بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
طٰسٓمٓۜ
Tâ-Sîn-Mîm
Tâ. Sîn. Mîm.
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ
Tilke âyâtu-lkitâbi-lmubîn(i)
Bunlar, apaçık Kitâb'ın âyetleridir.
نَتْلُوا عَلَيْكَ مِنْ مُوسٰى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Netlû ‘aleyke min nebe-i mûsâ ve fir’avne bilhakki likavmin yu/minûn(e)
(Resulüm!) İman eden bir kavim için Mûsâ ile Firavun'un haberlerinden (bir kısmını) sana gerçek şekliyle anlatacağız.
اِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي وَجَعَلَ اَهْلَهَا شِيَعاً يَسْتَضْعِفُ طَٓائِفَةً مِنْهُمْ يُذَبِّـحُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَيَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ مِنَ
İnne fir’avne ‘alâ fî-l-ardi vece’ale ehlehâ şiye’an yestad’ifu tâ-ifeten minhum yużebbihu ebnâehum veyestahyî nisâehum(c) innehu kâne mine-lmufsidîn(e)
Gerçekten Firavun, yeryüzünde büyüklük taslamıştı ve halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi (İsrâîloğulları'nı zayıf bularak) eziyordu, onların (yeni doğan) oğullarını boğazlıyor, kadınlarını (yani kızlarını) ise sağ bırakıyordu; çünkü o bozgunculardandı.
وَنُر۪يدُ اَنْ عَلَى اسْتُضْعِفُوا فِي وَنَجْعَلَهُمْ اَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِث۪ينَۙ
Venurîdu en nemunne ‘alâ-lleżîne-stud’ifû fî-l-ardi venec’alehum e-immeten venec’alehumu-lvâriśîn(e)
Biz ise orada zayıf düşürülenlere (İsrâîloğulları'na) lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (oraya) vâris kılmak istiyorduk.
وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ
Venumekkine lehum fî-l-ardi venuriye fir’avne vehâmâne vecunûdehumâ minhum mâ kânû yahżerûn(e)
Ve orada onlara imkân sağlayalım (oraya onları hâkim kılalım), Firavun ile Hâmân'a ve ordularına da korktukları şeyi (İsrâîloğulları'nın onlara galip gelmesini) gösterelim (istiyorduk).
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى مُوسٰٓى اَنْ اَرْضِع۪يهِۚ فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْق۪يهِ فِي وَلَا وَلَا اِنَّا رَٓادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ
Ve evhaynâ ilâ ummi mûsâ en ardi’îh(i)(s) fe-iżâ ḣifti ‘aleyhi fe elkîhi fî-lyemmi velâ teḣâfî velâ tahzenî(s) innâ râddûhu ileyki vecâ’ilûhu mine-lmurselîn(e)
Biz (bunları gerçekleştirmek için) Mûsâ'nın annesine, "onu emzir, onun başına bir şey geleceğinden endişelendiğinde ise onu denize (Nil'e) bırak, korkma ve üzülme; çünkü Biz onu sana geri vereceğiz ve onu resullerden yapacağız" diye vahyettik.
فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ وَحَزَناًۜ اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِـ۪ٔينَ
Feltekatahu âlu fir’avne liyekûne lehum ‘aduvven vehazenâ(en)(k) inne fir’avne vehâmâne vecunûdehumâ kânû ḣâti-în(e)
Nihayet (annesi Mûsâ'yı Nil'e bırakınca) Firavun ailesi (bilmeden) kendileri için bir düşman ve üzüntü olacak o çocuğu (bulup) aldı. Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri (bunu yaparak kendileri için) hata yapıyorlardı.
وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَۜ لَا عَسٰٓى اَنْ اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً وَهُمْ لَا
Vekâleti-mraetu fir’avne kurratu ‘aynin lî velek(e)(s) lâ taktulûhu ‘asâ en yenfe’anâ ev netteḣiżehu veleden vehum lâ yeş’urûn(e)
Firavun'un karısı (sepetin içinde erkek bir çocuk bulunca kocasına) "(bu) benim ve senin için göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur ya da onu evlat ediniriz" dedi. Hâlbuki onlar (bu çocuğun onlara neden verildiğinin) şuurunda değillerdi.
وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فَارِغاًۜ اِنْ كَادَتْ لَتُبْد۪ي بِه۪ لَوْلَٓا اَنْ عَلٰى لِتَكُونَ مِنَ
Veasbeha fu-âdu ummi mûsâ fâriġâ(an)(s) in kâdet letubdî bihi levlâ en rabetnâ ‘alâ kalbihâ litekûne mine-lmu/minîn(e)
Mûsâ'nın annesi, gönlünde (ayrılık acısından dolayı büyük) bir boşlukla sabahladı. Eğer Biz, (vaadimize) inananlardan olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n kendi çocuğu olduğunu) açığa vuracaktı.
وَقَالَتْ لِاُخْتِه۪ قُصّ۪يهِۘ فَبَصُرَتْ بِه۪ عَنْ وَهُمْ لَا
Vekâlet li-uḣtihi kussîh(i)(s) febesurat bihi ‘an cunubin vehum lâ yeş’urûn(e)
(Annesi Mûsâ'nın) Kız kardeşine, "onu (gizlice) takip et!" dedi. O da onlar farkına varmadan uzaktan kardeşini gözetledi.
وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ فَقَالَتْ هَلْ عَلٰٓى بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ
Veharramnâ ‘aleyhi-lmerâdi’a min kablu fekâlet hel edullukum ‘alâ ehli beytin yekfulûnehu lekum vehum lehu nâsihûn(e)
Biz, daha önce ona (Mûsâ'ya) süt analarını(n sütünü emmeyi) men etmiştik (de onlar onu emzirebilecek birini arıyorlardı). Bunun üzerine (Mûsâ'nın kız kardeşi), "size, onun bakımını sizin adınıza üstlenecek hem de ona nasihat edecek bir aile göstereyim mi?" dedi.
فَرَدَدْنَاهُ اِلٰٓى كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا وَلِتَعْلَمَ اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا
Feradednâhu ilâ ummihi key tekarra ‘aynuhâ velâ tahzene velita’leme enne va’da(A)llâhi hakkun velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)
Böylelikle Biz onu (Mûsâ'yı), annesine gözü aydın olsun, üzülmesin ve Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilsin diye geri verdik; fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.
وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَاسْتَوٰٓى اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ
Velemmâ beleġa eşuddehu vestevâ âteynâhu hukmen ve’ilmâ(en)(s) vekeżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
Ne zaman ki (Mûsâ) güçlü çağına ulaşıp olgunlaşınca, Biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız.
وَدَخَلَ الْمَد۪ينَةَ عَلٰى غَفْلَةٍ مِنْ فَوَجَدَ ف۪يهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِۘ هٰذَا مِنْ وَهٰذَا مِنْ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذ۪ي مِنْ عَلَى مِنْ فَوَكَزَهُ مُوسٰى فَقَضٰى عَلَيْهِۘ قَالَ هٰذَا مِنْ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُب۪ينٌ
Vedeḣale-lmedînete ‘alâ hîni ġafletin min ehlihâ fevecede fîhâ raculeyni yaktetilâni hâżâ min şî’atihi vehâżâ min ‘aduvvih(i)(s) festeġâśehu-lleżî min şî’atihi ‘alâ-lleżî min ‘aduvvihi fevekezehu mûsâ fekadâ ‘aleyh(i)(s) kâle hâżâ min ‘ameli-şşeytân(i)(s) innehu ‘aduvvun mudillun mubîn(un)
Mûsâ, halkın habersiz olduğu bir sırada (kimse ortada yokken) şehre girdi. Orada, biri kendi kabilesinden (İsrâîloğulları'ndan), diğeri düşmanından (Mısırlı bir Kıpti) olan iki adamı birbiriyle öldüresiye dövüşürken buldu. Kendi kabilesinden olan, düşmanından olana karşı ondan yardım istedi. Mûsâ da ötekine bir yumruk vurup onun işini bitirdi (ölümüne sebep oldu). (Bunun üzerine çok pişman olup) "Bu, şeytanın işidir. Gerçekten o (insanları) dalâlete düşürücü, apaçık bir düşmandır" dedi.
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي ظَلَمْتُ نَفْس۪ي فَاغْفِرْ فَغَفَرَ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
Kâle rabbi innî zalemtu nefsî faġfir lî feġafera leh(u)(c) innehu huve-lġafûru-rrahîm(u)
(Mûsâ) "Rabbim! Şüphesiz ben kendi nefsime zulmettim. Beni mağfiret et" dedi. (Allah da) Onu mağfiret etti; çünkü O, Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ ظَه۪يراً لِلْمُجْرِم۪ينَ
Kâle rabbi bimâ en’amte ‘aleyye felen ekûne zahîran lilmucrimîn(e)
(Mûsâ) "Rabbim! Bana bahşettiğin nimetler hakkı için bir daha asla mücrimlere arka çıkmayacağım" dedi.
فَاَصْبَحَ فِي خَٓائِفاً يَتَرَقَّبُ فَاِذَا الَّذِي اسْتَنْصَرَهُ بِالْاَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُۜ قَالَ لَهُ مُوسٰٓى اِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُب۪ينٌ
Feasbeha fî-lmedîneti ḣâ-ifen yeterakkabu fe-iżâ-lleżî-stensarahu bil-emsi yestasriḣuh(u)(c) kâle lehu mûsâ inneke leġaviyyun mubîn(un)
(Mûsâ) Şehirde korku içinde (etrafı) gözetleyerek sabahladı. (Sabah olunca) Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen o kimse, (bugün başka biriyle dövüşüyor ve ona karşı) kendisinden (yine) yardım istiyor. (Bunun üzerine) Mûsâ ona dedi ki: "Gerçekten sen apaçık bir azgınsın!"
فَلَمَّٓا اَنْ اَنْ بِالَّذ۪ي هُوَ عَدُوٌّ قَالَ يَا مُوسٰٓى اَتُر۪يدُ اَنْ كَمَا قَتَلْتَ نَفْساً بِالْاَمْسِۗ اِنْ اِلَّٓا اَنْ جَبَّاراً فِي وَمَا اَنْ مِنَ
Felemmâ en erâde en yebtişe billeżî huve ‘aduvvun lehumâ kâle yâ mûsâ eturîdu en taktulenî kemâ katelte nefsen bil-ems(i)(s) in turîdu illâ en tekûne cebbâran fî-l-ardi vemâ turîdu en tekûne mine-lmuslihîn(e)
(Mûsâ, adamın dövüştüğü) İkisinin de düşmanı olan (İsrâîloğulları'ndan o azgın) adamı yakalamak isteyince o adam dedi ki: "Ey Mûsâ! Dün birini öldürdüğün gibi (şimdi de) beni mi öldürmek istiyorsun? Demek ki sen yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun da ıslah edicilerden olmak istemiyorsun!" (Bunun üzerine Mûsâ o adamı bıraktı.)
وَجَٓاءَ رَجُلٌ مِنْ الْمَد۪ينَةِ يَسْعٰىۘ قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنَّ الْمَلَاَ يَاْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ اِنّ۪ي لَكَ مِنَ
Vecâe raculun min aksâ-lmedîneti yes’â kâle yâ mûsâ inne-lmelee ye/temirûne bike liyaktulûke faḣruc innî leke mine-nnâsihîn(e)
(Bu olayların duyulmasından sonra) Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve "ey Mûsâ! Doğrusu (şehrin) ileri gelenler(i) seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal (buradan) çık! Gerçekten ben sana nasihat edenlerdenim" dedi.
فَخَرَجَ مِنْهَا خَٓائِفاً يَتَرَقَّبُۘ قَالَ رَبِّ نَجِّن۪ي مِنَ الظَّالِم۪ينَ۟
Feḣarace minhâ ḣâ-ifen yeterakkab(u)(s) kâle rabbi neccinî mine-lkavmi-zzâlimîn(e)
(Mûsâ) Korku içinde (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı (ve) "Rabbim! Beni bu zalim kavimden kurtar" dedi.
وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَٓاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ
Velemmâ teveccehe tilkâe medyene kâle ‘asâ rabbî en yehdiyenî sevâe-ssebîl(i)
(Şehirden çıkıp) Medyen'e doğru yöneldiğinde, "umarım, Rabbim beni doğru (bir) yola yöneltir" dedi.
وَلَمَّا وَرَدَ مَٓاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ اُمَّةً مِنَ يَسْقُونَۘ وَوَجَدَ مِنْ امْرَاَتَيْنِ تَذُودَانِۚ قَالَ مَا خَطْبُكُمَاۜ قَالَتَا لَا حَتّٰى الرِّعَٓاءُ وَاَبُونَا شَيْخٌ كَب۪يرٌ
Velemmâ verade mâe medyene vecede ‘aleyhi ummeten mine-nnâsi yeskûne vevecede min dûnihimu-mraeteyni teżûdân(i)(s) kâle mâ ḣatbukumâ(s) kâletâ lâ neskî hattâ yusdira-rri’â/(u)(s) ve ebûnâ şeyḣun kebîr(un)
(Mûsâ) Medyen suyuna varınca, (suyun) başında (hayvanlarını) sulayan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde de (hayvanları suya gitmesinler diye) engelleyen iki kadın buldu. Onlara, "(böyle yapmaktaki) maksadınız nedir?" dedi. Onlar, "çobanlar (hayvanlarını sulayıp) çekilinceye kadar biz (hayvanlarımızı) sulayamayız ve babamız da çok yaşlıdır (hayvanlarımızı sulayamaz)" dediler.
فَسَقٰى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلّٰٓى اِلَى فَقَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لِمَٓا اَنْزَلْتَ اِلَيَّ مِنْ فَق۪يرٌ
Fesekâ lehumâ śümme tevellâ ilâ-zzilli fekâle rabbi innî limâ enzelte ileyye min ḣayrin fakîr(un)
Bunun üzerine Mûsâ, onların yerine (hayvanlarını) sulayıverdi sonra gölgeye çekildi ve "Rabbim! Gerçekten ben, bana indireceğin her hayra muhtacım" dedi.
فَجَٓاءَتْهُ اِحْدٰيهُمَا تَمْش۪ي عَلَى قَالَتْ اِنَّ اَب۪ي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ اَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَاۜ فَلَمَّا جَٓاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَۙ قَالَ لَا نَجَوْتَ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Fecâet-hu ihdâhumâ temşî ‘alâ-stihyâ-in kâlet inne ebî yed’ûke liyecziyeke ecra mâ sekayte lenâ(c) felemmâ câehu vekassa ‘aleyhi-lkasasa kâle lâ teḣaf(s) necevte mine-lkavmi-zzâlimîn(e)
Derken, o iki (kadın)dan biri hayâlı bir şekilde yürüyerek ona geldi, "babam, bizim için (hayvanları) sulamanın karşılığını sana vermek üzere seni çağırıyor" dedi. (Mûsâ) Ona (Hz. Şuayb'a) gelip başından geçenleri anlatınca o, "korkma, o zalim kavimden kurtuldun" dedi.
قَالَتْ اِحْدٰيهُمَا يَٓا اَبَتِ اسْتَاْجِرْهُۘ اِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَاْجَرْتَ الْقَوِيُّ الْاَم۪ينُ
Kâlet ihdâhumâ yâ ebeti-ste/cirh(u)(s) inne ḣayra meni-ste/certe-lkaviyyu-l-emîn(u)
(Şuayb'ın) İki (kızın)dan biri, "babacığım! Onu ücretle (çoban olarak) tut; çünkü ücretle (çoban olarak) tutacaklarının hayırlısı, güçlü ve güvenilir olanı (bu adam)dır" dedi.
قَالَ اِنّ۪ٓي اُر۪يدُ اَنْ اِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلٰٓى اَنْ ثَمَانِيَ حِجَجٍۚ فَاِنْ اَتْمَمْتَ عَشْراً فَمِنْ وَمَٓا اَنْ عَلَيْكَۜ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ مِنَ
Kâle innî urîdu en unkihake ihdâ-bneteyye hâteyni ‘alâ en te/curanî śemâniye hicec(in)(s) fe-in etmemte ‘aşran femin ‘indik(e)(s) vemâ urîdu en eşukka ‘aleyk(e)(c) setecidunî in şâa(A)llâhu mine-ssâlihîn(e)
(Şuayb) "Bana sekiz yıl ücretle çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer (bu süreyi) on (yıl)a tamamlarsan artık o sendendir, yoksa sana zahmet vermek istemem. İnşallah beni sâlihlerden bulacaksın" dedi.
قَالَ ذٰلِكَ بَيْن۪ي وَبَيْنَكَۜ اَيَّمَا الْاَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلَا عُدْوَانَ عَلَيَّۜ وَاللّٰهُ عَلٰى نَقُولُ وَك۪يلٌ۟
Kâle żâlike beynî ve beynek(e)(s) eyyemâ-l-eceleyni kadaytu felâ ‘udvâne ‘aley(ye)(s) va(A)llâhu ‘alâ mâ nekûlu vekîl(un)
(Mûsâ cevaben) Dedi ki: "Bu (sözleşme) seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bana düşmanlık olmasın. Allah, söylediklerimize Vekîl'dir."
فَلَمَّا قَضٰى مُوسَى الْاَجَلَ وَسَارَ بِاَهْلِه۪ٓ اٰنَسَ مِنْ الطُّورِ نَاراًۚ قَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُٓوا اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ جَذْوَةٍ مِنَ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ
Felemmâ kadâ mûsâ-l-ecele ve sâra bi-ehlihi ânese min cânibi-ttûri nâran kâle li-ehlihi-mkuśû innî ânestu nâran le’allî âtîkum minhâ biḣaberin ev ceżvetin mine-nnâri le’allekum testalûn(e)
Ne zaman ki Mûsâ süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca Tûr'un yanında bir ateş gördü. Ailesine, "siz (burada) bekleyin, ben bir ateş gördüm. Belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için ateşten bir kor getiririm" dedi.
فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ مِنْ الْوَادِ الْاَيْمَنِ فِي الْمُبَارَكَةِ مِنَ اَنْ يَا مُوسٰٓى اِنّ۪ٓي اَنَا اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۙ
Felemmâ etâhâ nûdiye min şâti-i-lvâdi-l-eymeni fî-lbuk’ati-lmubâraketi mine-şşecerati en yâ mûsâ innî ena(A)llâhu rabbu-l’âlemîn(e)
Sonunda oraya gelince o mübarek yerdeki vadinin sağ yamacındaki ağaçtan kendisine şöyle nidâ edildi, "ey Mûsâ! Muhakkak ki Ben, (evet) Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'ım."
وَاَنْ اَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِراً وَلَمْ يَا مُوسٰٓى اَقْبِلْ وَلَا اِنَّكَ مِنَ
Veen elki ‘asâk(e)(s) felemmâ raâhâ tehtezzu keennehâ cânnun vellâ mudbiran velem yu’akkib(c) yâ mûsâ akbil velâ teḣaf(s) inneke mine-l-âminîn(e)
"Asanı at!" Ne zaman ki (Mûsâ asasını atıp) onu (kocaman) bir yılan gibi deprenir görünce dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Kendisine buyuruldu ki) "Ey Mûsâ! Geri dön, korkma; çünkü sen emniyette olanlardansın."
اُسْلُكْ يَدَكَ ف۪ي تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ سُٓوءٍۘ وَاضْمُمْ اِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ اِلٰى وَمَلَا۬ئِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ
Usluk yedeke fî ceybike taḣruc beydâe min ġayri sû-in vadmum ileyke cenâhake mine-rrahb(i)(s) feżânike burhânâni min rabbike ilâ fir’avne vemele-ih(i)(c) innehum kânû kavmen fâsikîn(e)
"Elini koynuna sok, kusursuz, bembeyaz (nûr saçan bir el olarak) çıkacaktır. Korkudan (açılan) kollarını da kendine çek. İşte bu ikisi (asan ve elin), Firavun ve (Mısır şehrinin) ileri gelenlerine karşı Rabbinden sana (verilmiş) iki mucizedir; çünkü onlar fâsık bir kavim oldular!"
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي قَتَلْتُ مِنْهُمْ نَفْساً فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِ
Kâle rabbi innî kateltu minhum nefsen feeḣâfu en yaktulûn(i)
(Mûsâ) Dedi ki: "Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm, (onların da) beni öldürmelerinden korkuyorum."
وَاَخ۪ي هٰرُونُ هُوَ اَفْصَحُ مِنّ۪ي لِسَاناً فَاَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءاً يُصَدِّقُن۪يۘ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ
Veeḣî hârûnu huve efsahu minnî lisânen feersilhu me’iye rid-en yusaddikunî(s) innî eḣâfu en yukeżżibûn(i)
"Kardeşim Hârûn'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Zira onların beni yalanlamalarından korkuyorum."
قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِاَخ۪يكَ وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَاناً فَلَا اِلَيْكُمَا بِاٰيَاتِنَاۚ اَنْتُمَا وَمَنِ اتَّـبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ
Kâle seneşuddu ‘adudeke bi-eḣîke venec’alu lekumâ sultânen felâ yasilûne ileykumâ(c) bi-âyâtinâ entumâ vemeni-ttebe’akumâ-lġâlibûn(e)
(Allah) Buyurdu ki: "Senin gücünü kardeşinle arttıracağız ve size öyle bir kuvvet vereceğiz ki mucizelerimiz sayesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tabi olanlar galip geleceksiniz."
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا اِلَّا سِحْرٌ مُفْتَرًى وَمَا بِهٰذَا ف۪ٓي الْاَوَّل۪ينَ
Felemmâ câehum mûsâ bi-âyâtinâ beyyinâtin kâlû mâ hâżâ illâ sihrun mufteran vemâ semi’nâ bihâżâ fî âbâ-inâ-l-evvelîn(e)
Mûsâ onlara apaçık mucizelerimizle gelince (Firavun ve taraftarları), "bu, uydurulmuş bir sihirden başka bir şey değildir ve biz önceki atalarımızdan da böyle bir şey işitmedik" dediler.
وَقَالَ مُوسٰى رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى مِنْ وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِۜ اِنَّهُ لَا الظَّالِمُونَ
Vekâle mûsâ rabbî a’lemu bimen câe bilhudâ min ‘indihi vemen tekûnu lehu ‘âkibetu-ddâr(i)(s) innehu lâ yuflihu-zzâlimûn(e)
Mûsâ (onlara) dedi ki: "Rabbim kendi katından kimin hidâyetle geldiğini ve âkıbet yurdunun (âhiretin) kimin olacağını en iyi bilendir. Muhakkak ki zalimler iflah olmazlar."
وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَٓا الْمَلَاُ مَا لَكُمْ مِنْ غَيْر۪يۚ فَاَوْقِدْ ل۪ي يَا هَامَانُ عَلَى الطّ۪ينِ فَاجْعَلْ ل۪ي صَرْحاً لَعَلّ۪ٓي اَطَّلِعُ اِلٰٓى مُوسٰىۙ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّهُ مِنَ
Vekâle fir’avnu yâ eyyuhâ-lmeleu mâ ‘alimtu lekum min ilâhin ġayrî feevkid lî yâ hâmânu ‘alâ-ttîni fec’al lî sarhan le’allî ettali’u ilâ ilâhi mûsâ ve-innî leezunnuhu mine-lkâżibîn(e)
Firavun, "ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum. Ey Hâmân! Haydi, benim için çamurun üzerinde ateş yak da (tuğla imal edip) bana bir kule yap ki belki Mûsâ'nın ilâhına muttali olur (onu görür)üm; çünkü ben onun gerçekten yalancılardan olduğunu zannediyorum" dedi.
وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي بِغَيْرِ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اِلَيْنَا لَا
Vestekbera huve vecunûduhu fî-l-ardi biġayri-lhakki vezannû ennehum ileynâ lâ yurce’ûn(e)
O ve taraftarları, yeryüzünde haksız yere kibirlendiler ve gerçekten kendilerinin Bize döndürülmeyeceklerini zannettiler.
فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِم۪ينَ
Feeḣażnâhu vecunûdehu fenebeżnâhum fî-lyem(mi)(s) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-zzâlimîn(e)
Biz de onu ve taraftarlarını yakaladık ve onları denize attık. İşte bak, zalimlerin âkıbeti nasıl oldu!
وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَدْعُونَ اِلَى وَيَوْمَ لَا
Vece’alnâhum e-immeten yed’ûne ilâ-nnâr(i)(s) veyevme-lkiyâmeti lâ yunsarûn(e)
Biz onları (Firavun ve taraftarlarını), ateşe davet eden önderler kıldık ve kıyamet günü (onlar) yardım da görmeyeceklerdir.
وَاَتْبَعْنَاهُمْ ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةًۚ وَيَوْمَ هُمْ مِنَ
Veetba’nâhum fî hâżihi-ddunyâ la’ne(ten)(s) veyevme-lkiyâmeti hum mine-lmekbûhîn(e)
Bu dünyada da onların peşine bir lanet taktık (daima lanetle anılırlar). Onlar, kıyamet gününde ise tiksindirici kimselerden olacaklardır.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ مَٓا اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْاُو۫لٰى بَصَٓائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe min ba’di mâ ehleknâ-lkurûne-l-ûlâ besâ-ira linnâsi vehuden verahmeten le’allehum yeteżekkerûn(e)
Andolsun ki Biz ilk nesilleri (azgınlıkları ve zalimliklerinden dolayı) helâk ettikten sonra Mûsâ'ya, insanlar için basiretler, bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere o kitabı (Tevrât'ı) verdik ki belki tezekkür ederler (düşünüp öğüt alırlar).
وَمَا بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ اِذْ قَضَيْنَٓا اِلٰى الْاَمْرَ وَمَا مِنَ
Vemâ kunte bicânibi-lġarbiyyi iż kadaynâ ilâ mûsâ-l-emra vemâ kunte mine-şşâhidîn(e)
(Resulüm!) Mûsâ'ya emrimizi hükmettiğimizde sen (Tûr'un) batı tarafında değildin ve (bu olaya) şahid olanlardan da değildin.
وَلٰكِنَّٓا اَنْشَاْنَا قُرُوناً فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُۚ وَمَا ثَاوِياً ف۪ٓي مَدْيَنَ تَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۙ وَلٰكِنَّا كُنَّا مُرْسِل۪ينَ
Velâkinnâ enşe-nâ kurûnen fetetâvele ‘aleyhimu-l’umur(u)(c) vemâ kunte śâviyen fî ehli medyene tetlû ‘aleyhim âyâtinâ velâkinnâ kunnâ mursilîn(e)
Fakat Biz (Mûsâ'dan sonra) bir çok nesiller yarattık ve onların üzerinden uzun zamanlar geçti. Sen, Medyen halkı arasında oturmuş onlara âyetlerimizi okuyor da değildin; fakat (bu olayların haberini sana) gönderen Biziz.
وَمَا بِجَانِبِ الطُّورِ اِذْ نَادَيْنَا وَلٰكِنْ رَحْمَةً مِنْ لِتُنْذِرَ قَوْماً مَٓا اَتٰيهُمْ مِنْ مِنْ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
Vemâ kunte bicânibi-ttûri iż nâdeynâ velâkin rahmeten min rabbike litunżira kavmen mâ etâhum min neżîrin min kablike le’allehum yeteżekkerûn(e)
(Mûsâ'ya) Seslendiğimiz zaman da sen Tûr'un yanında değildin. Fakat Rabbinden bir rahmet olarak senden önce kendilerine bir uyarıcıdan gelen o şeyle (âyetlerle) bir kavmi uyarman için (bu haberleri sana bildiriyoruz). Belki tezekkür ederler (düşünüp öğüt alırlar).
وَلَوْلَٓا اَنْ مُص۪يبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْ فَيَقُولُوا رَبَّـنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنَ
Velevlâ en tusîbehum musîbetun bimâ kaddemet eydîhim feyekûlû rabbenâ levlâ erselte ileynâ rasûlen fenettebi’a âyâtike venekûne mine-lmu/minîn(e)
Bizzat kendi elleriyle yaptıkları şeyler yüzünden bir musibet onlara isabet edip de, "Rabbimiz! Keşke bize bir resul gönderseydin de âyetlerine tabi olup mü'minlerden olsaydık!" diyecek olmasalardı (seni göndermezdik).
فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ قَالُوا لَوْلَٓا اُو۫تِيَ مِثْلَ اُو۫تِيَ مُوسٰىۜ اَوَلَمْ بِمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى مِنْ قَالُوا سِحْرَانِ تَظَاهَرَا۠ وَقَالُٓوا اِنَّا بِكُلٍّ كَافِرُونَ
Felemmâ câehumu-lhakku min ‘indinâ kâlû levlâ ûtiye miśle mâ ûtiye mûsâ(c) eve lem yekfurû bimâ ûtiye mûsâ min kabl(u)(s) kâlû sihrâni tezâherâ ve kâlû innâ bikullin kâfirûn(e)
Fakat onlara katımızdan hak (olarak sen) gelince, "Mûsâ'ya verilen (mucize)lerin benzeri (ona da) verilmeli değil miydi?" dediler. Peki, daha önce Mûsâ'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? "(Bunlar, Kur'ân ve Tevrât) Birbirini destekleyen iki sihirdir!" demiş ve "muhakkak biz hepsini inkâr ediyoruz" demişlerdi.
قُلْ فَاْتُوا بِكِتَابٍ مِنْ اللّٰهِ هُوَ اَهْدٰى مِنْهُمَٓا اَتَّبِعْهُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Kul fe/tû bikitâbin min ‘indi(A)llâhi huve ehdâ minhumâ ettebi’hu in kuntum sâdikîn(e)
(Resulüm!) De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz Allah katından bu ikisinden (bana ve Mûsâ'ya inen kitaplardan) daha hidâyete erdiren bir kitap getirin de ben ona tabi olayım!"
فَاِنْ لَمْ لَكَ فَاعْلَمْ اَنَّمَا يَتَّبِعُونَ اَهْوَٓاءَهُمْۜ وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوٰيهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنَ اِنَّ اللّٰهَ لَا الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
Fe-in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebi’ûne ehvâehum(c) vemen edallu mimmeni-ttebe’a hevâhu biġayri huden mina(A)llâh(i)(c) inna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)
Eğer sana cevap veremezlerse bil ki onlar ancak (nefislerinin) hevâlarına tabi olurlar. Allah'tan bir hidâyetçi(si) olmaksızın kendi (nefsinin) hevâsına tabi olandan daha dalâlette kim vardır! Muhakkak ki Allah (hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalim kavmi hidâyete erdirmez.
وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَۜ۟
Velekad vassalnâ lehumu-lkavle le’allehum yeteżekkerûn(e)
Andolsun ki Biz, sözü (vahyi) onlar için peş peşe ulaştırdık ki belki tezekkür ederler (düşünüp öğüt alırlar).
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ هُمْ بِه۪ يُؤْمِنُونَ
Elleżîne âteynâhumu-lkitâbe min kablihi hum bihi yu/minûn(e)
Bundan önce kendilerine kitap verdiğimiz o kimseler var ya, onlar bu (Kur'ân)a da iman ederler.
وَاِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِه۪ٓ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ اِنَّا كُنَّا مِنْ مُسْلِم۪ينَ
Ve-iżâ yutlâ ‘aleyhim kâlû âmennâ bihi innehu-lhakku min rabbinâ innâ kunnâ min kablihi muslimîn(e)
Ve onlara (Kur'ân) okunduğu zaman derler ki: "Biz ona iman ettik. Muhakkak ki o, Rabbimizden (gelen) haktır; zaten biz ondan önce de Müslüman kimseler idik."
اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْتَوْنَ اَجْرَهُمْ مَرَّتَيْنِ بِمَا صَبَرُوا وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
Ulâ-ike yu/tevne ecrahum merrateyni bimâ saberû veyedraûne bilhaseneti-sseyyi-ete vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)
İşte onlara, sabretmelerinden dolayı mükâfatları iki defa verilir. (Çünkü onlar) Kötülüğü güzellikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) infak ederler.
وَاِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ اَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۘ سَلَامٌ عَلَيْكُمْۘ لَا الْجَاهِل۪ينَ
Ve-iżâ semi’û-llaġve a’radû ‘anhu ve kâlû lenâ a’mâlunâ velekum a’mâlukum selâmun ‘aleykum lâ nebteġî-lcâhilîn(e)
Onlar, boş söz işittikleri zaman da ondan yüz çevirirler ve "bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Size selam olsun. Biz cahiller(le beraber olmay)ı istemeyiz" derler.
اِنَّكَ لَا مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ
İnneke lâ tehdî men ahbebte velâkinna(A)llâhe yehdî men yeşâ(u)(c) vehuve a’lemu bilmuhtedîn(e)
(Resulüm!) Sen sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremezsin; fakat Allah dilediğini (hidâyete ermek isteyeni) hidâyete erdirir ve O, hidâyete erecek olanları en iyi bilendir.
وَقَالُٓوا اِنْ نَتَّبِـعِ الْهُدٰى مَعَكَ نُتَخَطَّفْ مِنْ اَوَلَمْ لَهُمْ حَرَماً اٰمِناً يُجْبٰٓى اِلَيْهِ ثَمَرَاتُ كُلِّ شَيْءٍ رِزْقاً مِنْ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا
Ve kâlû in nettebi’i-lhudâ me’ake nuteḣattaf min ardinâ(c) eve lem numekkin lehum haramen âminen yucbâ ileyhi śemerâtu kulli şey-in rizkan min ledunnâ velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)
Bir de onlar (Kureyşliler) dediler ki: "Eğer biz seninle beraber hidâyete tabi olursak yurdumuzdan atılırız." Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak (ticaretle) her türlü ürünün kendisinde toplandığı, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu (bunu) bil(ip idrak et)mezler.
وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ بَطِرَتْ مَع۪يشَتَهَاۚ فَتِلْكَ مَسَاكِنُهُمْ لَمْ مِنْ اِلَّا قَل۪يلاًۜ وَكُنَّا نَحْنُ الْوَارِث۪ينَ
Vekem Ehleknâ min karyetin batirat me’îşetehâ(s) fetilke mesâkinuhum lem tusken min ba’dihim illâ kalîlâ(en)(s) vekunnâ nahnu-lvâriśîn(e)
Biz, varlık ve refahla şımarmış nice memleketi helâk ettik. İşte yerleri! Onlardan sonra (orada) pek az oturulmuştur. Onlara Biz vâris olduk.
وَمَا رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى حَتّٰى ف۪ٓي رَسُولاً يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۚ وَمَا مُهْلِكِي الْقُرٰٓى اِلَّا وَاَهْلُهَا ظَالِمُونَ
Vemâ kâne rabbuke muhlike-lkurâ hattâ yeb’aśe fî ummihâ rasûlen yetlû ‘aleyhim âyâtinâ(c) vemâ kunnâ muhlikî-lkurâ illâ veehluhâ zâlimûn(e)
Senin Rabbin kendilerine âyetlerimizi okuyan bir resulü memleketlerin merkezine göndermedikçe o memleketleri helâk edici değildir. Muhakkak ki Biz, halkı zalim olan (ve kendilerine zulmeden) memleketlerden başkasını helâk edici değiliz.
وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَز۪ينَتُهَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰىۜ اَفَلَا
Vemâ ûtîtum min şey-in femetâ’u-lhayâti-ddunyâ vezînetuhâ(c) vemâ ‘inda(A)llâhi ḣayrun veebkâ(c) efelâ ta’kilûn(e)
Size verilen (dünyevi) her şey (sadece) dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Allah katında olan ise daha hayırlı ve bâkidir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
اَفَمَنْ وَعَدْنَاهُ وَعْداً حَسَناً فَهُوَ لَاق۪يهِ كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ هُوَ يَوْمَ مِنَ
Efemen ve’adnâhu va’den hasenen fehuve lâkîhi kemen metta’nâhu metâ’a-lhayâti-ddunyâ śümme huve yevme-lkiyâmeti mine-lmuhdarîn(e)
Şimdi kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve ona kavuşacak olan kimse, (hiç) dünya hayatının (geçici zevk ve) menfaatinden yararlandırdığımız sonra da kıyamet günü (azap için huzurumuzda) hazır edileceklerden olan kimse gibi olur mu?
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ
Veyevme yunâdîhim feyekûlu eyne şurakâ-iye-lleżîne kuntum tez’umûn(e)
O gün (Allah) onlara nidâ eder ve "benim ortaklarım olarak zannettikleriniz hani nerede?" buyurur.
قَالَ الَّذ۪ينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَغْوَيْنَاۚ اَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَاۚ تَبَرَّاْنَٓا اِلَيْكَۘ مَا اِيَّانَا يَعْبُدُونَ
Kâle-lleżîne hakka ‘aleyhimu-lkavlu rabbenâ hâulâ-i-lleżîne aġveynâ aġveynâhum kemâ ġaveynâ(s) teberra/nâ ileyk(e)(s) mâ kânû iyyânâ ya’budûn(e)
(O gün) Üzerlerine (azap) söz(ü) hak olanlar derler ki: "Rabbimiz! Şunlar azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık (bizim onları zorlayıcı bir gücümüz yoktu, onlar bize uyarak azdılar. Bu yüzden onların suçlarından), uzak olduğumuzu Sana arz ederiz. Zaten onlar bize tapmıyorlardı (kendi arzu ve isteklerine tapıyorlardı)."
وَق۪يلَ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ لَهُمْ وَرَاَوُا الْعَذَابَۚ لَوْ كَانُوا يَهْتَدُونَ
Vekîle-d’û şurakâekum fede’avhum felem yestecîbû lehum veraevû-l’ażâb(e)(c) lev ennehum kânû yehtedûn(e)
Onlara, "(Allah'a) Şirk koştuklarınızı çağırın!" denir. Onlar da çağırırlar; fakat (şirk koşulanlar) kendilerine cevap vermezler ve (onlar bir anda) azabı (karşılarında) görürler. Ne olurdu onlar (dünyada iken) hidâyette olsalardı!
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ مَاذَٓا اَجَبْتُمُ الْمُرْسَل۪ينَ
Veyevme yunâdîhim feyekûlu mâżâ ecebtumu-lmurselîn(e)
Bir de o gün (Allah) onlara nidâ eder ve "resullere ne cevap verdiniz?" buyurur.
فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْاَنْـبَٓاءُ يَوْمَئِذٍ فَهُمْ لَا
Fe’amiyet ‘aleyhimu-l-enbâu yevme-iżin fehum lâ yetesâelûn(e)
O gün (onları kurtaracak resulün getirdiği) haberler (dünyadayken bu habere kulak tıkadıkları için) onlara kör (görünmez) olmuştur. Onlar birbirlerine de (bu haberi) soramazlar.
فَاَمَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَعَسٰٓى اَنْ مِنَ
Feemmâ men tâbe veâmene ve’amile sâlihan fe’asâ en yekûne mine-lmuflihîn(e)
Fakat tövbe edip iman eden ve sâlih amel işleyen kimseye gelince işte o, felaha (kurtuluş ve saadete) erenlerden olmayı umabilir.
وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَيَخْتَارُۜ مَا لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Verabbuke yaḣluku mâ yeşâu veyaḣtâr(u)(k) mâ kâne lehumu-lḣiyera(tu)(c) subhâna(A)llâhi vete’âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)
Senin Rabbin dilediğini yaratır ve (zatına) seçer. Seçim onlara ait değildir. Allah (müşriklerin) şirk koştuklarından yücedir ve Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir).
وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ
Verabbuke ya’lemu mâ tukinnu sudûruhum vemâ yu’linûn(e)
Senin Rabbin, onların göğüslerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.
وَهُوَ اللّٰهُ لَٓا اِلَّا هُوَۜ لَهُ الْحَمْدُ فِي وَالْاٰخِرَةِۘ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Vehuva(A)llâhu lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) lehu-lhamdu fî-l-ûlâ vel-âḣira(ti)(s) velehu-lhukmu ve-ileyhi turce’ûn(e)
O, Allah'tır. O'ndan başka İlâh yoktur. Başta da sonda da (dünyada da âhirette de) hamd O'na mahsustur, hüküm (yalnızca) O'nundur ve (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ الَّيْلَ سَرْمَداً اِلٰى الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ يَاْت۪يكُمْ بِضِيَٓاءٍۜ اَفَلَا
Kul eraeytum in ce’ala(A)llâhu ‘aleykumu-lleyle sermeden ilâ yevmi-lkiyâmeti men ilâhun ġayru(A)llâhi ye/tîkum bidiyâ-/(in)(s) efelâ tesme’ûn(e)
(Resulüm!) De ki: "Gördünüz mü? Eğer Allah, geceyi üzerinizde kıyamete kadar devamlı kılacak olsa, Allah'tan başka size bir ışık getirecek ilâh kimdir? Hâlâ (bu âyetleri) işitmeyecek misiniz?"
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَداً اِلٰى الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ يَاْت۪يكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ ف۪يهِۜ اَفَلَا
Kul eraeytum in ce’ala(A)llâhu ‘aleykumu-nnehâra sermeden ilâ yevmi-lkiyâmeti men ilâhun ġayru(A)llâhi ye/tîkum bileylin teskunûne fîh(i)(s) efelâ tubsirûn(e)
De ki: "Gördünüz mü? Eğer Allah, gündüzü üzerinizde kıyamete kadar devamlı kılacak olsa, Allah'tan başka istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilâh kimdir? Hâlâ (bu âyetleri) görmeyecek misiniz?"
وَمِنْ جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Vemin rahmetihi ce’ale lekumu-lleyle ve-nnehâra liteskunû fîhi velitebteġû min fadlihi vele’allekum teşkurûn(e)
Allah, sizin için rahmetinden dolayı geceyi ve gündüzü var etti ki (geceleyin) dinlenesiniz, (gündüzün) O'nun lütfundan (rızkınızı) arayasınız. Umulur ki şükredersiniz.
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ
Veyevme yunâdîhim feyekûlu eyne şurakâ-iye-lleżîne kuntum tez’umûn(e)
O gün (kıyamet günü Allah) onlara nidâ eder ve "benim ortaklarım olarak zannettikleriniz hani nerede?" buyurur.
وَنَزَعْنَا مِنْ اُمَّةٍ شَه۪يداً فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ فَعَلِمُٓوا اَنَّ الْحَقَّ لِلّٰهِ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
Veneza’nâ min kulli ummetin şehîden fekulnâ hâtû burhânekum fe’alimû enne-lhakka li(A)llâhi vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)
(O gün) Her ümmetten bir şahid çıkarır ve "(sizi âyetlerime uymaktan alıkoyan) delilinizi getirin!" deriz. O zaman bilirler ki gerçek hak Allah'a aittir ve (Allah'a şirk koşarak) iftira ettikleri şeyler de kendilerinden sapmış (kaybolup gitmiş)tir.
اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓواُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا اِنَّ اللّٰهَ لَا الْفَرِح۪ينَ
İnne kârûne kâne min kavmi mûsâ febeġâ ‘aleyhim(s) veâteynâhu mine-lkunûzi mâ inne mefâtihahu letenû-u bil’usbeti ulî-lkuvveti iż kâle lehu kavmuhu lâ tefrah(s) inna(A)llâhe lâ yuhibbu-lferihîn(e)
Muhakkak ki Kârûn, Mûsâ'nın kavmindendi ve onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler verdik ki gerçekten onun anahtarları(nı taşımak ve bekçiliğini yapmak) güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona şöyle demişti: "Böbürlenme! Çünkü Allah, böbürlenenleri sevmez."
وَابْتَغِ ف۪يمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا نَص۪يبَكَ مِنَ وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ وَلَا الْفَسَادَ فِي اِنَّ اللّٰهَ لَا الْمُفْسِد۪ينَ
Vebteġi fîmâ âtâka(A)llâhu-ddâra-l-âḣira(te)(s) velâ tense nasîbeke mine-ddunyâ(s) veahsin kemâ ahsena(A)llâhu ileyk(e)(s) velâ tebġi-lfesâde fî-l-ard(i)(s) inna(A)llâhe lâ yuhibbu-lmufsidîn(e)
"Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste ve dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara) ihsan et! Yeryüzünde fesadı (bozgunculuğu) da arzulama! Çünkü Allah, fesad çıkaranları sevmez."
قَالَ اِنَّـمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِنْد۪يۜ اَوَلَمْ اَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَهْلَكَ مِنْ مِنَ مَنْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَاَكْثَرُ جَمْعاًۜ وَلَا عَنْ الْمُجْرِمُونَ
Kâle innemâ ûtîtuhu ‘alâ ‘ilmin ‘indî(c) eve lem ya’lem enna(A)llâhe kad ehleke min kablihi mine-lkurûni men huve eşeddu minhu kuvveten veekśeru cem’â(an)(c) velâ yus-elu ‘an żunûbihimu-lmucrimûn(e)
(Kârûn) Dedi ki: "Bu (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi." O, Allah'ın, kendinden önceki nesillerden, ondan kuvvetçe daha güçlü ve daha çok (servet) toplamış nicelerini helâk ettiğini bilmiyor muydu? Mücrimlerden günahları sorulmaz (çünkü Allah onların hepsini bilir).
فَخَرَجَ عَلٰى ف۪ي قَالَ الَّذ۪ينَ يُر۪يدُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا يَا لَنَا مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ قَارُونُۙ اِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظ۪يمٍ
Feḣarace ‘alâ kavmihi fî zînetih(i)(s) kâle-lleżîne yurîdûne-lhayâte-ddunyâ yâ leyte lenâ miśle mâ ûtiye kârûnu innehu leżû hazzin ‘azîm(in)
Derken (Kârûn tüm) ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dedi ki: "Ah keşke Kârûn'a verilen (servet)in benzeri bize de verilseydi, şüphesiz o büyük bir nasip sahibidir."
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَيْلَكُمْ ثَوَابُ اللّٰهِ خَيْرٌ لِمَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاًۚ وَلَا اِلَّا الصَّابِرُونَ
Vekâle-lleżîne ûtû-l’ilme veylekum śevâbu(A)llâhi ḣayrun limen âmene ve’amile sâlihan velâ yulakkâhâ illâ-ssâbirûn(e)
Kendilerine (Allah tarafından) ilim verilenler ise dedi ki: "Yazıklar olsun size! İman edip sâlih amel işleyen bir kimse için Allah'ın sevabı (vereceği mükâfat) daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur."
فَخَسَفْنَا بِه۪ وَبِدَارِهِ الْاَرْضَ فَمَا لَهُ مِنْ يَنْصُرُونَهُ مِنْ اللّٰهِۗ وَمَا مِنَ
Feḣasefnâ bihi vebidârihi-l-arda femâ kâne lehu min fi-etin yensurûnehu min dûni(A)llâhi vemâ kâne mine-lmuntasirîn(e)
Nihayet Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluk olmadı ve o (kendi) kendini kurtarabileceklerden de değildi.
وَاَصْبَحَ الَّذ۪ينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْاَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَاَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ وَيَقْدِرُۚ لَوْلَٓا اَنْ اللّٰهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَاۜ وَيْكَاَنَّهُ لَا الْكَافِرُونَ۟
Veasbeha-lleżîne temennev mekânehu bil-emsi yekûlûne veykeenna(A)llâhe yebsutu-rrizka limen yeşâu min ‘ibâdihi veyakdir(u)(s) levlâ en menna(A)llâhu ‘aleynâ leḣasefe binâ(s) veykeennehu lâ yuflihu-lkâfirûn(e)
Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler, "demek ki Allah, kullarından dilediği kimseler için rızkı bol veriyor, (dilediğine de) daraltıyormuş. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler iflah olmazmış!" demeye başladılar.
تِلْكَ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذ۪ينَ لَا عُلُواًّ فِي وَلَا وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ
Tilke-ddâru-l-âḣiratu nec’aluhâ lilleżîne lâ yurîdûne ‘uluvven fî-l-ardi velâ fesâdâ(en)(c) vel’âkibetu lilmuttekîn(e)
İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve fesad çıkarmayan kimselere (has) kılarız. (En güzel) Âkıbet ise takvâ sahiplerinin (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanların)dır.
مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا الَّذ۪ينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Men câe bilhaseneti felehu ḣayrun minhâ(s) vemen câe bi-sseyyi-eti felâ yuczâ-lleżîne ‘amilû-sseyyi-âti illâ mâ kânû ya’melûn(e)
Kim (Allah'ın huzuruna bir) güzellikle gelirse ona ondan daha hayırlısı vardır. Kim de (bir) kötülükle gelirse o kötülükleri yapanlar ancak yaptıklarıyla cezalandırılır.
اِنَّ فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لَـرَٓادُّكَ اِلٰى قُلْ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ مَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى وَمَنْ هُوَ ف۪ي مُب۪ينٍ
İnne-lleżî ferada ‘aleyke-lkur-âne lerâdduke ilâ me’âd(in)(c) kul rabbî a’lemu men câe bilhudâ vemen huve fî dalâlin mubîn(in)
(Resulüm!) Muhakkak ki Kur'ân'ı (okumayı, yaşamayı ve tebliğ etmeyi) sana farz kılan (Allah) elbette seni dönülecek yere iade edecektir. De ki: "Rabbim kimin hidâyetle geldiğini ve kimin apaçık bir dalâlet içinde olduğunu en iyi bilendir."
وَمَا تَرْجُٓوا اَنْ اِلَيْكَ الْكِتَابُ اِلَّا رَحْمَةً مِنْ فَلَا ظَه۪يراً لِلْكَافِر۪ينَۘ
Vemâ kunte tercû en yulkâ ileyke-lkitâbu illâ rahmeten min rabbik(e)(s) felâ tekûnenne zahîran lilkâfirîn(e)
Sen bu Kitâb'ın sana ilka (edilip vahy)edileceğini ummuyordun. (Bu Kur'ân) Ancak Rabbinden bir rahmettir. O hâlde sakın kâfirlere arka çıkma!
وَلَا عَنْ اللّٰهِ بَعْدَ اِذْ اُنْزِلَتْ اِلَيْكَ وَادْعُ اِلٰى وَلَا مِنَ
Velâ yesuddunneke ‘an âyâti(A)llâhi ba’de iż unzilet ileyk(e)(s) ved’u ilâ rabbik(e)(s) velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)
Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra (müşrikler) sakın seni (ondan) alıkoymasınlar. Sen Rabbine davet et ve asla müşriklerden olma!
وَلَا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۢ لَٓا اِلَّا هُوَ۠ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُۜ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Velâ ted’u me’a(A)llâhi ilâhen âḣar(a)(m) lâ ilâhe illâ hu(ve)(c) kullu şey-in hâlikun illâ vecheh(u)(c) lehu-lhukmu ve-ileyhi turce’ûn(e)
Allah ile birlikte başka bir ilâha (yalvarıp) dua etme! O'ndan başka İlâh yoktur. O'nun vechinden (cemâli ve zatından) başka her şey helâk olucudur. Hüküm (yalnızca) O'nundur ve (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz.