← Sûreler
Fetih Sûresi
29 âyet · Medeni
سُورَةُ الْفَتْحِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1

اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحاً مُب۪يناًۙ

İnnâ fetahnâ leke fethan mubînâ(n)

(Resulüm!) Muhakkak ki Biz sana (Hudeybiye Antlaşması'yla) apaçık bir fetih (ihsan edip zaferin önünü) açtık.

2

لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ وَمَا تَاَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطاً

Liyaġfira leka(A)llâhu mâ tekaddeme min żenbike vemâ teaḣḣara ve yutimme ni’metehu ‘aleyke ve yehdiyeke sirâtan mustekîmâ(n)

Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını mağfiret etsin, sana olan nimetini tamamlasın ve seni sırât-ı mustakîme (Allah'a dosdoğru varan yola) hidâyet etsin.

3

وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْراً عَز۪يزاً

Ve yensuraka(A)llâhu nasran ‘azîzâ(n)

Ve Allah sana azîz (şerefli ve seni şerefli kılacak) bir yardımla yardım etsin.

4

هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ ف۪ي الْمُؤْمِن۪ينَ لِيَزْدَادُٓوا ا۪يمَاناً مَعَ ا۪يمَانِهِمْۜ وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماًۙ

Huve-lleżî enzele-ssekînete fî kulûbi-lmu/minîne liyezdâdû îmânen me’a îmânihim(k) veli(A)llâhi cunûdu-ssemâvâti vel-ard(i)(c) ve kâna(A)llâhu ‘alîmen hakîmâ(n)

Mü'minlerin kalplerine imanlarını (yine) imanla arttırsınlar diye sekîneti indiren de O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).

5

لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عِنْدَ اللّٰهِ فَوْزاً عَظ۪يماًۙ

Liyudḣile-lmu/minîne velmu/minâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ ve yukeffira ‘anhum seyyi-âtihim(c) ve kâne żâlike ‘inda(A)llâhi fevzen ‘azîmâ(n)

(Bütün bu lütuflar) Mü'min erkeklerle mü'min kadınları, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyması, onların kötülüklerini örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluş (ve saadet)tir.

6

وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّٓانّ۪ينَ بِاللّٰهِ ظَنَّ السَّوْءِۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۚ وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراً

Ve yu’ażżibe-lmunâfikîne velmunâfikâti velmuşrikîne velmuşrikâti-zzânnîne bi(A)llâhi zanne-ssev-/(i)(c) ‘aleyhim dâ-iratu-ssev-/(i)(s) ve ġadiba(A)llâhu ‘aleyhim ve le’anehum ve e’adde lehum cehennem(e)(s) ve sâet masîrâ(n)

(Bir de bunlar) Allah hakkında kötü zan ile zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük onları çepeçevre kuşatsın! Allah onlara gazap etmiş, onları lanetlemiş ve (âhiret günü) onlar için cehennemi hazırlamıştır. (Orası) Ne kötü bir varış yeridir!

7

وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً

Veli(A)llâhi cunûdu-ssemâvâti vel-ard(i)(c) ve kâna(A)llâhu ‘azîzen hakîmâ(n)

Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).

8

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذ۪يراًۙ

İnnâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiran ve neżîrâ(n)

(Resulüm!) Muhakkak ki Biz seni, (insanlar için ancak) bir şahid, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

9

لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۜ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً

Litu/minû bi(A)llâhi ve rasûlihi ve tu’azzirûhu ve tuvakkirûhu ve tusebbihûhu bukraten ve asîlâ(n)

Ta ki (ey insanlar!) Allah'a ve resulüne iman edesiniz, O'na saygı gösteresiniz, O'nu vakar (ve izzet) sahibi bilesiniz ve O'nu sabah akşam tesbih edesiniz.

10

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً۟

İnne-lleżîne yubâyi’ûneke innemâ yubâyi’ûna(A)llâhe yedu(A)llâhi fevka eydîhim(c) femen nekeśe fe-innemâ yenkuśu ‘alâ nefsih(i)(s) vemen evfâ bimâ ‘âhede ‘aleyhu(A)llâhe feseyu/tîhi ecran ‘azîmâ(n)

(Resulüm!) Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın (kudret) eli onların (sana biat eden) ellerinin üzerindedir. Artık kim (biatını) bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse, Allah ona yakında büyük bir mükâfat verecektir.

11

سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ شَغَلَتْنَٓا اَمْوَالُنَا وَاَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَاۚ يَقُولُونَ بِاَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ شَيْـٔاً اِنْ اَرَادَ بِكُمْ ضَراًّ اَوْ اَرَادَ بِكُمْ نَفْعاًۜ بَلْ كَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً

Seyekûlu leke-lmuḣallefûne mine-l-a’râbi şeġaletnâ emvâlunâ ve ehlûnâ festaġfir lenâ(c) yekûlûne bi-elsinetihim mâ leyse fî kulûbihim(c) kul femen yemliku lekum mina(A)llâhi şey-en in erâde bikum darran ev erâde bikum nef’â(an)(c) bel kâna(A)llâhu bimâ ta’melûne ḣabîrâ(n)

Bedevi Araplardan (senin umre davetine icabet etmeyerek) geride kalanlar ise sana diyecekler ki: "Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti. Bu yüzden bizim için (Allah'tan) mağfiret dile!" (Resulüm!) Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylüyorlar. De ki: "Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O'na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Kaldı ki Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır."

12

بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَبَداً وَزُيِّنَ ذٰلِكَ ف۪ي وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ وَكُنْتُمْ قَوْماً بُوراً

Bel zanentum en len yenkalibe-rrasûlu velmu/minûne ilâ ehlîhim ebeden ve zuyyine żâlike fî kulûbikum ve zanentum zanne-ssev-i ve kuntum kavmen bûrâ(n)

Bilakis siz, resulün ve mü'minlerin bir daha ailelerine asla dönmeyeceklerini zannetmiştiniz. Bu sizin kalplerinize süslü gösterildi de (onlar hakkında) kötü zan ile zanda bulundunuz ve helâkı hak eden bir kavim oldunuz.

13

وَمَنْ لَمْ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ فَاِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَع۪يراً

Vemen lem yu/min bi(A)llâhi ve rasûlihi fe-innâ a’tednâ lilkâfirîne se’îrâ(n)

Kim Allah'a ve resulüne iman etmezse bilsin ki Biz, kâfirler için (kıyamet günü) alevli bir ateş hazırlamışızdır.

14

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

Veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(c) yaġfiru limen yeşâu ve yu’ażżibu men yeşâ(u)(c) ve kâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)

Göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı) Allah'a aittir. (O) Dilediği kimseyi (rahmetinden dolayı) mağfiret eder, dilediği kimseye de (hak ettiği için) azap eder. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

15

سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ اِذَا انْطَلَقْتُمْ اِلٰى لِتَاْخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْۚ يُر۪يدُونَ اَنْ كَلَامَ اللّٰهِۜ قُلْ لَنْ كَذٰلِكُمْ قَالَ اللّٰهُ مِنْ فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَاۜ بَلْ كَانُوا لَا اِلَّا قَل۪يلاً

Seyekûlu-lmuḣallefûne iżâ-ntalaktum ilâ meġânime lite/ḣużûhâ żerûnâ nettebi’kum(s) yurîdûne en yubeddilû kelâma(A)llâh(i)(c) kul len tettebi’ûnâ keżâlikum kâla(A)llâhu min kabl(u)(s) feseyekûlûne bel tahsudûnenâ(c) bel kânû lâ yefkahûne illâ kalîlâ(n)

Siz ganimetleri almak için gittiğiniz zaman (senin umre davetine icabet etmeyerek) geride kalanlar, "bırakın, biz de size tabi ol(up sizinle gel)elim" diyecekler. Onlar, Allah'ın kelamını değiştirmek isterler. De ki: "Siz asla bize tabi ol(up bizimle gel)emezsiniz! Allah, (hakkınızda) daha önce böyle buyurmuştur." Bunun üzerine onlar, "hayır! (Siz) Bizi kıskanıyorsunuz" diyeceklerdir. Bilâkis onlar, pek azı müstesna fıkhetmezler (apaçık ortada olan hakikati düşünüp idrak etmezler).

16

قُلْ لِلْمُخَلَّف۪ينَ مِنَ سَتُدْعَوْنَ اِلٰى اُو۬ل۪ي بَاْسٍ شَد۪يدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ اَوْ يُسْلِمُونَۚ فَاِنْ تُط۪يعُوا يُؤْتِكُمُ اللّٰهُ اَجْراً حَسَناًۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً

Kul lilmuḣallefîne mine-l-a’râbi setud’avne ilâ kavmin ulî be/sin şedîdin tukâtilûnehum ev yuslimûn(e)(s) fe-in tutî’û yu/tikumu(A)llâhu ecran hasenâ(en)(s) ve-in tetevellev kemâ tevelleytum min kablu yu’ażżibkum ‘ażâben elîmâ(n)

Bedevi Araplardan (senin umre davetine icabet etmeyerek) geride kalanlara de ki: "Siz yakında çok kuvvetli, savaş erbabı bir kavme (karşı savaşmaya) çağrılacaksınız. Ya onlarla (sonuna dek) savaşacaksınız ya da onlar teslim olacaklar. Eğer (siz bu emre) itaat ederseniz Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine (sözünüzden) dönecek olursanız size elem verici (iç yakan) bir azap ile azap eder."

17

لَيْسَ عَلَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى حَرَجٌۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ الْاَنْهَارُۚ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَاباً اَل۪يماً۟

Leyse ‘alâ-l-a’mâ haracun velâ ‘alâ-l-a’raci haracun velâ ‘alâ-lmerîdi harac(un)(k) vemen yuti’i(A)llâhe ve rasûlehu yudḣilhu cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(s) vemen yetevelle yu’ażżibhu ‘ażâben elîmâ(n)

(Bu hususta) Âmâya güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur (bunlar savaşa katılmak zorunda değillerdir). Kim Allah'a ve resulüne itaat ederse (Allah) onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim de yüz çevirirse ona elem verici (iç yakan) bir azap ile azap eder.

18

لَقَدْ رَضِيَ اللّٰهُ عَنِ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا ف۪ي فَاَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ عَلَيْهِمْ وَاَثَابَهُمْ فَتْحاً قَر۪يباًۙ

Lekad radiya(A)llâhu ‘ani-lmu/minîne iż yubâyi’ûneke tahte-şşecerati fe’alime mâ fî kulûbihim fe-enzele-ssekînete ‘aleyhim ve-eśâbehum fethan karîbâ(n)

(Resulüm!) Andolsun ki o ağacın altında sana biat ettikleri sırada Allah o mü'minlerden razı oldu. Onların kalplerinde olan (iman)ı bildi, bunun üzerine onlar(ın gönüllerin)e (huzur vermesi için) sekînet (nûrun)u indirdi ve onlara yakın bir fetih nasip etti.

19

وَمَغَانِمَ كَث۪يرَةً يَاْخُذُونَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً

Ve meġânime keśîraten ye/ḣużûnehâ(k) vekâna(A)llâhu ‘azîzen hakîmâ(n)

Ve onları elde edecekleri birçok ganimetlerle (mükâfatlandırdı). Çünkü Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).

20

وَعَدَكُمُ اللّٰهُ مَغَانِمَ كَث۪يرَةً تَاْخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هٰذِه۪ وَكَفَّ اَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْۚ وَلِتَكُونَ اٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطاً

Ve’adekumu(A)llâhu meġânime keśîraten te/ḣużûnehâ fe’accele lekum hâżihi ve keffe eydiye-nnâsi ‘ankum velitekûne âyeten lilmu/minîne ve yehdiyekum sirâtan mustekîmâ(n)

Allah, size elde edeceğiniz birçok ganimetler vaad etmiştir. (Bu ganimetlerden) İşte bu (Hudeybiye Antlaşması)nı hemen vermiş ve (bu antlaşmayla) insanların ellerini sizden çekmiştir ki (bu), mü'minlere bir âyet (ve işaret) olsun ve sizi sırât-ı mustakîme (Allah'a dosdoğru varan yola) hidâyet etsin (siz de insanları hidâyete erdiresiniz).

21

وَاُخْرٰى لَمْ عَلَيْهَا قَدْ اَحَاطَ اللّٰهُ بِهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَد۪يراً

Veuḣrâ lem takdirû ‘aleyhâ kad ehâta(A)llâhu bihâ(c) ve kâna(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîrâ(n)

Henüz elde edemediğiniz başka (ganimetler) de vardır ki onları Allah (ilim ve kudretiyle çepeçevre) kuşatmıştır. Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

22

وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْاَدْبَارَ ثُمَّ لَا وَلِياًّ وَلَا

Velev kâtelekumu-lleżîne keferû levellevû-l-edbâra śümme lâ yecidûne veliyyen velâ nasîrâ(n)

Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra da ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilirlerdi.

23

سُنَّةَ اللّٰهِ الَّت۪ي قَدْ خَلَتْ مِنْ وَلَنْ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاً

Sunneta(A)llâhi-lletî kad ḣalet min kabl(u)(s) velen tecide lisunneti(A)llâhi tebdîlâ(n)

Allah'ın öteden beri süregelen kanunu (böyle)dir. Ve Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.

24

وَهُوَ الَّذ۪ي كَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ اَنْ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يراً

Ve huve-lleżî keffe eydiyehum ‘ankum ve eydiyekum ‘anhum bibatni mekkete min ba’di en azferakum ‘aleyhim(c) ve kâna(A)llâhu bimâ ta’melûne basîrâ(n)

O, sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke'nin ortasında onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

25

هُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفاً اَنْ مَحِلَّهُۜ وَلَوْلَا رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِسَٓاءٌ مُؤْمِنَاتٌ لَمْ اَنْ فَتُص۪يبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍۚ لِيُدْخِلَ اللّٰهُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۚ لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً

Humu-lleżîne keferû ve saddûkum ‘ani-lmescidi-lharâmi velhedye ma’kûfen en yebluġa mehilleh(u)(c) ve levlâ ricâlun mu/minûne ve nisâun mu/minâtun lem ta’lemûhum en tetaûhum fetusîbekum minhum me’arratun biġayri ‘ilm(in)(s) liyudḣila(A)llâhu fî rahmetihi men yeşâ(u)(c) lev tezeyyelû le’ażżebnâ-lleżîne keferû minhum ‘ażâben elîmâ(n)

Onlar öyle kimselerdir ki (Allah'ı ve resulünü) inkâr ettiler ve sizi Mescid-i Harâm'dan, bekletilen kurbanları da yerlerine ulaşmaktan alıkoydular. Eğer (Mekke'de) kendilerini henüz tanımadığınız mü'min erkeklerle mü'min kadınları bilmeyerek çiğnemeniz sebebiyle üzüntüye kapılmanız ihtimali olmasaydı (Allah, Mekke'ye girmenize izin verirdi). (Ama böyle yaptı) Ki, Allah dilediğini rahmetinin içine koysun. Eğer (o mü'minler, kâfirlerden) ayrılmış olsalardı elbette onlardan kâfir olanlara elem verici (iç yakan) bir azap ile azap ederdik.

26

اِذْ جَعَلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى وَكَانُٓوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ عَل۪يماً۟

İż ce’ale-lleżîne keferû fî kulûbihimu-lhamiyyete hamiyyete-lcâhiliyyeti fe-enzela(A)llâhu sekînetehu ‘alâ rasûlihi ve ’alâ-lmu/minîne ve elzemehum kelimete-ttakvâ ve kânû ehakka bihâ ve ehlehâ(c) ve kâna(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîmâ(n)

O zaman kâfirler, kalplerine hamiyeti, cahiliye hamiyetini (yani öfkeyle ırkçılığı) yerleştirmişlerdi. Allah da resulünün ve mü'minlerin üzerine (huzur vermesi için) sekînet (nûr)unu indirdi, onların takvâ kelimesine (kulluk sorumluluklarına) tutunmalarını sağladı. Zaten onlar buna layık ve ehildiler. Allah her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

27

لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا بِالْحَقِّۚ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَۙ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُ۫سَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَۙ لَا فَعَلِمَ مَا لَمْ فَجَعَلَ مِنْ ذٰلِكَ فَتْحاً قَر۪يباً

Lekad sadeka(A)llâhu rasûlehu-rru/yâ bilhakk(i)(s) letedḣulunne-lmescide-lharâme in şâa(A)llâhu âminîne muhallikîne ruûsekum ve mukassirîne lâ teḣâfûn(e)(s) fe’alime mâ lem ta’lemû fece’ale min dûni żâlike fethan karîbâ(n)

Andolsun ki Allah, resulünün rüyasını hak ile tasdik etmiştir. Eğer Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak korkmadan Mescid-i Harâm'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğiniz şeyleri bildiği için (Mekke'nin fethinden) önce daha yakın bir fetih (olan Hudeybiye Antlaşması'nı size) nasip etti.

28

هُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداًۜ

Huve-lleżî ersele rasûlehu bilhudâ ve dîni-lhakki liyuzhirahu ‘alâ-ddîni kullih(i)(c) ve kefâ bi(A)llâhi şehîdâ(n)

O, resulünü hidâyet ve hak din ile (vahyini) dinlerin (ve hayat tarzlarının) hepsine üstün kılmak için gönderendir. (Buna) Şehîd (ismiyle şahid) olarak da Allah yeter.

29

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ وَرِضْوَاناًۘ س۪يمَاهُمْ ف۪ي مِنْ السُّجُودِۜ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي وَمَثَلُهُمْ فِي كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْـَٔهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَۜ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْراً عَظ۪يماً

Muhammedun rasûlu(A)llâh(i)(c) velleżîne me’ahu eşiddâu ‘alâ-lkuffâri ruhamâu beynehum(s) terâhum rukke’an succeden yebteġûne fadlen mina(A)llâhi ve ridvânâ(en)(s) sîmâhum fî vucûhihim min eśeri-ssucûd(i)(c) żâlike meśeluhum fî-ttevrât(i)(c) ve meśeluhum fî-l-incîli kezer’in aḣrace şat-ehu feâzerahu festaġleza festevâ ‘alâ sûkihi yu’cibu-zzurrâ’a liyaġîza bihimu-lkuffâr(a)(k) va’ada(A)llâhu-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti minhum maġfiraten ve ecran ‘azîmâ(n)

Muhammed, Allah'ın resulüdür ve onunla beraber olanlar da (onlar) kâfirlere karşı çok (sert ve) şiddetli, kendi aralarında ise çok merhametlidirler. (Sen) Onları (her zaman) Allah'ın lütuf ve rızasını arayarak rükûda (Allah'ın hükmü karşısında eğilir ve âcizliklerini bilerek Rabblerine) secde hâlinde görürsün. Onların alâmetleri yüzlerindeki secde izleridir. Bu, onların Tevrât'taki vasıflarıdır. İncîl'deki vasıfları ise filizini çıkarmış bir ekin gibidir ki sonra onu kuvvetlendirmiş, sonra kalınlaşmış da gövdesi üzerine dikilmiştir. (Bu hâl) Ekincilerin hoşuna gider. (Mü'minler hakkındaki bu benzetme) Kâfirleri onlarla öfkelendirmek içindir. Allah onlardan iman edip sâlih ameller işleyenlere (katından geniş) bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir.