← Sûreler
Zuhrûf Sûresi
89 âyet · Mekki
سُورَةُ الزُّخْرُفِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

حٰمٓۜ

Hâ-Mîm

Hâ. Mîm.

2

وَالْكِتَابِ الْمُب۪ينِۙ

Velkitâbi-lmubîn(i)

(Hakikati) Apaçık (beyan eden bu) Kitâb'a andolsun ki,

3

اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْءٰناً عَرَبِياًّ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَۚ

İnnâ ce’alnâhu kur-ânen ‘arabiyyen le’allekum ta’kilûn(e)

Muhakkak Biz, aklınızı kullan(ır, düşünüp anl)arsınız diye onu Arapça bir Kur'ân kıldık.

4

وَاِنَّهُ ف۪ٓي الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَك۪يمٌۜ

Ve-innehu fî ummi-lkitâbi ledeynâ le’aliyyun hakîm(un)

Şüphe yok ki o, katımızda bulunan ana kitap (olan Levh-i Mahfuz)da mevcuttur. Gerçekten (o) çok yücedir, hikmetlerle doludur.

5

اَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحاً اَنْ كُنْتُمْ قَوْماً مُسْرِف۪ينَ

Efenadribu ‘ankumu-żżikra safhan en kuntum kavmen musrifîn(e)

(Şimdi) Siz, haddi aşan bir kavim oldunuz diye sizi zikir (hatırlatma ve öğüt olan bu Kur'ân) ile uyarmaktan vaz mı geçelim?

6

وَكَمْ اَرْسَلْنَا مِنْ فِي

Vekem erselnâ min nebiyyin fî-l-evvelîn(e)

(Resulüm! Senden) Önceki nice (kavim)lere de nebîler göndermiştik.

7

وَمَا مِنْ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

Vemâ ye/tîhim min nebiyyin illâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

Onlara bir nebî gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.

8

فَاَهْلَكْـنَٓا اَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشاً وَمَضٰى مَثَلُ الْاَوَّل۪ينَ

Fe-ehleknâ eşedde minhum batşen vemedâ meśelu-l-evvelîn(e)

Biz onlardan daha güçlü olanlarını da helâk ettik. Nitekim öncekilerin misali (Kur'ân'da) geçmiştir.

9

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۙ

Vele-in seeltehum men ḣaleka-ssemâvâti vel-arda leyekûlunne ḣalekahunne-l’azîzu-l’alîm(u)

Andolsun ki eğer onlara, "gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan mutlaka, "onları Azîz, Alîm (bütün şerefin ve kudretin sahibi olan, her şeyi ve herkesi bilen Allah) yarattı" derler.

10

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْداً وَجَعَلَ لَكُمْ ف۪يهَا سُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۚ

Elleżî ce’ale lekumu-l-arda mehden ve ce’ale lekum fîhâ subulen le’allekum tehtedûn(e)

O, yeryüzünü size bir döşek yapan ve (varmak istediğiniz yere) gidesiniz diye sizin için orada yollar var edendir.

11

وَالَّذ۪ي نَزَّلَ مِنَ مَٓاءً بِقَدَرٍۚ فَاَنْشَرْنَا بِه۪ بَلْدَةً مَيْتاًۚ كَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ

Velleżî nezzele mine-ssemâ-i mâen bikaderin fe-enşernâ bihi beldeten meytâ(en)(c) keżâlike tuḣracûn(e)

Gökten bir ölçüye göre suyu indiren de O'dur. Biz onunla (kupkuru) ölü bir memlekete hayat veririz. İşte (siz de kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız!

12

وَالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ وَالْاَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَۙ

Velleżî ḣaleka-l-ezvâce kullehâ ve ce’ale lekum mine-lfulki vel-en’âmi mâ terkebûn(e)

(12-14) O, bütün çiftleri yaratan, sırtlarına kurulasınız sonra da üzerlerine yerleştiğiniz zaman Rabbinizin nimetini (hatırlayıp) zikredesiniz ve, "bunu bizim hizmetimize veren (Allah) Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir), yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz" diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.

13

لِتَسْتَوُ۫ا عَلٰى ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ اِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذ۪ي سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا لَهُ مُقْرِن۪ينَۙ

Litestevû ‘alâ zuhûrihi śümme teżkurû ni’mete rabbikum iżâ-steveytum ‘aleyhi ve tekûlû subhâne-lleżî saḣḣara lenâ hâżâ vemâ kunnâ lehu mukrinîn(e)

(12-14) O, bütün çiftleri yaratan, sırtlarına kurulasınız sonra da üzerlerine yerleştiğiniz zaman Rabbinizin nimetini (hatırlayıp) zikredesiniz ve, "bunu bizim hizmetimize veren (Allah) Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir), yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz" diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.

