بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
وَالصَّٓافَّاتِ صَفاًّۙ
Ve-ssâffâti saffâ(n)
(Allah'ın rızası için) Saf saf dizilenlere,
فَالزَّاجِرَاتِ زَجْراًۙ
Fe-zzâcirâti zecrâ(n)
(Tüm çabası ve gayretiyle) Haykırarak (insanları Allah'ın yoluna) sevk edenlere,
فَالتَّالِيَاتِ ذِكْراًۙ
Fe-ttâliyâti żikrâ(n)
(Bu sevk ve idareyi yaparken) Zikir (olan Allah'ın kelamını) okuyanlara (andolsun ki)!
اِنَّ اِلٰهَكُمْ لَوَاحِدٌۜ
İnne ilâhekum levâhid(un)
Muhakkak ki sizin İlâh'ınız, elbette Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek olan Allah)tır.
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِۜ
Rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ ve rabbu-lmeşârik(i)
O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi hem de doğuların (ve bâtıların, doğanın da ölenin de görünenin de görünmeyenin de) Rabbidir.
اِنَّا زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِز۪ينَةٍ الْـكَوَاكِبِۙ
İnnâ zeyyennâ-ssemâe-ddunyâ bizînetin(i)lkevâkib(i)
Muhakkak ki Biz, dünya semasını bir süsle, yıldızlarla süsledik.
وَحِفْظاً مِنْ مَارِدٍۚ
Ve hifzan min kulli şeytânin mârid(in)
Ve (onu) itaat dışına çıkan (inatçı ve isyankâr) her şeytandan koruduk.
لَا اِلَى وَيُقْذَفُونَ مِنْ جَانِبٍۗ
Lâ yessemme’ûne ilâ-lmele-i-l-a’lâ veyukżefûne min kulli cânib(in)
Onlar, artık Mele-i A'lâ'yı (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. (Dinlemeye kalkarlarsa) Her taraftan (yakıcı bir ışıkla) taşlanırlar.
دُحُوراً وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌۙ
Duhûrâ(an)(s) velehum ‘ażâbun vâsib(un)
Kovulup atılırlar ve onlar için daimi bir azap vardır.
اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ
İllâ men ḣatife-lḣatfete feetbe’ahu şihâbun śâkib(un)
Ancak (o meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delip geçen yakıcı bir ışık takip eder.
فَاسْتَفْتِهِمْ اَهُمْ اَشَدُّ خَلْقاً اَمْ مَنْ خَلَقْنَاۜ اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ لَازِبٍ
Festeftihim ehum eşeddu ḣalkan em men ḣalaknâ(c) innâ ḣalaknâhum min tînin lâzib(in)
(Resulüm!) Şimdi sor onlara! "Yaratılış bakımından onlar(ı yaratmak) mı daha zor, yoksa Bizim (semalarda) yarattıklarımız(ı yaratmak) mı?" Şüphesiz Biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.
بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَۖ
Bel ‘acibte veyesḣarûn(e)
(Ama) Hayır, sen (bu olağanüstü kudretimizi) hayret (ve hayranlık) verici buldun, onlar (ise seninle) alay ediyorlar.
وَاِذَا ذُكِّرُوا لَا
Ve-iżâ żukkirû lâ yeżkurûn(e)
(Onlar) Kendilerine nasihat edildiği vakit (düşünüp) öğüt almazlar.
وَاِذَا رَاَوْا اٰيَةً يَسْتَسْخِرُونَۖ
Ve-iżâ raev âyeten yestesḣirûn(e)
Bir mucize görseler (hemen onunla) alay ederler.
وَقَالُٓوا اِنْ اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ
Ve kâlû in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)
Derler ki: "Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir."
ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ
E-iżâ mitnâ vekunnâ turâben ve’izâmen e-innâ lemeb’ûśûn(e)
"Gerçekten biz öldükten, toprak ve kemik hâline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?"
اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَۜ
Eve âbâunâ-l-evvelûn(e)
"Önceki atalarımız da mı (diriltilecek)?"
قُلْ نَعَمْ وَاَنْتُمْ دَاخِرُونَۚ
Kul ne’am ve entum dâḣirûn(e)
(Resulüm!) De ki: "Evet hem de hor ve hakir olarak (diriltileceksiniz)!"
فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَاِذَا هُمْ يَنْظُرُونَ
Fe-innemâ hiye zecratun vâhidetun fe-iżâ hum yenzurûn(e)
O (diriltme için Sûr'a üfürülüş, çok şiddetli bir sayha ve) tek bir haykırıştan ibarettir. O anda hemen onlar(ın gözleri açılır, etraflarına) bakınırlar.
وَقَالُوا يَا هٰذَا يَوْمُ الدّ۪ينِ
Ve kâlû yâ veylenâ hâżâ yevmu-ddîn(i)
Ve Derler ki: "Yazıklar olsun bize! Bu, (herkesin hesaba çekileceği) din günüdür."
هٰذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ۟
Hâżâ yevmu-lfasli-lleżî kuntum bihi tukeżżibûn(e)
(Melekler onlara der ki) "(Evet) İşte bu, yalanladığınız ayrım (ve hüküm) günüdür."
اُحْشُرُوا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا وَاَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَۙ
Uhşurû-lleżîne zalemû ve ezvâcehum vemâ kânû ya’budûn(e)
(22-23) (Meleklere ise o gün şöyle denilir) "Zalimleri, (onlarla aynı yolda giderek onlar gibi olan) eşlerini (yoldaşlarını) ve Allah'tan başka âbd oldukları şeyleri (hepsini bir araya) toplayın. Onları cehennemin yoluna sevk edin!"
مِنْ اللّٰهِ فَاهْدُوهُمْ اِلٰى الْجَح۪يمِۙ
Min dûni(A)llâhi fehdûhum ilâ sirâti-lcahîm(i)
(22-23) (Meleklere ise o gün şöyle denilir) "Zalimleri, (onlarla aynı yolda giderek onlar gibi olan) eşlerini (yoldaşlarını) ve Allah'tan başka âbd oldukları şeyleri (hepsini bir araya) toplayın. Onları cehennemin yoluna sevk edin!"
وَقِفُوهُمْ اِنَّهُمْ مَسْؤُ۫لُونَۙ
Vekifûhum innehum mes-ûlûn(e)
"Ve onları (orada) durdurun; çünkü onlar (orada) sorguya çekilecekler!"
مَا لَا
Mâ lekum lâ tenâsarûn(e)
(Melekler o zalimlere derler ki) "Size ne oldu ki (bugün) birbirinize yardım etmiyorsunuz?"
بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ
Bel humu-lyevme musteslimûn(e)
Hayır, onlar o gün (zilletle boyun bükerek Rabblerine) teslim olmuşlardır.
وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى يَتَسَٓاءَلُونَ
Ve akbele ba’duhum ‘alâ ba’din yetesâelûn(e)
(O gün) Onlardan bir kısmı diğer bir kısmına dönerek (hesap) sorar.
قَالُٓوا اِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَاْتُونَنَا عَنِ
Kâlû innekum kuntum te/tûnenâ ‘ani-lyemîn(i)
(Uyanlar, tabi olduklarına) "Siz bize sağdan gelirdiniz (de bize haktan yana görünürdünüz)" derler.
قَالُوا بَلْ لَمْ مُؤْمِن۪ينَۚ
Kâlû bel lem tekûnû mu/minîn(e)
(Tâbi oldukları da) Derler ki: "Hayır, siz zaten (Allah'a) iman eden kimseler değildiniz."
وَمَا لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ بَلْ كُنْتُمْ قَوْماً طَاغ۪ينَ
Vemâ kâne lenâ ‘aleykum min sultân(in)(s) bel kuntum kavmen tâġîn(e)
"Hem bizim, sizin üzerinizde hiçbir gücümüz de yoktu; bilakis siz azgın bir kavimdiniz."
فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَاۗ اِنَّا لَذَٓائِقُونَ
Fehakka ‘aleynâ kavlu rabbinâ(s) innâ leżâ-ikûn(e)
"Fakat (bugün) Rabbimizin (azap) sözü hepimizin üzerine hak oldu. Muhakkak ki biz (hak ettiğimiz cezayı) tadacağız."
فَاَغْوَيْنَاكُمْ اِنَّا كُنَّا غَاو۪ينَ
Feaġveynâkum innâ kunnâ ġâvîn(e)
"Evet, biz sizi azdırdık; çünkü kendimiz de azmıştık."
فَاِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي مُشْتَرِكُونَ
Fe-innehum yevme-iżin fî-l’ażâbi muşterikûn(e)
Şüphesiz o gün onlar azapta ortaktırlar.
اِنَّا كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِم۪ينَ
İnnâ keżâlike nef’alu bilmucrimîn(e)
İşte muhakkak ki Biz, suçlulara böyle yaparız.
اِنَّهُمْ كَانُٓوا اِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَٓا اِلَّا اللّٰهُ يَسْتَكْبِرُونَۙ
İnnehum kânû iżâ kîle lehum lâ ilâhe illa(A)llâhu yestekbirûn(e)
Çünkü onlara, "Allah'tan başka İlâh yoktur" denildiği zaman (onlar kibirlenerek) büyüklük taslıyorlardı.
وَيَقُولُونَ اَئِنَّا لَتَارِكُٓوا اٰلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍۜ
Ve yekûlûne e-innâ letârikû âlihetinâ lişâ’irin mecnûn(in)
"Biz, mecnun bir şair için ilâhlarımızı mı bırakacağız" diyorlardı.
بَلْ جَٓاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَل۪ينَ
Bel câe bilhakki vesaddeka-lmurselîn(e)
Bilakis! O (resulümüz), Hak (olan Kur'ân) ile (onlara) geldi ve (kendinden önceki) resulleri(mizi) tasdik etti.
اِنَّكُمْ لَذَٓائِقُوا الْعَذَابِ الْاَل۪يمِۚ
İnnekum leżâ-ikû-l’ażâbi-l-elîm(i)
Muhakkak ki siz, (kıyamet günü o) elem verici (iç yakan) azabı tadacaksınız.
وَمَا اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۙ
Vemâ tuczevne illâ mâ kuntum ta’melûn(e)
Ve siz sadece yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz.
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ
İllâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuḣlesîn(e)
Ancak Allah'ın ihlâslı kulları müstesna.
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌۙ
Ulâ-ike lehum rizkun ma’lûm(un)
İşte onlar için (bir kısmı bu dünyada da) bilinen bir rızık,
فَوَاكِهُۚ وَهُمْ مُكْرَمُونَۙ
Fevâkih(u)(s) vehum mukramûn(e)
(Türlü) Meyveler vardır. Onlar ikram görenlerdir.
ف۪ي النَّع۪يمِۙ
Fî cennâti-nna’îm(i)
Naîm cennetlerinde.
عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ
‘Alâ sururin mutekâbilîn(e)
(Onlar) Tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.
يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَاْسٍ مِنْ
Yutâfu ‘aleyhim bike/sin min me’în(in)
(Onların aralarında) Kaynağından (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır.
بَيْضَٓاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِب۪ينَۚ
Beydâe leżżetin lişşâribîn(e)
(O içecek) Bembeyazdır; içenler için (tarifi imkânsız şekilde) lezzetlidir.
لَا غَوْلٌ وَلَا عَنْهَا يُنْزَفُونَ
Lâ fîhâ ġavlun velâ hum ‘anhâ yunzefûn(e)
O içecek baş döndürmez ve (içenler) onunla sarhoş olmaz.
وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ ع۪ينٌۙ
Ve ’indehum kâsirâtu-ttarfi ‘în(un)
(Onların) Yanlarında, bakışlarını (eşlerinden) ayırmayan iri gözlü (güzel bakışlı hûri)ler vardır.
كَاَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ
Keennehunne beydun meknûn(un)
Sanki onlar, saklı yumurta(dan çıkmış ve gün yüzü görmemiş) gibidirler.
فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى يَتَسَٓاءَلُونَ
Feakbele ba’duhum ‘alâ ba’din yetesâelûn(e)
(O gün) Onlardan bir kısmı diğer bir kısmına dönerek (sohbet edip birbirlerine sorular) sorarlar.
قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ اِنّ۪ي كَانَ ل۪ي قَر۪ينٌۙ
Kâle kâ-ilun minhum innî kâne lî karîn(un)
Sohbet edenlerden biri, "doğrusu benim bir arkadaşım vardı" der.
يَقُولُ اَئِنَّكَ لَمِنَ
Yekûlu e-inneke lemine-lmusaddikîn(e)
(O bana) Derdi ki: "Sen de (dirilmeyi) tasdik edenlerden misin?"
ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً ءَاِنَّا لَمَد۪ينُونَ
E-iżâ mitnâ vekunnâ turâben ve ’izâmen e-innâ lemedînûn(e)
"Biz öldükten, toprak ve kemik hâline geldikten sonra, biz mi bir daha (diriltilip) hesap vereceğiz?"
قَالَ هَلْ مُطَّلِعُونَ
Kâle hel entum muttali’ûn(e)
(O zat, yaşadığı bu hadiseyi anlattıktan sonra Allah orada bulunanlara) "Siz (işin gerçeğine) vakıf mısınız?" buyurdu.
فَاطَّـلَعَ فَرَاٰهُ ف۪ي الْجَح۪يمِ
Fettale’a feraâhu fî sevâ-i-lcahîm(i)
Derken, (konuşan) baktı ve arkadaşını cehennemin ortasında gördü.
قَالَ تَاللّٰهِ اِنْ كِدْتَ لَتُرْد۪ينِۙ
Kâle ta(A)llâhi in kidte leturdîn(i)
(Ona) Dedi ki: "Allah'a yemin ederim ki sen az daha beni de (cehenneme yuvarlayıp) mahvedecektin."
وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبّ۪ي لَكُنْتُ مِنَ
Velevlâ ni’metu rabbî lekuntu mine-lmuhdarîn(e)
"Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (sizinle beraber orada) bulunanlardan olacaktım."
اَفَمَا بِمَيِّت۪ينَۙ
Efemâ nahnu bimeyyitîn(e)
(58-59) "Peki (nasılmış), biz (dünyada) ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek (cennette ebedi olarak kalacak) ve biz (imanımızdan dolayı) azap görmeyecek kimseler değil miymişiz?"
اِلَّا مَوْتَتَنَا الْاُو۫لٰى وَمَا بِمُعَذَّب۪ينَ
İllâ mevtetenâ-l-ûlâ vemâ nahnu bimu’ażżebîn(e)
(58-59) "Peki (nasılmış), biz (dünyada) ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek (cennette ebedi olarak kalacak) ve biz (imanımızdan dolayı) azap görmeyecek kimseler değil miymişiz?"
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
İnne hâżâ lehuve-lfevzu-l’azîm(u)
Şüphesiz bu, azîm kurtuluşun (ve saadetin) ta kendisidir.
لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ
Limiśli hâżâ felya’meli-l’âmilûn(e)
Çalışanlar böylesi (bir kurtuluş ve saadet) için çalışsınlar.
اَذٰلِكَ خَيْرٌ نُزُلاً اَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ
Eżâlike ḣayrun nuzulen em şeceratu-zzakkûm(i)
Şimdi, böyle (bir nimetle) ağırlanmak mı daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?
اِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِم۪ينَ
İnnâ ce’alnâhâ fitneten lizzâlimîn(e)
Şüphesiz Biz o (zakkum ağacın)ı zalimler için bir imtihan (vesilesi) kıldık.
اِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ ف۪ٓي الْجَح۪يمِۙ
İnnehâ şeceratun taḣrucu fî asli-lcahîm(i)
Elbette o, cehennemin dibinde (bitip) çıkan bir ağaçtır.
طَلْعُهَا كَاَنَّهُ رُؤُ۫سُ الشَّيَاط۪ينِ
Tal’uhâ keennehu ruûsu-şşeyâtîn(i)
Onun tomurcukları sanki şeytanların başları gibi (içi boş ve acı)dır.
فَاِنَّهُمْ لَاٰكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَۜ
Fe-innehum leâkilûne minhâ femâli-ûne minhâ-lbutûn(e)
Cehennemdekiler ondan yerler ve karınlarını onunla doldururlar.
ثُمَّ اِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْباً مِنْ
Śumme inne lehum ‘aleyhâ leşevben min hamîm(in)
Sonra onlar için bunun üstüne (içlerini yakan) kaynar sudan bir içecek vardır.
ثُمَّ اِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَاِلَى
Śumme inne merci’ahum le-ilâ-lcahîm(i)
(Bütün bunlardan) Sonra onların dönüşleri elbette cehennemedir.
اِنَّهُمْ اَلْفَوْا اٰبَٓاءَهُمْ ضَٓالّ۪ينَۙ
İnnehum elfev âbâehum dâllîn(e)
Çünkü onlar babalarını dalâlette buldular.
فَهُمْ عَلٰٓى يُهْرَعُونَ
Fehum ‘alâ âśârihim yuhra’ûn(e)
Ama onların izlerinde koşuşturmaya (onların yaptıkları yanlışı yapmaya) devam ettiler.
وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ اَكْثَرُ الْاَوَّل۪ينَۙ
Velekad dalle kablehum ekśeru-l-evvelîn(e)
Andolsun, onlardan önceki (ümmet)lerin çoğu da dalâlete düşmüştü.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا ف۪يهِمْ مُنْذِر۪ينَ
Velekad erselnâ fîhim munżirîn(e)
(Yine) Andolsun ki Biz onlara da uyarıcılar göndermiştik.
فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَۙ
Fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmunżerîn(e)
Bak, uyarılanların âkıbeti nasıl oldu!
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ۟
İllâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuḣlasîn(e)
Ancak Allah'ın ihlâslı kulları müstesna. (Onlar o gün kurtuluş ve saadete erenlerdir)
وَلَقَدْ نَادٰينَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُج۪يبُونَۚ
Velekad nâdânâ nûhun feleni’me-lmucîbûn(e)
Andolsun ki Nûh, (kavminden ümidini kesince) Bize (yalvararak dua edip) nidâ etmişti. Biz de (duaya) ne güzel icabet edeniz!
وَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْعَظ۪يمِۘ
Venecceynâhu ve ehlehu mine-lkerbi-l’azîm(i)
Onu ve ehlini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاق۪ينَۘ
Vece’alnâ żurriyyetehu humu-lbâkîn(e)
Biz (yeryüzünde yalnız) Nûh'un zürriyetini kalıcı kıldık.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي
Veteraknâ ‘aleyhi fî-l-âḣirîn(e)
Sonradan gelenler içinde ona (hayırlı ve şerefli bir nam) bıraktık.
سَلَامٌ عَلٰى فِي
Selâmun ‘alâ nûhin fî-l’âlemîn(e)
(Bütün) Âlemlerde Nûh'a selam olsun!
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ
İnnâ keżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız.
اِنَّهُ مِنْ الْمُؤْمِن۪ينَ
İnnehu min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)
Çünkü o, Bizim mü'min kullarımızdandı.
ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَ
Śumme aġraknâ-l-âḣarîn(e)
Sonra Biz, (Nûh'u yalanlamalarından dolayı) diğerlerini (suda) boğduk.
وَاِنَّ مِنْ لَاِبْرٰه۪يمَۢ
Ve-inne min şî’atihi le-ibrâhîm(e)
Şüphesiz İbrâhîm de onun yolundan gidenlerdendi.
اِذْ جَٓاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍ
İż câe rabbehu bikalbin selîm(in)
(Muhakkak ki) O, Rabbine selim bir kalp ile geldi.
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَاذَا تَعْبُدُونَۚ
İż kâle li-ebîhi ve kavmihi mâżâ ta’budûn(e)
Hani o (bir bayram gecesi), babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz kime âbd ol(up kulluk ed)iyorsunuz?"
اَئِفْكاً اٰلِهَةً دُونَ تُر۪يدُونَۜ
E-ifken âliheten dûna(A)llâhi turîdûn(e)
"Allah'tan başka bir takım uydurma ilâhlar(a) mı (tapmak) istiyorsunuz?"
فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Femâ zannukum birabbi-l’âlemîn(e)
"Peki, âlemlerin Rabbi hakkındaki zannınız nedir?"
فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي
Fenezara nezraten fî-nnucûm(i)
Derken (Onların Allah'a iman etmeyeceklerini anladığında başını kaldırıp onların taptıkları) yıldızlara (şöyle) bir nazar edip baktı.
فَقَالَ اِنّ۪ي سَق۪يمٌ
Fekâle innî sekîm(un)
Ve "ben hastayım" dedi.
فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِر۪ينَ
Fetevellev ‘anhu mudbirîn(e)
Bunun üzerine (kavmi onu orada bırakıp) arkalarını dönüp (bayram yerine) gittiler.
فَرَاغَ اِلٰٓى فَقَالَ اَلَا
Ferâġa ilâ âlihetihim fekâle elâ te/kulûn(e)
Sonra (İbrâhîm) gizlice onların (uydurma) ilâhlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce o putlara) Dedi ki: "(Size sunulan bu yemekleri) Yemiyor musunuz?"
مَا لَا
Mâ lekum lâ tentikûn(e)
"Neden konuşmuyorsunuz (yoksa konuşamıyor musunuz)?"
فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْباً بِالْيَم۪ينِ
Ferâġa ‘aleyhim darben bilyemîn(i)
Derken sağ eliyle (kuvvetli) bir darbe indirmek üzere gizlice onların üzerlerine vardı (da onları kırıp parçaladı).
فَاَقْبَلُٓوا اِلَيْهِ يَزِفُّونَ
Feakbelû ileyhi yeziffûn(e)
Akabinde (kavmi) koşarak ona geldiler.
قَالَ اَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَۙ
Kâle eta’budûne mâ tenhitûn(e)
(İbrâhîm) Dedi ki: "Yonttuğunuz şeylere mi âbd ol(up kulluk ed)iyorsunuz?"
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ
Va(A)llâhu ḣalekakum vemâ ta’melûn(e)
"Oysa ki sizi de yaptığınız (bu) şeyleri de Allah yaratmıştır."
قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَاناً فَاَلْقُوهُ فِي
Kâlû-bnû lehu bunyânen feelkûhu fî-lcahîm(i)
(Onlar ise) Dediler ki: "Onun için (yüksekçe) bir bina yapın ve (içinde bir ateş yakıp) derhal onu ateşe atın."
فَاَرَادُوا بِه۪ كَيْداً فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَسْفَل۪ينَ
Fe-erâdû bihi keyden fece’alnâhumu-l-esfelîn(e)
Böylece ona bir tuzak kur(up onu alçalt)mak istediler; fakat Biz onları en alçak kimseler kıldık.
وَقَالَ اِنّ۪ي ذَاهِبٌ اِلٰى سَيَهْد۪ينِ
Vekâle innî żâhibun ilâ rabbî seyehdîn(i)
Nihayet (Biz kendisini ateşten kurtardıktan sonra İbrâhîm, kavmine) Dedi ki: "Muhakkak ki ben Rabbime gidiyorum, (O) bana doğru yolu gösterecektir."
رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنَ
Rabbi heb lî mine-ssâlihîn(e)
(Ve Bize de dua edip dedi ki) "Rabbim! Bana sâlihlerden (olacak bir evlat) hibe (edip ihsan) et."
فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَل۪يمٍ
Febeşşernâhu biġulâmin halîm(in)
Bunun üzerine (Biz de) onu halîm (yumuşak huylu) bir oğul (olan İsmâîl) ile müjdeledik.
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ اِنّ۪ٓي اَرٰى فِي اَنّ۪ٓي اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰىۜ قَالَ يَٓا اَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُۘ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ مِنَ
Felemmâ belaġa me’ahu-ssa’ye kâle yâ buneyye innî erâ fî-lmenâmi ennî eżbehuke fenzur mâżâ terâ(c) kâle yâ ebeti-f’al mâ tu/mer(u)(s) setecidunî in şâa(A)llâhu mine-ssâbirîn(e)
Ne zaman ki (çocuk) onunla beraber yürüyecek çağa erişince (İbrâhîm ona), "yavrucuğum! Ben uykumda seni kes(ip Allah'a kurban et)tiğimi görüyorum, bir bak (düşün), sen ne görüyorsun (ne düşünüyorsun)?" dedi. (O da cevaben) "Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.
فَلَمَّٓا اَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَب۪ينِۚ
Felemmâ eslemâ vetellehu lilcebîn(i)
Her ikisi de (Allah'ın emrine) teslim olup (İbrâhîm kurban etmek için) onu alnının bir tarafı (yere gelecek şekilde, yanı) üzerine yatırınca,
وَنَادَيْنَاهُ اَنْ يَٓا اِبْرٰه۪يمُۙ
Venâdeynâhu en yâ ibrâhîm(u)
Biz, "ey İbrâhîm!" diye ona nidâ ettik.
قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَاۚ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ
Kad saddekte-rru/yâ(c) innâ keżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
"Andolsun sen (bir resul olarak Allah'ın muradını anladın ve gördüğün) rüyanı gerçekleştirdin. İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız."
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْبَلٰٓؤُا الْمُب۪ينُ
İnne hâżâ lehuve-lbelâu-lmubîn(u)
"Muhakkak ki bu, apaçık bir imtihandı."
وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظ۪يمٍ
Ve fedeynâhu biżibhin ‘azîm(in)
Ve Biz ona, büyük bir kurbanı fidye olarak verdik.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي
Ve teraknâ ‘aleyhi fî-l-âḣirîn(e)
Sonradan gelenler içinde ona (hayırlı ve şerefli bir nam) bıraktık.
سَلَامٌ عَلٰٓى
Selâmun ‘alâ ibrâhîm(e)
İbrâhîm'e selam olsun.
كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ
Keżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız.
اِنَّهُ مِنْ الْمُؤْمِن۪ينَ
İnnehu min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)
Çünkü o, Bizim mü'min kullarımızdandı.
وَبَشَّرْنَاهُ بِاِسْحٰقَ نَبِياًّ مِنَ
Ve beşşernâhu bi-ishâka nebiyyen mine-ssâlihîn(e)
Bir de onu sâlihlerden bir nebî olan İshâk ile müjdeledik.
وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلٰٓى وَمِنْ مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ مُب۪ينٌ۟
Ve bâraknâ ‘aleyhi ve ’alâ ishâk(a)(c) vemin żurriyyetihimâ muhsinun vezâlimun linefsihi mubîn(un)
O (İsmâîl)i de İshâk'ı da mübarek (kutlu ve şerefli) kıldık. Lakin her ikisinin neslinden güzellik yapanlar da vardır, nefsine apaçık zulmedenler de.
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلٰى وَهٰرُونَۚ
Velekad menennâ ‘alâ mûsâ ve hârûn(e)
Andolsun ki Biz Mûsâ'ya ve Hârûn'a da lütufta bulunduk.
وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْعَظ۪يمِۚ
Ve necceynâhumâ ve kavmehumâ mine-lkerbi-l’azîm(i)
Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntı (olan Firavun'un zulmün)den kurtardık.
وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَۚ
Ve nasarnâhum fekânû humu-lġâlibîn(e)
Onlara yardım ettik de galip gelen onlar oldular.
وَاٰتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَب۪ينَۚ
Ve âteynâhumâ-lkitâbe-lmustebîn(e)
Biz onlara apaçık anlaşılan bir kitap (olan Tevrât)ı verdik.
وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ
Ve hedeynâhumâ-ssirâta-lmustakîm(e)
Her ikisini de sırât-ı mustakîme (dosdoğru yola) hidâyet ettik.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي
Ve teraknâ ‘aleyhimâ fî-l-âḣirîn(e)
Sonradan gelenler içinde onlara (hayırlı ve şerefli bir nam) bıraktık.
سَلَامٌ عَلٰى وَهٰرُونَ
Selâmun ‘alâ mûsâ ve hârûn(e)
Mûsâ ve Hârûn'a selam olsun.
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ
İnnâ keżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız.
اِنَّهُمَا مِنْ الْمُؤْمِن۪ينَ
İnnehumâ min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)
Çünkü ikisi de Bizim mü'min kullarımızdandı.
وَاِنَّ اِلْيَاسَ لَمِنَ
Ve-inne ilyâse lemine-lmurselîn(e)
Muhakkak ki İlyâs da (gönderdiğimiz) resullerdendi.
اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اَلَا
İż kâle likavmihi elâ tettekûn(e)
Hani o, kavmine şöyle demişti: "(Siz hâlâ) Takvâ sahibi olmuyor (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmıyor) musunuz?"
اَتَدْعُونَ بَعْلاً وَتَذَرُونَ اَحْسَنَ الْخَالِق۪ينَۙ
Eted’ûne ba’len ve teżerûne ahsene-lḣâlikîn(e)
(125-126) "Yarat(ıp biçim vererek düzenley)enlerin en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, sizden önceki atalarınızın da Rabbi olan Allah'ı bırakıp da (taştan yontulmuş bir put olan) Ba'l'e mi (dua edip) yalvarıyorsunuz."
اَللّٰهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ
(A)llâhe rabbekum ve rabbe âbâ-ikumu-l-evvelîn(e)
(125-126) "Yarat(ıp biçim vererek düzenley)enlerin en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, sizden önceki atalarınızın da Rabbi olan Allah'ı bırakıp da (taştan yontulmuş bir put olan) Ba'l'e mi (dua edip) yalvarıyorsunuz."
فَكَذَّبُوهُ فَاِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَۙ
Fekeżżebûhu fe-innehum lemuhdarûn(e)
Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu sebeple muhakkak ki onlar, elbette (cehennemde) hazır bulundurulacak olanlardır.
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ
İllâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuḣlasîn(e)
Ancak Allah'ın ihlâslı kulları müstesna.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي
Veteraknâ ‘aleyhi fî-l-âḣirîn(e)
Sonradan gelenler içinde ona (hayırlı ve şerefli bir nam) bıraktık.
سَلَامٌ عَلٰٓى
Selâmun ‘alâ ilyâsîn(e)
İlyâs'a selam olsun.
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ
İnnâ keżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız.
اِنَّهُ مِنْ الْمُؤْمِن۪ينَ
İnnehu min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)
Çünkü o, Bizim mü'min kullarımızdandı.
وَاِنَّ لُوطاً لَمِنَ
Ve-inne lûtan lemine-lmurselîn(e)
Muhakkak ki Lût da (gönderdiğimiz) resullerdendi.
اِذْ نَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَـهُٓ اَجْمَع۪ينَۙ
İż necceynâhu ve ehlehu ecma’în(e)
Hani Biz, onu ve bütün ailesini (kavminin işlediği hayâsızlıktan dolayı onlarla beraber helâk olmaktan) kurtarmıştık.
اِلَّا عَجُوزاً فِي
İllâ ‘acûzen fî-lġâbirîn(e)
Ancak bir kocakarı (olan karısı) müstesna. O, geride (azaba uğrayacaklarla beraber) kalanlardan oldu.
ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَر۪ينَ
Śumme demmernâ-l-âḣarîn(e)
Sonra diğerlerini darmadağın ettik.
وَاِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِح۪ينَۙ
Ve-innekum letemurrûne ‘aleyhim musbihîn(e)
(137-138) (Ey insanlar!) Elbette siz, sabah ve akşam onların (harab olmuş yurtlarının) yanından geçip gidiyorsunuz. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
وَبِالَّيْلِۜ اَفَلَا
Vebilleyl(i)(k) efelâ ta’kilûn(e)
(137-138) (Ey insanlar!) Elbette siz, sabah ve akşam onların (harab olmuş yurtlarının) yanından geçip gidiyorsunuz. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
وَاِنَّ يُونُسَ لَمِنَ
Ve-inne yûnuse lemine-lmurselîn(e)
Muhakkak ki Yûnus da (gönderdiğimiz) resullerdendi.
اِذْ اَبَقَ اِلَى الْمَشْحُونِۙ
İż ebeka ilâ-lfulki-lmeşhûn(i)
Hani o, (kavminden hiç kimse ona iman etmedi diye) dolu bir gemiye (binip kavminden) kaçmıştı.
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ
Fesâheme fekâne mine-lmudhadîn(e)
(Gemi denizin ortasında fırtınaya yakalandı. Gemidekiler "içimizde uğursuz biri var" dediler ve onu gemiden atmak için aralarında) Kur'a çektiler, (Yûnus, kur'ayı) kaybedenlerden oldu (ve onu denize attılar).
فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُل۪يمٌ
Feltekamehu-lhûtu vehuve mulîm(un)
(Yûnus, Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldığı için denizin ortasında) Kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu.
فَلَوْلَٓا اَنَّهُ كَانَ مِنَ
Felevlâ ennehu kâne mine-lmusebbihîn(e)
Eğer o, (tövbe ve istiğfar edip Allah'ı) tesbih edenlerden olmasaydı,
لَلَبِثَ ف۪ي اِلٰى يُبْعَثُونَ
Lelebiśe fî batnihi ilâ yevmi yub’aśûn(e)
(İnsanların) Tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.
فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَٓاءِ وَهُوَ سَق۪يمٌۚ
Fenebeżnâhu bil’arâ-i vehuve sekîm(un)
Derken Biz onu (balığın karnından çıkarıp) hasta bir vaziyette ıssız bir yere bıraktık.
وَاَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ
Ve enbetnâ ‘aleyhi şeceraten min yaktîn(in)
Ve üzerine (gölge yapması için geniş yapraklı) kabak türünden bir ağaç bitirdik.
وَاَرْسَلْنَاهُ اِلٰى مِائَةِ اَوْ يَز۪يدُونَۚ
Ve erselnâhu ilâ mi-eti elfin ev yezîdûn(e)
Daha sonra onu, yüz bin veya daha fazla insana (resul olarak) gönderdik.
فَاٰمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى
Feâmenû femetta’nâhum ilâ hîn(in)
Sonunda (kavmi) ona iman ettiler. Bunun üzerine Biz de onları belli bir süreye kadar (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.
فَاسْتَفْتِهِمْ اَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَۙ
Festeftihim elirabbike-lbenâtu velehumu-lbenûn(e)
(Resulüm!) Şimdi sor onlara! "Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı?"
اَمْ خَلَقْنَا الْمَلٰٓئِكَةَ اِنَاثاً وَهُمْ شَاهِدُونَ
Em ḣalaknâ-lmelâ-ikete inâśen vehum şâhidûn(e)
Yoksa Biz melekleri dişi olarak yarattık da onlar (buna) şahid mi oldular?
اَلَٓا اِنَّهُمْ مِنْ لَيَقُولُونَۙ
Elâ innehum min ifkihim leyekûlûn(e)
(151-152) Dikkat edin! Muhakkak ki onlar iftira edip, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.
وَلَدَ اللّٰهُۙ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
Veleda(A)llâhu ve-innehum lekâżibûn(e)
(151-152) Dikkat edin! Muhakkak ki onlar iftira edip, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.
اَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى
Estafâ-lbenâti ‘alâ-lbenîn(e)
(Allah) Kızları oğullara tercih mi etti!
مَا كَيْفَ تَحْكُمُونَ
Mâ lekum keyfe tahkumûn(e)
Size ne oluyor, nasıl (böyle) hüküm veriyorsunuz?
اَفَلَا
Efelâ teżekkerûn(e)
Hiç tezekkür ed(erek düşünüp ibret al)mıyor musunuz?
اَمْ سُلْطَانٌ مُب۪ينٌۙ
Em lekum sultânun mubîn(un)
Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?
فَاْتُوا بِكِتَابِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Fe/tû bikitâbikum in kuntum sâdikîn(e)
Eğer doğru sözlülerden iseniz (bu iddianızı doğrulayacak) kitabınızı getirin!
وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَباًۜ وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ اِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَۙ
Vece’alû beynehu vebeyne-lcinneti nesebâ(en)(c) velekad ‘alimeti-lcinnetu innehum lemuhdarûn(e)
Bir de onlar, melekler ve cinler arasında bir neseb (bağı) uydurdular. Andolsun ki cinler de (kıyamet günü huzurumuzda hesap vermek için) hazır bulunacaklarını bilirler.
سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ
Subhâna(A)llâhi ‘ammâ yasifûn(e)
(Dikkat edin!) Allah Subhân'dır, onların vasıflandırmalarından (ve her türlü noksanlıktan münezzehtir. Onlar Allah'a iftira ettikleri için cehenneme gireceklerdir).
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ
İllâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuḣlasîn(e)
Ancak Allah'ın ihlâslı kulları müstesna.
فَاِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَۙ
Fe-innekum vemâ ta’budûn(e)
(161-163) (Ey kâfirler!) Ne siz ne de âbd ol(up kulluk yap)tıklarınız, cehenneme girecek kimseden başkasını fitneye düşür(üp Allah'a karşı azdırıp saptıra)mazsınız.
مَٓا عَلَيْهِ بِفَاتِن۪ينَۙ
Mâ entum ‘aleyhi bifâtinîn(e)
(161-163) (Ey kâfirler!) Ne siz ne de âbd ol(up kulluk yap)tıklarınız, cehenneme girecek kimseden başkasını fitneye düşür(üp Allah'a karşı azdırıp saptıra)mazsınız.
اِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَح۪يمِ
İllâ men huve sâli-lcahîm(i)
(161-163) (Ey kâfirler!) Ne siz ne de âbd ol(up kulluk yap)tıklarınız, cehenneme girecek kimseden başkasını fitneye düşür(üp Allah'a karşı azdırıp saptıra)mazsınız.
وَمَا اِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ
Vemâ minnâ illâ lehu makâmun ma’lûm(un)
(Allah'ın rızası için saf bağlayanlar şöyle derler) "Bizden her birimizin (sadece Allah tarafından) bilinen bir makamı vardır."
وَاِنَّا لَنَحْنُ الصَّٓافُّونَۚ
Ve-innâ lenahnu-ssâffûn(e)
"Muhakkak ki biz, (Allah'ın rızası için) saf saf dizilenleriz."
وَاِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ
Ve-innâ lenahnu-lmusebbihûn(e)
"Muhakkak ki biz, (Allah'ı) tesbih edenleriz."
وَاِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَۙ
Ve-in kânû leyekûlûn(e)
(167-169) (Müşrikler daha önce) Şöyle diyorlardı, "eğer bizim yanımızda da öncekiler(e verilenler)den bir zikir (olan kitap) bulunmuş olsaydı, muhakkak ki biz de Allah'ın ihlâslı kulları olurduk!"
لَوْ اَنَّ عِنْدَنَا ذِكْراً مِنَ
Lev enne ‘indenâ żikran mine-l-evvelîn(e)
(167-169) (Müşrikler daha önce) Şöyle diyorlardı, "eğer bizim yanımızda da öncekiler(e verilenler)den bir zikir (olan kitap) bulunmuş olsaydı, muhakkak ki biz de Allah'ın ihlâslı kulları olurduk!"
لَـكُنَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ
Lekunnâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuḣlasîn(e)
(167-169) (Müşrikler daha önce) Şöyle diyorlardı, "eğer bizim yanımızda da öncekiler(e verilenler)den bir zikir (olan kitap) bulunmuş olsaydı, muhakkak ki biz de Allah'ın ihlâslı kulları olurduk!"
فَـكَفَرُوا بِه۪ۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Fekeferû bih(i)(s) fesevfe ya’lemûn(e)
Fakat (Kur'ân kendilerine gelince) onu inkâr ettiler; ama yakında (onlar, hak ettikleri cezanın ne olduğunu) bil(ip gör)ecekler!
وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَل۪ينَۚ
Velekad sebekat kelimetunâ li’ibâdinâ-lmurselîn(e)
Andolsun, (resul olarak) gönderilen kullarımız hakkında (şu) sözümüz geçmiştir:
اِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَۖ
İnnehum lehumu-lmensûrûn(e)
"Şüphe yok ki onlara mutlaka yardım edilecektir."
وَاِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ
Ve-inne cundenâ lehumu-lġâlibûn(e)
"Ve şüphesiz Bizim ordumuz galip gelecektir."
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى
Fetevelle ‘anhum hattâ hîn(in)
(Resulüm!) O hâlde (sen) bir süreye kadar onlardan yüz çevir!
وَاَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
Ve ebsirhum fesevfe yubsirûn(e)
Ve onları gözetle! Yakında (karşılaşacakları azabı) onlar da görecekler.
اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ
Efebi’ażâbinâ yesta’cilûn(e)
Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar?
فَاِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَٓاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَر۪ينَ
Fe-iżâ nezele bisâhatihim fesâe sabâhu-lmunżerîn(e)
(Azap) Onların sahasına indiğinde uyarılanların (fakat iman etmeyenlerin) sabahı ne kötüdür!
وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى
Vetevelle ‘anhum hattâ hîn(in)
(Resulüm!) Bu sebeple (sen) bir süreye kadar onlardan yüz çevir!
وَاَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
Ve ebsir fesevfe yubsirûn(e)
Ve onları gözetle, yakında (karşılaşacakları azabı) onlar da görecekler.
سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَۚ
Subhâne rabbike rabbi-l’izzeti ‘ammâ yasifûn(e)
Senin Rabbin, izzet sahibi olan Rabbdır ki Subhân'dır (her türlü noksanlıktan ve) onların vasıflandırmalarından münezzehtir.
وَسَلَامٌ عَلَى
Ve selâmun ‘alâ-lmurselîn(e)
(Gönderilen bütün) Resullere selam olsun!
وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Velhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)
Ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.