnne fî żâlike leâye(ten)(s) vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn(e)

Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

9

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

10

وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۙ

Ve-iż nâdâ rabbuke mûsâ eni-/ti-lkavme-zzâlimîn(e)

(10-11) Hani Rabbin Mûsâ'ya, "o zalimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git! (Onlara sor) Hâlâ takvâ sahibi olmayacaklar mı (Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışmayacaklar mı)?" diye nidâ etmişti.

11

قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا

Kavme fir’avn(e)(c) elâ yettekûn(e)

(10-11) Hani Rabbin Mûsâ'ya, "o zalimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git! (Onlara sor) Hâlâ takvâ sahibi olmayacaklar mı (Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışmayacaklar mı)?" diye nidâ etmişti.

12

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ

Kâle rabbi innî eḣâfu en yukeżżibûn(i)

(Mûsâ) Dedi ki: "Rabbim! Muhakkak ki ben, (onların) beni yalanlamalarından korkuyorum."

13

وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا لِسَان۪ي فَاَرْسِلْ اِلٰى

Veyadîku sadrî velâ yentaliku lisânî feersil ilâ hârûn(e)

"(Bu durumda) Göğsüm daralır, dilim dönmez, bunun için (Hârûn'a da nebîlik ver ve benimle beraber onlara) Hârûn'u (da) gönder!"

14

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ

Velehum ‘aleyye żenbun feeḣâfu en yaktulûn(i)

"Onlara karşı işlediğim bir suç da var (onlardan birini yanlışlıkla öldürmüştüm). Bu yüzden beni öldürmelerinden korkarım."

15

قَالَ كَلَّاۚ فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ

Kâle kellâ(s) feżhebâ bi-âyâtinâ(s) innâ me’akum mustemi’ûn(e)

(Allah) Buyurdu: "Hayır! İkiniz mucizelerimizle gidin! Muhakkak ki Biz sizinle beraberiz, (her şeyi de) işitmekteyiz."

16

فَاْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

Fe/tiyâ fir’avne fekûlâ innâ rasûlu rabbi-l’âlemîn(e)

"Haydi, gidip Firavun'a deyin ki: Gerçekten biz, âlemlerin Rabbinin resul(ler)iyiz."

17

اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي

En ersil me’anâ benî isrâ-îl(e)

"İsrâîloğulları'nı bizimle beraber gönderesin diye (sana geldik)."

18

قَالَ اَلَمْ ف۪ينَا وَل۪يداً وَلَبِثْتَ ف۪ينَا مِنْ سِن۪ينَ

Kâle elem nurabbike fînâ velîden velebiśte fînâ min ‘umurike sinîn(e)

(Kendisine Allah'ın emri tebliğ edilince Firavun, Mûsâ'ya) Dedi ki: "Biz seni çocukken yanımızda yetiştirmedik mi? Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?"

19

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّت۪ي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ

Vefe’alte fa’leteke-lletî fe’alte veente mine-lkâfirîn(e)

"Sonunda yapacağını da yaptın (ve bizden birini öldürdün). Sen nankörlerdensin!"

20

قَالَ فَعَلْتُـهَٓا اِذاً وَاَنَا۬ مِنَ

Kâle fe’altuhâ iżen ve enâ mine-ddâllîn(e)

(Mûsâ) Dedi ki: "Ben, onu yaptığım zaman dalâlet içinde olanlardandım (ve bir anlık kızgınlıkla ona bir tokat attım, öleceğini hiç düşünmedim)."

21

فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ ل۪ي رَبّ۪ي حُكْماً وَجَعَلَن۪ي مِنَ

Feferartu minkum lemmâ ḣiftukum fevehebe lî rabbî hukmen vece’alenî mine-lmurselîn(e)

"Sonra da sizden korktuğum için hemen kaçtım. Daha sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni resullerden kıldı."

22

وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ اَنْ عَبَّدْتَ بَن۪ٓي

Vetilke ni’metun temunnuhâ ‘aleyye en ‘abbedte benî isrâ-îl(e)

"O nimet diye başıma kaktığın ise (aslında) İsrâîloğulları'nı köleleştirmen (yüzünden)di (Onları köleleştirip erkek çocuklarını öldürmeseydiniz, ben de sizin sarayınızda yetişmezdim)."

23

قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَم۪ينَ

Kâle fir’avnu vemâ rabbu-l’âlemîn(e)

Firavun dedi ki: "Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?"

24

قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِن۪ينَ

Kâle rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ(s) in kuntum mûkinîn(e)

(Mûsâ) Dedi: "Eğer inanacak kimseler iseniz; O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir."

25

قَالَ لِمَنْ حَوْلَـهُٓ اَلَا

Kâle limen havlehu elâ testemi’ûn(e)

(Firavun alaycı bir ifadeyle) Etrafında bulunanlara, "işitiyor musunuz?" dedi.

26

قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ

Kâle rabbukum verabbu âbâ-ikumu-l-evvelîn(e)

(Mûsâ anlatmaya devam ederek) "O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir" dedi.

27

قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّـذ۪ٓي اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ

Kâle inne rasûlekumu-lleżî ursile ileykum lemecnûn(un)

(Firavun) "Size gönderilen bu resulünüz şüphesiz mecnundur" dedi.

28

قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ

Kâle rabbu-lmeşriki velmaġribi vemâ beynehumâ(s) in kuntum ta’kilûn(e)

(Mûsâ) "Şayet aklınızı kullanan kimseler iseniz; O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir" dedi.

29

قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهاً غَيْر۪ي لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ

Kâle le-ini-tteḣażte ilâhen ġayrî leec’alenneke mine-lmescûnîn(e)

(Firavun, Mûsâ'ya dönerek) Dedi ki: "Eğer benden başkasını ilâh edinirsen şüphesiz ki seni zindanlıklardan ederim."

30

قَالَ اَوَلَوْ بِشَيْءٍ مُب۪ينٍ

Kâle eve lev ci/tuke bişey-in mubîn(in)

(Mûsâ) "Sana apaçık bir şey (mucize) getirmiş olsam da mı?" dedi.

31

قَالَ فَاْتِ بِه۪ٓ اِنْ كُنْتَ مِنَ

Kâle fe/ti bihi in kunte mine-ssâdikîn(e)

(Firavun) "Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu" dedi.

32

فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ

Feelkâ ‘asâhu fe-iżâ hiye śu’bânun mubîn(un)

Bunun üzerine (Mûsâ) asasını (yere) attı, o da hemen apaçık (kocaman) bir yılan (oluverdi)!

33

وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟

Veneze’a yedehu fe-iżâ hiye beydâu linnâzirîn(e)

Ve elini (koynundan) çıkardı. Birdenbire o da bakanlar için bembeyaz (nûr saçan bir el olarak görünüverdi)!

34

قَالَ لِلْمَلَاِ حَوْلَـهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ

Kâle lilmele-i havlehu inne hâżâ lesâhirun ‘alîm(un)

(Firavun) Etrafındaki (kavminin) ileri gelenler(in)e dedi ki: "Şüphesiz bu (adam), çok bilgili bir sihirbazdır."

35

يُر۪يدُ اَنْ مِنْ بِسِحْرِه۪ۗ فَمَاذَا تَاْمُرُونَ

Yurîdu en yuḣricekum min ardikum bisihrihi femâżâ te/murûn(e)

"(O) Sizi sihri ile yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz (ona ne yapalım)?"

36

قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِي حَاشِر۪ينَۙ

Kâlû ercih veeḣâhu veb’aś fî-lmedâ-ini hâşirîn(e)

(Onlar) Dediler ki: "Onu ve kardeşi (Hârûn)u (bir süre yanında) beklet ve şehirlere toplayıcılar gönder."

37

يَاْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَل۪يمٍ

Ye/tûke bikulli sehhârin ‘alîm(in)

"Bütün bilgili (ve usta) sihirbazları sana getirsinler."

38

فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِم۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍۙ

Fecumi’a-sseharatu limîkâti yevmin ma’lûm(in)

Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.

39

وَق۪يلَ لِلنَّاسِ هَلْ مُجْتَمِعُونَۙ

Vekîle linnâsi hel entum muctemi’ûn(e)

İnsanlara, "siz de toplanıyor musunuz? (Haydi hemen toplanın)" denildi.

40

لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَ

Le’allenâ nettebi’u-sseharate in kânû humu-lġâlibîn(e)

(İnsanlar da) "Eğer galip gelirlerse herhâlde sihirbazlara uyarız" (dediler).

41

فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَاَجْراً اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ

Felemmâ câe-sseharatu kâlû lifir’avne e-inne lenâ leecran in kunnâ nahnu-lġâlibîn(e)

Nihayet sihirbazlar Firavun'a geldiklerinde dediler ki: "Eğer (sihir konusunda Mûsâ'yı yenip) galip gelen biz olursak bize kesin bir mükâfat var değil mi?"

42

قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذاً لَمِنَ

Kâle ne’am ve-innekum iżen lemine-lmukarrabîn(e)

(Firavun) "Evet, hem o takdirde siz mutlaka benim yakınlarımdan olacaksınız" dedi.

43

قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ

Kâle lehum mûsâ elkû mâ entum mulkûn(e)

Mûsâ onlara, "ne atacaksanız atın!" dedi.

44

فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ

Feelkav hibâlehum ve’isiyyehum ve kâlû bi’izzeti fir’avne innâ lenahnu-lġâlibûn(e)

Bunun üzerine iplerini ve asalarını attılar ve "Firavun'un izzeti hakkı için (bugün) elbette bizler galip geleceğiz" dediler.

45

فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَاْفِكُونَۚ

Feelkâ mûsâ ‘asâhu fe-iżâ hiye telkafu mâ ye/fikûn(e)

Sonra Mûsâ asasını attı. Bir de ne görsünler o, onların (sihirbazların) uydurdukları şeyleri (yakalayıp) yutuyor.

46

فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۙ

Feulkiye-sseharatu sâcidîn(e)

Bunun üzerine sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

47

قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

Kâlû âmennâ birabbi-l’âlemîn(e)

Dediler ki: "Biz, âlemlerin Rabbine iman ettik."

48

رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ

Rabbi mûsâ vehârûn(e)

"Mûsâ ve Hârûn'un Rabbine."

49

قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ لَكُمْۚ اِنَّهُ لَكَب۪يرُكُمُ الَّذ۪ي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَۜ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ

Kâle âmentum lehu kable en âżene lekum(s) innehu lekebîrukumu-lleżî ‘allemekumu-ssihra felesevfe ta’lemûn(e)(c) leukatti’anne eydiyekum veerculekum min ḣilâfin veleusallibennekum ecma’în(e)

(Firavun) Dedi ki: "Ben size izin vermeden önce siz ona iman ettiniz (öyle mi)! Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür; ama yakında (buna karşılık size yapacaklarımı) bil(ip gör)eceksiniz! Mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama (bağlayıp) keseceğim ve hepinizi kesinlikle asacağım!"

50

قَالُوا لَا اِنَّٓا اِلٰى مُنْقَلِبُونَۚ

Kâlû lâdayr(a)(s) innâ ilâ rabbinâ munkalibûn(e)

(Onlar) Dediler ki: "Zararı yok, biz mutlaka Rabbimize döneceğiz."

51

اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَٓا اَنْ كُنَّٓا اَوَّلَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ۟

İnnâ natme’u en yaġfira lenâ rabbunâ ḣatâyânâ en kunnâ evvele-lmu/minîn(e)

"Biz, (bu mecliste) iman edenlerin ilki olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz."

52

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى اَنْ اَسْرِ بِعِبَاد۪ٓي اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ

Ve evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi’ibâdî innekum muttebe’ûn(e)

Nihayet Mûsâ'ya, "kullarımı (İsrâîloğulları'nı) geceleyin (Mısır'dan) yürütüp çıkar; çünkü takip edileceksiniz" diye vahyettik.

53

فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي حَاشِر۪ينَۚ

Feersele fir’avnu fî-lmedâ-ini hâşirîn(e)

Firavun (İsrâîloğulları'nın yola çıktığını duyunca) şehirlere (asker toplamakla görevli) toplayıcılar gönderdi.

54

اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَل۪يلُونَۙ

İnne hâulâ-i leşirżimetun kalîlûn(e)

(Askerler toplanınca Firavun onlara dedi ki) "Şüphe yok ki bunlar (İsrâîloğulları) sayıları az, bölük pörçük bir cemaattir."

55

وَاِنَّهُمْ لَنَا لَـغَٓائِظُونَۙ

Ve-innehum lenâ leġâ-izûn(e)

"(Böyle olmasına rağmen) Kesinkes bizi öfkelendirmişlerdir."

56

وَاِنَّا لَجَم۪يعٌ حَاذِرُونَۜ

Ve-innâ lecemî’un hâżirûn(e)

"Biz ise elbette (her şeye) hazırlıklı (ve bütünlük içinde) bir cemaatiz."

57

فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ وَعُيُونٍۙ

Feaḣracnâhum min cennâtin ve’uyûn(in)

(57-58) Ama Biz (İsrâîloğulları'nın peşine düşürerek) onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan, (saraylarında yığdıkları) hazinelerden ve bereketli yerlerden çıkardık.

58

وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَر۪يمٍۙ

Vekunûzin vemekâmin kerîm(in)

(57-58) Ama Biz (İsrâîloğulları'nın peşine düşürerek) onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan, (saraylarında yığdıkları) hazinelerden ve bereketli yerlerden çıkardık.

59

كَذٰلِكَۜ وَاَوْرَثْنَاهَا بَن۪ٓي

Keżâlike ve evraśnâhâ benî isrâ-îl(e)

Böylece bunlara İsrâîloğulları'nı mirasçı kıldık.

60

فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِق۪ينَ

Feetbe’ûhum muşrikîn(e)

Derken (Firavun ve askerleri) gün doğumunda onların peşine düştüler.

61

فَلَمَّا تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ

Felemmâ terâe-lcem’âni kâle ashâbu mûsâ innâ lemudrakûn(e)

İki topluluk birbirini görünce Mûsâ'nın ashabı, "mutlaka bize yetişecekler" dedi.

62

قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ

Kâle kellâ inne me’iye rabbî seyehdîn(i)

(Mûsâ) "Hayır!" dedi, "Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir."

63

فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ

Feevhaynâ ilâ mûsâ eni-drib bi’asâke-lbahr(a)(s) fenfeleka fekâne kullu firkin ke-ttavdi-l’azîm(i)

Bunun üzerine Mûsâ'ya, "asan ile denize vur!" diye vahyettik. (Asasını denize vurunca deniz) Anında infilak etti (ikiye yarıldı) ve her bir parçası kocaman bir dağ gibi oluverdi.

64

وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَۚ

Ve ezlefnâ śemme-l-âḣarîn(e)

Ötekilerini (Firavun ve askerlerini) de oraya yaklaştırdık.

65

وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَع۪ينَۚ

Ve enceynâ mûsâ vemen me’ahu ecma’în(e)

Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.

66

ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَۜ

Śumme aġraknâ-l-âḣarîn(e)

Sonra ötekilerini (denizde) boğduk.

67

اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةًۜ وَمَا اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

İnne fî żâlike leâye(ten)(s) vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn(e)

Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

68

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

69

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰه۪يمَۢ

Vetlu ‘aleyhim nebee ibrâhîm(e)

(Resulüm!) Onlara İbrâhîm'in haberini de oku (anlat)!

70

اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا تَعْبُدُونَ

İż kâle li-ebîhi vekavmihi mâ ta’budûn(e)

Hani o, babasına ve kavmine, "neye âbd ol(up kulluk ed)iyorsunuz?" demişti.

71

قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَاماً فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِف۪ينَ

Kâlû na’budu asnâmen fenezallu lehâ ‘âkifîn(e)

(Onlar da) "Putlara âbd ol(up kulluk ed)iyoruz ve onlara ibadet etmeye de devam edeceğiz" demişlerdi.

72

قَالَ هَلْ اِذْ تَدْعُونَۙ

Kâle hel yesme’ûnekum iż ted’ûn(e)

(İbrâhîm) "Peki" dedi, "onlara (dua edip) yalvardığınızda sizi işitiyorlar mı?"

73

اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ

Ev yenfe’ûnekum ev yedurrûn(e)

"Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?"

74

قَالُوا بَلْ وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ

Kâlû bel vecednâ âbâenâ keżâlike yef’alûn(e)

(Onlar) "Hayır; ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk" dediler.

75

قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ

Kâle eferaeytum mâ kuntum ta’budûn(e)

(75-76) (İbrâhîm) Dedi ki: "İyi ama sizin ve geçmişteki atalarınızın âbd ol(up kulluk et)tiği şeyleri gördünüz mü?"

76

اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ

Entum veâbâukumu-l-akdemûn(e)

(75-76) (İbrâhîm) Dedi ki: "İyi ama sizin ve geçmişteki atalarınızın âbd ol(up kulluk et)tiği şeyleri gördünüz mü?"

77

فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ

Fe-innehum ‘aduvvun lî illâ rabbe-l’âlemîn(e)

"İyi bilin ki muhakkak, onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur)."

78

اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينِۙ

Elleżî ḣalekanî fehuve yehdîn(i)

"O ki beni yarattı ve O, beni hidâyete erdirdi."

79

وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِۙ

Velleżî huve yut’imunî veyeskîn(i)

"Beni yediren de içiren de O'dur."

80

وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ

Ve-iżâ meridtu fehuve yeşfîn(i)

"Hastalandığım zaman bana şifa veren de O'dur."

81

وَالَّذ۪ي يُم۪يتُن۪ي ثُمَّ يُحْي۪ينِۙ

Velleżî yumîtunî śümme yuhyîn(i)

"Benim canımı alacak sonra beni (hesap günü) diriltecek de O'dur."

82

وَالَّـذ۪ٓي اَطْمَعُ اَنْ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِۜ

Velleżî atme’u en yaġfira lî ḣatî-etî yevme-ddîn(i)

"(Hesap günü olan o) Din günü hatalarımı mağfiret edeceğini umduğum da (yalnızca) O'dur."

83

رَبِّ هَبْ ل۪ي حُكْماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَۙ

Rabbi heb lî hukmen veelhiknî bi-ssâlihîn(e)

"Rabbim! Bana hüküm (ve hikmet) ver ve beni sâlih kulların arasına kat!"

84

وَاجْعَلْ ل۪ي لِسَانَ صِدْقٍ فِي

Vec’al lî lisâne sidkin fî-l-âḣirîn(e)

"Sonra gelecekler arasında beni (hayır ve) doğrulukla anılanlardan kıl!"

85

وَاجْعَلْن۪ي مِنْ جَنَّةِ النَّع۪يمِۙ

Vec’alnî min veraśeti cenneti-nne’îm(i)

"Beni Naîm cennetinin vârislerinden eyle!"

86

وَاغْفِرْ لِاَب۪ٓي اِنَّهُ كَانَ مِنَ

Vaġfir li-ebî innehu kâne mine-ddâllîn(e)

"Babamı da mağfiret et (ona tövbe ve iman nasip et). Çünkü o, dalâlette olanlardandır."

87

وَلَا يَوْمَ يُبْعَثُونَۙ

Velâ tuḣzinî yevme yub’aśûn(e)

"(İnsanların tekrar) Diriltilecekleri gün beni (huzurunda) mahcup etme!"

88

يَوْمَ لَا مَالٌ وَلَا

Yevme lâ yenfe’u mâlun velâ benûn(e)

O gün ki ne mal fayda verir ne de evlat.

89

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ

İllâ men eta(A)llâhe bikalbin selîm(in)

Ancak Allah'a kalb-i selim (ıslah olmuş bir kalp) ile gelenler (o gün saadete erer).

90

وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَۙ

Veuzlifeti-lcennetu lilmuttekîn(e)

(O gün) Cennet muttakilere (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara) yaklaştırılır.

91

وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِلْغَاو۪ينَۙ

Veburrizeti-lcehîmu lilġâvîn(e)

Cehennem de azgınların karşısına çıkarılır.

92

وَق۪يلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ

Vekîle lehum eyne mâ kuntum ta’budûn(e)

(92-93) Onlara, "Allah'tan başka âbd ol(up kulluk et)tikleriniz hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?" denilir.

93

مِنْ اللّٰهِۜ هَلْ اَوْ يَنْتَصِرُونَۜ

Min dûni(A)llâhi hel yensurûnekum ev yentesirûn(e)

(92-93) Onlara, "Allah'tan başka âbd ol(up kulluk et)tikleriniz hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?" denilir.

94

فَكُبْكِبُوا ف۪يهَا هُمْ وَالْغَاوُ۫نَۙ

Fekubkibû fîhâ hum velġâvûn(e)

(94-95) Artık onlar, o azgınlar ve iblisin askerleri hepsi oraya (cehenneme) tepetaklak atılırlar.

95

وَجُنُودُ اِبْل۪يسَ اَجْمَعُونَۜ

Vecunûdu iblîse ecme’ûn(e)

(94-95) Artık onlar, o azgınlar ve iblisin askerleri hepsi oraya (cehenneme) tepetaklak atılırlar.

96

قَالُوا وَهُمْ ف۪يهَا يَخْتَصِمُونَۙ

Kâlû vehum fîhâ yaḣtasimûn(e)

Onlar orada (Allah'tan başka taptıklarıyla) çekişerek derler ki,

97

تَاللّٰهِ اِنْ لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ

Ta(A)llâhi in kunnâ lefî dalâlin mubîn(in)

"Vallahi biz gerçekten apaçık bir dalâlet içindeymişiz."

98

اِذْ نُسَوّ۪يكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ

İż nusevvîkum birabbi-l’âlemîn(e)

"Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk."

99

وَمَٓا اِلَّا الْمُجْرِمُونَ

Vemâ edallenâ illâ-lmucrimûn(e)

"Ve bizi (nefsinin hevâsına uyan) mücrimlerden başkası dalâlete düşürmedi."

100

فَمَا مِنْ

Femâ lenâ min şâfi’în(e)

"Şimdi artık bizim ne şefâatçilerimiz vardır,"

101

وَلَا حَم۪يمٍ

Velâ sadîkin hamîm(in)

"Ne de yakın bir dostumuz."

102

فَلَوْ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ

Felev enne lenâ kerraten fenekûne mine-lmu/minîn(e)

"Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş olsa da mü'minlerden olsak!"

103

اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةًۜ وَمَا اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

İnne fî żâlike leâye(ten)(s) vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn(e)

Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

104

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

105

كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Keżżebet kavmu nûhin(i)lmurselîn(e)

Nûh kavmi (de) resulleri(ni) yalanladı.

106

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ نُوحٌ اَلَا

İż kâle lehum eḣûhum nûhun elâ tettekûn(e)

Hani kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: "Siz, takvâ sahibi olmuyor (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmıyor) musunuz?"

107

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

İnnî lekum rasûlun emîn(un)

"Muhakkak ki ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm."

108

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)

"Artık Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin."

109

وَمَٓا عَلَيْهِ مِنْ اِنْ اِلَّا عَلٰى الْعَالَم۪ينَۚ

Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in)(s) in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn(e)

"Ben, buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

110

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۜ

Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)

"O hâlde Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin."

111

قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْاَرْذَلُونَۜ

Kâlû enu/minu leke vettebe’ake-l-erżelûn(e)

(Onlar) Dediler ki: "Sana hep rezil rüsva olmuş (fakir) kimseler tabi olurken biz sana hiç iman eder miyiz!"

112

قَالَ وَمَا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ

Kâle vemâ ‘ilmî bimâ kânû ya’melûn(e)

(Nûh) Dedi ki: "Onların ne yaptıklarını ben bilmem."

113

اِنْ اِلَّا عَلٰى لَوْ تَشْعُرُونَۚ

İn hisâbuhum illâ ‘alâ rabbî(s) lev teş’urûn(e)

"Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünseydiniz (bunu bilirdiniz)!"

114

وَمَٓا بِطَارِدِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ

Vemâ enâ bitâridi-lmu/minîn(e)

"Ben mü'minleri (yanımdan) kovacak değilim."

115

اِنْ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۜ

İn enâ illâ neżîrun mubîn(un)

"Ben ancak (size gelen) apaçık bir uyarıcıyım."

116

قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ

Kâlû le-in lem tentehi yâ nûhu letekûnenne mine-lmercûmîn(e)

(Onlar) Dediler ki: "Ey Nûh! Eğer (bu söylediklerinden) vazgeçmezsen muhakkak taşlananlardan olacaksın."

117

قَالَ رَبِّ اِنَّ قَوْم۪ي كَذَّبُونِۚ

Kâle rabbi inne kavmî keżżebûn(i)

(Nûh) Dedi ki: "Rabbim! Kavmim beni yalanladı."

118

فَافْتَحْ بَيْن۪ي وَبَيْنَهُمْ فَتْحاً وَنَجِّن۪ي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ

Feftah beynî vebeynehum fethan veneccinî vemen me’iye mine-lmu/minîn(e)

"Artık benimle onların arasını açarak sen hükmünü ver! Beni ve beraberimdeki mü'minleri de kurtar!"

119

فَاَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۚ

Feenceynâhu vemen me’ahu fî-lfulki-lmeşhûn(i)

Bunun üzerine Biz onu ve o (her çiftten hayvanla) dolu geminin içinde onunla beraber olanları kurtardık.

120

ثُمَّ اَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاق۪ينَۜ

Śumme aġraknâ ba’du-lbâkîn(e)

Sonra da geri kalanları (suda) boğduk.

121

اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةًۜ وَمَا اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

İnne fî żâlike leâye(ten)(s) vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn(e)

Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

122

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

123

كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Keżżebet ‘âdun(i)lmurselîn(e)

Âd (kavmi) de resulleri(ni) yalanladı.

124

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ هُودٌ اَلَا

İż kâle lehum eḣûhum hûdun elâ tettekûn(e)

Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: "Siz, takvâ sahibi olmuyor (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmıyor) musunuz?"

125

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

İnnî lekum rasûlun emîn(un)

"Muhakkak ki ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm."

126

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)

"Artık Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

127

وَمَٓا عَلَيْهِ مِنْ اِنْ اِلَّا عَلٰى الْعَالَم۪ينَۜ

Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in)(s) in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn(e)

"Ben, buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

128

اَتَبْنُونَ بِكُلِّ اٰيَةً تَعْبَثُونَۙ

Etebnûne bikulli rî’in âyeten ta’beśûn(e)

"Siz her yüksek yere bir âyet (bir anıt) bina edip (oralarda boş şeylerle) eğleniyor musunuz?"

129

وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِـعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَۚ

Vetetteḣiżûne mesâni’a le’allekum taḣludûn(e)

"Ebedi kalmak ümidiyle (orada) sağlam yapılar (ve sanat eserleri mi) ediniyorsunuz?"

130

وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّار۪ينَۚ

Ve-iżâ betaştum betaştum cebbârîn(e)

"Yakaladığınız zaman da (elinize her fırsat geçtiğinde) zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?"

131

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)

"Artık, Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

132

وَاتَّقُوا الَّـذ۪ٓي اَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَۚ

Vettekû-lleżî emeddekum bimâ ta’lemûn(e)

(132-134) "Bildiğiniz her şeyi size veren, size; davarlar, oğullar, bahçeler, pınarlar ihsan eden (Allah)a karşı takvâ sahibi olun!"

133

اَمَدَّكُمْ بِاَنْعَامٍ وَبَن۪ينَۙ

Emeddekum bi-en’âmin vebenîn(e)

(132-134) "Bildiğiniz her şeyi size veren, size; davarlar, oğullar, bahçeler, pınarlar ihsan eden (Allah)a karşı takvâ sahibi olun!"

134

وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍۚ

Vecennâtin ve’uyûn(in)

(132-134) "Bildiğiniz her şeyi size veren, size; davarlar, oğullar, bahçeler, pınarlar ihsan eden (Allah)a karşı takvâ sahibi olun!"

135

اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍۜ

İnnî eḣâfu ‘aleykum ‘ażâbe yevmin ‘azîm(in)

"Doğrusu ben sizin üzerinize azametli bir günün azabının çökmesinden korkuyorum."

136

قَالُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَوَعَظْتَ اَمْ لَمْ مِنَ

Kâlû sevâun ‘aleynâ eve’azte em lem tekun mine-lvâ’izîn(e)

(Onlar ise şöyle) Dediler: "Sen bize nasihat etsen de nasihat etmesen de bizim için birdir."

137

اِنْ اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّل۪ينَۙ

İn hâżâ illâ ḣuluku-l-evvelîn(e)

"Bu (yaptığımız şeyler), öncekilerin geleneklerinden (yani atalarımızın yaptıklarından) başka bir şey değildir."

138

وَمَا بِمُعَذَّب۪ينَۚ

Vemâ nahnu bimu’ażżebîn(e)

"Biz azaba uğratılacak da değiliz."

139

فَكَذَّبُوهُ فَاَهْلَكْنَاهُمْۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةًۜ وَمَا اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Fekeżżebûhu feehleknâhum(k) inne fî żâlike leâye(ten)(s) vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn(e)

Böylece onu yalanladılar ve Biz de onları helâk ettik. Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

140

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

141

كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Keżżebet śemûdu-lmurselîn(e)

Semûd (kavmi de) resulleri(ni) yalanladı.

142

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ صَالِحٌ اَلَا

İż kâle lehum eḣûhum sâlihun elâ tettekûn(e)

Hani kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: "Siz, takvâ sahibi olmuyor (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmıyor) musunuz?"

143

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

İnnî lekum rasûlun emîn(un)

"Muhakkak ki ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm."

144

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)

"Artık Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

145

وَمَٓا عَلَيْهِ مِنْ اِنْ اِلَّا عَلٰى الْعَالَم۪ينَۜ

Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in)(s) in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn(e)

"Ben, buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

146

اَتُتْرَكُونَ ف۪ي هٰهُنَٓا اٰمِن۪ينَۙ

Etutrakûne fî mâ hâhunâ âminîn(e)

(146-148) "Siz burada bahçelerin, pınarların içinde, ekinlerin, meyveleri olgunlaşmış hurmalıkların arasında (ebediyen) güven içinde bırakılacak mısınız (böyle mi sandınız)?"

147

ف۪ي وَعُيُونٍۙ

Fî cennâtin ve’uyûn(in)

(146-148) "Siz burada bahçelerin, pınarların içinde, ekinlerin, meyveleri olgunlaşmış hurmalıkların arasında (ebediyen) güven içinde bırakılacak mısınız (böyle mi sandınız)?"

148

وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَض۪يمٌۚ

Vezurû’in venaḣlin tal’uhâ hedîm(un)

(146-148) "Siz burada bahçelerin, pınarların içinde, ekinlerin, meyveleri olgunlaşmış hurmalıkların arasında (ebediyen) güven içinde bırakılacak mısınız (böyle mi sandınız)?"

149

وَتَنْحِتُونَ مِنَ بُيُوتاً فَارِه۪ينَۚ

Vetenhitûne mine-lcibâli buyûten fârihîn(e)

"(Bir de böyle sanıp) Dağlardan ustaca evler (mi) yontuyorsunuz."

150

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)

"Artık Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

151

وَلَا اَمْرَ الْمُسْرِف۪ينَۙ

Velâ tutî’û emra-lmusrifîn(e)

"Müsriflerin (dünya menfaati için hayatını israf edenlerin) de emrine itaat etmeyin!"

152

اَلَّذ۪ينَ يُفْسِدُونَ فِي وَلَا

Elleżîne yufsidûne fî-l-ardi velâ yuslihûn(e)

"Onlar ki yeryüzünde bozgunculuk yapıp (kendini ve insanları) ıslaha çalışmazlar."

153

قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ

Kâlû innemâ ente mine-lmusahharîn(e)

(Onlar Sâlih'e) Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin."

154

مَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۚ فَاْتِ بِاٰيَةٍ اِنْ كُنْتَ مِنَ

Mâ ente illâ beşerun miślunâ fe/ti bi-âyetin in kunte mine-ssâdikîn(e)

"Sen de bizim gibi ancak bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir!"

155

قَالَ هٰذِه۪ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍۚ

Kâle hâżihi nâkatun lehâ şirbun velekum şirbu yevmin ma’lûm(in)

(Sâlih) Dedi ki: "İşte (istediğiniz mucize, kayanın içinden çıkan) bu dişi devedir. Onun (belli bir gün) su içme hakkı vardır, belli bir gün su içme hakkı da sizindir."

156

وَلَا بِسُٓوءٍ فَيَاْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

Velâ temessûhâ bisû-in feye/ḣużekum ‘ażâbu yevmin ‘azîm(in)

"Ona bir kötülükle dokunmayın, yoksa sizi azametli bir günün azabı yakalar."

157

فَعَقَرُوهَا فَاَصْبَحُوا نَادِم۪ينَۙ

Fe’akarûhâ feasbehû nâdimîn(e)

Buna rağmen onlar, o (devey)i (vahşice biçip) kestiler sonradan pişman da oldular.

158

فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةًۜ وَمَا اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Feaḣażehumu-l’ażâb(u)(k) inne fî żâlike leâye(ten)(s) vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn(e)

Çünkü azap onları yakaladı. Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

159

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

160

كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Keżżebet kavmu lûtin(i)lmurselîn(e)

Lût kavmi (de) resulleri(ni) yalanladı.

161

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ لُوطٌ اَلَا

İż kâle lehum eḣûhum lûtun elâ tettekûn(e)

Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: "Siz, takvâ sahibi olmuyor (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmıyor) musunuz?"

162

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

İnnî lekum rasûlun emîn(un)

"Muhakkak ki ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm."

163

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)

"Artık Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

164

وَمَٓا عَلَيْهِ مِنْ اِنْ اِلَّا عَلٰى الْعَالَم۪ينَۜ

Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in)(s) in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn(e)

"Ben buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

165

اَتَاْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ

Ete/tûne-żżukrâne mine-l’âlemîn(e)

(165-166) "Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da âlemlerden (insanlar içinden) erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Gerçekten siz haddi aşan bir kavimsiniz!"

166

وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ

Veteżerûne mâ ḣaleka lekum rabbukum min ezvâcikum(c) bel entum kavmun ‘âdûn(e)

(165-166) "Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da âlemlerden (insanlar içinden) erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Gerçekten siz haddi aşan bir kavimsiniz!"

167

قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ

Kâlû le-in lem tentehi yâ lûtu letekûnenne mine-lmuḣracîn(e)

(Onlar şöyle) Dediler: "Ey Lût! Eğer (işimize karışmaktan) vazgeçmezsen muhakkak ki (şehirden) çıkarılanlardan olacaksın!"

168

قَالَ اِنّ۪ي لِعَمَلِكُمْ مِنَ

Kâle innî li’amelikum mine-lkâlîn(e)

(Lût) Dedi ki: "Doğrusu ben sizin bu yaptığınız(dan tiksinip siz)e kızanlardanım!"

169

رَبِّ نَجِّن۪ي وَاَهْل۪ي مِمَّا يَعْمَلُونَ

Rabbi neccinî veehlî mimmâ ya’melûn(e)

(Sonra ellerini açıp dua ederek dedi ki) "Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıkları (o çirkin) şeyden kurtar!"

170

فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَـهُٓ اَجْمَع۪ينَۙ

Fenecceynâhu veehlehu ecme’în(e)

Bunun üzerine biz de onu ve bütün ailesini kurtardık.

171

اِلَّا عَجُوزاً فِي

İllâ ‘acûzen fî-lġâbirîn(e)

Ancak bir kocakarı (olan karısı) müstesna. O geride (azaba uğrayacaklarla beraber) kalanlardan oldu.

172

ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَر۪ينَۚ

Śumme demmernâ-l-âḣarîn(e)

Sonra diğerlerini darmadağın ettik.

173

وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ

Veemtarnâ ‘aleyhim matarâ(an)(s) fesâe mataru-lmunżerîn(e)

Biz onların üzerlerine bir (azap) yağmuru yağdırdık. Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne kötüdür!

174

اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةًۜ وَمَا اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

İnne fî żâlike leâye(ten)(s) vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn(e)

Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

175

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

176

كَذَّبَ اَصْحَابُ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Keżżebe ashâbu-l-eyketi-lmurselîn(e)

Eyke halkı (da) resulleri(ni) yalanladı.

177

اِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ اَلَا

iż kâle lehum şu’aybun elâ tettekûn(e)

Hani Şuayb onlara şöyle demişti: "Siz, takvâ sahibi olmuyor (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmıyor) musunuz?"

178

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

İnnî lekum rasûlun emîn(un)

"Muhakkak ki ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm."

179

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)

"Artık Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

180

وَمَٓا عَلَيْهِ مِنْ اِنْ اِلَّا عَلٰى الْعَالَم۪ينَۜ

Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in)(s) in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn(e)

"Ben, buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

181

اَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا مِنَ

Evfû-lkeyle velâ tekûnû mine-lmuḣsirîn(e)

"Ölçüyü tam yapın, (alışverişte) eksiltenlerden olmayın!"

182

وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۚ

Vezinû bilkistâsi-lmustekîm(i)

"Doğru terazi ile tartın!"

183

وَلَا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا فِي مُفْسِد۪ينَۚ

Velâ tebḣasû-nnâse eşyâehum velâ ta’śev fî-l-ardi mufsidîn(e)

"İnsanların eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (Allah'a) asi olmayın!"

184

وَاتَّقُوا الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَۜ

Vettekû-lleżî ḣalekakum velcibillete-l-evvelîn(e)

"Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah)a karşı takvâlı olun!"

185

قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ

Kâlû innemâ ente mine-lmusahharîn(e)

(Onlar) Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin!"

186

وَمَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ

Vemâ ente illâ beşerun miślunâ ve-in nezunnuke lemine-lkâżibîn(e)

"Sen de bizim gibi ancak bir beşersin. Biz senin gerçekten yalancılardan olduğunu zannediyoruz."

187

فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفاً مِنَ اِنْ كُنْتَ مِنَ

Feeskit ‘aleynâ kisefen mine-ssemâ-i in kunte mine-ssâdikîn(e)

"Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi gökten üzerimize bir parça düşür!"

188

قَالَ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ

Kâle rabbî a’lemu bimâ ta’melûn(e)

(Bunun üzerine Şuayb) Dedi ki: "Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir."

189

فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِۜ اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

Fekeżżebûhu feeḣażehum ‘ażâbu yevmi-zzulle(ti)(c) innehu kâne ‘ażâbe yevmin ‘azîm(in)

Böylece onu yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi!

190

اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةًۜ وَمَا اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

İnne fî żâlike leâye(ten)(s) vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn(e)

Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

191

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

192

وَاِنَّهُ لَتَنْز۪يلُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

Ve-innehu letenzîlu rabbi-l’âlemîn(e)

Muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.

193

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ

Nezele bihi-rrûhu-l-emîn(u)

(193-195) (Resulüm!) Onu Rûhu'l-Emîn (Cebrail) uyarıcılardan olman için apaçık Arapça bir lisan ile senin kalbine indirmiştir.

194

عَلٰى لِتَكُونَ مِنَ

‘Alâ kalbike litekûne mine-lmunżirîn(e)

(193-195) (Resulüm!) Onu Rûhu'l-Emîn (Cebrail) uyarıcılardan olman için apaçık Arapça bir lisan ile senin kalbine indirmiştir.

195

بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُب۪ينٍۜ

Bilisânin ‘arabiyyin mubîn(in)

(193-195) (Resulüm!) Onu Rûhu'l-Emîn (Cebrail) uyarıcılardan olman için apaçık Arapça bir lisan ile senin kalbine indirmiştir.

196

وَاِنَّهُ لَف۪ي الْاَوَّل۪ينَ

Ve-innehu lefî zuburi-l-evvelîn(e)

Ve muhakkak ki o, öncekilerin kitaplarında da vardır.

197

اَوَلَمْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَن۪ٓي

Eve lem yekun lehum âyeten en ya’lemehu ‘ulemâu benî isrâ-îl(e)

İsrâîloğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?

198

وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى الْاَعْجَم۪ينَۙ

Velev nezzelnâhu ‘alâ ba’di-l-a’cemîn(e)

(198-199) Eğer Biz onu (Arapça bilmeyen) yabancı birine indirseydik de bunu onlara o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.

199

فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا بِه۪ مُؤْمِن۪ينَۜ

Fekaraehu ‘aleyhim mâ kânû bihi mu/minîn(e)

(198-199) Eğer Biz onu (Arapça bilmeyen) yabancı birine indirseydik de bunu onlara o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.

200

كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ ف۪ي الْمُجْرِم۪ينَۜ

Keżâlike seleknâhu fî kulûbi-lmucrimîn(e)

İşte Biz o (küfr)ü mücrimlerin kalplerine böylece soktuk.

201

لَا بِه۪ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۙ

Lâ yu/minûne bihi hattâ yeravû-l’ażâbe-l-elîm(e)

Onlar elem verici (iç yakan) azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

202

فَيَاْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا

Feye/tiyehum baġteten vehum lâ yeş’urûn(e)

İşte, bu (azap) onlara kendileri farkında olmadan, ansızın gelecektir.

203

فَيَقُولُوا هَلْ مُنْظَرُونَۜ

Feyekûlû hel nahnu munzarûn(e)

O zaman onlar derler ki: "Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba?"

204

اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ

Efebi’ażâbinâ yesta’cilûn(e)

Şimdi onlar (alay ederek) Bizim azabımızın çarçabuk gelmesini mi istiyorlar?

205

اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَۙ

Eferaeyte in metta’nâhum sinîn(e)

Gördün mü! Eğer Biz onları yıllarca (dünya nimetlerinden) faydalandırsak,

206

ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ

Śumme câehum mâ kânû yû’adûn(e)

Sonra onlara vaad edilen (azap) başlarına gelse,

207

مَٓا عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَۜ

Mâ aġnâ ‘anhum mâ kânû yumette’ûn(e)

Faydalandırıldıkları şeyler (o gün) kendilerine yarar sağlamaz.

208

وَمَٓا مِنْ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَۗۛ

Vemâ ehleknâ min karyetin illâ lehâ munżirûn(e)

(208-209) Biz hiçbir memleketi (kulluğu) hatırlatmak üzere (gönderdiğimiz) uyarıcı (resul)leri olmadan helâk etmedik ve Biz asla zulmedici değiliz.

209

ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا ظَالِم۪ينَ

Żikrâ vemâ kunnâ zâlimîn(e)

(208-209) Biz hiçbir memleketi (kulluğu) hatırlatmak üzere (gönderdiğimiz) uyarıcı (resul)leri olmadan helâk etmedik ve Biz asla zulmedici değiliz.

210

وَمَا بِهِ الشَّيَاط۪ينُ

Vemâ tenezzelet bihi-şşeyâtîn(u)

Hem onu (Kur'ân'ı) şeytanlar indirmedi.

211

وَمَا لَهُمْ وَمَا

Vemâ yenbeġî lehum vemâ yestatî’ûn(e)

Zaten bu onların harcı değildir, buna güçleri de yetmez.

212

اِنَّهُمْ عَنِ لَمَعْزُولُونَۜ

İnnehum ‘ani-ssem’i lema’zûlûn(e)

Çünkü onlar (vahyi) işitmekten uzaklaştırılmışlardır.

213

فَلَا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ

Felâ ted’u me’a(A)llâhi ilâhen âḣara fetekûne mine-lmu’ażżebîn(e)

Şu hâlde sakın Allah ile beraber başka bir ilâha (kulluk edip) yalvarma sonra azaba uğrayanlardan olursun!

214

وَاَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْاَقْرَب۪ينَۙ

Veenżir ‘aşîrateke-l-akrabîn(e)

(Resulüm! Önce) En yakın akrabanı uyar!

215

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّـبَعَكَ مِنَ

Vaḣfid cenâhake limeni-ttebe’ake mine-lmu/minîn(e)

Mü'minlerden sana tabi olanlara (rahmet) kanatlarını ger!

216

فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَۚ

Fe-in ‘asavke fekul innî berî-un mimmâ ta’melûn(e)

Şayet sana asi olurlarsa de ki: "Muhakkak ki ben sizin yaptıklarınızdan uzağım."

217

وَتَوَكَّلْ عَلَى الرَّح۪يمِۙ

Vetevekkel ‘alâ-l’azîzi-rrahîm(i)

Ve sen Azîz, Rahîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden Allah)a tevekkül et!

218

اَلَّذ۪ي يَرٰيكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ

Elleżî yerâke hîne tekûm(u)

O ki (vahyi yaymak için) ayağa kalktığın zaman seni görür.

219

وَتَقَلُّبَكَ فِي

Vetekallubeke fî-ssâcidîn(e)

(Allah'ın rızasını kazanmak için) Secde edenler arasında dolaştığında da (görür).

220

اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

İnnehu huve-ssemî’u-l’alîm(u)

Muhakkak ki O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).

221

هَلْ عَلٰى تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُۜ

Hel unebbi-ukum ‘alâ men tenezzelu-şşeyâtîn(u)

şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi?

222

تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ

Tenezzelu ‘alâ kulli effâkin eśîm(in)

Onlar, her bir iftiracı günahkâr üstüne inerler.

223

يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَۜ

Yulkûne-ssem’a veekśeruhum kâżibûn(e)

Onlar (ise şeytanların söylediklerine) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.

224

وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَۜ

Ve-şşu’arâu yettebi’uhumu-lġâvûn(e)

(İman etmeyen) Şairlere ise azgınlar tabi olurlar.

225

اَلَمْ اَنَّهُمْ ف۪ي يَه۪يمُونَۙ

Elem tera ennehum fî kulli vâdin yehîmûn(e)

Görmez misin ki onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar.

226

وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا

Veennehum yekûlûne mâ lâ yef’alûn(e)

Ve yapmayacakları şeyleri söylerler.

227

اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً وَانْتَصَرُوا مِنْ مَا ظُلِمُواۜ وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ

İllâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti veżekerû(A)llâhe keśîran ventesarû min ba’di mâ zulimû(k) veseya’lemu-lleżîne zalemû eyye munkalebin yenkalibûn(e)

Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, Allah'ı çokça zikredenler ve zulme uğradıktan sonra (Allah tarafından) yardım görenler başka. Zulmedenler hangi dönüşe (hangi âkıbete) döndürüleceklerini yakında bilecekler.