14

وَاِنَّٓا اِلٰى لَمُنْقَلِبُونَ

Ve-innâ ilâ rabbinâ lemunkalibûn(e)

(12-14) O, bütün çiftleri yaratan, sırtlarına kurulasınız sonra da üzerlerine yerleştiğiniz zaman Rabbinizin nimetini (hatırlayıp) zikredesiniz ve, "bunu bizim hizmetimize veren (Allah) Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir), yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz" diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.

15

وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ جُزْءاًۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُب۪ينٌۜ

Ve ce’alû lehu min ‘ibâdihi cuz-â(en)(c) inne-l-insâne lekefûrun mubîn(un)

Hâl böyle iken (müşrikler "kızlar Allah'a aittir," Yahudiler "Üzeyir," Hristiyanlar ise, "Îsâ O'nun oğludur" demek suretiyle) kullarından bir kısmını O'nun bir cüzü saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür (şirk ve küfür içindedir).

16

اَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَاَصْفٰيكُمْ بِالْبَن۪ينَ۟

Emi-tteḣaże mimmâ yaḣluku benâtin ve asfâkum bilbenîn(e)

Yoksa (Allah), yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?

17

وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمٰنِ مَثَلاً ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَداًّ وَهُوَ كَظ۪يمٌ

Ve-iżâ buşşira ehaduhum bimâ darabe lirrahmâni meśelen zalle vechuhu musvedden vehuve kazîm(un)

Onlardan biri, Rahmân'a (isnad etmekle) misal getirdiği (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman yüzü kapkara kesilir de kahrından yutkunur durur.

18

اَوَمَنْ يُنَشَّؤُ۬ا فِي وَهُوَ فِي غَيْرُ مُب۪ينٍ

Evemen yuneşşeu fî-lhilyeti ve huve fî-lḣisâmi ġayru mubîn(in)

O (müşrik)ler, süs içinde yetiştirilip mücadelede (erkek gibi kendisini) savunamayan (kız çocukların)ı mı (istemeyip onları Allah'a isnad ediyorlar)?

19

وَجَعَلُوا الْمَلٰٓئِكَةَ الَّذ۪ينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمٰنِ اِنَاثاًۜ اَشَهِدُوا خَلْقَهُمْۜ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْـَٔلُونَ

Ve ce’alû-lmelâ-ikete-lleżîne hum ‘ibâdu-rrahmâni inâśâ(en)(c) eşehidû ḣalkahum(c) setuktebu şehâdetuhum ve yus-elûn(e)

Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. (Acaba) Onların yaratılışlarına şahid mi oldular? Onların (bu yalancı) şahidlikleri yazılacak ve (bu hususta) sorguya çekileceklerdir.

20

وَقَالُوا لَوْ شَٓاءَ الرَّحْمٰنُ مَا مَا لَهُمْ بِذٰلِكَ مِنْ اِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَۜ

Ve kâlû lev şâe-rrahmânu mâ ‘abednâhum(k) mâ lehum biżâlike min ‘ilm(in)(s) in hum illâ yaḣrusûn(e)

Bir de onlar, dediler ki: "Rahmân dileseydi biz o (taptığımız put)lara âbd ol(up kulluk et)mezdik." Onların bu hususta (Allah'ın neyi takdir edip etmediği hakkında) hiçbir bilgileri yoktur. Onlar (böyle demekle) sadece yalan söylüyorlar.

21

اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَاباً مِنْ فَهُمْ بِه۪ مُسْتَمْسِكُونَ

Em âteynâhum kitâben min kablihi fehum bihi mustemsikûn(e)

Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de onlar, ona mı tutunuyorlar?

22

بَلْ قَالُٓوا اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ

Bel kâlû innâ vecednâ âbâenâ ‘alâ ummetin ve-innâ ‘alâ âśârihim muhtedûn(e)

Hayır! Onlar dediler ki: "Şüphesiz biz, babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve elbette biz, onların izlerinde olmakla hidâyeti bulanlarız."

23

وَكَذٰلِكَ مَٓا مِنْ ف۪ي مِنْ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ

Ve keżâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min neżîrin illâ kâle mutrafûhâ innâ vecednâ âbâenâ ‘alâ ummetin ve-innâ ‘alâ âśârihim muktedûn(e)

İşte böyle, Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın (varlık içinde) sefahate dalmış olanları (resullerimize), "şüphesiz biz, babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve elbette biz, onların izlerine uymaktayız" demiş olmasınlar.

24

قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَٓاءَكُمْۜ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ

Kâle eve lev ci/tukum bi-ehdâ mimmâ vecedtum ‘aleyhi âbâekum(s) kâlû innâ bimâ ursiltum bihi kâfirûn(e)

(Resulleri onlara) "Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu (asıl hidâyeti) getirmiş olsam da mı?" dedi. (Onlar da) "Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz" dediler.

25

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ۟

Fentekamnâ minhum(s) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmukeżżibîn(e)

Biz de onlardan intikam aldık. İşte bak, (âyetlerimi ve resullerimi) yalanlayanların âkıbeti nasıl oldu!

26

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ٓ اِنَّن۪ي بَرَٓاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَۙ

Ve-iż kâle ibrâhîmu li-ebîhi ve kavmihi innenî berâun mimmâ ta’budûn(e)

Hani bir zamanlar İbrâhîm, babasına ve kavmine demişti ki: "Şüphesiz ben, sizin taptığınız şeylerden uzağım."

27

اِلَّا الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي فَاِنَّهُ سَيَهْد۪ينِ

İllâ-lleżî fetaranî fe-innehu seyehdîn(i)

"Ben yalnız beni (âbd olma fıtratı üzere) yaratana (taparım), çünkü O, beni hidâyete erdirecektir."

28

وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً ف۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

Ve ce’alehâ kelimeten bâkiyeten fî ‘akibihi le’allehum yerci’ûn(e)

(İbrâhîm) Bu sözü, belki (küfürlerinden) dönerler diye ardından gelenler için kalıcı bir kelime kıldı.

29

بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُب۪ينٌ

Bel metta’tu hâulâ-i ve âbâehum hattâ câehumu-lhakku ve rasûlun mubîn(un)

(Resulüm!) Doğrusu Ben, bunları da (şu Mekkeli müşrikleri de) atalarını da kendilerine Hakk (olarak gelen Kur'ân) ve onu açıklayan bir resul gelinceye kadar (faydalandırıp) geçindirdim.

30

وَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِه۪ كَافِرُونَ

Velemmâ câehumu-lhakku kâlû hâżâ sihrun ve-innâ bihi kâfirûn(e)

Fakat kendilerine Hakk (olan Kur'ân) gelince, "bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz" dediler.

31

وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى مِنَ عَظ۪يمٍ

Ve kâlû levlâ nuzzile hâżâ-lkur-ânu ‘alâ raculin mine-lkaryeteyni ‘azîm(un)

Ve (yine) dediler ki: "Bu Kur'ân iki şehirden (birinde bulunan ileri gelen) büyük bir adama indirilmeli değil miydi?"

32

اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَۜ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَع۪يشَتَهُمْ فِي الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضاً سُخْرِياًّۜ وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

Ehum yaksimûne rahmete rabbik(e)(c) nahnu kasemnâ beynehum ma’îşetehum fî-lhayâti-ddunyâ(c) ve rafa’nâ ba’dahum fevka ba’din deracâtin liyetteḣiże ba’duhum ba’dan suḣriyyâ(en)(k) ve rahmetu rabbike ḣayrun mimmâ yecme’ûn(e)

(Resulüm!) Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için (çeşitli alanlarda) kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların (toplayıp) biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.

33

وَلَوْلَٓا اَنْ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفاً مِنْ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَۙ

Ve levlâ en yekûne-nnâsu ummeten vâhideten lece’alnâ limen yekfuru bi-rrahmâni libuyûtihim sukufen min fiddatin ve me’ârice ‘aleyhâ yazherûn(e)

Şayet insanların (kâfirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen) tek bir ümmet olma (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân (olan Allah)ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.

34

وَلِبُيُوتِهِمْ اَبْوَاباً وَسُرُراً عَلَيْهَا يَتَّكِؤُ۫نَۙ

Velibuyûtihim ebvâben ve sururan ‘aleyhâ yetteki-ûn(e)

Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık).

35

وَزُخْرُفاًۜ وَاِنْ ذٰلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَالْاٰخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟

Ve-zuḣrufâ(en)(c) ve-in kullu żâlike lemmâ metâ’u-lhayâti-ddunyâ(c) vel-âḣiratu ‘inde rabbike lilmuttekîn(e)

Ve (onlara daha) nice altın ziynetler (verirdik). Bütün bunlar dünya hayatının (geçici) menfaatinden başka bir şey değildir. Âhiret ise Rabbinin katında muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) içindir.

36

وَمَنْ يَعْشُ عَنْ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَاناً فَهُوَ لَهُ قَر۪ينٌ

Vemen ya’şu ‘an żikri-rrahmâni nukayyid lehu şeytânen fehuve lehu karîn(un)

Kim Rahmân'ın zikri (olan Kur'ân)ı görmezlikten gelirse, Biz ona bir şeytanı musallat ederiz de o, ona karîn olur (uydu gibi onun etrafında dolanıp ona en yakın dost olur).

37

وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ

Ve-innehum leyesuddûnehum ‘ani-ssebîli ve yahsebûne ennehum muhtedûn(e)

Şüphesiz bu şeytanlar onları (hak) yoldan alıkoyarlar. Onlar ise kendilerinin hidâyette olduklarını sanırlar.

38

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَنَا قَالَ يَا بَيْن۪ي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَر۪ينُ

Hattâ iżâ câenâ kâle yâ leyte beynî ve beyneke bu’de-lmeşrikayni febi/se-lkarîn(u)

Nihayet (o kimse şeytanıyla beraber hesap günü) Bize geldiğinde (arkadaşına), "keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) arası kadar uzaklık olsaydı, (meğer sen) ne kötü arkadaşmış(sın)!" der.

39

وَلَنْ الْيَوْمَ اِذْ ظَلَمْتُمْ اَنَّكُمْ فِي مُشْتَرِكُونَ

Velen yenfe’akumu-lyevme iż zalemtum ennekum fî-l’ażâbi muşterikûn(e)

Onlara, "(böyle demeniz) bugün size asla fayda vermez. Çünkü (dünyada Allah'ın âyetlerini görmezden gelip onları hafife aldığınız için kendi kendinize) zulmettiniz, artık hepiniz azapta ortaksınız" (denir).

40

اَفَاَنْتَ تُسْمِــعُ الصُّمَّ اَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ ف۪ي مُب۪ينٍ

Efe-ente tusmi’u-ssumme ev tehdî-l’umye vemen kâne fî dalâlin mubîn(in)

(Resulüm! Hakka olan bu daveti duymak istemeyen) Sağırlara sen mi işittireceksin yahut (hakkı görmek istemeyen) körleri ve apaçık bir dalâlet içinde bulunanları (sen mi) hidâyete erdireceksin?

41

فَاِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَاِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَۙ

Fe-immâ neżhebenne bike fe-innâ minhum muntakimûn(e)

Şimdi (onlara azap etmeden) seni (bu dünyadan) götür(üp vefat ettir)sek bile muhakkak Biz onlardan yine intikam alırız.

42

اَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذ۪ي وَعَدْنَاهُمْ فَاِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ

Ev nuriyenneke-lleżî ve’adnâhum fe-innâ ‘aleyhim muktedirûn(e)

Yahut onlara vaad ettiğimiz (azab)ı sana (dünyadayken) gösteririz. Şüphesiz Biz, (hem) onların üzerine (azap indirmeye hem de bu söylediklerimizi yapmaya) Muktedir'iz.

43

فَاسْتَمْسِكْ بِالَّـذ۪ٓي اُو۫حِيَ اِلَيْكَۚ اِنَّكَ عَلٰى صِرَاطٍ

Festemsik billeżî ûhiye ileyk(e)(s) inneke ‘alâ sirâtin mustakîm(in)

(Resulüm!) Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Şüphesiz sen, sırât-ı mustakîm (dosdoğru bir yol) üzeresin.

44

وَاِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَۚ وَسَوْفَ تُسْـَٔلُونَ

Ve-innehu leżikrun leke velikavmik(e)(s) ve sevfe tus-elûn(e)

Muhakkak ki bu (Kur'ân), sana ve kavmine bir zikir (bir öğüt, hatırlatma ve büyük bir şeref)tir. Yakında (hepiniz ondan) hesaba çekileceksiniz.

45

وَسْـَٔلْ مَنْ اَرْسَلْنَا مِنْ مِنْ اَجَعَلْنَا مِنْ الرَّحْمٰنِ اٰلِهَةً يُعْبَدُونَ۟

Ves-el men erselnâ min kablike min rusulinâ ece’alnâ min dûni-rrahmâni âliheten yu’bedûn(e)

Senden önce gönderdiğimiz resullerimizden (veya onların ümmetlerinden dilediğine) sor! Rahmân'dan başka kulluk edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?

46

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى وَمَلَا۬ئِه۪ فَقَالَ اِنّ۪ي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Ve lekad erselnâ mûsâ bi-âyâtinâ ilâ fir’avne ve mele-ihi fekâle innî rasûlu rabbi-l’âlemîn(e)

Andolsun Biz Mûsâ'yı âyetlerimizle Firavun'a ve onun (kavminin) ileri gelenlerine göndermiştik de o, "muhakkak ki ben, âlemlerin Rabbinin resulüyüm" demişti.

47

فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِاٰيَاتِنَٓا اِذَا مِنْهَا يَضْحَكُونَ

Felemmâ câehum bi-âyâtinâ iżâ hum minhâ yadhakûn(e)

Fakat (Mûsâ) onlara âyetlerimizi (ve mucizelerimizi) getirdiğinde, o vakit onlar bu (âyetlerimizle alay edip o)nlara gülmeye başladılar.

48

وَمَا مِنْ اِلَّا هِيَ اَكْبَرُ مِنْ وَاَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

Vemâ nurîhim min âyetin illâ hiye ekberu min uḣtihâ(s) ve eḣażnâhum bil’ażâbi le’allehum yerci’ûn(e)

Onlara gösterdiğimiz her bir âyet (ve mucize) diğerinden daha büyüktü. Biz belki (doğru yola) dönerler diye onları (çeşitli) azap(lar)a uğrattık.

49

وَقَالُوا يَٓا السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ اِنَّـنَا لَمُهْتَدُونَ

Ve kâlû yâ eyyuhâ-ssâhiru ud’u lenâ rabbeke bimâ ‘ahide ‘indeke innenâ lemuhtedûn(e)

Bunun üzerine onlar dediler ki: "Ey sihirbaz! (Duanı kabul edeceğine dair) Sana verdiği ahid hürmetine bizim için Rabbine dua et; çünkü biz artık doğru yola gireceğiz."

50

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِذَا يَنْكُثُونَ

Felemmâ keşefnâ ‘anhumu-l’ażâbe iżâ hum yenkuśûn(e)

Fakat Biz onlardan azabı kaldırınca hemen sözlerinden dönüverdiler.

51

وَنَادٰى فِرْعَوْنُ ف۪ي قَالَ يَا قَوْمِ اَلَيْسَ ل۪ي مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْر۪ي مِنْ اَفَلَا

Ve nâdâ fir’avnu fî kavmihi kâle yâ kavmi eleyse lî mulku misra ve hâżihi-l-enhâru tecrî min tahtî(s) efelâ tubsirûn(e)

Firavun ise kavmine seslenerek dedi ki: "Ey kavmim! Mısır'ın hakimiyeti ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? (Mûsâ'nın anlattığı görünmeyen ilâhına karşılık benim bu saltanatımı) Görmüyor musunuz?"

52

اَمْ خَيْرٌ مِنْ الَّذ۪ي هُوَ مَه۪ينٌ وَلَا يُب۪ينُ

Em enâ ḣayrun min hâżâ-lleżî huve mehînun velâ yekâdu yubîn(u)

"Yoksa ben, kendisi değersiz, neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?"

53

فَلَوْلَٓا اُلْقِيَ عَلَيْهِ اَسْوِرَةٌ مِنْ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ الْمَلٰٓئِكَةُ مُقْتَرِن۪ينَ

Felevlâ ulkiye ‘aleyhi esviratun min żehebin ev câe me’ahu-lmelâ-iketu mukterinîn(e)

"(Eğer dedikleri doğruysa) Ona altın bilezikler bahşedilmeli veya yanında ona yardımcı melekler gelmeli değil miydi?"

54

فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَاَطَاعُوهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ

Festeḣaffe kavmehu fe-etâ’ûh(u)(c) innehum kânû kavmen fâsikîn(e)

Böylelikle (Firavun, ona verdiğimiz nimetlerle kibirlenerek) kavmini aşağıladı. Buna rağmen ona itaat ettiler. Çünkü onlar fâsık bir kavimdi.

55

فَلَمَّٓا اٰسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

Felemmâ âsefûnâ-ntekamnâ minhum feaġraknâhum ecma’în(e)

Onlar Bizi bu şekilde eseflen(dirip kız)dırınca Biz de onlardan intikam aldık ve hepsini (denizde) boğduk.

56

فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفاً وَمَثَلاً لِلْاٰخِر۪ينَ۟

Fece’alnâhum selefen ve meśelen lil-âḣirîn(e)

Onları sonradan gelenler için (ders alınacak) bir geçmiş ve bir ibret örneği kıldık.

57

وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلاً اِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ

Velemmâ duribe-bnu meryeme meśelen iżâ kavmuke minhu yasiddûn(e)

(Resulüm!) Meryem oğlu (Îsâ) da (Kur'ân'da) bir misal olarak anlatılınca senin kavmin (Hristiyanların onu Allah'ın oğlu olan bir ilâh zannetmesi sebebiyle senin de onu ilâh kabul ettiğini varsayarak) hemen şamata etmeye başladılar.

58

وَقَالُٓوا ءَاٰلِهَتُنَا خَيْرٌ اَمْ هُوَۜ مَا لَكَ اِلَّا جَدَلاًۜ بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ

Ve kâlû e-âlihetunâ ḣayrun em hu(ve)(c) mâ darabûhu leke illâ cedelâ(en)(c) bel hum kavmun ḣasimûn(e)

Ve "bizim ilâhlarımız mı hayırlı, yoksa o mu?" dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Doğrusu onlar (tartışmayı seven) kavgacı bir toplumdur.

59

اِنْ اِلَّا عَبْدٌ اَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلاً لِبَن۪ٓي

İn huve illâ ‘abdun en’amnâ ‘aleyhi ve ce’alnâhu meśelen libenî isrâ-îl(e)

O (Meryem oğlu Îsâ), sadece kendisine nimet verdiğimiz ve İsrâîloğulları'na (resul olarak) örnek kıldığımız bir kuldur.

60

وَلَوْ نَشَٓاءُ لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلٰٓئِكَةً فِي يَخْلُفُونَ

Velev neşâu lece’alnâ minkum melâ-iketen fî-l-ardi yaḣlufûn(e)

(O, Allah'ın oğlu veya bir melek değildir; fakat) Eğer Biz dileseydik, sizden yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık.

61

وَاِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ فَلَا بِهَا وَاتَّبِعُونِۜ هٰذَا صِرَاطٌ

Ve-innehu le’ilmun lissâ’ati felâ temterunne bihâ vettebi’ûn(i)(c) hâżâ sirâtun mustekîm(un)

Şüphesiz ki o (Îsâ'nın doğumu), (kıyamet) saati için (onun yaklaştığını gösteren) kesin bir bilgidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin ve bana tabi olun! Çünkü bu, sırât-ı mustakîm (dosdoğru bir yol)dur.

62

وَلَا الشَّيْطَانُۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ

Velâ yesuddennekumu-şşeytân(u)(s) innehu lekum ‘aduvvun mubîn(un)

Sakın şeytan sizi (iman etmekten) alıkoymasın! Çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır.

63

وَلَمَّا جَٓاءَ ع۪يسٰى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ وَلِاُبَيِّنَ لَكُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي تَخْتَلِفُونَ ف۪يهِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِ

Velemmâ câe ‘îsâ bilbeyyinâti kâle kad ci/tukum bilhikmeti veli-ubeyyine lekum ba’da-lleżî taḣtelifûne fîh(i)(s) fettekû(A)llâhe ve-etî’ûn(i)

Îsâ, apaçık mucizelerle geldiği zaman (onlara) demişti ki: "Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için (geldim). Öyleyse Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

64

اِنَّ اللّٰهَ هُوَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ

İnna(A)llâhe huve rabbî ve rabbukum fa’budûh(u)(c) hâżâ sirâtun mustakîm(un)

"Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O hâlde (yalnızca) O'na âbd ol(up kulluk ed)in! İşte bu, sırât-ı mustakîm (dosdoğru Allah'a varan yol)dur."

65

فَاخْتَلَفَ الْاَحْزَابُ مِنْ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْ يَوْمٍ اَل۪يمٍ

Faḣtelefe-l-ahzâbu min beynihim(s) feveylun lilleżîne zalemû min ‘ażâbi yevmin elîm(in)

Ama aralarından çıkan (bazı) gruplar ihtilafa düştüler. Elem verici (iç yakan) bir gün (olan kıyamet)in azabı karşısında o zulmedenlerin vay hâline!

66

هَلْ اِلَّا السَّاعَةَ اَنْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا

Hel yenzurûne illâ-ssâ’ate en te/tiyehum baġteten vehum lâ yeş’urûn(e)

Onlar (bu tavırlarıyla) farkında olmadan ancak (kıyamet) saatin(in) kendilerine ansızın gelmesini beklemektedirler.

67

اَلْاَخِلَّٓاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّق۪ينَۜ‌۟

El-eḣillâu yevme-iżin ba’duhum liba’din ‘aduvvun illâ-lmuttekîn(e)

O gün, muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) dışında, (dünyada candan) dost olanlar (dahi) birbirlerine düşman olurlar.

68

يَا عِبَادِ لَا عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ وَلَٓا تَحْزَنُونَۚ

Yâ ‘ibâdi lâ ḣavfun ‘aleykumu-lyevme velâ entum tahzenûn(e)

(68-69) (O gün Allah muttakilere şöyle buyurur) "Ey âyetlerimize iman eden ve Müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur ve sizler mahzun da olmayacaksınız."

69

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا مُسْلِم۪ينَۚ

Elleżîne âmenû bi-âyâtinâ vekânû muslimîn(e)

(68-69) (O gün Allah muttakilere şöyle buyurur) "Ey âyetlerimize iman eden ve Müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur ve sizler mahzun da olmayacaksınız."

70

اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ اَنْتُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ تُحْبَرُونَ

Udḣulû-lcennete entum ve ezvâcukum tuhberûn(e)

"Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz."

71

يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِصِحَافٍ مِنْ وَاَكْوَابٍۚ وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُۚ وَاَنْتُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَۚ

Yutâfu ‘aleyhim bisihâfin min żehebin ve ekvâb(in)(s) ve fîhâ mâ teştehîhi-l-enfusu ve teleżżu-l-a’yun(u)(s) ve-entum fîhâ ḣâlidûn(e)

(Cennette, onların aralarında) Altından tepsiler ve (kaynağından doldurulmuş) testiler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Ve onlara (denir ki), "artık siz orada ebedi kalacaksınız."

72

وَتِلْكَ الْجَنَّةُ الَّت۪ٓي اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Ve tilke-lcennetu-lletî ûriśtumûhâ bimâ kuntum ta’melûn(e)

"İşte bu, yaptıklarınıza karşılık vâris kılındığınız cennettir."

73

لَكُمْ ف۪يهَا فَاكِهَةٌ كَث۪يرَةٌ مِنْهَا تَاْكُلُونَ

Lekum fîhâ fâkihetun keśîratun minhâ te/kulûn(e)

"Orada sizin için her çeşit meyve vardır, onlardan yersiniz."

74

اِنَّ الْمُجْرِم۪ينَ ف۪ي جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ

İnne-lmucrimîne fî ‘ażâbi cehenneme ḣâlidûn(e)

Ne var ki mücrimler (nefsinin hevâsına uyan suçlular da) cehennem azabında ebedi olarak kalacaklardır.

75

لَا عَنْهُمْ وَهُمْ ف۪يهِ مُبْلِسُونَۚ

Lâ yufetteru ‘anhum vehum fîhi mublisûn(e)

Onlardan (azap) hafifletilmeyecektir ve onlar orada (kurtuluştan) ümit kesmişlerdir.

76

وَمَا وَلٰكِنْ كَانُوا هُمُ الظَّالِم۪ينَ

Vemâ zalemnâhum velâkin kânû humu-zzâlimîn(e)

Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar (âyetlerimizi inkâr ederek ve resullerimizi yalanlayarak kendi nefislerine) zulmettiler.

77

وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَۜ قَالَ اِنَّكُمْ مَاكِثُونَ

Ve nâdev yâ mâliku liyakdi ‘aleynâ rabbuk(e)(s) kâle innekum mâkiśûn(e)

(Bir de onlar cehennemde azap görürken cehennemin bekçisine) "Ey Mâlik! Rabbin(e dua et, hükmümüzü verip) bizim işimizi bitirsin" diye seslenirler. (Mâlik de) "Siz (ebediyen) böyle kalacaksınız" der.

78

لَقَدْ جِئْنَاكُمْ بِالْحَقِّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَكُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ

Lekad ci/nâkum bilhakki velâkinne ekśerakum lilhakki kârihûn(e)

Andolsun ki Biz size hakkı getirdik; fakat çoğunuz hakkı kerih gör(üp ondan hoşlanm)ıyorsunuz.

79

اَمْ اَبْرَمُٓوا اَمْراً فَاِنَّا مُبْرِمُونَۚ

Em ebramû emran fe-innâ mubrimûn(e)

Yoksa onlar (hakka karşı gelmek için) bir işe karar mı verdiler? Muhakkak Biz de (onları cezalandırmakta) kararlıyız.

80

اَمْ يَحْسَبُونَ اَنَّا لَا سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْۜ بَلٰى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ

Em yahsebûne ennâ lâ nesme’u sirrahum ve necvâhum(c) belâ ve rusulunâ ledeyhim yektubûn(e)

Yahut onlar, Bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır (öyle değil)! Yanlarındaki resullerimiz (olan yazıcı melekler onların her söylediğini) yazmaktadırlar.

81

قُلْ اِنْ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ وَلَدٌۗ فَاَنَا۬ اَوَّلُ الْعَابِد۪ينَ

Kul in kâne lirrahmâni veledun fe-enâ evvelu-l’âbidîn(e)

(Resulüm!) De ki: "Eğer Rahmân'ın bir çocuğu olsaydı, ben (ona) kulluk edenlerin ilki olurdum!"

82

سُبْحَانَ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ

Subhâne rabbi-ssemâvâti vel-ardi rabbi-l’arşi ‘ammâ yasifûn(e)

Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi (olan Allah) Subhân'dır, onların vasıflandırmalarından (ve her türlü noksanlıktan) münezzehtir.

83

فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ي يُوعَدُونَ

Feżerhum yeḣûdû ve yel’abû hattâ yulâkû yevmehumu-lleżî yû’adûn(e)

(Resulüm! Sen) Bırak onları, kendilerine vaad edilen (hesap) gü(nü)ne kavuşuncaya kadar (bâtıla) dalsınlar (ve boş şeylerle) oynayadursunlar.

84

وَهُوَ الَّذ۪ي فِي اِلٰهٌ وَفِي اِلٰهٌۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْعَل۪يمُ

Ve huve-lleżî fî-ssemâ-i ilâhun ve fî-l-ardi ilâh(un)(c) ve huve-lhakîmu-l’alîm(u)

Gökteki İlâh da yerdeki İlâh da O'dur. O, Hakîm'dir, Alîm'dir (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyi ve herkesi bilendir).

85

وَتَبَارَكَ الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۚ وَعِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِۚ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Ve tebârake-lleżî lehu mulku-ssemâvâti vel-ardi ve mâ beynehumâ ve ’indehu ‘ilmu-ssâ’ati ve-ileyhi turce’ûn(e)

Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan (Allah) odur ki mübarek (ve şanı yüce)dir. (Kıyamet) Saatin(in) bilgisi de (yalnız) onun yanındadır. Ve (hepiniz sonunda) ancak O'na döndürüleceksiniz.

86

وَلَا الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Velâ yemliku-lleżîne yed’ûne min dûnihi-şşefâ’ate illâ men şehide bilhakki vehum ya’lemûn(e)

(Onların, dünyadayken) Allah'ı bırakıp da (kendisine dua edip) yalvardıkları şeyler, (kıyamet günü) şefâate malik değildir; ancak (Allah'ı) bilerek (hakkı üzerinde gösterip) hakka şahidlik edenler müstesna.

87

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَۙ

Vele-in seeltehum men ḣalakahum leyekûlunna(A)llâh(u)(s) fe-ennâ yu/fekûn(e)

(Resulüm!) Andolsun, eğer onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette "Allah" derler. O hâlde nasıl (oluyor da Allah'a kulluktan) döndürülüyorlar?

88

وَق۪يلِه۪ يَا اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ لَا

Ve-kîlihi yâ rabbi inne hâulâ-i kavmun lâ yu/minûn(e)

(Resulullah'ın) "Ya Rabbi!" demesine andolsun ki şüphesiz bunlar iman etmeyen bir kavimdir.

89

فَاصْفَحْ عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَامٌۜ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

Fasfah ‘anhum ve kul selâm(un)(c) fesevfe ya’lemûn(e)

(Resulüm!) Şimdilik sen onlara en güzel şekilde muamele et ve "(size) selam olsun" de! Onlar yakında (hakikati) bil(ip gör)ecekler!