بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
طٰسٓ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ وَكِتَابٍ مُب۪ينٍۙ
Tâ-Sîn(c) tilke âyâtu-lkur-âni vekitâbin mubîn(in)
Tâ. Sîn. Bunlar Kur'ân'ın ve apaçık bir kitabın (Levh-i Mahfuz'un) âyetleridir.
هُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ
Huden vebuşrâ lilmu/minîn(e)
Mü'minler için bir hidâyet ve bir müjdedir.
اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
Elleżîne yukîmûne-ssalâte veyu/tûne-zzekâte vehum bil-âḣirati hum yûkinûn(e)
(Mü'minler) O kimselerdir ki namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ırlar, zekâtı ver(erek nefislerinin cimriliğini temizl)erler ve onlar âhirete kesinkes (görüyormuşçasına) inanırlar.
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا بِالْاٰخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَۜ
İnne-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati zeyyennâ lehum a’mâlehum fehum ya’mehûn(e)
Muhakkak ki Biz, âhirete iman etmeyenlerin amellerini kendilerine süslü gösterdik, bu yüzden onlar (dünyada) bocalayıp dururlar.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي هُمُ الْاَخْسَرُونَ
Ulâ-ike-lleżîne lehum sû-u-l’ażâbi vehum fî-l-âḣirati humu-l-aḣserûn(e)
İşte onlar öyle kimselerdir ki azabın en kötüsü onlarındır ve âhirette en çok hüsrana uğrayacak olanlar da onlardır.
وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ حَك۪يمٍ عَل۪يمٍ
Ve-inneke letulekkâ-lkur-âne min ledun hakîmin ‘alîm(in)
(Resulüm!) Muhakkak ki bu Kur'ân Hakîm, Alîm (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyi ve herkesi bilen Allah) tarafından sana ilka edil(ip gönlüne indiril)mektedir.
اِذْ قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِه۪ٓ اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراًۜ سَاٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰت۪يكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ
İż kâle mûsâ li-ehlihi innî ânestu nâran seâtîkum minhâ biḣaberin ev âtîkum bişihâbin kabesin le’allekum testalûn(e)
Hani (bir zamanlar), Mûsâ (Medyen'den Mısır'a dönerken) ailesine, "gerçekten ben bir ateş gördüm. (Gidip) Size oradan (yol hakkında) bir haber getireceğim yahut ısınırsınız diye bir kor ateş getireceğim" demişti.
فَلَمَّا جَٓاءَهَا نُودِيَ اَنْ بُورِكَ مَنْ فِي وَمَنْ حَوْلَهَاۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Felemmâ câehâ nûdiye en bûrike men fî-nnâri vemen havlehâ vesubhâna(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)
Oraya geldiğinde (kendisine) şöyle nidâ edildi: "Bu ateş (gibi görünen Allah'ın nûrunun tecellisin)in içinde olanlar ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir)."
يَا مُوسٰٓى اِنَّـهُٓ اَنَا اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۙ
Yâ mûsâ innehu ena(A)llâhu-l’azîzu-lhakîm(u)
"Ey Mûsâ! Muhakkak ki Ben Azîz, Hakîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve her işinde hikmet ve hayır) olan Allah'ım!"
وَاَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِراً وَلَمْ يَا مُوسٰى لَا اِنّ۪ي لَا لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَۗ
Veelki ‘asâk(e)(c) felemmâ raâhâ tehtezzu keennehâ cânnun vellâ mudbiran velem yu’akkib(c) yâ mûsâ lâ teḣaf innî lâ yeḣâfu ledeyye-lmurselûn(e)
"Asanı at!" Ne zaman ki (Mûsâ asasını atıp) onu (kocaman) bir yılan gibi hareket eder görünce dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Allah buyurdu ki) "Ey Mûsâ! Korkma; çünkü Benim huzurumda resuller korkmaz."
اِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُٓوءٍ فَاِنّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İllâ men zaleme śümme beddele husnen ba’de sû-in fe-innî ġafûrun rahîm(un)
"Ancak zulmeden kimse başka, (o da) sonra işlediği kötülük yerine güzellik yaparsa (bilsin ki) şüphesiz Ben Ğafûr (ve) Rahîm'im (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edenim)."
وَاَدْخِلْ يَدَكَ ف۪ي تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ سُٓوءٍ ف۪ي تِسْعِ اٰيَاتٍ اِلٰى وَقَوْمِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ
Veedḣil yedeke fî ceybike taḣruc beydâe min ġayri sû-/(in)(s) fî tis’i âyâtin ilâ fir’avne vekavmih(i)(c) innehum kânû kavmen fâsikîn(e)
"Elini koynuna sok da Firavun'a ve onun kavmine (gönderilen) dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz (nûr saçan bir el olarak) çıksın; çünkü onlar fâsık bir kavim oldular."
فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ
Felemmâ câet-hum âyâtunâ mubsiraten kâlû hâżâ sihrun mubîn(un)
Nitekim mucizelerimiz onlara açıkça görünen bir şekilde gelince "bu, apaçık bir sihirdir" dediler.
وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ ظُلْماً وَعُلُواًّۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ۟
Vecehadû bihâ vesteykanet-hâ enfusuhum zulmen ve’uluvvâ(en)(c) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmufsidîn(e)
Kendileri bunlara (bu mucizelerimize) ikna oldukları hâlde zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler; ama bak, o fesatçıların âkıbeti nasıl oldu!
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْماًۚ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى مِنْ الْمُؤْمِن۪ينَ
Velekad âteynâ dâvûde vesuleymâne ‘ilmâ(en)(s) vekâlâ-lhamdu li(A)llâhi-lleżî faddalenâ ‘alâ keśîrin min ‘ibâdihi-lmu/minîn(e)
(Resulüm!) Andolsun ki Biz Dâvûd'a ve Süleymân'a ilim verdik de onlar, "bizi, mü'min kullarının birçoğundan faziletli kılan Allah'a hamd olsun" dediler.
وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ وَقَالَ يَٓا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ
Veveriśe suleymânu dâvûd(e)(s) vekâle yâ eyyuhâ-nnâsu ‘ullimnâ mentika-ttayri veûtînâ min kulli şey-/(in)(s) inne hâżâ lehuve-lfadlu-lmubîn(u)
Süleymân, Dâvûd'a vâris oldu ve dedi ki: "Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur."
وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ
Vehuşira lisuleymâne cunûduhu mine-lcinni vel-insi ve-ttayri fehum yûze’ûn(e)
(Hani bir zamanlar) Süleymân'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan (meydana gelen) orduları toplandı. Onların hepsi düzenli olarak sevk ediliyordu.
حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ لَا سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا
Hattâ iżâ etev ‘alâ vâdi-nnemli kâlet nemletun yâ eyyuhâ-nnemlu-dḣulû mesâkinekum lâ yahtimennekum suleymânu vecunûduhu vehum lâ yeş’urûn(e)
Nihayet karınca vadisine geldikleri zaman (kraliçe) karınca, "ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleymân ve ordusu farkında olmadan sizi ezmesin" dedi.
فَتَبَسَّمَ ضَاحِكاً مِنْ وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَاَنْ صَالِحاً تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْن۪ي بِرَحْمَتِكَ ف۪ي عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ
Fetebesseme dâhiken min kavlihâ vekâle rabbi evzi’nî en eşkura ni’meteke-lletî en’amte ‘aleyye ve’alâ vâlideyye veen a’mele sâlihan terdâhu veedḣilnî birahmetike fî ‘ibâdike-ssâlihîn(e)
(Süleymân) Onun (bu) sözünden dolayı tebessüm ederek güldü ve dedi ki: "Rabbim! Beni; bana ve ana babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın sâlih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle sâlih kullarının arasına kat!"
وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لَٓا الْهُدْهُدَۘ اَمْ مِنَ
Vetefekkade-ttayra fekâle mâ liye lâ erâ-lhudhude em kâne mine-lġâ-ibîn(e)
(Bir gün Süleymân) Kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: "Hüdhüd'ü niçin göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?"
لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَاباً شَد۪يداً اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَاْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ
Leu’ażżibennehu ‘ażâben şedîden ev leeżbehannehu ev leye/tiyennî bisultânin mubîn(in)
"Ya bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek ya da onu şiddetli bir azapla cezalandıracağım yahut onu keseceğim!"
فَمَكَثَ غَيْرَ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ بِنَبَاٍ يَق۪ينٍ
Femekeśe ġayra ba’îdin fekâle ehattu bimâ lem tuhit bihi ve ci/tuke min sebe-in binebe-in yakîn(in)
Çok geçmeden (Hüdhüd) geldi ve (Süleymân'a) dedi ki: "Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe (şehrin)den sana, doğru (ve önemli) bir haber getirdim."
اِنّ۪ي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُو۫تِيَتْ مِنْ وَلَهَا عَرْشٌ عَظ۪يمٌ
İnnî vecedtu-mraeten temlikuhum veûtiyet min kulli şey-in velehâ ‘arşun ‘azîm(un)
"Gerçekten ben o (Sebeli)lere hükümdarlık eden, kendisine her şeyden (nasip) verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım."
وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ اللّٰهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ فَهُمْ لَا
Vecedtuhâ vekavmehâ yescudûne lişşemsi min dûni(A)llâhi vezeyyene lehumu-şşeytânu a’mâlehum fesaddehum ‘ani-ssebîli fehum lâ yehtedûn(e)
"Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp Güneş'e secde ediyor (bir vaziyette) buldum. şeytan onlara amellerini süslemiş ve onları (hak) yoldan alıkoymuş, bu yüzden onlar hidâyeti de bulamıyorlar."
اَلَّا لِلّٰهِ الَّذ۪ي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ
Ellâ yescudû li(A)llâhi-lleżî yuḣricu-lḣab-e fî-ssemâvâti vel-ardi veya’lemu mâ tuḣfûne vemâ tu’linûn(e)
"(şeytan böyle yapmıştı ki) Göklerde ve yerde saklı olanı (açığa) çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmesinler."
اَللّٰهُ لَٓا اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
(A)llâhu lâ ilâhe illâ huve rabbu-l’arşi-l’azîm(i)
"(Hâlbuki) Azîm Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka İlâh yoktur."
قَالَ سَنَنْظُرُ اَصَدَقْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ
Kâle senenzuru esadakte em kunte mine-lkâżibîn(e)
(Süleymân Hüdhüd'e) Dedi ki: "Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız."
اِذْهَبْ بِكِتَاب۪ي هٰذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ
İżheb bikitâbî hâżâ feelkih ileyhim śümme tevelle ‘anhum fenzur mâżâ yerci’ûn(e)
"Şu mektubumu götür ve onlara at sonra onlardan (biraz öteye) çekil de ne sonuca varacaklarına bak!"
قَالَتْ يَٓا الْمَلَؤُ۬ا اِنّ۪ٓي اُلْقِيَ اِلَيَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ
Kâlet yâ eyyuhâ-lmeleu innî ulkiye ileyye kitâbun kerîm(un)
(Süleymân'ın mektubunu alan Sebe melikesi, meclisini topladı ve) "Ey ileri gelenler! Gerçekten bana çok kerim (önemli) bir mektup bırakıldı" dedi.
اِنَّهُ مِنْ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ
İnnehu min suleymâne ve-innehu bismi(A)llâhi-rrahmâni-rrahîm(i)
"Mektup Süleymân'dandır ve o, Rahmân (ve) Rahîm olan Allah'ın adıyla (başlamakta)dır."
اَلَّا عَلَيَّ وَاْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ۟
Ellâ ta’lû ‘aleyye ve/tûnî muslimîn(e)
"(İçinde) Bana baş kaldırmayın ve teslimiyet göstererek bana gelin, diye (yazmaktadır)."
قَالَتْ يَٓا الْمَلَؤُ۬ا اَفْتُون۪ي ف۪ٓي مَا قَاطِعَةً اَمْراً حَتّٰى تَشْهَدُونِ
Kâlet yâ eyyuhâ-lmeleu eftûnî fî emrî mâ kuntu kâti’aten emran hattâ teşhedûn(e)
(Devamında Melike) Dedi ki: "Ey ileri gelenler! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) Siz yanımda bulunmadıkça (size danışmadan) hiçbir işi kestirip atmam."
قَالُوا نَحْنُ اُو۬لُوا قُوَّةٍ وَاُو۬لُوا بَاْسٍ شَد۪يدٍ وَالْاَمْرُ اِلَيْكِ فَانْظُر۪ي مَاذَا تَاْمُر۪ينَ
Kâlû nahnu ulû kuvvetin veulû be/sin şedîdin vel-emru ileyki fenzurî mâżâ te/murîn(e)
(Onlar) Dediler ki: "Biz (güçlü) kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız. Emir ise senindir, artık bak, ne emredersen (biz onu yaparız)."
قَالَتْ اِنَّ الْمُلُوكَ اِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً اَفْسَدُوهَا وَجَعَلُٓوا اَعِزَّةَ اَهْلِهَٓا اَذِلَّةًۚ وَكَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ
Kâlet inne-lmulûke iżâ deḣalû karyeten efsedûhâ vece’alû e’izzete ehlihâ eżille(ten)(s) vekeżâlike yef’alûn(e)
(Melike) Dedi ki: "Şüphesiz hükümdarlar bir memlekete girdikleri zaman orayı harab ederler ve halkının şerefli kimselerini zelil kılarlar, işte böyle yaparlar."
وَاِنّ۪ي مُرْسِلَةٌ اِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ
Ve-innî mursiletun ileyhim bihediyyetin fenâziratun bime yerci’u-lmurselûn(e)
"(Bu nedenle şimdi) Ben onlara bir hediye gönderip elçilerin ne (gibi bir sonuç) ile döneceklerine bakacağım."
فَلَمَّا جَٓاءَ سُلَيْمٰنَ قَالَ اَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍۘ فَمَٓا اٰتٰينِيَ اللّٰهُ خَيْرٌ مِمَّٓا اٰتٰيكُمْۚ بَلْ اَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ
Felemmâ câe suleymâne kâle etumiddûneni bimâlin femâ âtâniya(A)llâhu ḣayrun mimmâ âtâkum bel entum bihediyyetikum tefrahûn(e)
(Elçiler, hediyelerle) Süleymân'a gelince (Süleymân elçilerin sözcüsüne şöyle) dedi: "Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Hâlbuki Allah'ın bana verdiği (nimetler) size verdiğinden daha hayırlıdır. Bilakis hediyenizle (ben değil) siz sevinirsiniz."
اِرْجِعْ اِلَيْهِمْ فَلَنَاْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَٓا اَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ
İrci’ ileyhim felene/tiyennehum bicunûdin lâkibele lehum bihâ velenuḣricennehum minhâ eżilleten vehum sâġirûn(e)
"(Ey elçi!) Onlara dön, iyi bilsinler ki (eğer bize teslim olmazlarsa) kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları mutlaka zelil ve küçük düşmüş kimseler olarak oradan çıkarırız!"
قَالَ يَٓا الْمَلَؤُ۬ا اَيُّكُمْ يَاْت۪ين۪ي بِعَرْشِهَا قَبْلَ اَنْ مُسْلِم۪ينَ
Kâle yâ eyyuhâ-lmeleu eyyukum ye/tînî bi’arşihâ kable en ye/tûnî muslimîn(e)
(Sonra Süleymân vezirlerine) Dedi ki: "Ey ileri gelenler! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir?"
قَالَ عِفْر۪يتٌ مِنَ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ مِنْ وَاِنّ۪ي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ اَم۪ينٌ
Kâle ‘ifrîtun mine-lcinni enâ âtîke bihi kable en tekûme min makâmik(e)(s) ve-innî ‘aleyhi lekaviyyun emîn(un)
Cinlerden bir ifrit, "sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten ben bu konuda güvenilir bir güce sahibim" dedi.
قَالَ الَّذ۪ي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِراًّ عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ رَبّ۪ي۠ لِيَبْلُوَن۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُۜ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ فَاِنَّ رَبّ۪ي غَنِيٌّ كَر۪يمٌ
Kâle-lleżî ‘indehu ‘ilmun mine-lkitâbi enâ âtîke bihi kable en yertedde ileyke tarfuk(e)(s) felemmâ raâhu mustekirran ‘indehu kâle hâżâ min fadli rabbî liyebluvenî eeşkuru em ekfur(u)(s) vemen şekera fe-innemâ yeşkuru linefsih(i)(s) vemen kefera fe-inne rabbî ġaniyyun kerîm(un)
Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise "gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm" dedi. (Süleymân) Onu (melikenin tahtını) yanında yerleşmiş olarak görünce dedi ki: "Bu, Rabbimin lütfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü yapacağım diye beni imtihan etmesidir. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur, kim de nankörlük ederse şüphesiz ki Rabbim Ğaniyy'dir, Kerîm'dir (zengin, her şeyin kendisine muhtaç olduğu ve bütün ikramları yapan tek zattır)."
قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ اَتَهْتَد۪ٓي اَمْ تَكُونُ مِنَ لَا
Kâle nekkirû lehâ ‘arşehâ nenzur etehtedî em tekûnu mine-lleżîne lâ yehtedûn(e)
(Süleymân devamında) Dedi ki: "Onun tahtını tanınmaz bir hâle getirin, bakalım (tanımaya) muvaffak olacak mı, yoksa muvaffak olamayanlardan mı olacak?"
فَلَمَّا جَٓاءَتْ ق۪يلَ اَهٰكَذَا عَرْشُكِۜ قَالَتْ كَاَنَّهُ هُوَۚ وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ
Felemmâ câet kîle ehâkeżâ ‘arşuk(i)(s) kâlet keennehu hu(ve)(c) veûtînâ-l’ilme min kablihâ vekunnâ muslimîn(e)
Nihayet (melike) gelince (ona), "senin tahtın da böyle mi?" denildi. (O da) "Sanki bu, o! Zaten bize daha önceden (senin Allah tarafından gönderilmiş bir resul olduğuna dair) bilgi verilmişti ve biz de (sana) teslim olmuştuk" dedi.
وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ اللّٰهِۜ اِنَّهَا كَانَتْ مِنْ كَافِر۪ينَ
Vesaddehâ mâ kânet ta’budu min dûni(A)llâh(i)(s) innehâ kânet min kavmin kâfirîn(e)
Onu Allah'tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar iman etmekten) alıkoymuştu; çünkü kendisi kâfir bir kavimdendi.
ق۪يلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَۚ فَلَمَّا رَاَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ قَالَ اِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي ظَلَمْتُ نَفْس۪ي وَاَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمٰنَ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟
Kîle lehâ-dḣulî-ssarh(a)(s) felemmâ raet-hu hasibet-hu lucceten vekeşefet ‘an sâkayhâ(c) kâle innehu sarhun mumerradun min kavârîr(a)(k) kâlet rabbi innî zalemtu nefsî veeslemtu me’a suleymâne li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)
Ona, "köşke gir!" denildi. (Melike) Onu(n zeminini) görünce derin bir su sandı ve bacaklarını sıvadı. (Süleymân) "Doğrusu bu, billurdan (yapılmış) şeffaf bir köşktür" dedi. (Melike) Dedi ki: "Rabbim! Ben gerçekten kendime zulmetmişim. Şimdi Süleymân'la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum."
وَلَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰى اَخَـاهُمْ صَـالِحاً اَنِ اعْبُـدُوا اللّٰهَ فَاِذَا هُمْ فَر۪يقَانِ يَخْتَصِمُونَ
Velekad erselnâ ilâ śemûde eḣâhum sâlihan eni-’budû(A)llâhe fe-iżâ hum ferîkâni yaḣtesimûn(e)
Andolsun ki Biz Semûd (kavmin)e de kardeşleri Sâlih'i "Allah'a âbd ol(up kulluk ed)in" diye (nasihat etmesi için) gönderdik. Fakat onlar birbiriyle çekişen iki fırka oluverdiler.
قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِۚ لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Kâle yâkavmi lime testa’cilûne bi-sseyyi-eti kable-lhasene(ti)(s) levlâ testaġfirûna(A)llâhe le’allekum turhamûn(e)
(Sâlih) Dedi ki: Ey kavmim! "Niçin güzellikten önce kötülüğü aceleyle istiyorsunuz, Allah'tan mağfiret dileseniz olmaz mı? Umulur ki size rahmet edilir."
قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَۜ قَالَ طَٓائِرُكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ
Kâlû-ttayyernâ bike vebimen me’ak(e)(c) kâle tâ-irukum ‘inda(A)llâh(i)(s) bel entum kavmun tuftenûn(e)
(Onlar şöyle) Dediler: "Biz, sen ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa uğradık." (Sâlih) "Sizin uğursuzluğunuz(un sebebi) Allah katındadır (O takdir etmiştir). Aslında siz imtihana çekilen bir kavimsiniz" dedi.
وَكَانَ فِي تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِي وَلَا
Vekâne fî-lmedîneti tis’atu rahtin yufsidûne fî-l-ardi velâ yuslihûn(e)
(O) Şehirde dokuz kişi(lik bir çete) vardı ki bunlar yeryüzünde fesad çıkarıyorlar ve (insanları) ıslah etmiyorlardı.
قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللّٰهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَاَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّه۪ مَا مَهْلِكَ اَهْلِه۪ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ
Kâlû tekâsemû bi(A)llâhi lenubeyyitennehu veehlehu śümme lenekûlenne liveliyyihi mâ şehidnâ mehlike ehlihi ve-innâ lesâdikûn(e)
(Bunlar) Allah'a yemin ederek (birbirlerine) şöyle dediler: "Gece ona ve ailesine baskın yapalım (hepsini öldürelim) sonra da velisine (akrabalarına), 'biz (Sâlih'in) ailesinin yok edilişine şahid olmadık ve kesinlikle biz doğru söyleyenleriz' diyelim."
وَمَكَرُوا مَكْراً وَمَكَرْنَا مَكْراً وَهُمْ لَا
Vemekerû mekran vemekernâ mekran vehum lâ yeş’urûn(e)
Onlar (böyle) bir hileyle tuzak kurdular. Biz de onlar farkında olmadan (onların hilesini altüst edecek) bir hileyle tuzak kurduk.
فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْۙ اَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ وَقَوْمَهُمْ اَجْمَع۪ينَ
Fenzur keyfe kâne ‘âkibetu mekrihim ennâ demmernâhum vekavmehum ecme’în(e)
İşte bak, o tuzak kuranların âkıbeti nasıl oldu; şüphesiz Biz onları da kavimlerini de topyekûn yok ettik.
فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً بِمَا ظَلَمُواۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Fetilke buyûtuhum ḣâviyeten bimâ zalemû(k) inne fî żâlike leâyeten likavmin ya’lemûn(e)
İşte onların, zulümleri yüzünden çökmüş (ve harabeye dönmüş) evleri! Muhakkak ki bunda, bilen (ve bilmek isteyen her) bir kavim için (apaçık) bir âyet vardır.
وَاَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ
Veenceynâ-lleżîne âmenû vekânû yettekûn(e)
Biz, iman edip (Allah'a karşı gelmekten) sakınanları ise (dünyada ve âhirette helâk olmaktan) kurtardık.
وَلُوطاً اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اَتَاْتُونَ الْفَاحِشَةَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ
Velûtan iż kâle likavmihi ete/tûne-lfâhişete veentum tubsirûn(e)
Lût'u da (resul olarak kavmine gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti: "Siz göz göre göre (hâlâ) o hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?"
اَئِنَّكُمْ لَتَاْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ النِّسَٓاءِۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
E-innekum lete/tûne-rricâle şehveten min dûni-nnisâ-/(i)(c) bel entum kavmun techelûn(e)
"Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hakikaten siz cahil bir kavimsiniz."
فَمَا جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ اَخْرِجُٓوا اٰلَ لُوطٍ مِنْ اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ
Femâ kâne cevâbe kavmihi illâ en kâlû aḣricû âle lûtin min karyetikum(s) innehum unâsun yetetahherûn(e)
Kavminin cevabı, "(Lût'u ve) Lût'un ailesini memleketinizden çıkarın; çünkü onlar çok temiz insanlarmış!" demelerinden başka bir şey olmadı.
فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ قَدَّرْنَاهَا مِنَ
Feenceynâhu ve ehlehu illâ-mraetehu kaddernâhâ mine-lġâbirîn(e)
Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesna! Onun geride (azaba uğrayanlarla beraber) kalmasını takdir ettik.
وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ۟
Veemtarnâ ‘aleyhim matarâ(an)(s) fesâe mataru-lmunżerîn(e)
Biz onların üzerlerine bir (azap) yağmur(u) yağdırdık. Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne kötüdür!
قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ عَلٰى الَّذ۪ينَ اصْطَفٰىۜ ٓاٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَۜ
Kuli-lhamdu li(A)llâhi veselâmun ‘alâ ‘ibâdihi-lleżîne-stafâ(k) (Â)llâhu ḣayrun emmâ yuşrikûn(e)
(Resulüm!) De ki: "Hamd olsun Allah'a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. (Şimdi söyleyin) Allah mı hayırlı, yoksa (müşriklerin) O'na şirk koştukları (putlar) mı?"
اَمَّنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ مَٓاءًۚ فَاَنْبَتْنَا بِه۪ حَدَٓائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍۚ مَا لَكُمْ اَنْ شَجَرَهَاۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَۜ
Emmen ḣaleka-ssemâvâti vel-arda ve enzele lekum mine-ssemâ-i mâen feenbetnâ bihi hadâ-ika żâte behcetin mâ kâne lekum en tunbitû şecerahâ(k) e-ilâhun me’a(A)llâh(i)(c) bel hum kavmun ya’dilûn(e)
(O putlar mı hayırlı) Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size bir su indiren mi? Böylece Biz onun ile sizin bir ağacını bile bitiremeyeceğiniz güzel (göz alıcı ve iç açıcı) olan (nice) bahçeler yetiştirdik. Allah ile beraber (başka) bir ilâh mı var? Hayır! Onlar (Allah'tan başka bir ilâh edinmekle Allah'a ve kendilerine karşı) adaletsiz davranan bir kavimdir!
اَمَّنْ جَعَلَ الْاَرْضَ قَرَاراً وَجَعَلَ خِلَالَـهَٓا اَنْهَاراً وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزاًۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا
Emmen ce’ale-l-arda karâran vece’ale ḣilâlehâ enhâran vece’ale lehâ ravâsiye vece’ale beyne-lbahrayni hâcizâ(en)(k) e-ilâhun me’a(A)llâh(i)(c) bel ekśeruhum lâ ya’lemûn(e)
(O putlar mı hayırlı) Yoksa yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, arasında nehirler meydana getiren, ona sabit dağlar yerleştiren ve iki deniz arasına (aşılmaz) bir engel koyan mı? Allah ile beraber (başka) bir ilâh mı var? Doğrusu onların çoğu (hakkı) bilmezler!
اَمَّنْ يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ قَل۪يلاً تَذَكَّرُونَۜ
Emmen yucîbu-lmudtarra iżâ de’âhu veyekşifu-ssû-e veyec’alukum ḣulefâe-l-ard(i)(k) e-ilâhun me’a(A)llâh(i)(c) kalîlen mâ teżekkerûn(e)
(O putlar mı hayırlı) Yoksa darda kalmışa dua ettiği zaman icabet eden ve (başına gelen) kötülüğü gideren, sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber (başka) bir ilâh mı var! Ne kadar da az düşünü(p ibret alı)yorsunuz!
اَمَّنْ يَهْد۪يكُمْ ف۪ي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ رَحْمَتِه۪ۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ تَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَۜ
Emmen yehdîkum fî zulumâti-lberri velbahri vemen yursilu-rriyâha buşran beyne yedey rahmetih(i)(k) e-ilâhun me’a(A)llâh(i)(c) te’âla(A)llâhu ‘ammâ yuşrikûn(e)
(O putlar mı hayırlı) Yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren, rüzgârları rahmetinin önünde bir müjde olarak gönderen mi? Allah ile beraber (başka) bir ilâh mı var! Allah, onların şirk koştuklarından yücedir.
اَمَّنْ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ وَالْاَرْضِۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Emmen yebdeu-lḣalka śümme yu’îduhu vemen yerzukukum mine-ssemâ-i vel-ard(i)(k) e-ilâhun me’a(A)llâh(i)(c) kul hâtû burhânekum in kuntum sâdikîn(e)
(O putlar mı hayırlı) Yoksa (ilk olarak) yaratmaya başlayan, sonra (o yaratmayı tekrar edip) iade eden ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber (başka) bir ilâh mı var! (Resulüm!) De ki: "Eğer siz doğru söylüyorsanız (haydi) delilinizi getirin!"
قُلْ لَا مَنْ فِي وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُۜ وَمَا اَيَّانَ يُبْعَثُونَ
Kul lâ ya’lemu men fî-ssemâvâti vel-ardi-lġaybe illa(A)llâh(u)(c) vemâ yeş’urûne eyyâne yub’aśûn(e)
De ki: "Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez, onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler."
بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي بَلْ هُمْ ف۪ي مِنْهَا۠ بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ۟
Beli-ddârake ‘ilmuhum fî-l-âḣira(ti)(c) bel hum fî şekkin minhâ(s) bel hum minhâ ‘amûn(e)
Doğrusu, onların âhiret hakkındaki bilgileri (resullerimiz aracılığıyla onlara) ard arda gelmiştir. Fakat onlar (hâlâ) ondan şüphe içindedirler. Daha doğrusu onlar âhirete karşı kördürler.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً وَاٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ
Vekâle-lleżîne keferû e-iżâ kunnâ turâben ve âbâunâ e-innâ lemuḣracûn(e)
Kâfirler dediler ki: "Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra gerçekten (kabirlerimizden diriltilip) çıkarılacak mıyız?"
لَقَدْ وُعِدْنَا هٰذَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ
Lekad vu’idnâ hâżâ nahnu ve âbâunâ min kablu in hâżâ illâ esâtîru-l-evvelîn(e)
"Andolsun ki bu vaad (edilen tehdit) bize yapıldığı gibi daha önce atalarımıza da yapılmıştı. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir."
قُلْ س۪يرُوا فِي فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ
Kul sîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lmucrimîn(e)
(Resulüm, sen onlara) De ki: "Yeryüzünde dolaşın da mücrimlerin âkıbetinin nasıl olduğuna (bir) bakın!"
وَلَا عَلَيْهِمْ وَلَا ف۪ي مِمَّا يَمْكُرُونَ
Velâ tahzen ‘aleyhim velâ tekun fî daykin mimmâ yemkurûn(e)
Ve sen onlardan dolayı mahzun olma, tuzaklarından dolayı da sıkıntı duyma!
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Ve yekûlûne metâ hâżâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)
Onlar (bir de) "eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) bu vaad (ettiğiniz azap) ne zaman (gerçekleşecek)?" derler.
قُلْ عَسٰٓى اَنْ رَدِفَ لَكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي تَسْتَعْجِلُونَ
Kul ‘asâ en yekûne radife lekum ba’du-lleżî testa’cilûn(e)
De ki: "Aceleyle gelmesini istediğiniz şeyin (azabın) bir kısmı belki de sizin peşinize çoktan takılmıştır."
وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا
Ve-inne rabbeke leżû fadlin ‘alâ-nnâsi velâkinne ekśerahum lâ yeşkurûn(e)
(Resulüm!) Muhakkak ki senin Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat onların çoğu şükretmezler.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ
Ve-inne rabbeke leya’lemu mâ tukinnu sudûruhum vemâ yu’linûn(e)
Şüphesiz senin Rabbin onların göğüslerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette çok iyi bilir.
وَمَا مِنْ فِي وَالْاَرْضِ اِلَّا ف۪ي مُب۪ينٍ
Vemâ min ġâ-ibetin fî-ssemâ-i vel-ardi illâ fî kitâbin mubîn(in)
Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) bulunmasın.
اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَقُصُّ عَلٰى ٔ اَكْثَرَ الَّذ۪ي هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
İnne hâżâ-lkur-âne yakussu ‘alâ benî isrâ-île ekśera-lleżî hum fîhi yaḣtelifûn(e)
Muhakkak ki bu Kur'ân, İsrâîloğulları'na hakkında ihtilafa düştükleri şeylerin çoğunu anlatmaktadır.
وَاِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ
Ve-innehu lehuden verahmetun lilmu/minîn(e)
Ve bu Kur'ân, mü'minler için elbette bir hidâyet ve bir rahmettir.
اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ بِحُكْمِه۪ۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۚ
İnne rabbeke yakdî beynehum bihukmih(i)(c) vehuve-l’azîzu-l’alîm(u)
Şüphesiz ki Rabbin onlar arasında hükmünü verecektir. Çünkü O, Azîz'dir, Alîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her şeyi ve herkesi bilen tek zattır).
فَتَوَكَّلْ عَلَى اِنَّكَ عَلَى الْمُب۪ينِ
Fetevekkel ‘ala(A)llâh(i)(s) inneke ‘alâ-lhakki-lmubîn(i)
O hâlde sen Allah'a tevekkül et; çünkü sen, apaçık hak (ve hakikat) üzeresin.
اِنَّكَ لَا الْمَوْتٰى وَلَا الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ
İnneke lâ tusmi’u-lmevtâ velâ tusmi’u-ssumme-ddu’âe iżâ vellev mudbirîn(e)
Elbette sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da (hakka olan bu) daveti duyuramazsın.
وَمَٓا بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ اِنْ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ
Vemâ ente bihâdî-l’umyi ‘an dalâletihim(s) in tusmi’u illâ men yu/minu bi-âyâtinâ fehum muslimûn(e)
Sen (manevi olarak) kör olanları dalâletlerinden (vazgeçirip) hidâyete de erdiremezsin, sen ancak âyetlerimize iman edip ona teslim olanlara (âyetlerimizi) duyurabilirsin.
وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَٓابَّةً مِنَ تُكَلِّمُهُمْۙ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا
Ve-iżâ veka’a-lkavlu ‘aleyhim aḣracnâ lehum dâbbeten mine-l-ardi tukellimuhum enne-nnâse kânû bi-âyâtinâ lâ yûkinûn(e)
Biz (kıyamet günü gelip çattığı ve) o söz başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe (hareketli bir canlı) çıkarırız da o, gerçekten insanların âyetlerimize kesin olarak (iman etmediklerini) söyler.
وَيَوْمَ نَحْشُرُ مِنْ اُمَّةٍ فَوْجاً مِمَّنْ يُكَذِّبُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ يُوزَعُونَ
Veyevme nahşuru min kulli ummetin fevcen mimmen yukeżżibu bi-âyâtinâ fehum yûze’ûn(e)
O gün, her ümmet içinden âyetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaati toplarız da onlar (hesap yerine) sevk edilirler.
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫ قَالَ اَكَذَّبْتُمْ بِاٰيَات۪ي وَلَمْ بِهَا عِلْماً اَمَّاذَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Hattâ iżâ câû kâle ekeżżebtum bi-âyâtî velem tuhîtû bihâ ‘ilmen emmâżâ kuntum ta’melûn(e)
Nihayet, (hesap yerine) geldikleri zaman (Allah onlara) buyurur: "Siz benim âyetlerimin ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi, değilse yaptığınız neydi?"
وَوَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ بِمَا ظَلَمُوا فَهُمْ لَا
Ve veka’a-lkavlu ‘aleyhim bimâ zalemû fehum lâ yentikûn(e)
(O gün Allah'ın âyetlerini yalanlayıp kendilerine) Zulmetmelerinden dolayı o (azap) söz(ü) (onların) başlarına gelmiştir, artık onlar konuşamazlar.
اَلَمْ اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ اِنَّ ف۪ي لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Elem yerav ennâ ce’alnâ-lleyle liyeskunû fîhi ve-nnehâra mubsirâ(an)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e)
Onlar görmediler mi, Biz istirahat etsinler diye geceyi (karanlık) ve (çalışsınlar diye) gündüzü de aydınlık kıldık? Muhakkak ki bunda iman eden bir kavim için âyetler vardır.
وَيَوْمَ يُنْفَخُ فِي فَفَزِعَ مَنْ فِي وَمَنْ فِي اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِر۪ينَ
Veyevme yunfeḣu fî-ssûri fefezi’a men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ardi illâ men şâa(A)llâh(u)(c) vekullun etevhu dâḣirîn(e)
Sûr'a üfürüldüğü o gün Allah'ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde bulunanlar korkuya (ve dehşete) kapılır. Hepsi de boyunları bükük olarak O'na gelirler.
وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِۜ صُنْعَ اللّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍۜ اِنَّهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ
Veterâ-lcibâle tahsebuhâ câmideten vehiye temurru merra-ssehâb(i)(c) sun’a(A)llâhi-lleżî etkane kulle şey-/(in)(c) innehu ḣabîrun bimâ tef’alûn(e)
Sen dağları görürsün de onları sabit sanırsın. Oysa onlar bulutların hareket etmesi gibi geçip gider. (Bu) Her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, (tüm) yaptıklarınızdan haberdardır.
مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَاۚ وَهُمْ مِنْ يَوْمَئِذٍ اٰمِنُونَ
Men câe bilhaseneti felehu ḣayrun minhâ vehum min feze’in yevme-iżin âminûn(e)
Kim (o gün Allah'ın huzuruna) güzellikle gelirse ona daha hayırlısı vardır ve o gün onlar korkudan da emin kılınan kimselerdir.
وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَكُبَّتْ فِي هَلْ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Vemen câe bi-sseyyi-eti fekubbet vucûhuhum fî-nnâri hel tuczevne illâ mâ kuntum ta’melûn(e)
Kim de (o gün) kötülükle gelirse yüzüstü ateşe atılanlardan olacaktır. (Onlara) "Ancak yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz" (denir).
اِنَّـمَٓا اُمِرْتُ اَنْ رَبَّ هٰذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذ۪ي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍۘ وَاُمِرْتُ اَنْ مِنَ
İnnemâ umirtu en a’bude rabbe hâżihi-lbeldeti-lleżî harramehâ velehu kullu şey-/(in)(s) ve umirtu en ekûne mine-lmuslimîn(e)
(Resulüm! De ki) "Ben ancak (Allah'ın) mukaddes kıldığı bu şehrin (Mekke'nin) Rabbine kulluk etmekle emrolundum ve her şey O'na aittir. Bana da Müslümanlardan olmam emredildi."
وَاَنْ الْقُرْاٰنَۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَقُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ مِنَ
Veen etluve-lkur-ân(e)(s) femeni-htedâ fe-innemâ yehtedî linefsih(i)(s) vemen dalle fekul innemâ enâ mine-lmunżirîn(e)
"Ve bana Kur'ân'ı tilavet etmem (okuyup yaşamam ve okutup yaşatmam emredildi)." Artık kim hidâyete ererse ancak kendisi için hidâyete ermiş olur, kim de dalâlete düşerse ona da de ki: "Ben ancak uyarıcılardanım."
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ فَتَعْرِفُونَهَاۜ وَمَا بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Vekuli-lhamdu li(A)llâhi seyurîkum âyâtihi feta’rifûnehâ(c) vemâ rabbuke biġâfilin ‘ammâ ta’melûn(e)
Ve (yine) de ki: "Hamd, Allah'a mahsustur. O, size âyetlerini gösterecek ve siz de onlara arif olacaksınız (onları iyice idrak edip kıyamet günü bir mazeretiniz kalmayacak)." Ve senin Rabbin, yaptıklarınızdan gâfil değildir.